‘SOKAK' SİYASETİ
Ankara'nın siyaset dili uzun süredir farklı.
Artık kavramlarla konuşulmuyor.
Siyaset literatüründeki kavramlar giderek anlamını yitiriyor, unutuluyor.
xxx
12 Eylül öncesini Ankara'da yaşamadık ama geldiğimizde kavramlar yabancı değildi.
Henüz ‘Konsey' işbaşındaydı, sıkıyönetim vardı;
Belki açık açık söylenemediğinden insanlar birbirlerine kavramları fısıldardı.
Hamzaköy denildiğinde Demirel; Dil Okulu denildiğinde Ecevit akla gelirdi.
Ama ‘Demokrasiye geçilince' 12 Eylül öncesinin kavramlarına geri dönüldü.
Yeni kavramlar siyaset diline girse de ana eksen Güniz Sokak'tı...
Özal, ANAP'ın genel merkezi için Kennedy Caddesi'ni mesken tutmuştu.
Henüz milletvekilleri birbirine kuşkuyla bakıyor;
Meclis kulislerinde, "Güniz Sokak'ta görülmüş" dedikoduları eksik olmuyordu.
Demirel de durumdan hoşnuttu;
"Çare Güniz Sokak'ta, kimin derdi varsa kapı her zaman açık" demeçleri veriyordu.
xxx
Ama Çevre Sokak'ın boynu büküktü.
12 Eylül'ün vurduğu darbeden sonra dirilememişti.
‘Konsey' CHP'nin Genel Merkez binasına el koymuş;
El koymakla da kalmamış, Devlet Güvenlik Mahkemesi binası yapılmış;
Sol siyasetin merkezi, siyasetçilerden hesap sorulan yer haline gelmişti.
Ecevit de yolunu başka yöne çevirince ‘Çevre Sokak' unutulmuştu.
90'larda eski partilerin yeniden açılması sağlansa da Çevre Sokak tarihteki ününü arar hale gelmişti.
Sonrası zaten malum...
Adı değişti; Üsküp Caddesi oldu.
CHP de kendisine yeni genel merkez binası yaptı, taşındı.
Şimdilerde ‘Siyaset Okulu' adıyla hizmet veriyor ama ‘Çevre Sokak' denildiğinde çoğunluğa başka şeyler çağrıştırıyor.
Güniz Sokak'ta ise ‘cami-mihrap dengesi' epey bozuldu.
Çankaya'dan ayrılırken "Giderim ama tavuk beslemem" diyerek bir süre ‘Koza Sokak'ı mesken tutan Demirel için Güniz Sokak şimdilerde sanki emekliliğin geçirildiği bir sahil kasabası...
xxx
Partilerde ‘plaza' dönemine geçileli çok oldu.
Bu işin öncüsü Özal'ın açtığı ANAP Genel Merkezi bile ‘demode' kaldı.
Balgat-Söğütözü siyasi merkez oldu;
MHP, AK Parti ve CHP'de ‘akıllı bina' dönemine geçildi.
Eskilerin apartman dairelerine sıkışan siyaset, ünlü mimarların tasarladığı ‘ödüllü' binalara taşındı.
Kapıdan adımını atan istediği kata çıkamaz, istediği parti yönetici ise görüşemez oldu.
Genel Merkezlere gelenlerin sayısı azaldı.
Yerini randevulu heyetler aldı.
‘Plaza' trendinden midir bilinmez ama artık partiler sokak isimleriyle anılmıyor.
Balgat denildiğinde MHP;
Söğütözü denildiğinde AK Parti akla gelmiyor.
CHP'nin plazasının bulunduğu caddenin adını bilen bile yok.
Oran Ecevit'in, Baykal'ın evlerini çağrıştırırken Subayevleri semti her zaman Erdoğan'la örtüşmüyor.
Muhafazakar siyasetçilerin son dönemdeki trend semti Çukurambar içinde Kılıçdaroğlu'nun adı bile geçmiyor.
Galiba Ankara'da kavramlarla konuşma modası MİT'in ‘Yenimahalle'den ‘Saray'a taşınmasıyla iyice tarihe karışacak.
28 Eylül 2011 Çarşamba
25 Eylül 2011 Pazar
HABERTÜRK YAZILARI- OLGA TEYZE
OLGA TEYZE
Duyunca "Nasıl bu hale geldik" diye soramadan duramıyor insan...
Kumrular'da bomba patlayalı daha birkaç saat olmuş...
Ambulansların seferleri yeni bitmiş.
Daha kaç kişinin öldüğü, yaralandığı bile belli değil;
Herkes telefonlara sarılmış yakınını arıyor.
Polis caddeyi kapatmış;
Kimseyi sokmamaya çalışıyor.
Hem ikinci bomba ihtimali var, hem deliller toplanacak.
Görevlilerdeki panik havası da televizyonlardaki canlı yayın heyecanı da sürüyor.
Hemen yan tarafta ise şaşkın, meraklı bir kalabalık.
Hele birileri;
İnanmak mümkün değil, oturmuş dönerciye, karnını doyuruyor.
Gözü olay yerinde.
Sanki televizyonda film izliyor.
O kadar duyarsız...
xxx
Her terör saldırısından sonra birileri çıkar; basını suçlar.
Neden bu kadar abartıyorlar;
Manşetten duyurulması teröre hizmettir;
Panik, korku havası yaratılmasın...
Demeçler birbirini izler.
Klasik kınama mesajlarından sonra biz de nasibimizi alırız.
xxx
Peki ya bu duyarsızlık...
Ertesi gün unutmak;
Hiç olmamış gibi davranmak;
Tepkisiz kalmak, kanıksamak ölümleri.
Hiçbir şey olmamış gibi o binanın önünden geçmek,
xxx
Önceki gün bir ölüm ilanına takıldı gözüm;
‘Olga Arslangül'ün acı kaybını duyuruyordu yakınları...
İsimler dikkat çekiciydi.
Biraz araştırınca Ankara'nın en eski Ermenisi olduğu çıktı ortaya...
1915'ten 3 yıl sonra doğmuştu.
Yaşanmış onca acıya rağmen terk etmemişti doğup büyüdüğü yerleri.
Kurtuluş savaşını yaşamış, Cumhuriyetin okullarında okumuş, Atatürk'le bile tanışmış.
93 yıl boyunca Keçiörenli olmuştu.
Ulus'taki Azize Terasa Kilisesi'ndeki cenaze töreninde komşuları da vardı.
