29 Ocak 2011 Cumartesi

HABERTÜRK YAZILARI/ BABA ADI

BABA ADI

“Bütün renkler aynı hızla kirleniyordu, birinciliği beyaza verdiler”
Bu dizelerin sahibinin dün ölüm yıldönümüydü.
Ankara, 30’uncu yılında Şair’i anıyordu sanki…
Sabaha kadar yağan kar bembeyaz örtüyle kaplamıştı.
Gün başladıktan kısa süre sonra da hızla kirlendi.
xxx
30 yıl önce kaybettiğimiz Özdemir Asaf’ı bize sevdiren bir gazeteci ağabeyimiz olmuştu.
Kenan Harunoğlu…
Gazetelerdeki imzasıyla Kenan Harun…
İstanbul’da erken başladığı şairliği erken bırakmış, Ankara’ya göçüp gazeteciliği seçmişti.
O dönemki arkadaşları Türk edebiyatına damgasını vurmuş isimlerdi;
Salah Birsel, Özdemir Asaf, Behçet Necatigil, Oktay Akbal, Cemil Meriç…
O günleri anlatmaktan çok hoşlanmaz, “Çocuklar bir iki satır karalamışlığımız var, üstelemeyin” der, kendisinden konuşulmasını istemezdi.
Yıllardır şiir yazmamıştı.
Haberleri bitirdikten sonra bir iki dize mırıldanırdı.
xxx
Soyadını ‘Harunoğlu’ diye bilirdik ama aslında o da değilmiş…
1940’lı yıllarda ‘Hececilerin ölçülü- biçili mısra anlayışına karşı mücadele başlattıkları dönemde adı, soyadı kafiyeli oluyor diye değiştirmiş.
‘Soran’ yerine babasının adını seçmiş; ‘Harun’ yapmış.
Babasının adını soyadı yapan, sadece kendisi değilmiş;
Özdemir Asaf da babasının adını almış.
Çok üsteleyince soyadlarını nasıl değiştirdiklerinin öyküsünü dinlemeyi başarmıştık.
Servetifünun dergisinde yayınlanan ilk şiirlerinin de öyküsü:
“Özdemir’i Oktay alıp getirmişti Servetifünun’a. Aramıza katılır katılmaz da ilk şiiri yayımlanacağı zaman ismi sorun olmuştu. Daha önce Özden mi, Özdem mi öyle bir soyadı kullanmıştı imzasında. Oktay bu soyadını beğenmemiş, ‘Öz, Öz, Öz... Değiştirelim adını’ demişti. ‘Özdemir Arun’da karar kıldık. Gerçek soyadı idi Arun. Fakat o sayıya sadece ve sadece üç şiir giriyordu. Dergi basılınca ne görelim. Kapakta alt alta sıralanmış: Kenan Harun, Esat Sadun, Özdemir Arun... O zaman fark ettik: İsimlerin üçü de un’la bitiyordu. Aldı mı bizi bir telaş! Hececi hasımlarımızın eline yeni bir koz vermiş olmuyor muyduk? Hemen isimlerdeki bu ‘uyum’u ortadan kaldırdık. ‘Esat Sadun Sümer’ oldu. Özdemir de soyadından vazgeçip daha ‘şairce’ bulduğu, baba adı Asaf’ta karar kıldı.”
xxxx
Özdemir Asaf’ın Galatasaray’dan mezun olduğu, Hukuk okuduğu yıllar.
Ailevi durumu ‘iyi’ edebiyatçılar faslından.
Cebi her zaman paralı olduğu için ‘rahat’, şarap paraları Asaf’tan…
Asaf’ın sarı bıyıkları posbıyığa yaklaşacak; sarı saçları sık sık kaşlarının üzerine düşecek derecede uzun…
Çok önemli soyadı problemi çözdükten sonra da Beyoğlu’na çıkıp şarap kadehlerini tokuşturarak kutlamışlar, başarılarını.
Masada Özdemir Asaf ha babam konuşmuş;
Öyle abuk sabuk, etrafı rahatsız eden nutuklar değil,
Şiir gibi espriler döktürmüş;
Tutturmuş da tutturmuş, “Dünya kaçtı gözüme” diye.
Sonra oturmuş, tek satır ekleyip şiir yapmış:
“Dünya kaçtı gözüme
Taşıyacakmışım”
Yıllar sonra değiştirmiş:
“Dünya kaçtı gözüme
Çıkmaz”
xxx
Başkent’ten çıkmış Özdemir Asaf;
Şair gibi yaşamış,
Hayatın şiirini, şiirin hayatını dopdolu…

