30 Temmuz 2012 Pazartesi

HABERTÜRK YAZILARI/ GİZLİ HAZİNE


GİZLİ HAZİNE


Kabul, hava çok sıcak;
Sokağa çıkmak eziyet.
Alış veriş merkezleri ise püfür püfür;
Bu bunaltıcı ortamda adeta bir ‘vaha...'
Ama tüm şehirlerde bayilik sistemiyle aynı şeyleri satan aynı mağazaların vitrinlerine bakmaktan;
Aynı eğitimden geçmiş personelin aynı cümlelerle size ‘müşteri' muamelesi yapmasından bıktıysanız başka serin alternatifler de var Başkent'te...
Rotayı Ulus'a çevirin mesela;
Eski Ankara'ya...

xxx

Daha önce de yazmıştım;
Ankara bir yönüyle ‘gizli hazineler' diyarı...
Çoğumuzun farkında bile olmadığı ‘tarihi' değerlere ev sahipliği yapıyor.
Hiç ummadığımız yerde ‘tarih' önümüze çıkıyor.
İhmal edilmiş bir tarih...

xxx
Dün gazetemizin manşetinde arkadaşımız Ahmet Kıvanç'ın haberi vardı.
Ulus'taku Gümrük Bakanlığı, ‘Devlet Konukevi'ne dönüştürülecekmiş.
Gelen yabancı devlet adamları, Ankara'nın sembol yapılarından birisi durumundaki saray görünümlü bu binada ağırlanacakmış.
Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk Başbakanlık Binası...
1925 yılında inşa edilmiş.
1950'lere kadar ‘Başvekalet' olarak kullanılmış;
Sonrasında ise Maliye Bakanlığı...
Ankara'nın tarihi dokusunu bundan daha güzel yansıtan başka bir bina sanıyorum yoktur.
Hemen yanında 1897 yılında inşa edilen Ankara Valiliği,
Karşısında ise Kurtuluş savaşı yıllarında İstiklal Mahkemesi'ne ev sahipliği yapan Vergi Dairesi;
Hepsinin ortasında Roma İmparatoru Julian'ın kenti ziyaretinin anısına 362 yılında dikilen sütun...
Bilmeyenlerin ilk anda gözünün önüne getirmesi zor.
Çünkü bütün bu güzelim eserleri ‘modern' bir AVM gizliyor.

xxx
Binayı Mimar Ahmet Bey yapmış.
Kimdir, başka hangi binaları yapmıştır bilemiyoruz.
Her şeyi ‘sıkı' kayıt altına almayı devlet geleneği gören devletimizin maalesef tarihi olaylara tanıklık eden bu tarihi binayla ilgili kayıtları da kısıtlı.
Devletin ilk ‘Hazine kasası' da aynı binada.
En son 1980'li yıllarda açılmış.
İçinden eski Başbakan Adnan Menderes'in kol saati çıkmış.
Yanında kendi el yazısıyla "Bana hediye edilen saati, saklanması kaydıyla emanete bırakıyorum" yazılı notu...
Kim bilir o saatle o el yazısı nerelerde.
Neyse ki binanın bugünlerdeki ev sahibi Gümrük ve Ticaret Bakanı Hayati Yazıcı.
Menderes'in başbakanlığı döneminde kullandığı antika telefona gözü gibi bakıyor.

xxx

Bu sıcak havada ‘tarih'ten sıkıldınız mı?
O zaman başka bir hazine sizi bekliyor Ulus'ta...
Hal'in hemen arkasında, ‘ihmal' edilmiş Erzurum Oteli'nin ‘rezil' halini görmezden gelin;
Suluhan'a girin.
Alışılmış AVM manzaralarından ışık yılı uzakta.
Merdivenleri yürümüyor, vitrinleri ışıl ışıl değil;
Ama boncuk boncuk renk tacirleri sizi bekliyor.
Melankolik bir ağırbaşlılık ve doğal bir serinlikle...
Başkent'in gizli hazinelerinden birinde.

27 Temmuz 2012 Cuma

HABERTÜRK YAZILARI/ ESKİ KENTİN KADERİ


Eski kentin kaderi



Malum, Marşandiz köprüsü yıkıldı;

Yenisi yapılıyor.

Sincan'a kadar gitmek zor ama yine de değer...



xxx



Ankara'da bugünlerde havayı anlatmak için ‘sıcak' sözcüğü yetersiz kalıyor.

