29 Şubat 2012 Çarşamba

HABERTÜRK YAZILARI- SOKAKLARIN SESİ



SOKAKLARIN SESİ...

Yarın bizim doğum günümüz.
Dile kolay 3 yıl geçmiş.
Tam tamına yazıyla bindoksanbeşgün...
Dolu dolu...

xxx

1 Mart 2009'da yayına başladı Habertürk;
Ankara'da ise HT Ankara...
"Her şeyin en mühim noktası başlangıcıdır" demiş ya Eflatun;
Biz de ‘kent gazetesi' olma ilkesiyle çıkmıştık yola...
Yerel politikacıların kısır tartışmalarıyla doldurmayacaktık sayfalarımızı.
Ona buna yaranma sevdasında olmayacaktık.
Karşılıklı polemikler değil kent bilinciydi hareket noktamız.
Başkent'in yolu, kaldırımı, elektriği, suyu, ulaşımı kısacısı günlük sıkıntıları;
Tiyatrosu, sineması, konserleri, eğlencesi, mimarisi, sporu...
Kısacası bir kenti kent yapan her şey...

xxx

Üç yıl boyunca bu ilkelerden sapmadan, ödün vermeden devam ettik yola.
Beraber koyulduğumuz arkadaşlardan bazıları çeşitli nedenlerle ayrıldı aramızdan.
Hıdır Göktaş aylarca Başkent'ten portreler çizdi.
Vitray sanatçısı Şekif Oğuz, Türkiye'nin ilk eczacılarından Niyazi Dermancı, Pirinçhan'daki antikacı Halil Gürel...
Başkent'te ekol haline gelen ancak şimdilerde kimsenin hatırlamadığı kişileri onun kaleminden okuduk...
Yeni bir başlangıç için yola çıktığımız Hıdır, bir başka başlangıca yelken açtı;
Hobisinde karar kıldı, Alaçatı'da cam işlemeye başladı...

xxx

Ardından Süleyman Kurt;
Haber Müdürlüğünün yanı sıra adım adım dolaştı sokakları...
‘Adım Adım Ankara'yı yazdı;
Onun kaleminden öğrendik sokakların öyküsünü...
Şimdi mesleğin bir başka tarafından bakıyor bize.

xxx

Fırat Tur...
Aylarca yönetti sayfalarımızı.
Ankara gecelerin deneyimiyle katılmıştı aramıza.
Onun sayesinde renklendi HT Ankara...
‘Rüzgâr' doğunca o da mesleğimizin başka kulvarında koşmaya başladı.

xxx

HT Ankara üçüncü yılına girerken bu kez Adnan Gerger katıldı aramıza.
90'ların başındaki ‘Gazete' macerasından yeniden girdik kol kola.
Sanki aradan 23 yıl değil, 23 gün bile geçmemiş gibi...
Kısa süre sonra Adnan ‘Sokakların Sesi'ni yansıtacak bizlere...
İnsanıyla, binalarıyla, tarihiyle öyküsünü yazacak edebi kalemiyle.
‘Yunus Nadi' ödülünü aldığı romanın tadını alacağız sayfalarımızda...

xxx

‘Ezberbozan' bir gazete sloganıyla çıkmıştık yola.
Haberlerin peşinde koşan değil, haberleriyle peşinden koşturan bir gazete olacaktık.
Konuşulan haberlerini biz yazacaktık.
İddiamızdan bir şey kaybetmedik;
Başkent'in gündemini belirleyen haberlerin altında hep arkadaşlarımızın imzası oldu.

xxx

Bir reklam sloganıydı galiba...
"Yeni başlangıçların toplamıysa hayat, yeniden başla"
1 Mart bizim doğum günümüz.
Yeniden başlıyoruz bir bahar havasında her güne...
3 yıl önce HT Ankara'ya sahip çıktınız.
İyi ki varsınız...