26 Ocak 2011 Çarşamba

HABERTÜRK YAZILARI/ ULAN ANKARA

"Ulan Ankara"


Gerçi Şair, İzmir'de yazmış ama Ankara'ya sesleniyor;
"Ulan Ankara ben senin oğlun değil miyim"
Geçen hafta, şairlerin, sanatçıların Ankara'yı terk etmelerinden dem vururken Cemal Süreya'nın "Ankara, ey iyi kalpli üvey ana" dizelerine yer verince Ahmet Abi telefon etti;
Mesleğimizin duayenlerinden, Ankara Milletvekili Ahmet Tan...
Attila İlhan'ın bu dizelerini anımsattı.

xxxx
Attila İlhan, Bilgi Yayınevi'nin danışmanlığını üstlenince İzmir'den Ankara'ya taşınmış.
Sırtlan Payı, Yaraya Tuz Basmak ve Fena Halde Leman'ı Ankara'da yazmış.
1981'e kadar Başkent'te kalmış.
Sonra diğer sanatçılar gibi İstanbul'a göçmüş.
Biz yetişemedik o günlere...
Cemal Süreya'lı, Enis Batur'lu, Füsun Altıok'lu, Fikret Otyam'lı dönemlere...
Cemiyet'te Hasan Hüseyin;
Set Kafe'de Attila İlhan ile karşılaşamadık.
Kızılay sokaklarında İlhan Berk'i;
İncesu'da Ahmet Erhan'ı göremedik.
Başkent'in resmi binaları, kırmızı plakaları, tünele benzetilen yolları, otoyollara dönüşen bulvarları ile idare ettik.
"İyi kalpli üvey ana" sanki sanatını, sanatçısını kovmuş, sadece ‘devlet ciddiyeti'ni bırakmıştı.

xxx

Yılların Ankaralısı Ahmet Tan, telefonda Attila İlhan'lı Ankara'yı anlatırken sadece eskiye özlem içinde değildi.
Ankara'nın sanata sanatçıya karşı ‘üvey evlat' bakışını eleştiriyordu.
Aynı Usta Şair'in dizelerindeki gibi:
"Hepsi bana bakıyorlar hayli uzak çekimser
Bilmem ki nerem tuhaf ne yanım ilginç
Besbelli gözlerinde hergelenin biriyim..."

