27 Şubat 2010 Cumartesi

GİZLİ HAZİNE…

Elimi sıkı sıkıya kavramış;
Duvardaki seramik tabağı anlatıyordu…
“İngiliz uzmanlar görünce bayıldılar. Değer biçemediler. Satmaya kalksak bu evden daha fazla edermiş. Bazı şeylerin fiyatı olmaz. Satılır mı hiç? O bizim gizli hazinemiz, aile yadigarı …”

xxx

O anlatırken ben tarifsiz düşünceler içindeydim.
Üniversitede en sevdiğimiz hocalar onun yüzünden istifa etmişlerdi.
‘YÖK’e hayır’ eylemlerine katılmış;
O’nu protesto için meydanlarda sloganlar atmış,
Aleyhine haberleri kaleme almıştık…

xxx

Aradan 20 yıldan fazla zaman geçmiş, evinde röportaj yapıyorduk.
Önce o yıl Bilkent’e yeni giren öğrencilerle sohbet etmişti.
Tek tek nereli olduklarını, neden Bilkent’e geldiklerini, hedeflerinin ne olduğunu soruyor, nasihatlerde bulunuyordu.
Gençlerle sohbet ettikçe açılıyor, sanki kendisine gençlik aşılıyordu.
Ardından bitmek bilmeyen röportaja başlamıştık.
90 yaşını çoktan geride bırakmış olmasına karşın hala heyecanla projelerini anlatıyor, eğitim sisteminin kronikleşen sorunlarına kafa yoruyordu.

xxx

Hayalleri için sınır tanımıyordu.
Erzurum’da başlattığı ‘Bilkent Modeli’ni, doğduğu Erbil’de de yaşama geçirmek istiyordu.
Hayal olmaktan öte, çoktan çalışmalara başlamıştı.
Eğitim için fedakarlık yapamayacağı bir şey olmadığını söylediğinde eski Başbakanlardan Mesut Yılmaz’ın bir resepsiyonda kendisine şakayla karışık takılmasını anımsattık.
“Ben Doğramacı’yı, Özal’ın önünde diz çökmüş, elini öperken gördüm” dediğini…
“Evet doğru… Diz çöktüm, elini de öptüm. Ama istediğimi kopardım…”
İstediği vakıf üniversiteleriydi.
xxx

Aldığı madalyalar, ödüller, nişanlar evin duyarlarına sığmıyordu.
Bütün yaşamı gibi bütün malvarlığını da kurduğu vakıflara adamıştı.
Paris’teki apartman dairelerine satıp Bilkent’e yatırmıştı.
Çankaya Köşkü’nü aratmayan Bilkent sırtlarındaki evini bile vakfa bağışlamış, kirasını ödeyerek oturuyordu.
Ailesinden de feragat belgesi almıştı.

xxx
Biz dinlemekten yorulmuş o ise coştukça coşuyordu.
Her anlattığını belgelemek istediği için yardımcıları durmadan kitaplar, dergiler, makaleler taşıyordu.
O ise kalın kitapların sayfalarında aradığını hemen buluyor, dudaklarındaki o pozitif gülümsemeyi hiç eksik etmeden ‘oku, sesli oku’ diyerek elimize tutuşturuyordu.

xxx

Günü dörde, beşe bölmüştü.
Birkaç saat uyuyor, kalkıp okuyor, sonra yeniden…
Öğrenmenin, öğretmenin yaşı yoktu.
Onun için ‘Hocabey’di…

xxx

Oturduğu koltuğun arkasındaki seramik tabağın öyküsünü de “Bazı şeylerin fiyatı olmaz” diyerek anlatmıştı.
Zamanın Çin İmparatoru Osmanlı Padişahına göndermiş, O da Büyükbabasına hediye etmişti.
“Bu bizim gizli hazinemiz” diyordu…
Doğramacı da Türk eğitim hazinesi idi.
Belki O’nun seramik tabağa verdiği önem kadar özen gösterilmeyen, değeri bilinmeyen bir hazine…

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder