29 Mayıs 2010 Cumartesi

HABERTÜRK YAZILARI/ BAŞKENT GÜNLERİ

27 Mayıs darbesi, 50’inci yılını geride bıraktı…
Demokrasimizin ilk keskin virajındaki ağır kazanın üstünden yarım asır geçti.
Erkanlarda sürekli anılar, yorumlar, eleştiriler…
Ancak, hep bir şeyler eksik ve buruk…

xxx

Toplumdaki bütün algılardan farklı bir anlam taşıdı 27 Mayıs, biz ANKA’cılar için…
Bazen Sakarya Caddesindeki bir meyhanede, bazen “Cinnah sırtları”nda, çoğu zaman da Kale Washington’da dut ağacının altında…
Bir dönem Türk basınına gazeteci yetiştiren ‘okul’umuzun kuruluş yıldönümünü kutladık sürekli gençleşen öğrencileriyle hep bir masada…
Başımızda da “Cumhuriyet Kızı”
xxx

İlk karşılaştığım günkü öğretileri aklımda.
Karşımda yarım asırlık bir kalem; bir çağdaşlık simgesi, onurlu bir duruş.
İş görüşmesi ama ilk sorusu gazetecilikle ilgili değil sanki:
“Tiyatroya, konserlere gider misin?”
İlk sorusuyla verdiği öğüdün önemini birlikte çalıştığımız 15 yıl boyunca hiç unutturmadı.
Ankara’nın, sadece Meclis koridorları, siyasetçilerden ibaret olmadığını, sanatçılarıyla, komutanlarıyla, diplomatlarıyla, akademisyenleriyle, Başkent gecelerinde olmadan Ankara’da gazetecilik yapmanın sadece görüntüde kalacağını hemen her gün örnekleriyle gösterdi.
ANKA bir okuldu bizim için.
Ama Müşerref Hekimoğlu bir öğretmen değil;
“Ben patron değil, bir çalışanım burada, aynı zamanda ablanızım…”

xxx

Ankara gazeteciliğinin, sanatının, siyasetinin kısacası Ankara’nın tarihi yazılsa, filmi yapılsa, Müşerref Hekimoğlu’nun tanıklığına dayanmadan ortaya çıkacak eser şüphesiz çok eksik olur…
Tıpkı 50’inci yılında 27 Mayıs tartışmalarındaki gibi…
Tıpkı Türkiye İşçi Partisi tarihinin, tıpkı Kıbrıs Barış Harekatı tarihinin eksik kalacağı gibi…

xxx
Yarım yüzyılı geride bırakmış, güç koşullara karşın direnmekten vazgeçmiyordu;
Yaşama gücünü yazılarından alıyordu.
Her yazısında vurguluyordu; “Mutluyum. Yaşama gücümü de, sevincimi de koruyorum hala...”
Sıkıntıda olduğumuzu anladığında da güç vermekten geri kalmıyordu; “Yılgınlığa yer yok.”
Hasan Cemal’in deyimiyle “Umudu dişlerinin arasına almıştı…”

xxx

Son 27 Mayıs buluşması yine Kale’de idi.
İki kadehten sonra Aziz Nesin, Mehmet Ali Aybar ve hala her aşamada sohbetinden hoşlandığım Altan Öymen gelmişti masaya; belleklerinde taşıdıkları anılarıyla.
Tabi ki Ruhi Su türküleriyle…
Kazdağları’nda Sarıkız’ın peşinde dolaşıp akşam üzeri Cunda’da kabak çiçeği dolmasının yanında papalina…
Umut hala dişlerin arasında…

25 Mayıs 2010 Salı

HABERTÜRK YAZILARI/

GELİNCİK TARLASI

Bugünlerde gözüm yine yollarda...

Kışın kardelenleri, baharda gelincikleri görmezsem hep bir eksiklik hissederim.

Ne zaman dışarıya çıksam gelincikleri arıyor gözlerim.

Doğanın sahipsiz çiçekleridir onlar.

Koparmaya gelmez hemen dağılır narin yaprakları...

İnatçıdır da...

Nerede kök atacak toprak bulsa, boynu kıvrık, fışkırır...

Vakti gelince Ankara'yı da bozkır havasından kurtarır...

xxx

30 yıllık Ankaralılığımın ilk günleriydi...

12 Eylül'ün ilk dönemi...

Başını kaldırmanın, grup halinde dolaşmanın yasak; herkesin birbirine kuşkuyla baktığı, insanların iyice içine kapandığı günler...

Onları görünce inmiştim belediye otobüsünden, okula geç kalma pahasına.

Henüz Ankara Adliyesi yapılmamış;

Yenişehir İstasyonu ile Ankara Garı arasındaki alan çok büyük boşluktu.

Dahası Celal Bayar Bulvarı da yoktu...

Sıhhiye'den Tandoğan'a kadar tren yolunu izleyerek yürümüştüm, gelincikler aşkına...

Ne Ankara'nın bozkırı, ne 12 Eylül'ün karanlık günleri kalmıştı.

Gelincikler tren yolunun iki yakasını kırmızıya boyamıştı.

xxxx

Gar'ın hemen yanı başında Atölyeler vardı; Cer Atölyeleri.

Raylarda bekleyen kocaman lokomotifler, vagonlar, oyuncak olmuştu çocuklar için;

O vagondan bu lokomotife, o makastan, bu çeşmeye sürekli koşturuyorlardı. Tabi yakalanma korkusunun verdiği heyecanla çığlık çığlığa yaşanan küçük çaplı bir macera...

xxx

O dönemin gelincik tarlasında şimdi binalar yükseliyor.

Önce Ankara Adliyesi yapıldı, ardından Celal Bayar Bulvarı.

Sonraları yavaş yavaş Cer Atölyeleri ıssızlaştı, sessizleşti;

Çocuklar oynamaz oldu etrafında.

Tıpkı Havagazı Fabrikası gibi Cer Atölyeleri de zamana değil ama insanın hoyratlığına yenik düşmek üzereydi.

Şimdilerde ise yine kıpır kıpır aynı bölge...

Belki çocuklar oynamıyor, etraf kızıla boyanmıyor ama Cer Atölyeleri yenik düşmedi vefasızlığa.

Bir zamanlar anlam kattığı Ankara'nın kimliğinde bu kez başka bir şekilde yerini aldı.

Başkent'in önemli eksikliklerinden birisini tamamladı; "CERMODERN" adı ile yeniden hayat buldu.

Şimdi aynı bölgede gelincikler bu kez sanat adına fışkırmaya başladı...

Galerileri, kafeleri, heykelleri, parklarıyla yepyeni görünümüyle yeniden canlandı.

"Toplumsal bir eğitim projesi" diye sunuldu; CERNMODERN;

Son yıllarda giderek "sanatsal kültürel" niteliğini yitiren Başkent'e yeni bir vitrin, yeni bir kimlik kazandırmak hedefiyle...

Ankara'nın kimliğine katkısı galiba bizlerin elinde.

18 Mayıs 2010 Salı

HABERTÜRK YAZILARI/

ESKİLER ALIRIM

Kapıdan içeriye girdiğiniz anda Ayaz yüzünüze çarpıyor.
Üşüten değil, sımsıcak saran, sizi içine çeken bir Ayaz .
Bir renk cümbüşü içinde buluyorsunuz kendinizi.
Boyalar, boyalıktan çıkmış tuvallerde enerjiye dönüşmüş.
Alıp götürüyor, tuvallerin içine çekip düşündürüyor, dans etme isteği uyanıyor içinizde...

XXX

Geçen yıl Kasım ayındaki açılışında bir kez daha Mustafa Ayaz'a, tablolarına ve Müzesine hayran olunca böyle yazmışım.
Aradan aylar geçtikten sonra hala kağıt üstünde müze olamamaktan yakınmıştı.
Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın bürokrasisini aşmayı başaramamıştı.
Üstelik açılışı Bakan Ertuğrul Günay yapmasına karşın.
Dün Müzeler Haftası nedeniyle yapılan açıklamaları görünce ilk işim Mustafa Ayaz'ı aramak oldu.
Neyse ki kısa süre önce artık bürokrasi de ‘Müze' olduğunu onaylamıştı.
xxx

Müzeler Haftası nedeniyle yine çok sayıda etkinlik yapılacak.
Nutuklar atılacak.
Ama gerçek yine değişmeyecek.
Bizler bırakın müzeye gitmeyi, nerede olduğunu bile bilmeyeceğiz.
Önünden geçtiğimizde bile fark etmeyeceğiz.

xxx

Bütün medeniyetlere bekçilik yapan Anadolu bir kültür hazinesi.
Neredeyse bütün köylerde bile tarihi bir kalıntı bulmak mümkün.
Talan edilenlerden kurtarılabilenlerin sergilendiği müzeler de geçmişle bugün arasında bir köprü.
Müzedekiler sadece ‘eski eser' değil.
Binlerce yıldır farklı din, kültür ve uluslara yurt olan Anadolu'nun geçmişinden bugüne bir mesaj...
Ama o mesajları alabilmek için bir zahmet müzeye uğramak gerekiyor...

xxx

Dünyanın hangi ülkesinde bu kadar geniş bir tarihi varlık var?
Hangi birimiz farkındayız bu değerlerin...
Gözümüzün önündeki Roma Hamamlarını kaçımız gezdik;
Anadolu Medeniyetleri'ne, Etnografya Müzesi'ne hiç gittik mi?

xxx
Müze deyince sadece ‘devlet' çağrıştırmasına karşın benim aklıma iki ‘Don Kişot' geliyor.
Yaşamını müzeye adayan iki öğretmen...
İkisi de batıdaki örneklerini sadece burjuvaların yaptığını başaran iki Köy Enstitülü...
Birisi Başkent'te; "Mustafa Ayaz Müzesi ve Plastik Sanatlar Merkezi Vakfı"
Diğeri Edremit Körfezi'nde; Tahtakuşlar Müzesi...
Birisi Erzurum Pulur Köy Enstitüsü'nde yeteneğini keşfeden öğretmeni sayesinde yönünü sanata çeviren; imkansızlıkları aldırmadan sürekli yaratan Mustafa Ayaz...
Diğeri Alibey Kudar....
Doğup büyüdüğü Tahtakuşlar köyünde, iğneyle kuyu kazarcasına Etnografya Müzesini kurmayı başaran, iflah olmaz bir öğretmen...
O da Savaştepe Köy Enstitüsü mezunu.
Birisi bize çok yakın...
Balgat'ta, Dışişleri Bakanlığı'nın, Sayıştay'ın hemen arkasında. Ziyabey Caddesi üzerinde.
Diğeri biraz uzakta...
Altınoluk'tan Akçay'a doğru giderken, yolun 15. km.sinden sağa sapıp iki kilometre kadar tırmanınca Körfezin mavisi ile sırtını yasladığı Kaz Dağlarının yeşilinin içine saklanmış Tahtakuşlar Köyünde...
Ne zaman gitseniz geç kalmazsınız....

15 Mayıs 2010 Cumartesi

HABERTÜRK YAZILARI/

SU GİBİ…


Çözülen bir yün yumağı
Akıp giden günlerimiz
Mezar taşlarından suskun
Sessiz, sitemsiz...

XXX

Mezar taşlarından suskun ve sessiz günlerdi...
Ama sitemsiz değil...
Tarihler 20 Eylül 1985'i gösteriyordu;
Müzik tarihimizin en önemli isimlerinden birisi, Ruhi Su yaşama veda etmişti.
Pasaport alabilseydi belki daha fazla yaşama şansı bulabilecekti.
12 Eylül yönetimi tehlikeyi görmüş;
Pasaport vermemişti...
Ama ölümü ‘suskun' insanlara ‘sitem' fırsatı oldu.
Onbinler toplandı cenazede, sitemsiz olmadıklarını gösterdi...

xxx

Bugünlerde mezar taşlarından suskun değil ortalık.
Hatta fazlası ile gürültülü ve puslu.
Yine sitemli...
Ama unutkan,
Ve duyarsız...

xxxx

Bunca gürültü arasında hiç kimsenin dikkatini çekmedi...
Karar Beyoğlu 2. Asliye Hukuk Mahkemesi'nden 26 Şubat'ta çıktı.
Kimse duymadı.
İlan, 13 Mayıs'ta Resmi Gazete sayfalarında yayınlandı;
Bir cenaze ilanı gibi; sevimsiz...
Kimse fark etmedi.
O gür ses, onca gürültü arasında sesini duyurmayı başaramadı haber bültenlerinde;
"Ruhi Su Kültür ve Sanat Vakfı kapandı!"
Tek kanallı televizyon döneminde sesini bütün Türkiye duydu,
Çok kanallı dönemde çıt çıkmadı.
xxxx

Beste ve türküleriyle ölümsüz eserler bırakmıştı...
Eşi Sıdıka Su ile oğlu Ilgın Su, "Ruhi Su usta unutulmasın, eserleri yaşatılsın" istemişti.
1997 yılında doğdu "Ruhi Su Kültür ve Sanat Vakfı"
Ama yetmedi;
"Madi imkansızlıklar" galip geldi...
Ömrü kısa oldu.
Ruhi Su'ya pasaport vermeyen 12 Eylül yönetimi gibi duyarsız kaldı insanlar...
Milyonluk sponsorların aklına bile gelmedi...
Unuttuk hepimiz...

xxx
Mezar taşlarından suskun günlerde sitemsizliğin önüne set gibi dikilmişti cenazesi...
Vakıf da o cenazeden doğdu.
Tam da o günler yargılansın mı yargılanmasın mı tartışmasının ortasında gitti. Bu sefer sessiz, bu sefer sitemsiz...
Bir suçluyu aklar gibi
Akıp giden günlerimiz
Sanki bir sır saklar gibi
Sessiz, sitemsiz

11 Mayıs 2010 Salı

HABERTÜRK YAZILARI/

MED CEZİR

"Deniz, denizcilik öyle bir sevda, öyle bir tutkudur ki bozkırda da olsa insanın yüreğine düşer, bir kere düştü mü de dindirilmesi, bastırılması mümkün olamaz."

Bu satırlar Ankara Yelken Kulübü'nün tanıtım sayfasından...

Ankara'nın denizi yok.

En yakın denize uzaklığı da 270 kilometre...

Ama uzaklık engel değil;

Ankaralının deniz sevdası bitmiyor;

Tabi med-cezirleri de



XXX



Bir süre önce Ankara'da "Boat Show" açıldı.

Karayollarının, izin verdiği, üst geçitlerden, tünellerden geçebilecek büyüklükteki onlarca tekne kilometrelerce uzaktan Başkent'e getirildi.

Neredeyse deniz Ankara'ya uğradı.

İlk defa denize kıyısı olmayan bir kentte yat fuarı açan şirket, ilgi karşısında adeta şaşkına döndü.

O günlerde HT Ankara'da yayınlanan bir haber Ankaralının deniz sevgisinde sınır tanımadığını çarpıcı biçimde gösteriyordu.

Başkent'in dışında, Kabataş Köyü'nde iki kafadar işadamı 22 metrelik yelkenli yat imal edip bir TIR ile İstanbul'a götürüyordu.

Adeta Fatih'in karadan gemileri Haliç'e indirmesi gibi...



xxx



Rakamlar ne derece doğru bilmiyorum.

Tekne satın alanların yüzde 30'unun Ankaralı olduğu söyleniyor.

Başkent'te kaptanlık belgesi veren 4 kuruluş var.

Kimi verilere göre Ankara'da amatör kaptan sayısı 3 binin üzerinde.

Amatörlerin yanı sıra bayrağını uluslararası sular ve okyanuslarda gururla dolaştıran nice kaptan Ankara ehliyetli, ODTÜ Denizcilik mezunu.

Çevrede epeyce dalış okulu var.

Dalgıç olmak isteyenlerin deniz kıyısındaki kentlere kadar gitmesine gerek yok.

Ayrıca hemen her hafta sonu, Ankaralı dalgıçların deniz özlemini gidermek için sayısız turlar var.

Yaz aylarının yaklaşmasıyla da tatil beldelerinde 06 plakalı araçtan geçilmiyor.

Zannedersiniz ki hala Ankara'dasınız....

Ankaralının yüzde 70'i tatilini deniz kenarında geçiriyor.

Okullar kapanır kapanmaz soluğu deniz kıyısında alıyor.

xxx



Bozkırdaki Ankara'nın deniz tutkusuna siyasetin başkenti olması da eklenince maalesef med cezirler eksik olmuyor.

Ankara'nın güçlü çekim merkezlerinin yarattığı med cezirlerin yanında okyanuslardaki med cezirler, adeta ‘küçük med cezir' sayılıyor.

Siyasetin ‘gel git'leri ne yaz tanıyor, ne kış.


xxx

Bugünlerde yine dolunay dönemini yaşıyor Başkent.

Oluşan dalgalar ve etkileri o kadar büyük ki sanki siyasette tsunami yaşanıyor.
Kimse sonunu göremiyor.
Yaratacağı hasarın tesbitini yapamıyor.
Ne zaman durulur belli değil...


Sezen Aksu'nun sözlerini yazdığı, o muhteşem klasik şarkıda olduğu gibi



"Dökülür yediverenler teninden rengârenk
açarsın mevsimli mevsimsiz bir tanem
değişir kokun, ısınır kanım
beni yakarsın
vazgeçilir gibi değil
bu med cezirler
fırtınam, felaketim hasretim
yetmiyor sevişmeler yetmiyor
şiddetin ne hoş
ne güzel şefkatin
sevdikçe sevesim geliyor
ölene kadar peşindeyim bırakmam"

8 Mayıs 2010 Cumartesi

HABERTÜRK YAZILARI/

ANKARA’NIN KAHRAMANLARI

“Kahramanlar tarih değil, tarih kahramanlar yaratır”
‘Roman Kahramanları’ dergisi bu sözün arkeolojisini roman üzerinde yapmaya çalışan bir grup edebiyat kahramanının ürünü…
Roman Kahramanları’nın yaratıcıları, okuyuculardan kendi roman kahramanlarına mektup yazmamızı istemişlerdi...
O günden buyana kafamda sürekli iki soru…
‘Senin kahramanın kim;
Ankara’nın kahramanları var mı?’

xxx
Bu soruların yanıtını ararken hep bir şeyler eksik, bir şeyler sürekli yarım…
Oturup yazmaya kalktığınızda sonu gelmiyor.
Bütün kahramanlar yıpratılmış, tüketilmiş tek tek…
Her birisi bir çıkar uğruna kurban edilmiş, edilmeye de devam ediyor…
Belki de doğrusu kahramanlara değil, kahramanları yaratan tarihe, topluma bakmak.
En doğrusu Sevgi Soysal gibi bir öğle vakti sokağa çıkmak…
xxx
Roman sevdalısıysanız, Ankara sevdalısıysanız ilk adrestir Sevgi Soysal ve “Yenişehir’de Bir Öğle Vakti”.
1970’lerin Ankara portresi…
1.5 saatlik zaman dilimi içerisinde, yıkılan kavak ağacının etrafında, bir karakterin öyküsünün bittiği yerde diğerinin öyküsü başlar.
Hepsinin öyküsü birbirine bağlıdır.
Sevgi Soysal’ın sistemi eleştirmek için kullandığı, kökleri çürüdüğü için yıkılan kavak ağacını bugüne uyarlamak mümkün…
Bütün kurumlara benzetebilirsiniz.
Kitaptaki tiplemeleri de tabii ki…
1970’lerin değişen Ankara’sının o dönemki kahramanlarının her birisi bugün başka tiplemelerle yaşıyor…
Gecekondulu tezgahtarından, mirasyedisine, sınıf atlamaya çalışan girişimcilerden, hırs küpü ev kadınlarına, seçkinci aydınlardan ayakkabı boyacısına, akademisyeninden banka memuresine…
Her bir kahramanı çevremizde bulmak mümkün.
Hatta ailesinin sevgisizlik duvarının dışına çıkmak için çabalayan, bu süreç içinde değişime uğrayan Olcay’ı da.
Ankara’nın kahramanları sadece siyasetçilerden ibaret değil…