Bunaltıcı demek daha doğru belki de.

Hafta sonu bunalınca ani bir kararla Sincan'a attım kendimi.

Yok bozuk, trafik sıkışık;

Doğru Hızlı Tren'e...

1.5 saat geçmedi, Eskişehir'deyim.

Porsuk kıyısı cıvıl cıvıl.

Üniversiteler tatil ama öğrenciler terk etmemiş kenti sanki.

Başörtülüsü, mini eteklisi, küpeli genci, uzun saçlısı...

Hepsi yan yana.

Kafelerde ‘Ramazan nedeniyle kapalıyız" yazısı yok.

Yerine "sahura kadar açığız" levhaları...

Gondollar hala dolu.

İftar sonrası daha da canlanıyor cadde.

Uzun oruç sonrası yemeğin ağırlığını atmak isteyenler yürüyüşe çıkıyor bu kez.

Bir tarafta takımlarının galip gelme sevincini iki gün sonra bile sürdüren Eskişehirspor taraftarlarının sloganları;

Bir tarafta kafelerden yükselen kaliteli müzikler,

Bir köşede akordiyon çalan yaşlı bir kadın...

Rahatsız etmeyen bir curcuna sürüp gidiyor...



Xxx



Porsuk'a bakarken ister istemez Ankara'yı düşünüyor insan.

Gözünüzün önüne getirin.

Akşamüzeri çıkıp yürüyüş yapabileceğiniz neresi var.

Bir Bahçeli 7. Cadde

Tunalı Hilmi'nin bile eski tadı, canlılığı yok...

Gece 10 – 11'den sonra pek kimse de kalmıyor.

Kızılay desen işten eve, evden işe giderken uğranılan bir istasyon.

Yürüyen yok, herkes koşuyor nedense.

Hem yürüsen nereye gideceksin ki.

Abdi İpekçi Parkı, ortasındaki çay bahçesi tarihe karışalı yıllar oldu.

Güven Park'ın sadece adı kaldı.

Arada soluklanacağın neresi var?

xxx

Hakkını yemeyelim.

Belediyeler Ramazan şenlikleri düzenliyor bugünlerde.

Gençlik Parkı doluymuş sürekli.

İftar çadırları kuruluyormuş.

Karagöz-Hacivat gösterileri varmış.

Kenya Akrobasi Grubunun gösterileri nefes kesiciymiş.

Tasavvuf sanatçıları ilahiler okuyormuş.

Ve tabii ışık-su gösterileri...

Mogan da, Harikalar Diyarı'nda benzer aktiviteler...

Otobüs mü kaldırılıyor bilmiyorum.

İlçe belediyeleri de Büyükşehir'den geri kalmıyor.

Her biri binlerce kişilik iftar programlarıyla ‘hemşeri bilinci' kazandırmaya çalışıyor.

xxx



Eskişehir'de bir zamanlar kokudan yanına yaklaşılmayan Porsuk ‘mucizevi' bir dokunuşla kentin kaderini değiştirmekle kalmıyor adeta barış getiriyor.

Başkent'te ise insanları çeken cazibe merkezleri oluşturmak yerine caddeler otoyol haline getiriliyor.

Kentin içinde rahat ulaşıp nefes alınabilecek yerler ne uğruna yapıldığı anlaşılmaz biçimde yok ediliyor.

Sonra Ramazan'dan Ramazan'a iftar organizasyonları ile insanlar bir araya getirilmeye çalışılıyor.



18 Temmuz 2012 Çarşamba

HABERTÜRK YAZILARI/ CANER'İN SAVAŞ'I


CANER'İN SAVAŞ'

I

Herhalde Caner'i tanımayanımız kalmadı.
Down sendromlu milli yüzücümüz.
Hafta sonunda Kıtalararası Yüzme Yarışlarında İstanbul Boğazını, 1 saat 10 dakikada geçmeyi başardı.
Bu aslında Caner için yeni bir başarı değil...
İlkini geçen yıl başardı.

xxx

Kamuoyu, daha doğrusu İstanbullu gazeteciler Caner'i, bir gün önce katıldığı televizyon programına Başbakan Erdoğan da telefonla bağlanınca keşfetti.
Akşam televizyonlarda, ertesi gün gazetelerde Caner'in başarısını ve Başbakan'ın ilgisini anlatan haberler vardı.
Gerçekten de Caner'in başarısı övgüye değer.
Başarının arkasında ise inanılmaz öyküler.
Antrenörü, okulu, öğretmenleri ve en çok da Ekin ailesi...

