24 Ekim 2012 Çarşamba

TAHTACI BAYRAMI





Anıtkabir'i hiç böyle gördüğünüz mü bilmiyorum.
Cıvıl cıvıl, rengarenk...
Yıllardır defalarca gittim, hiç böyle bir manzara ile karşılaşmadım
xxx
Biz Ankara Valiliği'nin ‘yasak' kararı ile uğraşırken geldi fotoğraf,
Bazı gruplar, 29 Ekim öncesi, "Cumhuriyet Bayramı'nda 1. Meclis'in önünde toplanma" çağrısı yapıyor;
Valilik ise "kanuna aykırı, gerekli yasal işlemler yapılacaktır" diye uyarıyordu.
Eyleme katılan olursa "güvenlik güçleri tarafından engellenecek."
Eylem denilen de "Cumhuriyet Bayramı..."
29 Ekim günü Ulus'ta yaşanabilecekleri gözümüzün önüne getirmeye çalışırken neyse ki dostumuz Faruk Demir girdi içeriye...
Aldı götürdü, olası karanlık görüntüleri;
Rengarenk bu fotoğrafı koydu.
O fotoğraf bugün HT Ankara'nın birinci sayfasında.
xxx
'Tahtacı Kültür, Eğitim, Kalkınma ve Yardımlaşma Derneği' üyeleri gelmiş İzmir'den.
Faruk Demir almış Anıtkabir'e götürmüş.
İyi ki de götürmüş.
Her zaman devlet ciddiyeti içinde hareket edilen;
Devlet protokolünün siyah ve gri, askeri protokolün yeşil üniformaları ile görmeye alıştığımız Anıtkabir'de bu fotoğraf çıkmış.
Xxx
Tahtacılar, bu ülkenin en az bilinen kesimlerinden.
Kaynaklara baktığınızda ortak şu cümle şu:
"Tahtacılar Ege ve Akdeniz bölgelerinde yaşayan Alevilerdir"
Onun dışındaki bilgiler çelişkili.
Yavuz Sultan Selim'in tahta geçmesinden sonra; Alevilere karşı yaptığı zorbalıklara boyun eğmektense, dağlarda yaşamayı tercih edenler olduğunu yazanlar da var; Fatih'in İstanbul'u fethederken kullandığı gemileri yapması için Toroslar ve Kazdağları'na gönderdiğini söyleyenler de.
xxx

Tahtacılar'la ilk kez rahle-i tedrisatından geçmekle her zaman övündüğüm, 8 yıl önce kaybettiğimiz ustam rahmetli Müşerref Hekimoğlu sayesinde tanıştım.
Altınoluk'tan Akçay'a doğru giderken, yolun 15. kilometresinden sağa sapıp iki kilometre kadar tırmanınca Körfezin mavisi ile sırtını yasladığı Kaz Dağlarının yeşilinin içine saklanmış bir köyde.
Tahtakuşlar Köyünde...
Alibey Kudar...
Geleneklerinin, göreneklerinin kaybolmaması için doğup büyüdüğü köyünde, iğneyle kuyu kazarcasına Etnografya Müzesi kurmuş;
Devletin değil ama UNESCO'nun desteğini almayı başarmıştı.
Her Köy Enstitülü öğretmen gibi kendisini eğitime adamıştı.
xxx
Anıtkabir fotoğraflarını görünce yeniden hatırladım Alibey Kudar'ı.
Bize müzeyi gezdirirken anlatmıştı;
Kazdağları'ndaki Tahtacı köylerinde yaşayanlar bayramlarını, düğünlerini mezarlıklarda kutlarmış.
Mutluluklarını öbür dünyaya göçen atalarıyla paylaşırlarmış.
Kadınların, neden bayram kıyafetleriyle geldiği, neden Anıtkabir'de yüzlerinin parladığı belki kültürlerinde gizli.