27 Şubat 2012 Pazartesi

HABERTÜRK YAZILARI- ZEMHERİDE GEL





ZEMHERİDE GEL

BAŞKENT bugün ve yarın önemli toplantılara ev sahipliği yapacak.
CHP'nin sayısını bile unuttuğunuz kurultayları toplanacak.
Üstelik iki gün üst üste.
Üstelik aynı konu için;
Tüzük değişikliği...

xxx

Binlerce partili önce Arena'da toplanacak;
Ertesi gün de Ahmet Taner Kışlalı'da...
Kapanacaklar salonlara;
Nutuklar, sloganlar atılacak...
Haberleri bile olmayacak dışarıdan.
Farkına bile varmayacaklar bugün Hasan Hüseyin'in ölüm yıldönümü olduğundan.
Belki bestelenen şiirleri çalınacak.
Belki Kemal Kılıçdaroğlu, bir iki dize sıkıştıracak konuşmasının arasına;
Çok sevdiği o dizeyi okuyacak bekli de;
"Acıyı bal eyledik...'
Çok değil, 1.5 yıl önce, 19 Aralık 2010'daki kurultayda olduğu gibi, "Bir gider bin geliriz..." diyecek.
Çılgınla alkış alacak:
O kadar...
Ama kurultaydan çıkıp öğleden sonra saat 16.00'da Çağdaş Sanatlar Merkezi'ndeki anmaya kimse katılmayacak.

xxx

Pazartesi günü bu kez muhalifler kapanacaklar Ahmet Taner Kışlalı Spor salonuna.
Kendi tüzüklerini konuşacaklar...
Kimse bilmeyecek 27 Şubat'ın ‘Dünya Ressamlar Günü' olduğunu...
Oysa aynı saatte ressamlara ev sahipliği yapacak Abdi İpekçi Parkı...
Şövalyelerini dizecekler ‘Eller'in altına...
Metin Yurdanur'dan ilham alıp bakacaklar gökyüzüne.
Sanata, sanatçısına sahip çıkmak yerine kendi kavgasını yapanlardan hesap soracaklar.
Mutluluğu değil isyanlarını yansıtacaklar tuvallerine...
Sergileyecekler resimlerini Abdi İpekçi'de;
Ama kimse gelmeyecek.

xxx

Hasan Hüseyin deyince, ‘Pamuk Saçlı dede'si geliyor bizim Murat Gürgen'in aklına...
Kucağından inmediği yaşlı komşusuyla Azime teyzesi...
Benimse ‘Yaşlanmayan Ananın Yaşlanmayan Mektubu...'
'Derdim çoktur hangisine yanayım
Hangi bir kurbana ağıt düzeyim
Ne yöne gittik ki geldik bu yana
Bu kuyudan hangi yöne bakayım?'
Belki de ressamlar okuyacak aynı şiirden şu dizeleri;
Yazın gel güzün gel zemheride gel
Zemheri soğuk dersen
Kemalim
Azıcık beride gel

22 Şubat 2012 Çarşamba

HABERTÜRK YAZILARI- ACI SİMGE


ACI SİMGE

Kimilerinin yaşatmak istediği anılar hatıralar kimilerinin acısı oluyor.
Bunun son örneğini Ulucanlar'da yaşadık.
Arkadaşımız Refika Karabacak yazdı.
Ulucanlar Cezaevi Müzesi 'hatıra' olsun diye cezaevinde yatan tanınmış simaların resimlerini kupalara, tişörtlere, çakmaklara basarak satışa sundu.
Gelenler üç beş kuruş verip satın alıyordu.
Ama bu durum Deniz Gezmiş'in ailesini rahatsız etti.
Ağabey Bora Gezmiş, "Deniz'in inancına saygısızlık" diyerek tepki gösterince Cezaevi Müzesinin bağlı olduğu Altındağ Belediyesi, satışı durdurdu.
Böyle bir olayda aileye de hak veriyor insan, belediyeye de.
Tarihe iz bırakanlar yaşatılmalı ama...

xxx
Şimdi Bora Gezmiş'in Ankara'ya gelmesini, Patent Enstitüsü'ne Deniz'in adını tescil ettirmesini bekliyoruz.
Tescil edilirse Deniz Gezmiş ‘marka' haline gelecek.
İzinsiz fotoğrafı, ismi kullanılamayacak;
Deniz ‘ticarileştirilemeyecek, birileri ismi üzerinden para kazanamayacak...