xxx

Yetişmiş isimleri sadece İstanbul'a kaptırsak iyi.
En acısı da teröre verilen kurbanlar...
12 Eylül'den önce Bedrettin Cömert, Ümit Kaftancıoğlu,
90'lı yıllarda Muammer Aksoy, Uğur Mumcu, Bahriye Üçok, Ahmet Taner Kışlalı, Necip Hablemitoğlu...
Önceki gün Mumcu'nun katlinin yıldönümüydü.
Karlı Sokak'ın 18 yıl önceki halini unutamıyor insan.
Ya cenaze töreni...
Başkent'in görüp görebileceği bir insan seli...
Hafta içi olmasına, soğuğa, yağmura rağmen milyonlar;
Cumhuriyet Gazetesi'nin önünde İlhan Selçuk'un gür sesi, Kızılay Meydanını, Yüksel Caddesini, ara sokakları dolduranlara ulaşıyor.
Maltepe Camii varmak mümkün değil.
Gazi Mustafa Kemal Paşa Bulvarı hınca hınç dolu.
Cebeci Asri Mezarlığı'na ulaşmak saatler sürüyor.
Gençlik ve Strazburg Caddeleri tıklım tıklım.
Yıllarca çok mitinge ev sahipliği yapan Sıhhiye Meydanı, köprüye çıkmaya çalışanlarla dolu.
Her görüşten, her yaştan kadın erkek, genç yaşlı bir arada.
Cenaze, mezarlığa ulaştığında kortejin sonu hala Kurtuluş'ta...
Öfke sloganlara yansıyor, yağmur gözyaşlarını gizliyor.
Ama Ankara 18 yıldır, bir tuğlayı çekemiyor, cinayetini aydınlatamıyor.

xxx

Attila İlhan'ın dizelerindeki gibi isyan etmemek mümkün değil;
Saat beş çayında aynalı pastaneler
Akşam / sokaklar kirli sarı / linyit kokusu
Ulan Ankara ben senin oğlun değil miyim
Hepsi bana bakıyorlar kötü kötü bakıyorlar
Yüreğimde bir ezinlik ağzımda ekşi bir su
İçimdeki korkuyu göstermeden silmeliyim

19 Ocak 2011 Çarşamba

HABERTÜRK YAZILARI/ MÜZELİK MANTIK

MÜZELİK MANTIK


Kültür ve Turizm İl Müdürlüğü'nün internet sayfasında, Ankara'ya gelen turistler için bilgi notu konmuş;
‘Yapmadan Dönme' deniyor.
Sonra alt alta sıralanmış:
-Anadolu Medeniyetleri Müzesini gezmeden,
-II.TBMM Binasını görmeden,
-Anıtkabir'i ziyaret etmeden,
-Kaplıcaları ziyaret etmeden,
-Roma Hamamı'nı görmeden,
-Gordion Müzesini ziyaret etmeden.

xxx

Ajanslardan gelen haberi okuyunca ‘şaka' gibi dedim kendi kendime...
Amerikan Doğa Tarihi Müzesi'nde ziyaretçilerin kaybolmaması için yeni bir yöntem geliştirilmiş.
Müzeye girdiğiniz anda cep telefonunuza ‘kaşif' adını verdikleri bir program yükleniyor.
Program, müzede bulunduğunuz yeri mavi bir noktayla, müzedeki katları ve bölümleri de isim ve logolarla gösteriyor.
Gitmek istediği yeri tıklayarak rotanızı belirleyebiliyorsunuz.
Cep telefonunuz rehberiniz oluyor.
Kolay değil tabii...
25 ayrı bina, 46 sergi salonu, 10 giriş kapısı ile adeta bir labirent;
İçinde 32 milyondan fazla eser var.
Yılda 4 milyondan fazla turist çekiyor.
Buna rağmen tanıtım için her yol deneniyor.
Filmlere, çizgi filmlere, romanlara konu oluyor, bilgisayar oyunlarında yer alıyor.
1869 yılında kurulmuş.
Müzede yok yok;
Okyanus Hayatı, İnsan Biyolojisi ve Evrimi, Mineraller ve Değerli Taşlar, Meteorlar, Fosiller ve Dinozorlar, Doğal Yaşam ve Gezegenler bölümlerinde 32 milyondan fazla eser...
xxx
Okuyunca insan Amerika'nın tarihi ne ki Anadolu'nun yanında diye düşünüyor, ama.
Aması ortada...
Tarihi, insanlık tarihi kadar eski olan Ankara, müzeleri açısından fakir bir kent değil aslında.
30'dan fazla müze ve ören yeri var.
Anadolu Medeniyetleri, Etnografya, Resim ve Heykel Müzesi'ni, Birinci ve İkinci Meclis binasını, Anıtkabir Müzesini, Roma Hamamı'nı, Pembe Köşk'ü gitmesek de herkes biliyor.
MTA Tabiat Tarihi Müzesi yıllardır ‘tamirat'ta...
Ya onun dışındakiler;
Gordion Müzesi, Augustus Tapınağı, Julien Sütunu, Gâvurkale, Külhöyük, Alagöz Karargâh Müzesi, Hava Müzesi, Meteoroloji Müzesi, Demiryolları Müzesi, Pul Müzesi, Topçu ve Füze Okulu Müzesi, Ülker Zaim Müzesi, 75. Yıl Cumhuriyet Eğitim Müzesi, Beypazarı Kültür ve Tarih Müzesi, Şefik Bursalı Müze Evi, Oyuncak Müzesi, Eğitim Derneği Eğitim Müzesi, Mehmet Akif Ersoy Müzesi, ODTÜ Müzesi, Ziraat Bankası Müzesi, TRT Müzesi
100. Yıl Kız Teknik Öğretim Müzesi, Çengelhan, Mustafa Ayaz Müzesi...
xxx
Müzelerimizi ne kadar tanıyor, tanıtabiliyoruz.
Çoğunu özel meraklıları dışında kimse bilmiyor.
Ankara'nın herhangi bir yerinde tanıtımına rastladınız mı?
Esenboğa Havaalanı, Gar ve Gençlik Parkı'ndaki turizm bürosunda ne tanıtılıyor?
En fazla turistin geldiği Kale'de bile bir turizm bürosu gördünüz mü?
Müzelerimiz bir filme, romana, öyküye konu olmuş mu?
Müzelerimiz değil ama müzecilik mantığımız, politikamız tam müzelik.