21 Ekim 2012 Pazar

EMİRLERİN DRAMI

Başkent bambaşka bir drama sahne oldu bu hafta...
Her gün onlarcasına tanık olduğumuz;
artık kanıksadığımız trafik kazalarının
yol açtığı bir dram...
Ama bu kez zincirleme bir dram...

xxx


"Genç yaşında geçirdiği trafik kazası
sonucu hayatını kaybetti..."
Benzerini gazetelerde, televizyonlarda,
radyolarda defalarca duyabileceğimiz
bu haberle ilgili gelişmeleri hafta boyunca izledik.
Yaşamının baharında trafik kazasına
kurban verilen genç 22 yaşındaki Emir Hilmioğlu'nun
babası eski rektör, 'Ergenekon' davası sanığı
Fatih Hilmioğlu olunca
o melun kaza bambaşka anlam kazandı.
Üstelik kanser hastası olan Baba Hilmioğlu,
oğlunun cenazesine katılmak için
birkaç günlüğüne cezaevinden çıkarılmasına rağmen
acısını evinde, eşiyle paylaşmasına
izin verilmeyince skandala dönüştü.
Üç yıldır cezaevinde olan bilim adamı,
‘kaçabilir' endişesiyle gece
Sincan Cezaevinde tutulunca işe siyaset karıştı.
Bir babaya yaşayabileceği en ağır acı,
katmerli şekilde yaşatılınca nutuklar atıldı,
‘çözüm' için sözler verildi.
Cenaze töreni ise bambaşka sürprizlere sahne oldu.
Acıyı paylaşmak için aynı görüşte,
aynı ideolojide buluşmak gerekmiyordu.
BDP'li Sırrı Sakık'tı o isim.
Evlat acısının ‘öteki mahallesi', ‘karşı kampı' yoktu...

xxx

Hafta boyunca hep kalanlar konuşuldu;
Giden hep unutuldu.
Emir, Emirler kolay yetişirmiş gibi;

xxx

Emir'in öyküsünü de
Habertürk Televizyonu'ndan arkadaşımız Anıl Ergin yazdı;
Yazdı yazmasına da o hengame arasında
dikkatlerden kaçtı gitti...
Emir Hilmioğlu Başkent Üniversitesi
Hukuk Fakültesi son sınıf öğrencisiydi.
Ama hayata kendisini
sadece bir avukat olmak üzere hazırlamıyordu.
Ankara Sanat Atölyesi ve Müjdat Gezen Sanat Merkezi'nde
oyunculuk dersleri alıyordu;
aynı zamanda kısa filmler üzerinde çalışıyordu.
Son olarak "Kolo'nun Mirası" adıyla bir film çekmiş;
Ankara'yı anlatmıştı.
Babası cezaevinde olmasına
rağmen bütün yoklukları aşmayı bilmiş,
Kısıtlı imkanlarla, dar bütçeyle bir belgesel yapmış;
Ankara'nın efsanevi belediye başkanlarından
Vedat Dalokay'ı anlatmıştı. O film,
4. İstanbul Uluslararası Mimarlık ve Kent Filmleri Festivali'nde yer aldı.
Mimarlar Odası Ankara Şubesi'nin "Çocukça Kısa Film Yarışması"nda
teşvik ödülü almaya hak kazandı.
Ama ölüm, sevincini kursağında bıraktı.
Ömrü, 16 Kasım'da yapılacak törene,
ödülünü kaldırmaya yetmedi.

xxx

Biz Emir'i trafik terörü nedeniyle;
Babasının adı yüzünden tanıdık.
Tanıdığımızda çok geçti.
Keşke biraz daha zamanı olsa;
Duruşmalardaki savunmalarıyla,
yaptığı belgesellerle tanısaydık.
Emirler kolay yetişmiyor;
Onları yetiştirenler de.

17 Ekim 2012 Çarşamba

YILDIZLARA YOLCULUK


YILDIZLARA YOLCULUK

"Yıldızları ve göklerdeki sonsuzluğu fark edin. O zaman hayat büyülü duruyor"
Cer Modern'de ‘Yıldızlı Gece'ye bakarken insan fark etmekle kalmıyor, sonsuzluğun içinde kaybolup gidiyor.
Van Gogh'ta yıldızlar sadece yıldız değil;
Dokunmak isteyeceğiniz kadar gerçek...

xxx

İstanbul'da ziyaretçi akınına uğrayan sergi nihayet Ankara'ya geldi.
3 Ocak'a kadar Cer Modern'de.
Van Gogh'a meraklısıysanız;
"Bir daha nerede göreceğim" diye düşünüyorsanız her şeyden önce klasik müze ya da galeri gezintilerini kafanızdan çıkarın.
Bu sessiz bir sanat galerisi değil.
Parmak uçlarında dolaşmanıza, yanınızdakiyle fısıldayarak konuşmanıza, eserlere uzaktan bakmanıza gerek yok;
Tanıtımında olduğu gibi çerçevesinin içindesiniz.