xxx
Ülkelerin, inançların, ideolojilerin simgeleşen isimleri her dönem olmuştur.
Bundan para kazananlar da olmuştur, olacaktır da.
Tıpkı şehirlerin simgeleri gibi.
Tıptı Che gibi.
Hatıra diye alıp saklanan eşyaların üzerinde yer alan simgeler.

xxx
Bir an için Ankara'yı düşünün;
Türkiye Cumhuriyeti'nin Başkenti'ni.
Bir turist olarak bu şehre gelseydiniz, hatıra olarak ne alırdınız?
Ya da başka şehirde birini ziyaret eden Ankaralısınız;
Ne hediye götürürdünüz bu kenti anlatan; bu kenti anımsatan.
Bir gözü mavi diğer gözü yeşil Ankara kedisi mi?
Tüyleriyle meşhur keçisi mi?
Başkent'le özdeşleşen bir heykelin, bir yapının biblosu mu?
Hangisi...

xxx
Zaman zaman nutuklar atılıyor;
"Turistleri çekmek için şu yapılacak, bu yapılacak..."
Bırakın 4.5 milyon nüfusa sahip Başkent'e uluslararası uçuşların olmamasını.
Daha simge bile yok...
xxxx
New York'taki, Özgürlük Heykeli
Londra'daki Wesminester Binası
Paris'teki Eyfel Kulesi
Roma'daki Kolezyum
Hindistan'daki Tac Mahal
Örnekleri artırmak çok kolay...

xxxx
Ya Ankara...
Şekilsiz, simgesiz, sahipsiz...
Dolaşın ‘turistik' mekanları;
Hediyelik eşyalara bakın...
Kale'de bile Ankara'yı simgeleyen bir biblo bulabilecek misiniz?
Yok sayılan Hitit Güneşi'nden başka Ankara'yı anımsatan bir simgeniz var mı?

xxx
Masamda bir çakmak duruyor.
Ullucanlar'dan alınma.
Üzerinde Nazım Hikmet resmi...
Nazım'ın anısına saygısızlık diye düşünmedim.
Aksine her gördüğümde aklımda Nazım'dan bir dize...
Bora Gezmiş'in acısını anlamamak mümkün değil.
Ama ticarileştirilmesine engel olmaya çalışırken unutturmak da var.
Keşke Che gibi dünyanın çeşitli ülkelerinde milyonlarca insan da Deniz tişörtü ile dolaşsaydı.
Keşke milyonlarca insan çayını, kahvesini üzerinde Deniz'in resminin bulunduğu kupa ile yudumlasa.
Keşke Ulucanlar'a bir dahaki gidişimizde Deniz'den anılarla dönebilsek.
Asıl acı unutulmak.

HABERTÜRK YAZILARI- HAŞMET



HAŞMET

Farkında değildik.
17 Şubat'ı atlamışız.
Meğerse ‘Dünya Kedi Günü'ymüş.
Haşmet de farkına varmadı zaten.
Ne surat astı, ne sitem etti...

xxx

İlk geldiğinde 15-20 günlük falandı.
Oğlum ‘lokum gibi' deyince adı ‘Lokum' kaldı ama kısa sürede büyüdü.
Hani denir ya ‘ismiyle mütenasip'...
Yani komik oluyordu.
Mecburen değiştirdik.
‘Haşmet' koyduk adını.
Ortada adına yaraşır bir şekilde dolaşıyor şimdi.
‘Haşmet' deyince de bakıyor ‘Lokum' deyince de...
Zaten ne dersen de o kendi bildiğini okuyor.
Sokaktan geldiği için de sokağı çok seviyor.
Evde canı sıkılınca kendini dışarıya atıyor.
Saatler sonra dönüyor;
Kimi zaman çamur kimi zaman kan revan...

xxx

17 Şubat'ın da farkına varmadı Haşmet...
Zaten gün boyu ortalıkta olmadığı gibi gece de fırladı gitti zaten.
Dün sabah kapının önünde bekliyordu.
Meteoroloji yine kar uyarısı yapsa da galiba çoktan düştü cemreler Haşmet için.
Zaten ilk Mart'ı...
Onun için daha bir heyecanlı;
Daha bir stresli.