xxx

Caner'in babası emekli bir devlet memuru...
Emekli maaşıyla bir yandan üniversitede bir çocuk okutuyor, bir yandan da Caner'in başarısı için didiniyor.
Hem de yıllardır.

xxx

Savaş Ekin, bizim gibi Gazi Üniversitesi Basın Yayın Mezunu.
Öğrencilik yıllarında girdiği DSİ'den birkaç yıl önce emekli olmak zorunda kaldı.
Daha doğrusu zorunda bırakıldı.
Önce Basın Müşavirliği görevinden alındı, başka bir yere gönderildi.
Ardından lojmandan çıkması tebliğ edildi.
Görev tanımı değişmiş, 5 yıllık süresi dolmuştu...
Yönetmelik öyle diyordu.
Görevden alınması neyse de; lojman...
Bir kampus içindeki lojman Caner için adeta bir koruma evi gibiydi.
Herkes onu tanıyor, kampus içinde istediği gibi dolaşıyor, top oynuyor, lokalde sıkı taraftarı olduğu Galatasaray maçlarını kaçırmıyordu.
Lojmandan çıkmak demek Caner'i de apartman dairesine hapsetmek demekti.
Yüzmede peş peşe aldığı başarılar nedeniyle Başbakan Erdoğan ile tanışmış ve aralarında sıcak bir gönül birliği oluşmuştu.
Eşin dostun akıl vermesi ile Savaş, bir şekilde ulaşıp durumu anlattı. Başbakan Özel Kalem'e sorunun çözülmesi için talimat verdi.
Ama bürokrasi bu.
Olmadı, tıkanıp kaldı.
Bu kez eski TBMM Başkanı Mehmet Ali Şahin devreye girdi, Savaş'a geçici bir müdür kadrosu verilerek lojmanda kalması sağlandı.
Ne var ki DSİ içinde birileri rahatsızdı; Savaş'ı istemiyordu.
Kısa süre sonra geçici kadro da iptal edildi, görev yeri yeniden değiştirildi.
Sonunda baskılara dayanamadı, pes edip emekliliğini istemek zorunda kaldı.
Lojmandan çıktı, Batıkent'e taşındı.
Ama üniversiteye giden oğluyla yarıştan bu yarışa koşan Caner'in masraflarına yetişmek zordu.
Emekli maaşı kıt kanaat geçinmesine bile zor yetiyordu.
Önceleri eğitime ve kariyerine uygun iş aradı, olmadı.
Ardından bir arkadaşının işyerinde düşük ücretle de olsa çalışmaya başladı.

xxx

Caner, daha anne karnındayken önüne çıkan doğal engelleri yenerek madalyaları toplamakla alkışı fazlasıyla hak ediyor.
Bir o kadar da Savaş...

15 Temmuz 2012 Pazar

HABERTÜRK YAZILARI/SUYU ARAYAN ADAM



SUYU ARAYAN ADAM

Epeyce tutkunu var sanıyorum;
"Sararmış kitap kokusu..."
Sahafların müdavimleri bilir.
Üçüncü sınıf saman kağıda basılmış sararmış bir kitap, sırf kokusu için bile alınabilir.
Daha önce okumuş da olsanız, kütüphanenizde bulunsa da dayanamazsınız.

xxx
‘Suyu Arayan Adam' da aynı şekilde çıktı karşıma bir sahafta...
Belli ki ilk sahibi de kitaplara meraklı.
Özenle ciltletmiş, kapağına kendi adını da yazdırmış.
Kapağı açıldığında buram buram bir koku;
Kitap kokusu...