Irk, din farkı gözetmeden...
xxx
Keçiörenli komşuları nasıl tanıyordu bilmem;
Çocuklar, ‘Olga teyze' diye mi sesleniyordu.
Acaba ‘öteki' gözüyle mi bakıyorlardı.
Gerçi cenaze törenine bakılırsa ‘öteki' görmedikleri;
Kilise'den de korkmadıkları belli.
xxx
Keçiörenli Olga'nın ‘öteki' olmadığı belli ama Kumrular'a o bombalı aracı bırakanın ‘öteki'den öte ‘düşman' gözüyle baktığı kesin.
Bombayı bırakırken çoluk, çocuk, genç yaşlı kimi öldüreceğini bile düşünmediğine göre ‘düşman' sözcüğü de yetersiz kalıyor aslında.
O yol kenarında umursamadan ‘döner' yedirten duyarsızlık da körüklüyor düşmanlığı...
Duyunca "Nasıl bu hale geldik" diye soramadan duramıyor insan...
Kumrular'da bomba patlayalı daha birkaç saat olmuş...
Ambulansların seferleri yeni bitmiş.
Daha kaç kişinin öldüğü, yaralandığı bile belli değil;
Herkes telefonlara sarılmış yakınını arıyor.
Polis caddeyi kapatmış;
Kimseyi sokmamaya çalışıyor.
Hem ikinci bomba ihtimali var, hem deliller toplanacak.
Görevlilerdeki panik havası da televizyonlardaki canlı yayın heyecanı da sürüyor.
Hemen yan tarafta ise şaşkın, meraklı bir kalabalık.
Hele birileri;
İnanmak mümkün değil, oturmuş dönerciye, karnını doyuruyor.
Gözü olay yerinde.
Sanki televizyonda film izliyor.
O kadar duyarsız...
xxx
Her terör saldırısından sonra birileri çıkar; basını suçlar.
Neden bu kadar abartıyorlar;
Manşetten duyurulması teröre hizmettir;
Panik, korku havası yaratılmasın...
Demeçler birbirini izler.
Klasik kınama mesajlarından sonra biz de nasibimizi alırız.
xxx
Peki ya bu duyarsızlık...
Ertesi gün unutmak;
Hiç olmamış gibi davranmak;
Tepkisiz kalmak, kanıksamak ölümleri.
Hiçbir şey olmamış gibi o binanın önünden geçmek,
xxx
Önceki gün bir ölüm ilanına takıldı gözüm;
‘Olga Arslangül'ün acı kaybını duyuruyordu yakınları...
İsimler dikkat çekiciydi.
Biraz araştırınca Ankara'nın en eski Ermenisi olduğu çıktı ortaya...
1915'ten 3 yıl sonra doğmuştu.
Yaşanmış onca acıya rağmen terk etmemişti doğup büyüdüğü yerleri.
Kurtuluş savaşını yaşamış, Cumhuriyetin okullarında okumuş, Atatürk'le bile tanışmış.
93 yıl boyunca Keçiörenli olmuştu.
Ulus'taki Azize Terasa Kilisesi'ndeki cenaze töreninde komşuları da vardı.
Irk, din farkı gözetmeden...
xxx
Keçiörenli komşuları nasıl tanıyordu bilmem;
Çocuklar, ‘Olga teyze' diye mi sesleniyordu.
Acaba ‘öteki' gözüyle mi bakıyorlardı.
Gerçi cenaze törenine bakılırsa ‘öteki' görmedikleri;
Kilise'den de korkmadıkları belli.
xxx
Keçiörenli Olga'nın ‘öteki' olmadığı belli ama Kumrular'a o bombalı aracı bırakanın ‘öteki'den öte ‘düşman' gözüyle baktığı kesin.
Bombayı bırakırken çoluk, çocuk, genç yaşlı kimi öldüreceğini bile düşünmediğine göre ‘düşman' sözcüğü de yetersiz kalıyor aslında.
O yol kenarında umursamadan ‘döner' yedirten duyarsızlık da körüklüyor düşmanlığı...
21 Eylül 2011 Çarşamba
HABERTÜRK YAZILARI- KUMRULAR
KUMRULAR
İlk telefon Meclis'teki arkadaşlardan geldi;
"Sesi duydunuz mu, Kızılay tarafından geldi. Büyük bir patlama var..."
Foto Muhabirimiz Arif Akdoğan makinesini kapıp fırladığında daha nereye gideceğini bile bilmiyordu.
Meğer, Kumrular'daymış;
Başkent'in en güzel sokağında...
xxx
Çınar, hep iz bırakanlar için dikilir;
Görkemlidir.
Yıllara meydan okur...
Ankara'ya ilk geldiğimde en çok sevdiren çınarları olmuştu.
Kızılay, Bakanlıklar, İnönü Bulvarı...
Belki de geldiğim yerlerin esintisini hissetmiş, daha çabuk ısınmıştım Başkent'e...
Ama nedense sayıları giderek azaldı.
Atatürk Bulvarı bir gecede çırılçıplak kaldı.
İnönü Bulvarı'nda yol ortasında kalan asırlık çınarlar birer birer ‘çaktırmadan' yok oldu.
Hava kirliliğinin çaresi olarak gösterilen çınarlar, kim bilir hangi kirliliğe kurban gitti.
xxx
O asırlık çınarlar galiba sadece Kumrular'da direniyordu.
Adını çınarlara konan kumrulardan mı aldı bilmem;
Ama ‘sokak'tan ‘cadde'ye terfi etmiş;
Trafiğin yönü değiştirilince Güvenpark'tan kalkan otobüs ve dolmuşların egzoz gazıyla dolsa da en güzel sokaklardan biriydi yine de.
Yıllardır çınarların dallarını mesken tutan kumrular trafik gürültüsüne alışmış, yoldan geçenlere ‘şans' dağıtmaya devam ediyordu.
Taaa ki dün sabaha kadar...
Kim bilir hangi güzelliklere şahit olan kumrular hiç alışkın olmadıkları bir sesle irkildiler.
Dakikalarca Güvenpark'ın üzerinde bir ağaca konmaya cesaret edemeden acı çığlıklar attılar.
Aşağıdaki manzara daha acıydı.
xxx
Ne yazık ki Kumrular delince artık insanların aklına Adnan Ötüken Kütüphanesi, Çankaya Kaymakamlığı, Devlet Mahallesi, kafeleri gelmeyecek.
Ne yazık ki aynı Anafartalar gibi Kumrular deyince insanlar ölümü anımsayacak.
Kumrularıyla değil terörle anılacak.