16 Ocak 2011 Pazar

HABERTÜRK YAZILARI. AŞK ACISI

AŞK ACISI...

Ne zaman Meclis'e gitsem, onun odasına kayar gözlerim.
Sesi yankılanır kulaklarımda.
Duvardaki çocuk fotoğraflarını görünce, geri geri gider ayaklarım.
Cesaret edemem adım atmaya...

xxx

Bizim kuşak için ‘Emel Abla'
Bizden öncekilerin ‘Kara Bomba'sı
Herkesin ‘aşık' olduğu kadın...
Emel Aktuğ, aramızdan ayrılalı 3 yıldan fazla zaman geçmiş.
PMD Başkanı Göksel Bozkurt, Daily News'teki masasını olduğu gibi koruyor.
Duvardaki fotoğrafları da.
Basın bürosundaki arkadaşların çocuklarının fotoğrafları...
Barış da aralarında.

xxx

Üç gazeteci bir araya gelse sohbetin bir yerinde mutlaka geçer.
Her sohbette yeni bir öyküsü anlatılır; çoğu ilk kez duyulan.
Geçen gece de öyle oldu.
Ben, "Bir bahar akşamı rastladım size şarkısı galiba Emel Abla için yazılmış" deyince anılar anıları kovaladı.
En ilgincini de Metin Aksoy anlattı; nam-ı diğer ‘Arap'
Mesleğimizin duayenlerinden Güngör Yerdeş yazmış aslında;
"Başkent'te Önemli Olaylar ve Yazamadıklarım" adlı kitabında.
Atlamışız.
Bugün bile sansasyon yaratacak cinsten...

xxx

1950'li yıllar.
Fikret Otyam'ın, ‘kara bomba' yakıştırmasını yaptığı ilk günler.
Emel Abla 19-20 yaşlarında çok genç bir kadın...
Sorbonne'u son sınıfta bırakmış; gazeteciliğe başlamış.
Ki, Başkent'te kadın gazeteci sayısı bir elin parmaklarını geçmiyor henüz.
Emel Abla ise kültürü, Fransızcası ve güzelliği ile ön planda.
Meclis'i izlemek için basın locasına girdiğinde bütün vekiller arkasını dönüp bakınca o dönemin Meclis Başkanı Ferruh Bozbeyli tokmağı vururmuş:
"Önünüze bakın. Kürsüyü ters mi çevirdik?!"
xxx