xxx

20 yıl sonra sararmış sayfaları okuyunca bu kez Ankara'ya kızdığımı fark ediyorum.
Şevket Süreyya Aydemir...
Edirne'de başlayan yaşam yolculuğu Ankara'da son bulmuş.
Hayat hikâyesini Kayaş'ta kaleme almış.
Hatta, kitaba isim babalığı yapmış;
"Şimdi, size anlattığım bu hayat hikâyeme bir isim bulmak lazım? Buldum: Suyu Arayan Adam" diye yazıyor:
"Hikâyem bir yangınla başlamıştı. Ama şimdi serin bir su başındayım. Ağaçların gölgelediği, çiçeklerin açtığı, kuşların ötüştüğü bir su başında. Hattâ şimdi bana öyle geliyor ki bütün ömrüm boyunca aradığım su, belki de buydu.
Bu su, bazen masum bir hayal, bazen bir gençlik rüyası, bazen ideal, bazen aşk şeklinde beni arkasından koşturdu.
Bazen onu kaybettim. Bazen buldum, sandım. Ama onu her zaman aradım. Bu arayışta aldanışlarım da inanışlarım kadar güzeldi.
Şimdi kitabımın son satırlarını bağlıyorum:
Çiftlik bendinin şelaleciğinde Kayaş Çayı'nın suları çağıl çağıl akıyor. Yeşil salkım söğütlerin sulara değen dalları, akıntıların yumuşak dalgacıkları içinde yıkanıyorlar.
Ada, bir güneş seli içinde. Toprak ana, göğsünün kudretlerini, çimen şeklinde, ağaç, çiçek şeklinde yeryüzüne sermiş. Sular onun memelerinden, Tanrı'nın bereketi gibi fışkırıyor. Çiçekler ve ağaçlar ondan hayat şerbetini ve güneşten renklerini emiyorlar.
Her tarafta oluşun, hareketin, derin, canlı ahengi var. Suların çağıltısına kuşların cıvıltısı karışıyor. Bu bir musikidir. Bana öyle geliyor ki bu musiki, bahçeleri, vahaları, dağlan aşarak her şeyi, hepimizi içine alacaktır. Yerleri, gökleri dolduracaktır. Sanki âlem, bu musikinin ahengine uyarak, bir renk, nağme ve ziya cümbüşü içinde çalkalanacaktır. Kâinat ebedi raksına, sanki bu musiki içinde devam edecektir."
xxx

O'nun anlattığı Kayaş ile bugünün Kayaş'ı acaba birbirine ne kadar benziyor?
Şevket Süreyya Aydemir, "bu kaynağın başında ben, yıllar yılı kaybettiğim en değerli şeyi, yani kendimi buldum" diye yazmış.
Biz ise derelerin üstünü örtüp üzerine bina yaparken sadece "kainatın ebedi raksı"nı değil, kendimizi de geleceğimizi de yok ettik.



11 Temmuz 2012 Çarşamba

HABERTÜRK YAZILARI/ KAYBEDENLER KENTİ



Ankara Kulübü yöneticileri konuğumuzdu dün...
Seymenleriyle birlikte.
Başkan Metin Özaslan, "Ankara kaybedenler kenti" deyince hepimiz itiraz ettik.
Ama hak vermemek de elde değil doğrusu...

***
"Ankara Kulübü" Başkent'in en eski derneği...
Tarihi, Anadolu işgal altındayken seymenlerin Dikmen sırtlarında Mustafa Kemal'i karşıladığı 27 Aralık 1919'a kadar dayanıyor.
O seymenler Atatürk'ün isteği ile henüz 'Dernekler Yasası' yokken Ankara Kulübü'nü kuruyor.
O günden bugüne siyaset üstü bir şekilde ‘Ankara Kültürü'nü yaşatmaya çalışıyor.
Sorun da burada zaten;
‘Ankara Kültürü...'

***
Ziyaret sırasında en geç seymen de vardı; en yaşlısı da...
Kulübün Onursal Başkanı Dr. Bülent Kalıpçı da...
Ankara'yı konuşurken ortak şikayet ‘Ankara Kültürü'ne odaklandı.
En çok da ‘Ankaralı Namık'a...
Zaten Başkan Metin Özaslan, Ankara için ‘Kaybedenler kenti' derken hareket noktası da buydu;
"Ankara sürekli kaybediyor. Sanayisini, işadamını, sanatçısını, türkülerini, Ankara havalarını... Ankaralı Turgut, Ankaralı Namık hepsinin önüne geçti..."
Sohbet biraz daha ilerleyince anladık ki Ankara Kulübü de kaybediyor.
Başkan Özarslan, 1920'li yıllarda Ankara Kulübü'nün kurucuları tarafından Ankara Valiliği'ne bağışlandığı söylenen arsa üzerinde yapılan ve yıllardır sahiplendikleri, koruyup kolladıkları Abidinpaşa Köşkü'nü kaybediyor.