Şimdi Başkent'in en güzel okulunda Namık Kemal'de okuyan minikler, yıllar boyu bu travmayı unutamayacak.
xxx
Yıllarca Özveren Sokak'ta oturmuş, işe gelip giderken her gün Kumrular'ı adımlamıştım.
Yanımda da çoğu zaman elini hala bırakmadığım sevgilim...
Fırını, katmercisi, çiçekçisi, dönercisi, Milli Piyango bayileri;
Süper marketlere direnmiş, büyük kentin soğukluğuna yenik düşmemiş esnaf sıcaklığıyla her gün merhabalaşıyorduk.
Ne yazık ki dün o sokak terörün soğuk yüzüyle tanıştı.
Hiçbir yere yakışmayan terör Kumrular'a hiç yakışmadı.
İlk telefon Meclis'teki arkadaşlardan geldi;
"Sesi duydunuz mu, Kızılay tarafından geldi. Büyük bir patlama var..."
Foto Muhabirimiz Arif Akdoğan makinesini kapıp fırladığında daha nereye gideceğini bile bilmiyordu.
Meğer, Kumrular'daymış;
Başkent'in en güzel sokağında...
xxx
Çınar, hep iz bırakanlar için dikilir;
Görkemlidir.
Yıllara meydan okur...
Ankara'ya ilk geldiğimde en çok sevdiren çınarları olmuştu.
Kızılay, Bakanlıklar, İnönü Bulvarı...
Belki de geldiğim yerlerin esintisini hissetmiş, daha çabuk ısınmıştım Başkent'e...
Ama nedense sayıları giderek azaldı.
Atatürk Bulvarı bir gecede çırılçıplak kaldı.
İnönü Bulvarı'nda yol ortasında kalan asırlık çınarlar birer birer ‘çaktırmadan' yok oldu.
Hava kirliliğinin çaresi olarak gösterilen çınarlar, kim bilir hangi kirliliğe kurban gitti.
xxx
O asırlık çınarlar galiba sadece Kumrular'da direniyordu.
Adını çınarlara konan kumrulardan mı aldı bilmem;
Ama ‘sokak'tan ‘cadde'ye terfi etmiş;
Trafiğin yönü değiştirilince Güvenpark'tan kalkan otobüs ve dolmuşların egzoz gazıyla dolsa da en güzel sokaklardan biriydi yine de.
Yıllardır çınarların dallarını mesken tutan kumrular trafik gürültüsüne alışmış, yoldan geçenlere ‘şans' dağıtmaya devam ediyordu.
Taaa ki dün sabaha kadar...
Kim bilir hangi güzelliklere şahit olan kumrular hiç alışkın olmadıkları bir sesle irkildiler.
Dakikalarca Güvenpark'ın üzerinde bir ağaca konmaya cesaret edemeden acı çığlıklar attılar.
Aşağıdaki manzara daha acıydı.
xxx
Ne yazık ki Kumrular delince artık insanların aklına Adnan Ötüken Kütüphanesi, Çankaya Kaymakamlığı, Devlet Mahallesi, kafeleri gelmeyecek.
Ne yazık ki aynı Anafartalar gibi Kumrular deyince insanlar ölümü anımsayacak.
Kumrularıyla değil terörle anılacak.
Şimdi Başkent'in en güzel okulunda Namık Kemal'de okuyan minikler, yıllar boyu bu travmayı unutamayacak.
xxx
Yıllarca Özveren Sokak'ta oturmuş, işe gelip giderken her gün Kumrular'ı adımlamıştım.
Yanımda da çoğu zaman elini hala bırakmadığım sevgilim...
Fırını, katmercisi, çiçekçisi, dönercisi, Milli Piyango bayileri;
Süper marketlere direnmiş, büyük kentin soğukluğuna yenik düşmemiş esnaf sıcaklığıyla her gün merhabalaşıyorduk.
Ne yazık ki dün o sokak terörün soğuk yüzüyle tanıştı.
Hiçbir yere yakışmayan terör Kumrular'a hiç yakışmadı.
18 Eylül 2011 Pazar
HABERTÜRK YAZILARI/ SAĞLIK SOKAK
SAĞLIK SOKAK
Sağlık Sokak dün daha bir mahzundu sanki...
Sonbahar erken gelmiş;
Ağaçlar yapraklarına veda etmeye hazırlanıyordu...
Sanki yarım asır önceki gibi...
Ama ne yazık ki ağaçlardan başka hatırlayan yoktu...
xxx
Dün eski Başbakanlardan Adnan Menderes'in idamının 50'inci yıldönümüydü.
İstanbul'da mezarı başında törenler yapıldı, televizyonlarda belgeseller, nutuklar birbirini izledi.
Ama Sağlık Sokak'ta kimse yoktu...
Halbuki Cumhuriyet tarihin en büyük aşkına tanık olmuştu yıllar önce.
Erkek, ‘Başbakan' olmasına rağmen aşkı için gizlenme gereği duymadan makam arabasını o apartmanın önüne park etmiş.
Sevgilisi kendisine küsünce elinde çiçeklerle merdivenlerde oturmaktan çekinmeyip içeriye çağrılmayı beklemiş.
Affedilmesi için yıllarca haftanın iki üç günü, ne zaman solacağını hesaplayıp çiçek göndermişti.
Genç kadın da evliliğini aşkına engel görmüyordu.
Aldatılınca da her aşık kadın gibi sevgilisini affetmemiş;
Ama o ünlü mahkeme huzurunda, binlerce radyo dileyicisinin huzurunda, aşkını ilan etmekten çekinmemişti:
"Ben Adnan Menderes'i çok sevdim"
xxx
Menderes'in idamının üzerinden yarım asır geçti.
Ayhan Aydan yaşama veda edeli iki yıl oldu.
Şimdi o aşıklardan biri şimdi İstanbul'da Anıtmezar'da;
Diğeri Alaçatı Mezarlığı'nda...
Dün Sağlık Sokak'ta izleri bile yoktu.
Yıllar önce o sokakta perdeyi aralayıp Başbakanın gelişini izleyenler belki çoktan bu dünyadan ayrıldı.
O sokakta top oynarken Başbakanın başını okşadığı çocuklar emekliliğin tadını çıkarıyor belki de.
Sağlık Sokak'ın eski tadı da yok zaten.
Başkent'in çoğu sokağı gibi otopark oldu.
Artık 50 yıl önceki gibi top oynayan, ip atlayan çocuk da yok.
Annelerinden, babalarından bu öyküyü dinleyenler de çoktan unuttu sanki.