Yerdeş, kitabında şöyle anlatmış olayı:
"Yine bir yaz gecesi, artık Karpiç kapanmak üzere ve hesaplar görülmüş, büyükler önde, küçükler arkada, rica ederim siz önden buyurun... Aman estuğfirullah siz önden efendim bekleyişleri ile cümle kapısının önündeyiz. On-on iki kişi varız. İçimizden biri de güzeller güzeli bir hanım gazeteci. Kendisini Ankara'ya, meslekte irtifa kaydetmesi için Mekki Sait Esen'in İzmir'den getirdiği söyleniyordu... Akıllı, bilgili ve sözünü dudaktan, gözünü budaktan esirgemeyen kuzguni siyah saçlı, nam-ı diğer Kara Bomba Emel Aktuğ...
Özellikle erkeklere mesafeli duran, terbiyeyi herkesten bekleyen Emel'e genç fıkra muharriri bir şeyler söylemiş olsa gerek ki, Emel etrafındakilere şöyle birkaç omuz hareketiyle münasip mesafeye uzaklaştırıp ‘dirsekten takviyeli' bir Osmanlı Şamarı patlattı. Suratta şaklayan bu tokat az ilerideki Atatürk Heykelinin oradan duyulmuştur. Herkes çekilmiş, teşkil edilen halkanın orta yerinde genç muharririn kalıbı boylu boyunca yerde kalıvermişti. Emel sakin bir ses tonuyla son ihtarını yaptı: ‘Her kuşun eti yenmez, anlaşıldı mı?'

xxx

Metin Aksoy, ‘Rüzgarlı Sokak' belgeselini hazırlarken sormuş Emel Abla'ya.
"Az bile yazmış, iki dişi kırıldı, hastaneye kaldırıldı, hala ayak dirseğinde dişlerimin izi durur..."
Kim mi, iki dişi kırılan, ayak dirseğinde Kara Bomba'nın dişlerinin izi duran genç fıkra muharriri?
Kim bilir belki de Çetin Altan'ın bir romanının satır aralarında aşk acısı olarak yerini almıştır.

11 Ocak 2011 Salı

HABERTÜRK YAZILARI/ ÇOĞALTAN ELLER

ÇOĞALTAN ELLER

"Ankara, iyi kalpli üvey ana..."
Başkent için böyle yazmıştı Şair;
"Sorumluluklarını bilen, asla kötü davranmayan..."
xxx
Ankara unutabilir miydi Cemal Süreya'yı?
Mülkiyeli Şair'i....
Unuttu nitekim.
‘Ucube' tartışmaları arasında bir iki küçük yazı dışında ne bir etkinlik, ne bir anma toplantısı, ne bir şiir gecesi.
Belki Mülkiyeliler'de, Tavukçu'da şerefine bir kadeh;
Ezberden okunan bir iki dize eşliğinde...
Halbuki O, bütün arkadaşlarını Ankara'ya çağırıyordu;
"Şair arkadaş,
Bir derdin mi var
Bir şeyler çıkarmak mı istiyorsun derdinden
Ankara'ya gelmelisin."
Oysa O, Adakale Sokak'ta İlhan Berk'i özlüyordu.
Mehmet Kemal'i. Yılmaz Gruda'yı, Orhan Veli'yi.
Masadaki yerini Metin Altıok'a devreden Şahap Sıtkı'yı...
"İnanılmaz biçimde bu kentten giden"
"İçtiği rakı kadar bembeyaz" Şahap Sıtkı'yı...
Ki; Metin Altıok ile Behçet Aysan da Sivas'a gittiler...
İnanılmaz biçimde...