xxx

Bu klasik bir sergi değil.
Güçlü bir klasik müzikle senkronize olarak değişen devasa boyutlardaki 3000'den fazla ‘canlı tablo' salonun her yerini dolduruyor.
Van Gogh'un coşkulu renkleri, canlı detaylarla her yerde.
Dokunmak isteyeceğiniz kadar gerçek.
xxx

‘Yıldızlı Gece' sanırım Van Gogh'un en ünlü resmi.
Ressamın akıl sağlığının çok da düzenli olmadığı bir zamanda ortaya koyduğu eserlerden.
Akıl hastanesinde yatarken hayal gücünü kullanarak yaptığı bir tablo.
Aslını görme fırsatı olmadı.
Ama duvarları, kolonları, tavanı, hatta yerleri bile dolduran bir ‘Yıldızlı Gece'ye bakarken Van Gogh'un o ünlü sözünü hatırlamadan duramıyor insan;
"Yıldızları ve göklerdeki sonsuzluğu fark edin. O zaman hayat büyülü duruyor"
Girdap gibi bulutlar sizi alıp götürüyor, yıldızlarla umut ışıltısı zirveye ulaşıyor.
Sarmalların arasında başka şeyler mi gizli diye ararken buluyorsunuz kendinizi.
Fondaki müzik sizi daha da itiyor gökyüzüne...
Uzmanlar araya dursun yıldızların gizli anlamını;
Zaten O da yazmış mektubunda:
"Yıldızlı bir gökyüzünü resmetmek için mavi-siyah üzerine küçük beyaz noktalar koymak yeterli değildir..."
Siz dokunun limon sarısı, pembe yıldızlara...

xxx

Van Gogh Alive'da, dahi ressamın fırtınalı hayatı kronolojik olarak duvarlarda akarken ruh halini de izleyebiliyorsunuz.
Ayçiçekleri çıkıyor karşısına,
Sonra buğday tarlası ve kargalar...
Ölümün yakınlığını hissettiriyor size;
Işığı ve refahı temsil eden sarı renklerle...
Ardından 1886 Paris sokaklarında dolaşıyorsunuz...
Ve;
Çiçek açmış badem ağacı...
Buram buram ‘sevgi' ve ‘hayat' kokusu salonu sarıyor;
Dokun bana diye bağırıyor sanki...
xxx

Son dönemde bu tür sergiler İstanbullu firmaların sponsorluğunda Başkent'e gelmeye başladı.
Ankaralı işadamları herhalde bir pay çıkarır.



15 Ekim 2012 Pazartesi

GAZEL AYI

"GAZEL AYI"

Eskiden Teşrin-i evvel denirmiş;
Süryaniceden kalma bir ad.
Aramice 'Tişri'den geldiğini söyleyenler de var.
Cumhuriyet'ten sonra İlk Teşrin ya da Birinci Teşrin olarak kullanılmaya başlanmış.
15 Ocak 1945'te yürürlüğe giren bir yasa ile adı değiştirilmiş;
Ekim olmuş, tarlaların sürüldüğü dönem yani...

xxx

Son günlerde gelen elektronik postalardan 'anma' mesajlarını okuyunca aklıma geldi birden;
"Gazel ayı"
Çocukluk günlerinden çağrışım yapan bir deyim.
Anadolu'da ekim ayı için ‘Gazel ayı' da denir.
Kuruyan gazellerin, yaprakların dökülme ayı...
Sadece kuru yapraklar dökülse keşke;
Ne çok yaprak düşmüş, nice çınarlar kurumuş meğerse...
xxx

Ahsen;
Haber peşinde koşarken trafik canavarına kurban verdiğimiz sayısız gazeteci arkadaşımızdan yalnızca biri...
Bundan 15 yıl önce 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'i takip etmek üzere Balıkesir'e giderken Bozüyük yakınlarında geçirdiği trafik kazası değil, küçük bir yara için hastane hastane dolaştırılması aramızdan almıştı Ahsen Çetiner'i.
Kaybedeli 15 yıl olmuş.
Koskoca 15 yıl birbirimize takılamamış, şakalaşamamışız.
Önceki gün Cebeci Asri Mezarlığında anmak üzere buluştu sevenleri.
Gidemedik maalesef...
Anılarla yetinmek zorunda kaldık.