Apartmanın kapısında da hatırlatacak hiçbir ize rastlanmıyor.
xxx
Dünyanın belli başlı kültür başkentlerinde yerel yönetimler bu tür öyküleri kaçırmıyor.
Ünlülerden kim hangi apartmanda yaşamışsa kapısına plaket koyuyor.
Oturdukları, yemek yedikleri kafelere bile fotoğrafları asılıyor.
Böylece hem o kahramanlara saygı gösteriliyor, hem yaşayanlara o öyküler unutturulmuyor, hem de kent kimliğine sahip çıkılıyor.
Herhalde bunları yapmak çok zor ve maliyetli değil.
Sağlık Sokak dün daha bir mahzundu sanki...
Sonbahar erken gelmiş;
Ağaçlar yapraklarına veda etmeye hazırlanıyordu...
Sanki yarım asır önceki gibi...
Ama ne yazık ki ağaçlardan başka hatırlayan yoktu...
xxx
Dün eski Başbakanlardan Adnan Menderes'in idamının 50'inci yıldönümüydü.
İstanbul'da mezarı başında törenler yapıldı, televizyonlarda belgeseller, nutuklar birbirini izledi.
Ama Sağlık Sokak'ta kimse yoktu...
Halbuki Cumhuriyet tarihin en büyük aşkına tanık olmuştu yıllar önce.
Erkek, ‘Başbakan' olmasına rağmen aşkı için gizlenme gereği duymadan makam arabasını o apartmanın önüne park etmiş.
Sevgilisi kendisine küsünce elinde çiçeklerle merdivenlerde oturmaktan çekinmeyip içeriye çağrılmayı beklemiş.
Affedilmesi için yıllarca haftanın iki üç günü, ne zaman solacağını hesaplayıp çiçek göndermişti.
Genç kadın da evliliğini aşkına engel görmüyordu.
Aldatılınca da her aşık kadın gibi sevgilisini affetmemiş;
Ama o ünlü mahkeme huzurunda, binlerce radyo dileyicisinin huzurunda, aşkını ilan etmekten çekinmemişti:
"Ben Adnan Menderes'i çok sevdim"
xxx
Menderes'in idamının üzerinden yarım asır geçti.
Ayhan Aydan yaşama veda edeli iki yıl oldu.
Şimdi o aşıklardan biri şimdi İstanbul'da Anıtmezar'da;
Diğeri Alaçatı Mezarlığı'nda...
Dün Sağlık Sokak'ta izleri bile yoktu.
Yıllar önce o sokakta perdeyi aralayıp Başbakanın gelişini izleyenler belki çoktan bu dünyadan ayrıldı.
O sokakta top oynarken Başbakanın başını okşadığı çocuklar emekliliğin tadını çıkarıyor belki de.
Sağlık Sokak'ın eski tadı da yok zaten.
Başkent'in çoğu sokağı gibi otopark oldu.
Artık 50 yıl önceki gibi top oynayan, ip atlayan çocuk da yok.
Annelerinden, babalarından bu öyküyü dinleyenler de çoktan unuttu sanki.
Apartmanın kapısında da hatırlatacak hiçbir ize rastlanmıyor.
xxx
Dünyanın belli başlı kültür başkentlerinde yerel yönetimler bu tür öyküleri kaçırmıyor.
Ünlülerden kim hangi apartmanda yaşamışsa kapısına plaket koyuyor.
Oturdukları, yemek yedikleri kafelere bile fotoğrafları asılıyor.
Böylece hem o kahramanlara saygı gösteriliyor, hem yaşayanlara o öyküler unutturulmuyor, hem de kent kimliğine sahip çıkılıyor.
Herhalde bunları yapmak çok zor ve maliyetli değil.
14 Eylül 2011 Çarşamba
HABERTÜRK YAZILARI- KONUT'TAKİ ÇİÇEK
KONUT'TAKİ ÇİÇEK
Bir tarafı Çankaya Köşkü,
Bir tarafı Başbakanlık ve Dışişleri Konutu.
Hemen yanında Japonya Büyükelçiliği Rezidansı
Protokol yolunun hemen başında...
Burası, protokolde ‘1 Numara'nın, yani Meclis Başkanının Konutu...
Ama sanki gözden düşmüş gibi...
xxx
Çankaya'nın en kritik noktasındaki bu bina da 12 Eylül ürünü...
Yıllarca Yunanistan'ın Ankara Büyükelçisinin rezidansı olarak kullanılmış.
12 Eylül'den sonra ‘demokrasiye geçilirken' 5 general "Cumhurbaşkanı'nın, Başbakan'ın, Dışişleri Bakanı'nın konutu var, Meclis Başkanı'nın niye yok" diye düşünmüş.
Aslında düşündükleri, 12 Eylül döneminin Başbakanı Bülend Ulusu....
Plan, o dönem iktidara gelmesine kesin gözüyle bakılan Turgut Sunalp'in partisi MDP listelerinden ‘bağıımsız' aday olan Ulusu'nun ‘demokrasiye geçilince' Meclis Başkanı olması.
Paşalar ne de olsa vefalı...
Tabii kendisine yakışır bir konut da lazım.
En uygun adres de, Protokol Yolunun başı...
Ama o adreste Yunanistan Büyükelçisi oturuyor.
Ne de olsa NATO'ya girişine izin verilmiş.
Milli Güvenlik Konseyi kararıyla konut satın alınmış.
Ancak, paşalar, siyasetçilerin sık dile getirdikleri, "Sandığa güvenilmez" ilkesini pek çok şey gibi göz ardı edince hesap tutmamış.
Sürpriz şekilde Özal iktidara gelince ANAP'ın Meclis Başkanlığına seçtiği Necmettin Karaduman konutun ilk ‘sakini' olmuş...
xxx
Meclis Başkanlığı konutu o tarihten buyana kritik siyasi kararların yanı sıra gülümseten olaylara da tanıklık etti.
Eski Başkan Mustafa Kalemli'nin kızının kına gecesi de burada yapıldı;
Hüsamettin Cindoruk'la Mesut Yılmaz'ın ‘Çankaya' pazarlığı da...
Yıldırım Akbulut'un torununun yaş günü partisine de, Ömer İzgi'nin tavuklarına da ev sahipliği yaptı.
Kimi zaman ‘mangal partisi'nde anayasa; kimi zaman tezkere pazarlığına tanık oldu.
Kimi Meclis Başkan gerçekten ‘konut' olarak kullandı, kimi Başkan da gözlerden uzak çalışma mekanı olarak gördü.
xxx
Yeni Başkan Cemil Çiçek'in evinden ‘konut'a taşınmaya niyeti yok.