xxx
‘Dünya Kedi Günü' deyince duyar gibiyim itirazları;
"Başka derdimiz kalmamıştı zaten. Her şeyimiz tamam da, bir Kedi Günü eksikti, o da oldu..."
Olsun...
Zaten ‘Kaynanalar Günü'müz bile var...
Var mı itirazı olan ...
xxx

‘Kedi Günü' var da henüz üzerinde bütün dünya uzlaşma sağlayamamış.
Dünyada ilk kez İtalya'da kutlanmış 17 Şubat'ta...
ABD'de 29 Ekim, Rusya'da ise 1 Mart'ta
Bizimkiler İtalya ve Polonya gibi 17 Şubat'ta karar kılmış.

xxx
Bizim evin hayvansal tarihi Mary ile başlıyor.
Daha bir haftalık iken sokakta gören bir ‘kedisever', bizim de kedi seveceğimizi düşünüp bize getirmişti.
Karısı istemiyordu çünkü.
Uzun süre ev sahipliği yaptık ama galiba bizden memnun kalmadı;
Başka bir komşumuzu seçti;
O da biz de tercihine saygı duyup genel kanıya uyduk;
-Dedikleri gibi galiba kediler nankör oluyor.
Arada köpeğe geçiş yaptık.
Hektor'du adı.
Olağanüstü güzel bir Golden Retriever;
Hareketli, uysal, iyi huylu, duygulu ve sevimli, sabırlı...
Daha nasıl öveyim.
Sayesinde aylarca gece gündüz, kar yağmur, sıcak, soğuk demeden yürüyüş yaptım.
Evden zorunlu ayrılışı yıkım oldu.
Yerini bir başka köpek dolduramazdı.
Artık yeter, olmuyor, biz hayvana bakamıyoruz derken...
Bu kez ‘Boris'
Muhteşem bir siyam yavrusu...
Eve gelir gelmez kendisini Moskova'dan alınma kalpağın içine atınca aldı adını.
Barış ile uyumlu olunca öyle kaldı...
‘Ben asil bir hayvanım' tavrı her halinden belli oluyordu.
Uzun süre yaşadı bizimde.
Sonra bir gün kayboldu ortadan ansızın.
İpucu bulamadık, ‘çalındı' teşhisi koyduk mecburen...
Kesindi artık, biz evde hayvana bakamıyorduk...
Bir daha eve hayvan getirmek mi tövde etmiştik.
Ama zamansız giriş yaptı eve...
Kendimizi hazır hissetmiyorduk halbuki...
Ama Haşmet'in öyle bir derdi yoktu ki...
Geldi ve hem evi hem sokağı sahiplendi.
‘Kediler Günü'nünüz kutlu olsun....

15 Şubat 2012 Çarşamba

HABERTÜRK YAZILARI- ADRES



ADRES

İnsan oturduğu evin adresini 15 yıldır ezberleyemez mi?
Doğru; öğrenme yaşını artık geçtiğimi düşünüyorum.
Ama oturduğum caddenin adını da unutacak yaşa gelmedim henüz.
Bunamadım da...
Maalesef ezberleyemiyorum.
Sorduklarında, cebimden kağıt çıkarıp okuyorum;
Okurken de insanların ‘alaycı' bakışlarından da utanıyorum.
Söyleyince karşımdakiler hak veriyor ama her seferinde o bakışlardan kurtulamıyorum.

xxx

Kendisini, "Ankara'nın Gayrıresmi Gazetesi" olarak tanıtan Solfasol'un Ocak sayısında Yaşar Seyman'ın yazısını okurken nedense yine aklıma geldi...
Yine hatırlayamadım tabii ki;
Unutmamak için cebimde taşıdığım kağıdı da kaybedince mecburen internete başvurdum:
"Bangabandhu Şeyh Mucibburrahman Bulvarı..."
Birkaç kez heceleyip okumayı başardıktan sonra, aynı cümleyi söyleyip kendimi teselli ettim;
-Suç sende değil... Kim olsa hatırlayamaz.