xxx

Mahmut hocamızı da kaybedeli 13 yıl olmuş.
Anlatmak için sıfat yetmez.
En doğrusu Metin Aksoy'un deyimi galiba:
'Tek Başına Orkestra'...
Okulda bize sinemayı sevdiren, öğreten, öğretmekle kalmayıp yoktan var ettiği Ankara Film Festivali'nde yıllarca kaliteli filmleri izlememizi sağlayan;
TRT'yi kuran, ödülünü kovulmakla alan, buna rağmen küsmeyip bize televizyonculuğu öğretmek için yazan, anlatan öğretmenimiz...
Çağdaş Gazeteciler Derneği'nin eski Genel Başkanı...
Mahmut Tali Öngören...
Dün, biz bu satırları karalarken dostları Öngören'i anlatıyordu Cumhuriyet Kültür Merkezi'nde...
Ama, Ankara'nın Başkent oluşunun 89'uncu yıldönümünü kutlayan protokolün aklına bile gelmiyordu Öngören'i anmak...
Halbuki, Ankara'yı O'nun sayesinde tanımıştı bir kuşak...
Sovyet yapımı, "Türkiye'nin Kalbi Ankara" filmini O bulup çıkarmış;
Anadolu'da Ankara'yı hiç görmeyen çocuklar O'nun sayesinde sevmişti, siyah beyaz tek kanallı TRT döneminde...
Onlarca sinemacı yetiştirmiş, senaryo tekniklerini öğretmiş, ama öğrencilerinden hiç biri Ankara'yı çekmemişti.

xxx
Ya Kaptan'a ne demeli?
Usta kalem Attila İlhan, ölümünün 7'inci yılında anılırken güçlü bir ses çıkmadı Başkent'ten.
"Ulan Ankara ben senin oğlun değil miyim" demekte haklı mıydı acaba?
Sanki yıllarını Ankara'da geçirmemiş;
Sırtlan Payı, Yaraya Tuz Basmak ve Fena Halde Leman'ı burada yazmamış gibiydi.
'İyi kalpli üvey ana' yine göstermişti vefasızlığı
Ulan Ankara sana bu yakıştı mı hiç Gazel Ayı'nda?

10 Ekim 2012 Çarşamba

BAŞIMIZ GÖĞE ERİNCE


BAŞIMIZ GÖĞE ERİNCE


Her kentin bir kimliği vardır ya;
Pek öyle değil galiba.
Bütün şehirler birbirine benzemeye başlamış.
xxx
Hafta sonu Ankara'dan uzaklaşmak zorunda kaldım;
Birkaç günlüğüne Balıkesir yolculuğu...
Otobüs terminale yaklaştığında, manzara Ankara girişinden farksızdı.
Kentin girişinde yükselen TOKİ konutları...
Ankara'da neyse Balıkesir'de de o.
5'er 10'ar katlı toplu konutlar.
Mimari aynı olunca manzara da aynı;
Sadece Balıkesir değil, yol üzerindeki kentler de aynı.
Şimdi toplu yıkım, toplu dönüşüm de başladı.
Birkaç yıla kalmaz bütün kentlerin siluetleri birbirine benzeyecek gibi...
xxx

Şimdilik Ankara'yı farklı kılan; Başkent'in siluetini giderek değiştiren farklı yapılar var.
Mania engeli fiilen kalkınca kentin dört bir yanından gökdelenler de fışkırmaya başladı.
Bugün daha çok Konya Yolu ve Çukurambar tarafında daha çok dikkati çekse de eskinin gecekondu simgesi Mamak da hızla yükseliyor, Etimesgut da.
40 katı aşan binalar yapılıyor.
Bu kez ‘dönüşüm' daha hızlı...
Gecekondudan doğru rezidansa...
Arada ‘apartmanlaşma' bile yaşanmıyor.
xxx

Konya Yolu'nda, Eskişehir Yolu'nda yapılan gökdelenlere şimdilik kamu kuruluşları, bakanlıklar yerleşti.
Kira dolarla...
Henüz konut olarak kullanılan pek yok gibi...
xxx
Ardı ardına yükselen dev kuleler tasarımlarıyla da fark yaratıyor
Ama hepsini devletin kiralaması akla mantığa aykırı.
Zaten Türkiye'nin önde gelen firmaları, kampanyalarıyla yeni bir yaşam stili satmaya başladı;
"Rezidans" kavramıyla otel konforunda yaşam vaat ediliyor.
‘Memur kenti' denilen ‘gri' rengiyle eleştirilen, çevresi gecekondularla çevrili bu kent göğe doğru yükseldikçe herhalde kültürü de değişecek;
Herhalde yaşamsal çelişkileri de keskinleşecek...