xxx

Bütün şairler terk ediyor Ankara'yı...
Kaç kişi kalmışsa;
Önce şiirlerini postalıyorlar İstanbul dergilerine...
Sonra kendilerini...
Kimi de ‘erken' gidiyor.
Halbuki "Bu şehirde insanlar bekler" diyordu:
"Bu şehirde insanlar bekler. Emekliliği, askerliğin bitmesini, rüşvetin gelmesini, gönderdiğiniz evrakın cevaplanmasını, suskun devletin konuşmasını beklerler. Taşı çatlatacak bir sabırla bir şeyleri beklerler, kim bilir bekledikleri hayattır. Belki denizi görselerdi beklemezlerdi. Denizi su sanırlar. Suyu görmek için göllerin kıyısına gidersiniz ama su ufka uzanmaz. Bir suyu deniz yapan ufuk yoktur Ankara'nın göllerinde. Oysa ne önemlidir suyun hiç bitmemesi ve uysal bir sevgili gibi gökyüzüyle birleşmesi. O vaatker ufuk çizgisi, o nasıl güzeldir. Her zaman ötelerde bir şey olduğunu fısıldayan o şehvetli çizgi. İnsanlar Ankara'da beklerler, kim bilir bekledikleri hayattır."

xxx
Tam da ‘ucube' tartışmalarına rastladı, Şair'in "Üstü kalsın..." diyerek aramızdan ayrılışının 21'inci yıldönümü...
"Bir kent değil burası, bir acenta dizisi,
Bir işhanı, bir umumi mümessizlik belki" dediği;
"Biliyor musun başkentim nedense
Birbirimizden çekiniyoruz ikimiz de" dediği Ankara unuttu Onu.
O, teşhisini yıllar önce yapmıştı, üzerine eklenecek tek bir sözcük bırakmadan;
"Tutulmamak üzere verilmiş söz dizisi gibi..."
"Sen yaslarına hiç yaslanmaz oldun
Ben acılarıma yeterince" diye seslenmişti Ankara'ya...
Opera'yı "içine gereçleri doldurulmuş ağırlıksız bir keman kutusu"na;
Osmanlı Bankası'nı ‘davul'a benzetmiş,
"Sahi kaçıncı sanat oluyor şu mimari" diye sormuştu,
Emlak Kredi'yle başlayan "camdan metalden bir melodika ordusu" ile Ulus'tan Çankaya'ya dizelerde yolculuk yaptırırken.

xxx

Cemal Süreya, ayrılalı 21 yıl oldu.
Ankara ise hâlâ bıraktığı gibi...
"Çoğaltan ellerini seviyorum kaç kişi"
diye sorduğu heykeltıraşların eserleri de yok hâlâ caddelerinde...

10 Ocak 2011 Pazartesi

HABERTÜRK YAZILARI/ ULUCANLAR

ULUCANLAR


12 Eylül döneminin ilk günleriydi.
Karabasan gibi ülkenin üzerine çöktüğü günler.
Uzaktan görüntüsü bile korkutmaya yetiyordu...
Üstelik Mamak'ın yanında ‘lüks' bile sayılabilirdi.


xxx

Ulucanlar Cezaevi ile ilk tanışma 12 Eylül'ün ilk yıllarında oldu.
Şanslıydık;
Çünkü sadece ziyaretçi olarak tanışmıştık.
Cebimizdeki öğrenci harçlığı ile birkaç paket sigara alıp yakın bir arkadaşımızı ziyarete gittiğimizde.
Cahil cesareti bile denebilirdi.
Kapıdaki sorguyu bin bir güçlükle aşabilmiştik.
İçimizdeki korku, ‘kavak' ağacını gördüğümüzde bambaşka bir heyecana dönüşmüştü.
Sonrasında o ruh halinden kurtulabilmek için Kale sırtlarında epey dolaşmak gerekmişti.