4 Mayıs 2010 Salı

HABERTÜRK YAZILARI/ ŞİİRSE BEKLER BENİ

ŞİİRSE BEKLER BENİ
Kamuoyunun ne kadar ilgili bilemiyorum ama biz Ankaralı gazetecilerin son birkaç aydır en büyük derdi Anayasa…
Hangi madde ile ne değiştiriliyor; uzlaşma çıkar mı; liderler ne diyor; imzalar kimin aşamasını geride bıraktık.
Oylamalar, tartışmalar kavgalar derken ikinci turun da sonuna geliniyor.
Meclis çalışmaları gece yarılarına kadar sürüyor.
Gece Anayasa ile yatıp sabah Anayasa ile kalkıyoruz.
Neredeyse rüyamızda bile Anayasa görüyoruz.
xxx
Şimdi yine ekranda Meclis TV…
Milletvekilleri oylarını kullanmak için sıraya girmiş.
İktidardakilerin yüzleri asık…
Muhalefet yine sevinçli bir beklenti içinde…
Ama her iki taraf da gergin...
Bizim kafamızda ise soru işaretleri…
Oylama sonuçları ne olacak?
Fireciler kim…
Böyle dönemlerde şiire vururum kendimi.
Alır götürür beni dizeler.
Masanın üzerinde bir şiir kitabı…
“Şiirse Bekler Beni”
Xxx
Sergi davetiyelerine alışkın olduğumuz Doku Sanat Galerilerinden gelen paket bu kez şaşırttı bizi.
Acaba hangi ustanın sergisi var derken tablo tadında şiir kitapları…
“İyiliğin Belleği Olmaz”, “Dünde Kalan”, “Aydın Karanlığı”, “Sorusunu Unutan Toplum”, “Koca Çınar Olsanız İstemem, Şiirimin Gölgesi Yeter Bana” ve son kitabı…
Hani derler ya dumanı üstünde,
Kısa süre önce basılmış.
Kapağında Nuri İyem…
Kitabın adı bile alıp götürmeye yetti beni…
“Şiirse Bekler Beni”
xxx
Başkentli sanatseverler Doku Sanat Galerisi ile tanıdı.
Binbaşı rütbesinde iken TSK’dan emekliye ayrılıp 1984’te Doku Sanat Galerisi’ni açtı.
Bütün ustaların tablolarının buluşma noktası oldu.
Fırçası ve kalemi hiç boş durmadı.
Hem tablo yaptı, hem şiir yazdı.
Resimleri şiir kitaplarının kapaklarını süsledi.
Şiir tadında tablolar, tablo tadında şiirler…
Fırçasından, kaleminden imgeler eksik olmadı.
Necati Cumalı’nın deyimiyle “... pürüzsüz, sağlam bir deyiş ustalığı, simgelerinin zenginliğiyle dikkati çeken bir şair...”
xxx
“Okuma yazması olmayan bir toplumda bir okur buldum diye seviniyorum” diyerek imzalamış kitabını Sevgili Kıyat…
Kapağını açmadan önce önceki kitaplarından bir dizesi dolaşıyor zihnimde;
“Geceyi çatlatmadan sevgilim
Sabaha günaydın diyemezsin”
“Aynı tadı bulabilecek miyim” diye düşünerek sıyrılıyorum Anayasa haberlerinden…
Daha ilk dizelerde alıp götürüyor;
“Şiirse bekler beni
Gecemi aydınlatıp
Güneşine sarılarak sonsuzluğun umutla
Bin yıllık özlemini ısıtarak yüreğimin
Sözcükler
Tümceler ormanı
İçime sığmayan güzelliğin”
Ya şu dizelere ne demeli…
“Ölüm sallantıda
Yıldızlara gidiyoruz artık
Dur durak tanımayan açlıkla
Tarihin uçurtmasına binip
Yıldırım tezliğinde”
xxx
Eski bir şiirinde “Dilini kirletmeden yaşamak için şiirin bayrağını indirme güzelim” diyordu Kıyat…
Şiirin bayrağını indirmediği için teşekkürler…

1 Mayıs 2010 Cumartesi

HABERTÜRK YAZILARI/

MEYDANLAR...

Meydanlar dün gerçek sahiplerinindi...
İstanbul'da Taksim;
Ankara'da Sıhhiye...
Yüz binler hem meydanların, hem de bayramın hakkını verdi...

xxx

Ankara'nın bir Taksim'i yok.
Dünyanın belli başlı kentleri meydanlarıyla anılırken Başkent'in meydanları yok edildi...
Aşırı yapılaşma ve kötü kentleşme politikalarının kurbanı oldu...
Kızılay, çevresi gökdelenlerle boğulmuş, adeta otoyol haline getirilmiş...
Su perileri ile Avrupa'daki örneklerini bile kıskandıran Tandoğan ise tarihe karışmış...
Meydan adına, Bakanlıklarda ortadaki refüje fıskiye konulup üzerine bir de plaket asılmış dalga geçer gibi; "Atatürk Meydanı-Atatürk Square"
Elde var sadece Sıhhiye...
Fırsat bulunsa Hitit Güneşi de gidecek...

xxx

Dün Sıhhiye'de ‘meydan okunur'ken Çayyolu'ndan müjdeli haber geldi.
‘Meydan savaşı'nın galibi meydan oldu.
Ankara 2. İdare Mahkemesi, Çayyolu Meydanı'na Büyükşehir Belediyesi'nin ‘lunapark' yapma kararının iptaline illişkin gerekçesini yayınladı:
"Davalı idare, çevre sakinlerinin eğlence ve lunapark alanı tesis edilerek hizmete sunulmasını talep ettikleri için kamu yararı gözetilerek kararın alındığını ileri sürmekte ise de, planda meydan alanı olarak belirlenen yerin amacına uygun bir şekilde kullanılabileceği, kullanım amacının dışında kullanılamayacağı dikkate alındığında, eğlence ve lunapark alanı olarak kiraya verilmesine ilişkin dava meclis kararında hukuka uyarlık bulunmamaktadır."
Kısacası, kazanan ‘meydan' oldu.

xxx

"Meydan okumak", kol kola girip güçlüye gücünü göstermektir...
Kimi zaman "meydan dayağıyla" sonuçlansa da dayanışmadır.
Herkesin aynı kişi olduğu andır.
Şimdi Taksim'de olmak varmış...