xxx

"Sanatçı Şehri Ankara"yı yazmış, kendisi de bir Ankara aşığı olan Yaşar Seyman.
Başkent'in 'varsıl' ve 'yoksul' tepelerindeki yolculuğunu anlatmış şiirsel bir dille;
"Falih Rıfkı Atay Sokağından geçerken; ‘Çankaya'sını yeniden okuduğumu anımsadım' diyor.
Uyarmayı da eksik etmiyor;
-Tabelada sadece adı soyadı yazıyor. Eksik gibi... Genç kuşaklar için doğum ve ölüm tarihi bir iki eser adı sokağın başına bir levhaya yazılabilir...
Neşet Ertaş'ın saz çalmaya başladığı gecekonduyu;
Mahsuni Şerif'in Maraş'tan göç ettikten sonra oturduğu evi anlatmış.
Hasan Hüseyin Korkmazgil Parkı'nı dolaşmış;
Onun Güvenpark için yazdığı şiirleri okumuş.
Hamiye Çolakoğlu'nun açık hava sergisini dolaşmış;
Ahmet Arif'in şiirlerinde adı geçen Karanfil Sokak'ta, Şair'in fotoğraf ve şiirlerinin süslediği bir lokantada öğle yemeği molası...
Finali ise Sakarya Meydanı'ndaki Emek Anıtı'nda...

xxx

Ankara'yı dolaşıp sanatı, sanatçıları ruhunda hissedebilmek için önce o kenti sevebilmek gerekiyor galiba.
Zaten "Bir kenti sevmekle başlar her şey..." diyerek işe koyulmuş Yaşar Seyman;
"Kenti ölümsüz kılan kent edebiyatıdır" deyip ‘kent yazıncısı' olarak başlamış;
Çocukluk ve gençliğini geçirdiği Altındağ'dan...
Başkent'in yaralı, içe kapanık semtinden;
Diz boyu yoksulluk arasında var olma savaşı veren insanlarından...

xxx

Yazıyı okurken ister istemez oturduğum caddeyi düşündüm.
Sanatın ve sanatçının Başkent'i terk etmesinin simgesiydi sanki;
"Bangabandhu Şeyh Mucibburrahman Bulvarı..."
Belki Bangladeş'e çok şey katan devlet adamının adının sürekli yanlış okunup, yazılmasının yarattığı olumsuzluklar da cabası...
Adı hafızalarımızda Ankara ile birlikte yer eden hiç mi sanatçımız kalmamıştı;
Adalet Ağaoğlu, İnci Aral, Erendiz Atasü, Feride Çiçekoğlu, Nazlı Eray, Füruzan, Sevgi Özel, Sevgi Soysal...
Başkent'in batılı yüzü Çayyolu'nda adı verilecek hiç mi şairimiz, yazarımız, devlet adamımız yoktu.
xxx
Seyman'ın ‘Sanatçı Şehri Ankara'sının sonuna geldiğimde vazgeçtim isim aramaktan;
Zaten o da "Ankara'ya sevdalı bir kadının düşü"nü anlatıyordu.
Düş de olsa güzel...
Aynı düşü görmek daha da güzel...

12 Şubat 2012 Pazar

HABERTÜRK YAZILARI- BİR MİT HİKAYESİ





Krizlere şerbetli bu güzel ülke, son üç beş gündür MİT kriziyle yatıp kalkıyor.
"Türkiye böylesine bir krizi ne gördü, ne duydu" demeyeceğim.
Aktörleri farklı olsa da benzerleri daha önce de yaşandı.
Bu kriz de aynı öncekiler gibi çözülecek nasıl olsa...

xxx
Bizim tanık olduğumuz MİT krizi ise bambaşka bir yöntemle çözülmüştü.
Üstelik skandala ramak kala...
MİT'te yaşananlar bu kadar ayyuka çıktıktan sonra herhalde yazmamızın bir sakıncası olmaz...

xxx

Galiba üzerinden 15 yıldan fazla bir süre geçti.
Oturduğumuz site yönetimi, bahçeye kuyu kazdırmaya karar vermişti.
Uzmanlar geldi; en uygun yeri belirlediler, başladılar sondaja.
Ama iş üç günde bitmiyor.
Gürültü bir yandan, yolları tarlaya çeviren çamur bir yandan...
Yakındaki evler isyan halinde.