Meclis Başkanlığı konutu uzun zamandır boş duruyor.
Boş olunca belli ki Meclis de burayı boşlamış.
Murat Bardakçı'nın ortaya çıkardığı ‘Yalova Baskını' gibi Başkan Çiçek geçenlerde Konut'a da baskın düzenlemiş.
Bahçe bakımsız, çiçekler kurumuş, etraf dağınık...
Kimseye haber vermeden gidince belli ki ‘makyaj' yapılamamış.
xxx
Meclis personeline duyurulur.
Başkan Çiçek'in, "görevi savsaklayan, kaytaran, suiistimal eden" personele pek hoşgörüsü yok.
Yalova'da epey personelin yeri değişti.
Burada da faturayı Ziraat Mühendisi ödedi.
xxx
Doğrusu Başkanlık Konutu, ev olarak yaşamak için pek uygun değil.
Yatak odası ile toplantı odası neredeyse iç içe.
Ama gözden ırak, kritik kararları almak için ideal bir mekan...
Kim bilir daha nelere tanıklık edecek.
Bir tarafı Çankaya Köşkü,
Bir tarafı Başbakanlık ve Dışişleri Konutu.
Hemen yanında Japonya Büyükelçiliği Rezidansı
Protokol yolunun hemen başında...
Burası, protokolde ‘1 Numara'nın, yani Meclis Başkanının Konutu...
Ama sanki gözden düşmüş gibi...
xxx
Çankaya'nın en kritik noktasındaki bu bina da 12 Eylül ürünü...
Yıllarca Yunanistan'ın Ankara Büyükelçisinin rezidansı olarak kullanılmış.
12 Eylül'den sonra ‘demokrasiye geçilirken' 5 general "Cumhurbaşkanı'nın, Başbakan'ın, Dışişleri Bakanı'nın konutu var, Meclis Başkanı'nın niye yok" diye düşünmüş.
Aslında düşündükleri, 12 Eylül döneminin Başbakanı Bülend Ulusu....
Plan, o dönem iktidara gelmesine kesin gözüyle bakılan Turgut Sunalp'in partisi MDP listelerinden ‘bağıımsız' aday olan Ulusu'nun ‘demokrasiye geçilince' Meclis Başkanı olması.
Paşalar ne de olsa vefalı...
Tabii kendisine yakışır bir konut da lazım.
En uygun adres de, Protokol Yolunun başı...
Ama o adreste Yunanistan Büyükelçisi oturuyor.
Ne de olsa NATO'ya girişine izin verilmiş.
Milli Güvenlik Konseyi kararıyla konut satın alınmış.
Ancak, paşalar, siyasetçilerin sık dile getirdikleri, "Sandığa güvenilmez" ilkesini pek çok şey gibi göz ardı edince hesap tutmamış.
Sürpriz şekilde Özal iktidara gelince ANAP'ın Meclis Başkanlığına seçtiği Necmettin Karaduman konutun ilk ‘sakini' olmuş...
xxx
Meclis Başkanlığı konutu o tarihten buyana kritik siyasi kararların yanı sıra gülümseten olaylara da tanıklık etti.
Eski Başkan Mustafa Kalemli'nin kızının kına gecesi de burada yapıldı;
Hüsamettin Cindoruk'la Mesut Yılmaz'ın ‘Çankaya' pazarlığı da...
Yıldırım Akbulut'un torununun yaş günü partisine de, Ömer İzgi'nin tavuklarına da ev sahipliği yaptı.
Kimi zaman ‘mangal partisi'nde anayasa; kimi zaman tezkere pazarlığına tanık oldu.
Kimi Meclis Başkan gerçekten ‘konut' olarak kullandı, kimi Başkan da gözlerden uzak çalışma mekanı olarak gördü.
xxx
Yeni Başkan Cemil Çiçek'in evinden ‘konut'a taşınmaya niyeti yok.
Meclis Başkanlığı konutu uzun zamandır boş duruyor.
Boş olunca belli ki Meclis de burayı boşlamış.
Murat Bardakçı'nın ortaya çıkardığı ‘Yalova Baskını' gibi Başkan Çiçek geçenlerde Konut'a da baskın düzenlemiş.
Bahçe bakımsız, çiçekler kurumuş, etraf dağınık...
Kimseye haber vermeden gidince belli ki ‘makyaj' yapılamamış.
xxx
Meclis personeline duyurulur.
Başkan Çiçek'in, "görevi savsaklayan, kaytaran, suiistimal eden" personele pek hoşgörüsü yok.
Yalova'da epey personelin yeri değişti.
Burada da faturayı Ziraat Mühendisi ödedi.
xxx
Doğrusu Başkanlık Konutu, ev olarak yaşamak için pek uygun değil.
Yatak odası ile toplantı odası neredeyse iç içe.
Ama gözden ırak, kritik kararları almak için ideal bir mekan...
Kim bilir daha nelere tanıklık edecek.
11 Eylül 2011 Pazar
HABERTÜRK YAZILARI- DARBELER VE ODTÜ
DARBELER VE ODTÜ
Geçen gün gazetelerde bir cenaze ilanı vardı.
"27 Mayıs Devrimi Öncülerinden Kurmay Albay, eski Tabii Senatör Sami Küçük'ü kaybettik..."
Cenazesi Cuma günü kaldırıldı.
Kocatepe Camii'ndeki cenaze töreninde 27 Mayıs 1960 ihtilalinden sonra kurulan Milli Birlik Komitesi'nde yer alan Kadri Kaplan, Suphi Gürsoytrak ve Numan Esin de vardı.
xxx
27 Mayıs, 12 Eylül'e kadar ‘Bayram'dı.
"Hürriyet ve Anayasa Bayramı..."
Doğrusu o döneme kadar ne bayramı olduğunu anlamamıştık.
Çok da kafa yormamız gerekmiyordu.
Ders kitaplarında falan da fazla bir bilgi yoktu.
Zaten öğretmenlerin verdiği ödevler arasında geçmiyordu.
Bizim için anlamı sadece ‘tatil'di.
Bir darbenin bayramı bir başka darbe tarafından kaldırılmıştı.
12 Eylül darbesinin generalleri ‘bayram'ı iptal ederken, yerine yeni bir bayram koysaydı belki de yarın yine ‘tatil' olacaktı.
xxx
Sami Küçük'ün ölüm ilanını görünce kızdım kendime.