***

Abidinpaşa Köşkü, Ankara'nın ayakta kalan en eski yapılarından biri.
Aslında ‘Vali Konağı' olarak yaptırılmış.
Abidinpaşa Semtine de adını veren, bugün Ankara'nın temellerini atan Abidin Paşa Vali olarak atanınca, köşkü için Mamak'ı seçmiş.
Kurtuluş savaşı döneminde, 'Sınıf-ı Muhtelife Zabit Namzetleri Talimgâhı' olarak kullanılmış.
Yani Harp Okulu.
Köşk yıllarca harabe haldeydi.
Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu tarafından koruma kapsamına alındı.
Restore edildi.
Şimdi nasıldır bilemiyorum, uğramayalı yıllar oldu.
Bir kent müzesi şeklinde düzenlenmişti.
Ankara'nın kültüründe, tarihinde ne varsa sergileniyordu.
Abidinpaşa Köşkü Ankara Kulübü'nün Genel Merkezi olmasının yanı sıra aynı zamanda Çankaya Belediyesi'nin "Kültür ve Sanat Evi" olarak kullanılıyordu.
Bugünlerde Çankaya Belediyesi, Kulübü tarihi Köşk'ten çıkarmak için uğraşıyormuş.
Mahkemelik bile olmuşlar.
Açılan davaları da Belediye kazanmış.
Bölgeye ilişkin hizmet birimlerini o binaya toplayacakmış.
Tarihi Köşk'ü ‘kent müzesi' olmaktan çıkarıp zabıtayı mı yerleştirecekler, tapu birimlerini mi?
Herhalde ‘Toplumcu Belediyecilik Anlayışı' içinde haklı gerekçeleri vardır.

8 Temmuz 2012 Pazar

HABERTÜRK YAZILARI- YILANLARIN ÖCÜ


YILANLARIN ÖCÜ...

Acı haber önce Ankara'nın göbeğinden geldi;
Hava Kuvvetleri'nin önünde kaldırım göçtü, bir işçi yer yarıldı içine girdi.
Altından ‘dere' çıktı.
Sonra Samsun'dan;
Yılandıdere öcünü aldı.

xxx

Ankara'nın derelerini iki yıl kadar önce yazmıştık;
‘Kozmik Odası Baskını' sırasında.
Gündem ‘dere'ler olunca hatırladık.
İşte yazı...
Bakalım ne değişmiş
xxx

Cevizlidere...
Kirazlıdere...
Son haftalarda gazete sayfalarını, haber bültenlerini bol bol süsledi bu iki kelime...
Unutulmuş, yeri yurdu bilinmez iki dereyi anlatırken birden bire Cumhuriyet tarihinde ilklere tanıklık etti.
Coğrafi anlamından öte siyasi birer kavrama dönüştü.
Henüz çözülemeyen sırrını da 2010'a miras bıraktı...
Başkent çok da şeffaf değildir aslında.
Çok da uzun olmayan tarihi ile sırlara ev sahipliği yapar.
Hiçbir şey göründüğü gibi değildir Ankara'da.
Gerçeklerin üstü örtülüdür.
Tıpkı, bir zamanlar tepelerinden ovalarına doğru gürül gürül akan, şimdi sadece semt adı olmaktan öte anlam taşımayan dereleri gibi.
Hangi birini sayalım;
Kavaklıdere, Hoşdere, Dikmen Deresi, Bentderesi, İncesu Deresi, Bülbülderesi, Bademlik Deresi, Kıbrısköyü Deresi, Hacı Kadın Deresi, İncesu Deresi, Çubuk Çayı, Hatip Çayı, Dikmen Deresi, Bayındır Deresi, Kutlugün, Kepir, İğdeli, Macun, Ergazi, Söğütlü, İmrahor, Çayyolu...
Ve çoğumuzun adını 2009'un son haftalarında skandallarla duyduğu Cevizlidere, Kirazlıdere...
Dünyanın belli başlı kentlerinin içinden nehirler geçerken Ankara'da yer altından akar.
Son örneğini Eskişehir'de Porsuk'ta gördüğümüz gibi bütün dünyada çevresine yaşam getiren, canlılık katan dereler, Ankara'da gizliden gizliye süzülür.
Ne taşıdığı, hangi pisliği nereye götürdüğü bilinmez.
Bir zamanların mesire yeri Bentderesi artık sadece genelev semtidir.
Kavaklıdere'de ne kavaktan eser var ne de dereden...
Hoşdere'de ‘hoşluk' gören var mı acaba?
Bülbülderesi'nden bülbül sesi duyan oldu mu hiç?
Var mı, Bademlik deresi, Hacı Kadın Deresi'nin yerini bilen?
İncesu hala ince ince mi akıyor?
"Bir zamanlar köprüler vardı, derelerin üzerinde" diye rivayet ediliyor; Kolej köprüsü, Tuna Köprüsü, Harbiye köprüsü...
Bırakın üzerinden geçeni, bilen, duyan bir Ankaralı var mı?
Yetkili üst düzey askerler dışında sadece bir hakim girebildiği için belki de ‘devlet sırrı'dır kiraz olup olmadığı Kirazlıdere'de;
Cevizlidere'de hiç ceviz ağacı göreniniz oldu mu?