xxx

Yıllar sonra yeniden ‘ziyaret' ettiğimde bu kez yanımda iki oğlum vardı.
Ulucanlar boşaltılmış;
Yıkılıp alışveriş merkezi mi yapılsın, müze mi olsun diye tartışılıyordu.
Henüz ‘bozulmamış' koğuşları dolaşıp bol bol fotoğraf çekiyorduk.
Özellikle de duvarlardaki yazıları.
Anlamlı, anlamsız;
Sloganlar...
Hepsi duvarlardaydı.
Her biri farklı bir ruh halini yansıtıyordu.
Biz okumaya çalışırken arkamızdan birisi, "Bak ben yazdım" diyordu, elinden sıkıca tuttuğu kadına...
"Senin için yazdım"
Belli ki sırf o yazıyı göstermek getirmişti.
Hızla da çıkıp gittiler; kaçarcasına...

xxx

O anda şanslı bir baba olduğumu düşündüm...
İki oğlumun, babalarının aynı yaştaki ruh halini anlamalarını istiyordum belki de.
Onların yaşında iken babasını cezaevinde ziyaret eden kendi ruh halimi...
Gardiyanlara rica edip koğuşa götürdüğü oğlunu kucağına oturtup "Bunu senin için yaptırdım" diyerek boncuklardan ördürdüğü hediyemi veren babamın ruh halini...

xxx

Hızla kaçmak istedim oralardan...
Halbuki Barış, tabutlukları, Hilton'u, 5'inci Koğuş'u gezmek istiyordu daha.
Kitaplardan okuduğu yerleri...
Saatler sürmüştü gezimiz...
Yorgunluğumuzu kavak ağacının yanında, 78'lilerin dağıttığı çayla atmaya çalışırken dalıp gitmiştik hepimiz.
Deniz, adını sıkça duyduğu Deniz'i soruyor, anlamaya çalışıyordu.

xxx

Altındağ Belediye Başkanı Veysel Tiryaki konuğumuzdu geçen hafta.
Bir gün önce Kültür Bakanı Ertuğrul Günay gezmişti, henüz ‘müze' olması için imza atmadığı Ulucanlar Cezaevi Müzesini.
Sohbet konusu elbette Ulucanlar'dı.
Aynı sıralarda BDP milletvekilleri de Ulucanlar kapısına dayanmıştı.
İzin vermiyordu gezmelerine, Başkan:
"Henüz açılışını yapmadık ki, herkes gelip şovunu yapmak istiyor. Açılışını yapalım. Kim istiyorsa gelip dolaşsın."
Gerçi BDP'liler gezseler de kaldıkları koğuşları göremeyeceklerdi.
Yıkılmıştı o bölüm.
Sonra uzun uzun anlattı, nasıl alışveriş merkezi olmaktan kurtulduğunu Ulucanlar'ın.
Şimdi müzeye dönüştürülen Sinop Cezaevi'ndeki yanlışlıkları görmüş, diğer ülkelerdeki örneklerini gidip incelemişti.
Eseriyle gurur duyuyordu.

xxx
Açıldığında yeniden gezme cesareti bulabilecek miyim bilemiyorum Ulucanlar'ı...
Korkuyorum.
Hem aynı duyguları yeniden yaşamaktan;
Hem de kaybolan yazıları görememekten.

2 Ocak 2011 Pazar

HABERTÜRK YAZILARI/ GEÇMİŞLE GELECEK

GEÇMİŞLE GELECEK



Yeni yılın ilk gününü de çalışarak geçirdik.

Çoğu, ‘dün'den, eski yıldan kalan konularla...

Yeni yıla girilse de geçmişle bağ kopmuyor,

Zaten sorun da koparılmaya çalışıldığında çıkıyor.



xxx

Başkent'te yaşıyorsanız ve siyaseti takip etmeye çalışıyorsanız ‘gerginlik' adeta yaşam biçimi haline geliyor.