Halbuki bir dönem 27 Mayıs'la ilgili epeyce okumuş, dönemin tanıklarıyla uzun sohbetlere özel gayret göstermiştim.
Yıllarca hem patronumuz, hem ablamız, hem hocamız olan Müşerref Hekimoğlu da "27 Mayıs'ın Romanı"nı yazmıştı.
Doğrusu Sami Küçük'ün hayatta olduğundan haberim yoktu.
Cenaze ilanından sonra da ‘keşke'ler peşi sıra geldi.
Halbuki sorulacak o kadar çok soru, dinlenecek o kadar anı vardı ki...
1916'da Drama'da doğmuş.
Harp Okulu'nu, Harp Akademisini bitirmiş.
Kore Savaşı'nda Türk Tugayı'na lojistik destek için Tokyo Askeri İrtibat Bürosunda görev almış...
27 Mayıs Darbesinde Kurmay Albay olarak yer almış.
Darbeden sonra diğer arkadaşları rütbelerini yükseltirken o karşı çıkmış, aynı rütbeden emekli olmuş...
Konuşabilseydim yakın tarihe ışık tutacak o kadar çok olayı yaşamış ki...
xxx
Merak edip okurken bugüne kadar hiç duymadığım bir ayrıntıya takıldım.
27 Mayıs Darbesini yapanlar ODTÜ'yü kapatmak istemişler;
"Burası Adnan Menderes'in eseri" diyorlarmış.
O karşı çıkmış, engellemiş.
xxx
12 Eylül'de ODTÜ'nün, ODTÜ'lülerin ne badireler atlattığına yaşayarak tanık olmuştuk.
Meğer ODTÜ hep darbecilerin hedefindeymiş.
ODTÜ bugünlerde yine gündemde.
Darbelerden kurtulan ODTÜ, dilerim yol darbesinden de kurtulmayı başarır.
Geçen gün gazetelerde bir cenaze ilanı vardı.
"27 Mayıs Devrimi Öncülerinden Kurmay Albay, eski Tabii Senatör Sami Küçük'ü kaybettik..."
Cenazesi Cuma günü kaldırıldı.
Kocatepe Camii'ndeki cenaze töreninde 27 Mayıs 1960 ihtilalinden sonra kurulan Milli Birlik Komitesi'nde yer alan Kadri Kaplan, Suphi Gürsoytrak ve Numan Esin de vardı.
xxx
27 Mayıs, 12 Eylül'e kadar ‘Bayram'dı.
"Hürriyet ve Anayasa Bayramı..."
Doğrusu o döneme kadar ne bayramı olduğunu anlamamıştık.
Çok da kafa yormamız gerekmiyordu.
Ders kitaplarında falan da fazla bir bilgi yoktu.
Zaten öğretmenlerin verdiği ödevler arasında geçmiyordu.
Bizim için anlamı sadece ‘tatil'di.
Bir darbenin bayramı bir başka darbe tarafından kaldırılmıştı.
12 Eylül darbesinin generalleri ‘bayram'ı iptal ederken, yerine yeni bir bayram koysaydı belki de yarın yine ‘tatil' olacaktı.
xxx
Sami Küçük'ün ölüm ilanını görünce kızdım kendime.
Halbuki bir dönem 27 Mayıs'la ilgili epeyce okumuş, dönemin tanıklarıyla uzun sohbetlere özel gayret göstermiştim.
Yıllarca hem patronumuz, hem ablamız, hem hocamız olan Müşerref Hekimoğlu da "27 Mayıs'ın Romanı"nı yazmıştı.
Doğrusu Sami Küçük'ün hayatta olduğundan haberim yoktu.
Cenaze ilanından sonra da ‘keşke'ler peşi sıra geldi.
Halbuki sorulacak o kadar çok soru, dinlenecek o kadar anı vardı ki...
1916'da Drama'da doğmuş.
Harp Okulu'nu, Harp Akademisini bitirmiş.
Kore Savaşı'nda Türk Tugayı'na lojistik destek için Tokyo Askeri İrtibat Bürosunda görev almış...
27 Mayıs Darbesinde Kurmay Albay olarak yer almış.
Darbeden sonra diğer arkadaşları rütbelerini yükseltirken o karşı çıkmış, aynı rütbeden emekli olmuş...
Konuşabilseydim yakın tarihe ışık tutacak o kadar çok olayı yaşamış ki...
xxx
Merak edip okurken bugüne kadar hiç duymadığım bir ayrıntıya takıldım.
27 Mayıs Darbesini yapanlar ODTÜ'yü kapatmak istemişler;
"Burası Adnan Menderes'in eseri" diyorlarmış.
O karşı çıkmış, engellemiş.
xxx
12 Eylül'de ODTÜ'nün, ODTÜ'lülerin ne badireler atlattığına yaşayarak tanık olmuştuk.
Meğer ODTÜ hep darbecilerin hedefindeymiş.
ODTÜ bugünlerde yine gündemde.
Darbelerden kurtulan ODTÜ, dilerim yol darbesinden de kurtulmayı başarır.
7 Eylül 2011 Çarşamba
HABERTÜRK YAZILARI- EYLÜL
EYLÜL
Nedense Eylül gelince başlar yeni yıl benim için...
Belki okulların başlamasından;
Belki yıllarca Meclis'in açılışının 1 Eylül'de yapılmasından.
Belki de Alpay'ın o meşhur şarkısının ruhumuzla bıraktığı travmadan;
"Eylül'de gel..."
xxx
Doğrusu yaz aylarında hiç çekilmiyor Ankara.
Meclis tatil, milletvekilleri seçim bölgelerinde;
Siyaset yok.
Cumhurbaşkanı ‘Yaz dönemi çalışmaları için Huber Köşkü'nde"...
Başbakan zaten hemen her hafta sonu İstanbul'da...
Bakanlar Anadolu'da.
Telefonda ‘toplantıda' dense de bürokratlar çoktan Ankara dışında.
Devlet memurları yıllık izinde...
Devlet tiyatroları turnede, CSO kapalı.
Konser zaten yok.
Sanat yok, siyaset yok, bürokrasi yok, trafik yok.
En kötüsü çocuk yok,
Okulların tatil olmasıyla birçoğu dedelerin yanında yazlıkta...
Sokaklarda, parklarda cıvıltı yok.
xxx
Hele bayramda.
9 güne çıkınca tatil sanki ‘paydos' zili çalan fabrika gibi boşalmıştı.
Tam bir hayalet kent görünümündeydi Ankara.