xxx

Bir Pazar günü hemen bitişiğindeki ‘site sakini' artık daha fazla sakin kalamamış;
Fırlamış pijamalarıyla dışarıya.
Zaten çok fazla sosyal biri de değildi.
Bırakın selamlaşmayı; göz göze bile gelebilen yoktu.
Komşu dedikodularına bakılırsa ‘MİT'çiydi..."
Hafta sonu kafasını dinlemeyi, bahçesinde kahvaltı yapmayı hayal ederken hayal kırıklığına uğrayınca şekeri fırlamış;
Koşup site yöneticisinin yakasına yapışmış.
Kavga büyüyünce de telefon açmış Teşkilatına...
Biraz sonra siyah camlı iki minibüs;
İçinde de izbandut gibi adamlar...
Tutmuşlar bizim yöneticiyi yakasından;
Adamcağızın ayakları yerden kesilivermiş.
Allah'tan MİT'çinin eşi çok hanımefendi bir kadın;
Zaten bir üniversitede öğretim üyesi...
Kocasına yalvar yakar;
-Bırak adamı, basın duyar rezil oluruz...
Bizim yönetici bunu duyunca cesaret gelmiş; başlamış bağırmaya, ama iki ayak hala havada;
-Fikri Sağlar'ı arayacağım, seni rezil edeceğim...
xxx

Akşama komşular ‘Haber atladın' deyip anlattı olayı.
Biz haberi atladık atlamasına ama MİT'çimiz bir süre sonra evini satıp ayrılmak zorunda kaldı.
Sonrasında fotoğraflarını çok gördük.
Yönetici ise bir daha aday olmadı ama doğrusu hala kızgınız;
Biz dururken niye ‘Fikri Sağlar' diye bağırıyor ki...

8 Şubat 2012 Çarşamba

HABERTÜRK YAZILARI- HİTİT'İN KADERİ





HİTİT'İN KADERİ

Türkiye'nin bir dönemine damgasını vurdu.
Aldığı kararlarla ülkenin kaderini değiştirdi.
Ama doğrusu bir heykelin kaderini değiştirdiğini ilk kez duydum.
Hem de ilk ağızdan...
xxx
Hitit Güneşi'nden söz ediyorum;
Sıhhiye Meydanı'nda bütün ihtişamıyla duran heykelden...
O günleri Ankara'da yaşamadık ama yapımı da hayli olaylı geçmiş.
70'lerin sonunda o dönem iktidardaki koalisyon ortakları karşı çıkmış;
Valilik çalışanlara zorluk çıkarmış.
Trafik polisleri, yolun ortasındaki heykelin etrafında çevre düzenlemesi yapan belediye işçilerine ceza kesmiş;
Zabıta da çimlere bastıkları için trafik polislerine...
xxx
Biz Ankara'da yaşamaya başladığımızda yine tartışma konusuydu.
Bu kez kaldırılması konuşuluyordu.
O dönem Keçiören Belediye Başkanı olan Melih Gökçek Büyükşehir Belediye Meclisi'ne bir önerge vermişti.
"Sıhhiye Meydanı'ndaki Hitit Anıtı'nın kaldırılması..."
Geçen gün Sayın Gökçek konuğumuz olduğunda o günleri konuştuk;
28 yıl önceye döndük, 1984'lü yıllara...
"Rahmetli Mehmet Altınsoy Büyükşehir Belediye Başkanıydı. Ben önerge verdim. Komisyona havale edildi. Yerine yapılacak heykeli de hazırlamıştım. Güzel bir Malazgirt heykeli.
Gazetelerde haber olunca birden tepkiler başladı.
Rahmetli Özal İstanbul'dan geliyordu, havaalanında gazeteciler sormuşlar... Kızmış;
- 'Hangi sivri akıllının işi o' demiş.
Ertesi gün bu haber de çıktı tabi. Bizim önerge komisyonda kaldı. Zaten yanlış yazmışız. Önergede ‘Sıhhiye Meydanı' diye yazıyordu. Ankara'da resmen öyle bir meydan yokmuş meğerse. Şimdi de o meydanın resmi adı Lozan Meydanı...
Aradan birkaç hafta geçti. Ben genç bir belediye başkanıyım. Genel Başkan bana kızmış. Ne yapayım diye düşünürken randevu istedim. İlk kez görüşeceğim. Hemen çağırdı. Konuta gittim, bekliyorum ki bana bağırsın çağırsın.
‘Gel bakalım, sen misin o sivri akıllı' dedi... Sonra da gülerek, ‘Bak aramızda kalsın ama ben de hiç beğenmiyorum o heykeli. Ama bunlarla uğraşma' dedi..."
xxx
Gökçek bu ‘sır'rını daha önce açıkladı mı anımsamıyoruz ama Hitit Anıtı'nın kaderini Özal'ın değiştirdiğini doğrusu biz ilk kez duyduk.
Büyükşehir Belediye Başkanı olduğunda Sıhhıye'de metro inşaatı sürüyordu.
Belediyenin elemanları gelip, "Başkanım, alttan çalışırken heykele dokunduralım mı" diye sormuşlar.
Gökçek, Özal'ın öğüdünü hatırlamış;
"Boşverin" demiş...
xxx
Heykellerle barışık bir toplum değiliz ama herhalde hiçbir heykel bu kadar tartışılmadı.
Ünü heykeltıraşının da önüne geçti.
Gökçek'le sohbet sırasında yapanın kim olduğunu bilmediğimizi fark ettim.
Türkiye'nin ilk Profesör unvanına sahip heykeltıraşı Nusret Suman'mış meğerse.
Hakkında fazla bir bilgi de yok ne yazık ki.
Kendi yaptığı heykelinin açılışına da katılamamış.
Tören için gelirken İzmit'te trafik kazasında yaşamını yitirmiş.
Neyse ki Hitit Güneşi direniyor hala...