xxx

Son günlerde çevremdeki bütün tanıdıklara soruyorum:
En çok kaç katlı evde yaşadınız?
7'yi 8'i geçene pek rastlamadım.
"Peki 40'ıncı katta yaşar mısın?" soruma ise yanıt hiç gelmedi.
Hemen herkes durup bir düşündü.
Nedense ‘yükseklik korkusu' ağır bastı.
Ama ‘kesinlikle oturmam' diyen de çıkmadı.

xxx

Eskiden Oran'da, Yıldız'da, Dikmen Vadisi'nde gecekondusunu müteahhide verip ev sahibi olanların genelde evlerini kiraya verip başka semtlere taşındığı anlatılırdı.
Sosyolojik değişim yılları aldı;
Sonuçları ağır oldu.
Varoşların yerini ‘yeni varoşlar';
Gecekondu kültürünün yerini ‘yeni varoş kültürü' aldı.
Şimdi torunlar dedelerine göre değişime daha hazır.
Gecekonduda oturup yanlarında yükselen gökdelenleri seyretmeye niyetleri yok.
En alt kattan 40'ıncı kata çıkmaya daha ‘aç'
En azından hayallerinin sınırı yok.
Belli ki televizyonlarda izledikleri yabancı filmlere bakıp ayakkabıları 40'ıncı katta kapının önüne koymayacaklar.
Bir de 40. katta oturmanın ekonomisi olsa...

9 Ekim 2012 Salı

NERELİSİN BACIM


"NERELİSİN BACIM?"


Yıl 1922
Bazı milletvekilleri kanun teklifi hazırlamış.
"Misak-ı Milli sınırları içinde doğmayan ve bu sınırlar içinde 5 yıl yaşayamayanlar milletvekili olamaz..."
Amaç; Mustafa Kemal'i kurduğu Meclis'ten uzaklaştırmak...
Bunun üzerine Ankaralılar toplanır;
Belediye aracılığıyla hemşerilik beratını iletirler.
Mustafa Kemal, cevap verir;
"Beni Ankara'nın hamiyetli hemşehrileri arasına girmeğe davet suretiyle tecelli eden iltifatınıza samimi ruhumdan arz-ı şükran eylerim.
Ankaralı hemşehrilerimizin bu ihtihlas-ı vatan mücadelesinde ayrı bir hisse-i şerefi vardır.
Hemşehrilerimi bir kardeş samimiyetiyle tebrik eder ve bana karşı gösterdiğiniz kalbî muhabete mukabeleten cümlenizi derâgûş eylerim."
Tarih 5 Ekim 1922
Yani 90 yıl önce...
xxx
Önceki gün Atatürk'ün Atatürk'ün Ankara hemşeriliğini kabul edilişinin 90. yıl dönümü nedeniyle törenler düzenlendi.
Bu özel günde Ankara Kulübü Derneği üyeleri Anıtkabir'i ziyaret ederken dikkatimi çekti.
Seymenlerin yanında ‘Bacı Erenler' de vardı.
Geleneksel bindallılarıyla...
xxx
Birkaç kez yazdık.
TÜİK istatistiklerine göre 4.5 milyonluk Başkent'te yaşayanların sadece üçte biri, yani 1.5 milyonu gerçek Ankaralı.
74 ilden gelip yerleşenler var.
Her biri belirli bölgelere yerleşip, kendi mahallelerini kurmuş...
Herkes birbirine, "Memleket nere hemşerim" diye soruyor.
Hiç biri Ankaralı değil.
Ama hepsi erkek...
xxx
Siz hiç duydunuz mu bilmiyorum.
Ben günlük yaşamımda hiç karşılaşmadım.
Kadınlar sormaz birbirine, "Nerelisin?" diye;
"Hemşerim" hiç demezler...
Erkekler nereye göçerse göçsün; ‘baba toprağı'nı arayıp,
yaşadığı topraklara yabancı kalır.
Güveneceği ‘hemşeri' arar.
İşte bu yüzden olsa gerek;
Türkiye'de hemşerilik meselesi de,
Hemşerilik dernekleri de hep erkekler üzerinden yürür.
xxx
Erkeğin ‘nüfusa kayıtlı yer' değişmez.
Kadınlar ise evlendiğinde, ‘baba ocağı' biter;
Nüfus cüzdanında ‘nüfusa kayıtlı yer' kocasının kayıtlı olduğu yere geçer. Eşinin ölümünde bile kaydını başka yere alamazlar.
Yani nüfusuna göre kağıt üstünde bile ‘kalıcı memleketi' olamaz...
Erkek ‘baba toprağı' ararken kadınlar ‘ana toprağı'na ihtiyaç duymaz;
Geriye değil, ileriye bakar.
Hemşerilik kadınlar için destek alınacak değil, kısıtlayıcı unsurdur.
xxx
4.5 milyonluk Başkent, belki de kadınlar Ankaralı yapılamadığı için hala bayramlarda boşalıyor.
Belki Ankaragücü, taraftar gruplar arasında yeterince ‘kadın' olmadığı için kurtulamıyor.
Ankara'nın sorunları belki de 103 kişilik Büyükşehir Belediye Meclisi'nde bile sadece 8 kadın üye olduğu için çözülemiyor.
Bacı Erenler neredesiniz?