Caddeler, parklar, alışveriş merkezleri öksüz kalmış gibi mahzun;
Belki üç beş kuruş kazanırız diye dükkanını açan esnaf mutsuz...
Ne gelen var ne giden.
Sanki ‘kışlık' başkent...
xxx
Eylül öyle mi?
Bu yıl Bayram tatili nedeniyle biraz gecikti ama...
Her Eylül'de yeniden canlanır Ankara.
Sanki bahar gibi.
Perde açma vakti yaklaşır, tiyatrolarda provalar hızlanır.
Meclis'te hareketlilik başlar;
Her gün bir basın toplantısı, karşılıklı polemikle yavaş yavaş kızışır siyaset.
Yargı yılı açılışıyla birlikte adliye koridorları kalabalıklaşır.
Kızılay çevresindeki simitçiler bir başka başlar güne.
Devlet memurları dönmüş, sabah işe; akşam eve yetişme telaşındadır.
Öğleyin daha kalabalıktır lokantalar.
Konur'da tur atan üniversite öğrencileri sıklaşır;
Kafelerin bahçeleri dolar, raflardaki kitaplara dokunanların sayısı artar.
Palamutlar Sakarya'daki balıkçı tezgahlarına düşmeye başlar.
Meyhaneler canlanır...
xxx
Eylül en güzel ayıdır Ankara'nın
Yaz ile sonbaharın buluşma ayı;
Gündüzleri yazdan kalma sıcaklık, akşamları olağanüstü bir serinlik;
Alpay'ın şarkısındaki gibi tatilin ayırdığı sevgililerin;
Kendisini öğrenmeye adayan gençliğin üniversite koridorlarıyla buluşma ayı.
xxx
Üniversitelerin açılmasıyla birlikte göç almaya başlıyor Ankara.
Yandaki sütunlarda röportajını yayınladığımız gazeteci-yazar arkadaşım Adnan Gerger'in de değindiği gibi, diğer şehirlerin aksine Ankara'ya yaşamaya gelenlerin gücü bu kenti değiştirmeye yetmiyor.
Eninde sonunda onlar da Ankaralı oluyor.
Tıpkı 25 yıl önce bizim de Başkent'e adım attığımız gibi.
Yeter ki yöneticiler bu kentin genleriyle, kültürüyle oynamasınlar...
Nedense Eylül gelince başlar yeni yıl benim için...
Belki okulların başlamasından;
Belki yıllarca Meclis'in açılışının 1 Eylül'de yapılmasından.
Belki de Alpay'ın o meşhur şarkısının ruhumuzla bıraktığı travmadan;
"Eylül'de gel..."
xxx
Doğrusu yaz aylarında hiç çekilmiyor Ankara.
Meclis tatil, milletvekilleri seçim bölgelerinde;
Siyaset yok.
Cumhurbaşkanı ‘Yaz dönemi çalışmaları için Huber Köşkü'nde"...
Başbakan zaten hemen her hafta sonu İstanbul'da...
Bakanlar Anadolu'da.
Telefonda ‘toplantıda' dense de bürokratlar çoktan Ankara dışında.
Devlet memurları yıllık izinde...
Devlet tiyatroları turnede, CSO kapalı.
Konser zaten yok.
Sanat yok, siyaset yok, bürokrasi yok, trafik yok.
En kötüsü çocuk yok,
Okulların tatil olmasıyla birçoğu dedelerin yanında yazlıkta...
Sokaklarda, parklarda cıvıltı yok.
xxx
Hele bayramda.
9 güne çıkınca tatil sanki ‘paydos' zili çalan fabrika gibi boşalmıştı.
Tam bir hayalet kent görünümündeydi Ankara.
Caddeler, parklar, alışveriş merkezleri öksüz kalmış gibi mahzun;
Belki üç beş kuruş kazanırız diye dükkanını açan esnaf mutsuz...
Ne gelen var ne giden.
Sanki ‘kışlık' başkent...
xxx
Eylül öyle mi?
Bu yıl Bayram tatili nedeniyle biraz gecikti ama...
Her Eylül'de yeniden canlanır Ankara.
Sanki bahar gibi.
Perde açma vakti yaklaşır, tiyatrolarda provalar hızlanır.
Meclis'te hareketlilik başlar;
Her gün bir basın toplantısı, karşılıklı polemikle yavaş yavaş kızışır siyaset.
Yargı yılı açılışıyla birlikte adliye koridorları kalabalıklaşır.
Kızılay çevresindeki simitçiler bir başka başlar güne.
Devlet memurları dönmüş, sabah işe; akşam eve yetişme telaşındadır.
Öğleyin daha kalabalıktır lokantalar.
Konur'da tur atan üniversite öğrencileri sıklaşır;
Kafelerin bahçeleri dolar, raflardaki kitaplara dokunanların sayısı artar.
Palamutlar Sakarya'daki balıkçı tezgahlarına düşmeye başlar.
Meyhaneler canlanır...
xxx
Eylül en güzel ayıdır Ankara'nın
Yaz ile sonbaharın buluşma ayı;
Gündüzleri yazdan kalma sıcaklık, akşamları olağanüstü bir serinlik;
Alpay'ın şarkısındaki gibi tatilin ayırdığı sevgililerin;
Kendisini öğrenmeye adayan gençliğin üniversite koridorlarıyla buluşma ayı.
xxx
Üniversitelerin açılmasıyla birlikte göç almaya başlıyor Ankara.
Yandaki sütunlarda röportajını yayınladığımız gazeteci-yazar arkadaşım Adnan Gerger'in de değindiği gibi, diğer şehirlerin aksine Ankara'ya yaşamaya gelenlerin gücü bu kenti değiştirmeye yetmiyor.
Eninde sonunda onlar da Ankaralı oluyor.
Tıpkı 25 yıl önce bizim de Başkent'e adım attığımız gibi.
Yeter ki yöneticiler bu kentin genleriyle, kültürüyle oynamasınlar...
4 Eylül 2011 Pazar
HABERTÜRK YAZILARI- DARAĞACI
DARAĞACI
Önümüzdeki hafta Çağdaş Sanatlar Merkezi'nde bir ‘müze' açılacak.
‘Utanç Müzesi'
Kısa demokrasi tarihimizin, utanılması ama unutulmaması gereken ne varsa sergilenecek 12 Eylül'ün yıldönümünde...
Üç hafta boyunca açık kalacak.
Sergiyi gezerken belki yüzümüz kızaracak ama yine ders alacağız.
xxx
Müze daha açılmadan tartışmaları başladı.