xxx
Amerika'yı yeniden keşfetmeye gerek yok.
İnsanlık tarihinin temelidir.
Su hayattır; geçtiği yere can katar.
Kurutulunca yaşam da kurur...
Beton binalara kurban edilen, kentleşme adına yok edilen, yer altına itilen dereler Ankara'da gizliden gizliye akar.
Neleri yok ettiği, hangi pisliği taşıdığı bilinmez,
Tek umut Ankara çayında...
Keçiören Belediyesi, Porsuk örneğini Başkent'te gerçekleştirmeyi planlıyormuş.
Hayali bile güzel.
Darısı diğer derelerinin başına...
Üstü açılsa belki önce pis kokular gelecek.
Ama Başkent Ankara şeffaflığı hak ediyor.

4 Temmuz 2012 Çarşamba

HABERTÜRK YAZILARI/ YAZMADAN EDEMEDİM



YAZMADAN EDEMEDİM


Temmuz'a girdik ya;
Yazamadan edemedim.
Temmuz'un adı ‘Tamuza'dan geliyormuş.
Babil'in ‘üreme ve bereket tanrıçası'ndan...
Süryanicede ‘dam' kadın demekmiş.
Tamuza için ‘dam' kökünden gelen Dumize adına festivaller düzenlenirmiş.
Gerçi Roma'da Jul Sezar, takvim oluşturulurken kendi ismini vermiş, ama bizde Temmuz...
xxx
Ne yazık ki yıllardır Temmuz'da aklımıza ‘bereket' falan gelmiyor.
19 yıldır sönmeyen bir acıyla geliyor.
Acıları anmakla başlıyor.
xxx
Halbuki 19 yıl önce ‘bereket'le girmiştik Temmuz'a...
Şimdi sadece illerin ‘festival' adına ne var ne yoksa toplayıp geldikleri Atatürk Kültür Merkezi alanındaki Kültür Bakanlığı'nın lokalinde;
Bir arkadaşın düğününde.
Hani Şair diyor ya;
Sen bu şiiri okurken
ben belki başka bir şehirde
ölürüm
Tam da biz eğlenirken bu şehirde
Madımak'ta başlamıştı yangın...
O günden buyana da sönmedi...
xxx
O günden bu yana gidesi gelmiyor insanın Sivas'a.
Temmuz'un yakıcı sıcağı daha fazla yakıyor Behçet Aysan'ın dizelerinde.
Dava dosyaları tek tek kapanırken ruhlardaki kırılganlıklar daha da artıyor.
Dün ülkenin bir çok şehrinde yağmur vardı;
Meteoroloji "kuvvetli sağanak ve gök gürültülü sağanak yağış, ani sel, su baskını, heyelan, yıldırım" uyarısı yapıyordu.
Halbuki yıllar önce ‘hoşça kal'demişti şehirlerine
hoşça kal ayak izim
serseri sokaklarda
Yıllar önce vedalaşmıştı yağmurla:
gidiyorum
bu şehri bu yağmuru
bu düşleri
bu aşkı bu kavgayı bu kederi
size bırakarak.
xxx
2 Temmuz'da Madımak otelinin önünde yine binler birikmişti 19 yıl önce olduğu gibi...
Arkadaşımız İnan Gedik'i ‘zor' gönderebilmiştik Sivas'a...
"Ürperiyorum her gidişimde" diyordu.
"Hiç olmazsa kebapçı dükkanı kalktı" diyerek yolladık ama;
Önceki gün haberini yazmadan önce telefonun öbür ucunda eylemleri anlatırken sesi titriyordu.
Ateş Tümer'in gönderdiği fotoğraflarda acı hala tazeydi insanların yüzünde.
"Bilim ve Sanat Kültür Merkezi" tabelası yürekleri soğutmaya yetmiyordu.
Ne kültürü yayacaktı ki;
Ne bilimi üretecekti?...
xxx
Çaresizlik değil Temmuz;
Babil'in ‘üreme ve bereket tanrıçası Tamuza'ya yine Behçet Aysan'la merhaba demek gerekiyor ‘yakıcı' temmuz günlerinde
Rüzgâr bu şiiri sana götürsün
kâğıttan yaptığım
o işlemeli
kayıklar
fırtınalara
dayanan.
koş rüzgâr koş.
yazmadan edemedim