6 Ekim 2012 Cumartesi

NEREDESİN SEN

Dostumuz Faruk Demir çıktı geldi ansızın...
Sazıyla, sözüyle...
Neşet'iyle, Leyla'sıyla...
xxx

"Allah kimseyi eski siyasetçi yapmasın" derler...
Aslında buna bir cümle daha eklemek lazım...
"Allah kimseyi eski gazeteci yapmasın..."
Zordur kopmak.
Hep eski günler anılır;
Bütün cümleler ‘ben' diye başlar...
Ama Faruk Demir başka.
Tanıtmak için yanına ‘eski milletvekili' sıfatını koymayı gerektirmeyen ender siyasetçilerden...
Hatta ‘siyasetçi' bile demeye gerek yok.
Tek başına ‘gerçek' sıfatı yeterli zaten;
‘Sanatçı'
"Türk Halk Müziği ses sanatçısı" unvanıyla TRT'de çalışırken milletvekilli seçildiğinde de sanata ara vermemişti.
Siyasetten değil, sanattan kopamayanlardan...
xxx
Önceki akşam en yorgun anımızda çaldı Habertürk Ankara Bürosu'nun kapısını.
Oturduğunda temsilcimiz Muharrem Sarıkaya'nın odasında;
Fazla söze gerek bırakmadı.
Aldı sazı eline;
"Neredesin sen..."

xxx
Neşet Ertaş toprağa verileli bir hafta oldu.
Ama her şeyde olduğu gibi çok çabuk ‘tüketti' televizyonlar.
İlk günlerdeki programlar azaldıkça azaldı;
Adı geçmez oldu...
Veda ettiği ‘yalan dünya'nın ekranlarında ‘yalan' oldu sanki...
Neyse ki ‘yalan' olmayacak o kadar eser bıraktı ki, televizyonlar unutsa da türküleri her yerde...

xxx
Türkü bittiğinde Neşet'i anlattı;
İzmir'de yattığı hastane odasında ziyaret etmişti.
Önce MESAM heyetiyle gitmiş;
Sonra yeniden...
Sohbet etmişler yormadan.
Anı olarak fotoğraf çekmişler;
Ama hiçbir yerde yayınlanmayacak.
O dev, o yatakta görülmeyecek.
‘Leyla' ile tanışmışlar hastanede...
Leyla'yı anlattı önce iki cümleyle;
Sonra aldı sazı yeniden eline:
"Yazımı kışa çevirdin..."

xxx
Faruk Demir siyasete de sanata da devam ediyor.
Söz yazarlığı ve besteler, derlemeleriyle türkülere yeni türküler kazandırıyor.
Sanata, sanatçıya hak ettiği gereken değer verilmese de.
Neşet Ertaş'a yapılan haksızlıklara geldi sıra;
Unesco ‘Yaşayan İnsan Hazinesi' olarak ilan etmişti.
İstanbul Teknik Üniversitesi, Türk Musıkisi Devlet Konservatuvarı da ‘fahri doktor' unvanı vermişti.
O günleri anlattı Faruk:
Kendisinin de mezun olduğu okulda, Neşet Ertaş'a ‘fahri doktora' unvanı verildiği için kopan fırtınaları;
Bu yüzyılın Pir Sultan'ına ‘unvan' verilmesine nasıl çağdışı gerekçelerle karşı çıkıldığını;
Sonra aynı insanların ölümünün ardından nasıl büyük büyük laflar ettiğini...