Hem de dünya demokrasi tarihinde az rastlanır cinsinden bir tartışma;
Etkinliği düzenleyen 78'liler Federasyonu, ‘müze'de Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının asıldığı darağacını da sergilemek istiyor.
Altındağ Belediyesi ‘vermem' diyor.
78'liler kararlılığını ironik bir dile getiriyor;
"Vermezseniz çalarız..."
xxx
Darağacı yıllarca Adalet Bakanlığı depolarında saklanmış.
Şimdi müzeye dönüştürülen Ulucanlar Cezaevi'nde.
Üç Fidan'ın asıldığı yerde; ama kafeste...
Dün Milliyet'ten arkadaşımız Gökçer Tahincioğlu'nun "Dünyanın En İyi Korunan Darağacı" başlıklı haberini okuduktan sonra Veysel Tiryaki ile konuştuk.
Ulucanlar Cezaevi 2006 yılında boşaltıldıktan sonra Mimarlar Odası Ankara Şubesi direnmiş, bir dizi etkinlikle yıkılıp yerine iş merkezi yapılmasını engellemişti.
Ardından Altındağ Belediye Başkanı Tiryaki, projeye sahip çıktı.
Eleştirilen çok yanı olsa da cezaevini ‘müze' haline getirdi.
Şimdi müzenin sahibi...
Başkan Tiryaki bayram nedeniyle köyünden dönüyordu, gazeteleri henüz görmemiş ama tartışmalardan haberdardı:
"Bir defa darağacını biz güvenlik nedeniyle koruma altına almadık. Basit bir malzemeyle koruma altına aldık. Önce rengini bile değiştirmeyecek koruyucu bir boya sürdük. O bile eleştirildi. Yağmurdan, güneşten, soğuktan, sıcaktan etkilenmemesi için basit bir koruma. Çalacaklarmış. Hadi çalsınlar da görelim."
Aslında, 78'liler Federasyonu, darağacını, geçen sene de istemişti.
Tiryaki, önce "Ulucanlar'da yatanların eşyalarını sergilenmek üzere bize verin, biz de darağacını verelim" demişti.
Ama olmadı;
Geçen sene Federasyon kendi yaptıkları darağacını sergiledi.
Başkan Tiryaki'ye; "Niye ısrarlısınız. Verseniz ne olur, üç haftalığına değil mi" diye sorduk.
Darağacının yerinin cezaevi olduğunu üstüne basa basa tekrarladı;
"Devrimciler orada, o cezaevinde asıldı. Onların anılarının yaşatılacağı en iyi yer Ulucanlar'dır. Eşyaları da orada. Onlar orada canını verdi, bunlar şov peşinde. Daha iyi bir yerde anılarının yaşatılacağını ispat etsinler vereyim. Bir ay içinde Ulucanlar'ı 20 bin kişi ziyaret etti."
xxx
Darağacı çalınıp ‘Çağdaş Sanatlar Merkezi'ne getirilir mi bilemem.
Ama 12 Eylül'den de cezaevlerinden de daha alacağımız çok ders var.
Önümüzdeki hafta Çağdaş Sanatlar Merkezi'nde bir ‘müze' açılacak.
‘Utanç Müzesi'
Kısa demokrasi tarihimizin, utanılması ama unutulmaması gereken ne varsa sergilenecek 12 Eylül'ün yıldönümünde...
Üç hafta boyunca açık kalacak.
Sergiyi gezerken belki yüzümüz kızaracak ama yine ders alacağız.
xxx
Müze daha açılmadan tartışmaları başladı.
Hem de dünya demokrasi tarihinde az rastlanır cinsinden bir tartışma;
Etkinliği düzenleyen 78'liler Federasyonu, ‘müze'de Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının asıldığı darağacını da sergilemek istiyor.
Altındağ Belediyesi ‘vermem' diyor.
78'liler kararlılığını ironik bir dile getiriyor;
"Vermezseniz çalarız..."
xxx
Darağacı yıllarca Adalet Bakanlığı depolarında saklanmış.
Şimdi müzeye dönüştürülen Ulucanlar Cezaevi'nde.
Üç Fidan'ın asıldığı yerde; ama kafeste...
Dün Milliyet'ten arkadaşımız Gökçer Tahincioğlu'nun "Dünyanın En İyi Korunan Darağacı" başlıklı haberini okuduktan sonra Veysel Tiryaki ile konuştuk.
Ulucanlar Cezaevi 2006 yılında boşaltıldıktan sonra Mimarlar Odası Ankara Şubesi direnmiş, bir dizi etkinlikle yıkılıp yerine iş merkezi yapılmasını engellemişti.
Ardından Altındağ Belediye Başkanı Tiryaki, projeye sahip çıktı.
Eleştirilen çok yanı olsa da cezaevini ‘müze' haline getirdi.
Şimdi müzenin sahibi...
Başkan Tiryaki bayram nedeniyle köyünden dönüyordu, gazeteleri henüz görmemiş ama tartışmalardan haberdardı:
"Bir defa darağacını biz güvenlik nedeniyle koruma altına almadık. Basit bir malzemeyle koruma altına aldık. Önce rengini bile değiştirmeyecek koruyucu bir boya sürdük. O bile eleştirildi. Yağmurdan, güneşten, soğuktan, sıcaktan etkilenmemesi için basit bir koruma. Çalacaklarmış. Hadi çalsınlar da görelim."
Aslında, 78'liler Federasyonu, darağacını, geçen sene de istemişti.
Tiryaki, önce "Ulucanlar'da yatanların eşyalarını sergilenmek üzere bize verin, biz de darağacını verelim" demişti.
Ama olmadı;
Geçen sene Federasyon kendi yaptıkları darağacını sergiledi.
Başkan Tiryaki'ye; "Niye ısrarlısınız. Verseniz ne olur, üç haftalığına değil mi" diye sorduk.
Darağacının yerinin cezaevi olduğunu üstüne basa basa tekrarladı;
"Devrimciler orada, o cezaevinde asıldı. Onların anılarının yaşatılacağı en iyi yer Ulucanlar'dır. Eşyaları da orada. Onlar orada canını verdi, bunlar şov peşinde. Daha iyi bir yerde anılarının yaşatılacağını ispat etsinler vereyim. Bir ay içinde Ulucanlar'ı 20 bin kişi ziyaret etti."
xxx
Darağacı çalınıp ‘Çağdaş Sanatlar Merkezi'ne getirilir mi bilemem.
Ama 12 Eylül'den de cezaevlerinden de daha alacağımız çok ders var.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)