‘Sıradan' başladığınız bir gün krizle bitiyor, ‘rutin' gördüğünüz bir etkinlik bir anda ‘olay' oluyor.

"Milli birlik ve beraberliğimize" diye başlayan nutuklar kavgayla sonuçlanıyor.



xxx



Yeni yıl coşkusu da Başkent'in ‘gerilim geleneği'ni değiştirmeye yetmedi.

Son haftayı da krizlerle uğurladık.

Önce Atatürk'ün Ankara'ya gelişinin yıldönümünde, ‘gelenek'ten kopuldu.

Askerler ve seymenler yürüyemedi.

Oysa alışmıştık.

91 yıl önce Dikmen sırtlarında Ata'yı karşılayan seymenlerin, o asil görüntüleriyle Ankara zeybeği ve yürüyüşü 27 Aralık'ların klasiği haline gelmişti.

Peşinden Harp Okulu öğrencilerinin yürüyüşü...

Bu yıl olmadı.

Gerekçesi ise çok ulvi;

‘Ankara halkını mağdur etmemek, genel hayatı olumsuz etkilememek'

"Trafiğin çok yoğun olduğu ana arterlerde de, ulusal ve uluslararası faaliyetler dışında, gerekçesi ne olursa olsun hiçbir faaliyet" yapılamayacak.

Galiba önümüzdeki 23 Nisan, 19 Mayıs, 30 Ağustos, 29 Ekim gibi bayramlar da krizlere gebe...

Aslında Ankaralı alışkındır trafiğin kapanmasına...

Programlı da değildir.

Günün herhangi bir saatinde, herhangi bir yerde bir devlet büyüğünün geçişi nedeniyle polis yolları kesebilir.

Ama bu ‘kesinti', Ankara'nın geçmişiyle, kimliğiyle bağlantısını kesmez...

xxx

Ankara Valiliği'nin bu kararını kimisi ‘Atatürk'e vefasızlık', kimisi ‘sivilleşme' olarak yorumladı.
Genelkurmay ve kuvvet komutanlıkları sanki hemen Meclis'in karşısında değilmiş gibi, Harp Okulu Dikmen'de değilmiş, Başkent'in çevresinin askeri birliklerle çevrili değilmiş gibi askerlerin Atatürk'e saygı yürüyüşünü ‘demokrasiye aykırı' buldu kimileri...

Sanki Atatürk yaşamının büyük bölümünde asker değilmiş gibi...


xxx



Bir diğer krizimiz Ulucanlar'da idi, ilki kadar ses getirmedi belki de.

BDP Milletvekilleri, bir dönem ‘yattıkları' Ulucanlar Cezaevi'ni bu kez müze olarak gezemedi.

Oysa daha önce ‘kelepçe' ile geldikleri Ulucanlar'ı bu kez ‘kırmızı plaka' ile dolaşacaklardı.

Ama olmadı;

Ulucanlar'ı yıkılmaktan kurtaran, bürokrasiye rağmen burayı gerçek anlamda bir ‘cezaevi müzesi'ne dönüştüren Altındağ Belediye Başkanı Veysel Tiryaki, kapıları açtırmadı.

Gerekçesi basitti;

"Henüz resmi açılışı yapılmadı"
Halbuki bir gün önce Kültür Bakanı Ertuğrul Günay oradaydı.

O da cezaevlerinin aşinasıydı...

Belki de henüz ‘Bakan' olarak Ulucan'ların ‘müze' olması için prosedüre imza atmamıştı ama anılarını tazeliyordu.



xxx

Geçmişle bağ kolay kopmuyor, zaten koptuğu anda da sorun başlıyor.

Aynen Atatürk'ün Ankara'ya geliş törenlerinde olduğu gibi.

Ulucanlar'da yaşananlar gibi...

Yeni yılı 2010'u unutmadan en iyi şekilde yaşamamız dileğiyle...