xxx
Faruk aynı zamanda ‘hoca...'
Sazı alıp eline uygulamalı şekilde ‘Neşet tekniğini' gösterirken dayanamayıp sorduk;
"Yeni Neşetler umudu var mı..."
Zor, ona göre...
Ama, bu topraklarda bu acılar olduğu sürece;
Çocuğu dünyaya geldiğinde sazı göbeğine koyan abdallar yaşadığı sürece
elbette yeni Neşet'ler olacak.
Yeter ki biz değerini bilelim.
Bir dahaki sefere ‘Zahidem'i de isteriz Faruk....

1 Ekim 2012 Pazartesi

BELKİ BU KEZ


BELKİ BU KEZ

Nedense bir çok haberi okuduğumda aynı duyguya kapılıyorum;
"Benim oğlum bina okur, döner döner yine okur..."
Anılarda çok şey mi biriktirdik;
Yoksa dönüp dolaşıp aynı konuları mı tartışıyoruz.

xxx
Başbakan Erdoğan'ın "Mahkumlara eşleriyle cezaevi dışında 24 saat birlikte kalma hakkı verilecek'' açıklamasının ardından yine aynı şey oldu.
Ben çok eskilere, 17 yıl öncesine döndüm.
Hızlı Parlamento Muhabiri olduğumuz dönemler.
Biraz övünmek gibi olacak ama, bizden habersiz sinek bile uçmuyor.
Meclis'in tozunu attırıyoruz.
xxx
Cumaları Meclis'in sakin günleridir.
Gazeteciler daha çok ‘hafta sonu' için çalışır.
Biz de bir Cuma öğleden sonra ‘turlamaya' çıkmışız.
Bütün katları dolaşıyoruz,
Grup Başkanvekilleriyle görüşüyoruz;
Ama nafile...
O günlerde Refah Partisi, koalisyon ortağı;
Pek haber çıkmıyor ancak boş geçmemek lazım.
Salih Kapusuz grup başkanvekili...
Odasına girmeden önce sohbet ediyoruz görevlilerle.
Çay ısmarlıyorlar...
İçeriye girdiğimizde ise Salih bey yeniden çay söylemek için odacıyı çağırmak için zile basıyor.
Biz ise istemiyoruz;
"Sağolsun hocam ısmarladı; zaten bizi hiç çaysız bırakmaz" diyerek odacıyı da övüyoruz.
Sohbetten haber çıkmıyor.
Vedalaşıp ayrılırken koridorda yolumuz kesiliyor.
Biraz önce Kapusuz'un yanında onore ettiğimiz odacı elimize bir kağıt tutuşturuyor;
"Daha grup yönetiminden geçmedi, geçmez de" diyor...
xxx

Elimizdeki metin bir kanun teklifi.
İmza Ahmet Fevzi İnceöz.
Tokat Milletvekili...
Cezaevlerindeki mahkumlara ayda bir kez eşleriyle birlikte olabilmeleri için düzenleme yapılmasını istiyor.
Bir hekim olarak konuya insan hakları açısından da bakıyor...
Haberimiz birkaç gazetede birden manşet...

xxx

Sonrası malum...
‘Milli Görüş' tabanı "Cezaevinde aşk yuvası mı olacak" diye ayağa kalktı.
Adalet Bakanı Şevket Kazan da karşı çıkınca İnceöz'ün teklifi ‘kadük' bile olamadı;
Gazete haberlerinde kaldı.
xxx
Aradan geçen 17 yılda mahkumlar boş durmadı...
Zaman zaman gazetelerde haberlerini okuduk.
İnanmadık ama;
Duvarı delip hamile bırakanı bile duyduk.
Bir mahkum ise İnsan Hakları Komisyonu'na başvurmuştu;
Evlendikten hemen sonra genç yaşta cezaevine girdiğini;
Çıktığında çocuk sahibi olma şansını kaybedeceğine dikkat çekip hiç olmazsa ‘tüp bebek' yapma fırsatı verilmesini istiyordu.
Yoksa soyunun tükeneceğini söylüyordu.
Bu da en temel insan hakkıydı.
Ama reddedildi.

xxx
Bu kez söz çok güçlü bir şekilde verildi.
Herhalde Meclis açıldığında bu kez yasa geçecek.
Biz de ‘bina okumak'tan kurtulacağız.