5 Şubat 2012 Pazar

HABERTÜRK YAZILARI- KÖR UÇUŞ


KÖR UÇUŞ

Bir garip öldü diyeler
Üç gün sonra duyalar
Soğuk su ile yuyalar
Şöyle garip bencileyin

Yunus Emre, bu dizeleri yazarken bugünlere ışık tutacağını tahmin ediyor muydu bilinmez ama hafta içinde yaşadığımız bir kayıp ister istemez bu dizeleri anımsattı.
Gültekin Yazgan...
"Kara haber tez gelir" derler ama havalardan olsa gerek bu sefer biz de "üç günden sonra" duyduk Gültekin Abimizin kaybını.

XXXX
Gültekin Yazgan, engellilik ve engelli örgütlenmesi ve Türkiye'de özel eğitimin kurulmasındaki öncü tavrı ile engellilik tarihine yön veren belli başlı isimlerden birisiydi.
Bugün, ülkenin en büyük engelli örgütlerinden birisi olan Altınokta Körler Derneği'nin kurucularından ve Genel Sekreteri, ilk görme engelli avukatlardan.
Yaşamına bu kadar 'ilk' sığdırmayı başaran bir aydın.
12 yaşında yakalandığı körlükle birlikte, engelli bir aydının nasıl olması gerektiğine ilişkin ders veren bir insan.
Bütün yaşamını engellilik sorunu üzerine odaklayan ve yaşam biçimini bunun üzerine kuran bir mücadele adamı.
Kamuoyu onu yakın olarak, yaşam öyküsünü kaleme aldığı "Kör Uçuş" adlı kitabı ile tanıdı.
İzmir'de kurduğu görme engelliler kütüphanesi, görme engellilerin aydınlanma süreçlerinde önemli mevzilerden birisi oldu.
XXX
Tarih denen ırmak, etrafındaki irili ufaklı derelerin biraraya gelmesi ile oluşur.
Şüphesiz, yaşanan her an tarihin bir parçası olarak geçer. İster bir kişi, ister bir topluluk ister bir halk...
Tarihin var ettiği, tarihe damga atan isimlerdir bu ırmağın akışını belirleyen.
İleride, "Türkiye'de Engellilik Tarihi" üzerine çalışma yapacak olanların mutlaka uğrayacakları bir durak.
Zaten, bu değil midir tarihe yön vermek, koskoca ırmağı yönetmek!
Bu topraklar, şimdi Gültekin Yazgan'ı da yanına alarak daha bir zenginleşti;
Onun bıraktığı bilgi ve birikimle daha bir verimli daha bir aydınlık oldu.