1 Temmuz 2012 Pazar

HABERTÜRK YAZILARI/ BİR ANKARA FESTİVALİ

BİR ANKARA FESTİVALİ

En çok Haziran ayını severim nedense...
Özellikle Ankara'nın...
Belki çekip gitme isteği uyandırdığı için;
Belki de hiçbir zaman çekip gidemedim için...

xxx
Bu Haziran da Şair'in anlattığı gibi geçti;
havada tüy
havada kuş
havada kuş soluğu kokusu
hava leylâk
ve tomurcuk kokuyor
Haziran'ı Hasan Hüseyin'in şiiriyle uğurladık bu kez;
Neyse ki bu yıl ‘ölmek zor' dizesini okumak zorunda kalmadık.
Üstüne Yaşar Seyman geldi yeni kitabıyla;
‘Göçmen Kalem...'
Ankara'yı kalemine dolayan Seyman bu kez gezi yazıları ile konuk oldu
okuma günlerimize;
Tam da ‘kaçma' duyguları depreşmişken...
Yıllarca gezdiği, gördüğü, gözleriyle, kalemiyle fotoğraflarını çektiği dünya kentlerine yolculuğa çıkardı bizi...

xxx

Zaman zaman duygularım depreşse de Seyman gibi ‘göçmen' yanım ağır basmaz benim.
Toprağımı kolay bırakamam.
Ne zaman yolculuk görünse ayaklarım geri geri gider.
Bu Haziran da öyle oldu...
Yeni anılar biriktirmek, yaşamıma yeni insanlar katmak için Ankara dışına atamadım kendimi.
Aldım Hasan Hüseyin'in ‘leylak kokulu' dizelerini, Ankara sokaklarına vurdum;
Festival zamanında...
Dört bir yanı festival Ankara'nın;
Shopping Fest, Büyük Ankara Festivali, Gölbaşı Andezit Taşı ve Sevgi Çiçeği Şenliği, Nallıhan Festivali...
Saymakla bitmez.
Ay boyunca Başkent'in her bir sokağında ayrı bir eğlence.
Daha dün 21 ayrı yerde düzenlenen konserlerle, rekor denemesi vardı.
Festivalleri severim ben, önemserim de.
Gelen sanatçıları, etkinlikleri beğenelim, beğenmeyelim;
Beğenenler var nasıl olsa.
Festivaller birbirini, tanıyan tanımayan insanları buluşturur.
İnsanlar kendilerine göre ‘keyif adacıkları' oluşturur.
Festival zamanı daldım ben de o keyif adacıklarına;
Kiminden ‘keyif' aldım, kiminde gözlemci olarak kaldım.
Birlikte bağırmak, birlikte gülmek, birlikte alkışlamak için herkesin her şeyde aynı düşünmesi, herkesin birbirini tanıması, gerekmiyor.
Kin, nefret, anlaşmazlıklar azalıyor; insanca duyguları çoğaltıyor.

xxx
Her ne kadar resmiyete dökülmese de ilan edilmemiş bir festival daha yaşadı Ankara son dönemde.
"Behzat Ç. festivali"
İnsanlar Pazar akşamları Karanfil Sokak'ta buluşup Çankaya Belediyesi'nin kurduğu dev ekranda izledi ‘Bir Ankara Polisiyesi'ni...

Hiç kimse yanındakine ‘Sen kimsin, niye benim yanıma oturdum' demeden sokağı doldurdu.

Birası elinde uzun saçlı genç erkek de, başörtülü genç kız da, annesinin, babasının elinden tutup getirdiği çocuklar da, çevredeki yaşlı başlı teyzeler de sokakta yan yanaydı.

Yanındakinin attığı sloganı beğenmese de kavga yoktu.

Ne yazık ki Haziran bitti.

Şimdi Temmuz zamanı...