1 Şubat 2012 Çarşamba

HABERTÜRK YAZILARI- 864 RAKIM NERESİ


864 RAKIM NERESİ

ANKARA'da literatüre giren şifreler vardır;
Yenimahalle denince insanların aklına MİT gelir.
12 Eylül döneminde bir ara ‘Bir Bilen' modaydı ama Demirel'in simgesi Güniz Sokak veya Beyefendi'dir.
‘Çevre Sokak' CHP'yi anlatır.
Demirel, Başbakan iken ‘Hükümetin başı', Köşk'e çıkınca ‘864 rakımlı tepe' dese de Özal için uzun süre ‘Tonton' tanımlaması tutmuştu.
xxx
Son dönemde bütün efsaneler yıkılmaya başladı.
Güniz Sokağın ziyaretçileri azaldı;
Siyasetin merkezi başka yerlere kaydı
CHP, Genel Merkezini Söğütözü'ne taşıdı;
Zaten sokağın adı çoktan Üsküp Caddesi oldu.
MİT, artık Yenimahalle'ye sığmıyor;
Esenboğa Yolundaki Saray tesisleri ile Bayrak Garnizonu'na taşınıyor.
Cumhurbaşkanı Gül da Çankaya'nın gerçek rakımını ‘anlamlı' bir şekilde açıklayınca Başkent'in literatüründen bir şifre daha kaydı...

xxx

Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek konuğumuzdu önceki gece.
Gece yarısına kadar süren sohbette her ne kadar Ankara'nın sorunlarını konuşsak da söz dönüp dolaşıp siyasete kaydı; Çankaya'ya geldi.
Yanlış anlaşılmasın, Cumhurbaşkanlığı seçimine değil.
I-Pad'inden Ankara'nın kar manzaralarını gösterirken Cumhurbaşkanı Gül'ün kar topu oynarken çekilen fotoğraflarının daha güzel olduğunu söyleyip ‘1071' rakımını hatırlattık.
Siyasi geçmişi 80'lere dayandığı için ‘864 rakım' deyince Gökçek'in de aklına ‘Çankaya' geliyordu.
Gerçeği öğrenmek için belediyeden uzmanları aradı.
864 rakımın Kızılay taraflarına denk geldiğini öğrenince de, uzun süre sustu;
"Demirel mühendisti, hesap adamıydı ama..." demekle yetindi.

xxx

Çok bilinen bazı klişelerin kime ait olduğunu araştırmak gibi kötü bir alışkanlığım var maalesef;
Bulamayınca da kafayı takmak gibi kötü bir özellik.
Yıllardır arar dururum.
Bu cümleyi ilk önce kim kurdu örneğin:
"Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü..."
Herhalde kullanmayan siyasetçi yoktur.
Ya şu cümle:
"Birlik ve beraberliğe en fazla ihtiyaç duyduğumuz bu dönemde..."
Öyle bir cümle kuruyorsunuz ki yıllarca geçerliliğini kaybetmiyor;
Kimse de sizi bilmiyor.

xxx
‘864 rakımlı tepe'nin mucidi de kim bilemiyorum doğrusu.
Demirel'e atfediliyor ama kendisine sorma olanağı bulamadık doğrusu.
Bir ara Cumhurbaşkanlığı danışmanlığı da yapan duayenimiz Cüneyt Arcayürek de böyle bir kitaba imza atmıştı:
"Namı 864 rakımlı tepe, Çankaya"

xxx
Bilgisayar teknolojisi gelişince bir yerin rakımını hesaplamak da çok kolaylaştı aslında.
Google earth programını açıyorsunuz.
İstediğiniz noktayı bulduğunuzda altında denizden yüksekliği otomatik olarak yazıyor.
Feet cinsinden ama zaten metreye çeviren programlar da var.
1071 metreye baktık; Çankaya Köşkü'nün bahçesi çıkıyor.
864 metre ise tam da Zafer Çarşısı'nın önü.
xxx
Demirel duysa kızar mı acaba?
Ya da kendi üslubuyla şöyle mi der;
"Google earth vaaadı da biz mi kullanmadık..."