28 Ağustos 2010 Cumartesi

HABERTÜRK YAZILARI/ RESMİ DEĞNEKÇİLİK

RESMİ DEĞNEKÇİLİK

Büyük kentlerde yaşayıp da park sıkıntısından, değnekçilerden şikayetçi olmayan yoktur sanıyorum.
Arabanızla bir yere gittiğinizde park edecek yer ararken birisi işaret eder, aracınızdan indiğinizde para bekler.
Vermek istemezseniz kimisi önce nazikçe “Arabanızı çizerler, lastiğinizi patlatırlar” der.
Tartışmaya kalkarsanız zararlı çıkarsınız.
Bütün kentin ana caddeleri hatta sokakları parsellenmiştir.
xxxx

Değnekçilik bize özgü bir meslek, aynı dolmuşçuluk gibi…
Aslında güzel bir meslektir;
Ne kadar çok çalışırsa o kadar çok para kazanır.
Kazandığının ne vergisi ne algısı vardır…
Meslek yaşamım boyunca bu konuda sayısız genelgeye tanık oldum.
Her göreve gelen İçişleri Bakanı bir genelge yayınlar.
Çoğu aynı kalemden çıkmış gibidir.
“Yetkisiz kişiler tarafından kent merkezlerindeki cadde ve sokaklar ile meydanlarda gelişigüzel otopark yerleri oluşturulduğu, araçlarını park eden şahıslardan zorla ücret alındığı, ücret ödemek istemeyen vatandaşların araçlarına zarar verildiği ve tehdit edildiklerinin anlaşıldığı” diye başlar;
“Yetkisiz kişi veya kuruluşların cadde, sokak, meydan ve yol kenarlarında mevzuata aykırı şekilde otopark işletmeciliği yapmasına izin verilmeyecektir” denilerek Valilerden önlem alınması istenir.
xxx

İstanbul bu sorunu ‘İSPARK’ ile çözdü.
Çok az sayıdaki çok katlı otoparkları da boş olan Başkent’te ise çözüm ‘Türk Usulü’ oldu.
Büyükşehir Belediyesi, cadde ve sokakları ‘açık otopark’ haline getirdi işletilmesi işini kendi şirketlerinden ANFA’ya devretti.
ANFA da özel şirketlere…
Cadde ve sokaklardaki değnekçilerin yerini bir sabah, ellerinde makbuzları olan ‘sarı yelekli’ değnekçiler aldı.
Evlerinin, dükkanların önüne park edenler bile otopark parası ödemek zorunda kaldı.
Açıklamalardan uygulama daha da genişleyerek süreceği anlaşılıyor.
İlk bakışta doğru gibi…
“Artık kimse cadde ve sokakları gelişigüzel parselleyemeyecek; arabasını park edenler en azından bir muhatap bulabilecek, aracının başına bir şey gelirse sigortalı olacak, önceden sadece değnekçilere giden paradan şimdi devlet de vergisini alacak, belediyeler de kazanacak…”
xxx
Başkent’teki uygulama tamamen yasal…
Çünkü yürürlükteki yasalar, belediyelere kapalı ve açık otoparklar yapılması, işletilmesi, işlettirilmesi veya ruhsatlandırılması görevi veriyor.
Ancak bazı sorular hala açıklığa kavuşmuş değil.
Gazetemiz HT Ankara günlerdir konunun peşini bırakmıyor…
Kim bu şirketler, nasıl seçildi, ihale yapıldı mı?...”
Dün sabah Ankara Temsilcimiz Muharrem Sarıkaya elinde bir kağıt parçası ile büroya geldi.
Arabasını Tuna’ya park etmiş, ‘görevli’ye parasını ödemiş, karşılığında da ‘fiş’ almıştı.
Aslında fiş değil moda deyimle ‘kağıt parçası’
Üzerinde ne bir damga, ne bir numara…
El yazısı ile çiziktirilmiş otopark fişi…

xxx

Otopark ve trafik sıkışıklığı uygarlığın sorunu…
Belli başlı dünya kentleri, merkezlerde çok katlı otoparklar inşa edip yol kenarlarına parkmatikler yerleştirirken Başkent’teki çözüm tam da bize yakışır şekilde…

21 Ağustos 2010 Cumartesi

HABERTÜRK YAZILARI/ ANKARA'YI ÖZLEMEK

ANKARA’YI ÖZLEMEK
Bir şekilde Ankara dışına çıkınca yanıma çoğunlukla kitap alırım.
Bu kitaplar bazen özellikle seçilen, bazen de kitaplıkta göz gezdirerek, “Bu olsun” diye elime gelenlerdir.
Yıllık iznimin bir kısmını kullanmak için Ayvalık’a kaçarken yine yanımda kitaplar vardı.
Bazılarını okumak için tatili beklemiştim; “Küçük Arı” gibi…
Kitabın tanıtım yazısında “Bu kitabı okuduğunuzda herkese anlatmak isteyeceksiniz. Lütfen neler olduğunu anlatmayın; çünkü bütün büyü, olayların akışında...” diye yazıyordu.
O büyüyü yakalayabilmek, kesintisiz, bir solukta okunabilmek adına kitap başucumda uzun süre tatili bekledi.
İçinden hızla geçip gidilen bir duygu tüneli…
Fas'ın uçsuz bucaksız çöllerinde patlayan tek el silah sesi ile üç kıtadaki dört farklı ailenin yaşamını derinden etkileyen Babel filmi havasında…
Dokuz parmaklı bir kadın ve kimlik bunalımına giren kocası, kostümünü hiç terk etmeyen çocuğu ile Nijeryalı küçük bir göçmenin kesişen yollarının öyküsü…
Tam tatil havasına uygun; hızlı değil ama hiç düşmeyen bir tempoda.
Bittiğinde geride biraz mutluluk biraz hüzün bırakan bir öykü.
xxx
“Küçük Arı” bir solukta bittiğinde iyi ki “bu da olsun” diyerek yanıma almışım “Yenişehir’de Bir Öğle Vakti”ni.
İlk ne zaman okuduğumu hatırlamadan, kaçıncı kez okuyacağımı bilmeden. Sanırım üniversite yıllarıydı.
Ali, Olcay, Doğan ve Yenişehir’de bir saatlik zaman diliminde geçen kavak ağacının yıkılması.
Bu sefer okurken bir şey fark ettim.
İlk defa Ankara ile ilgili bir kitabı Ankara dışında okuyordum.
Yıllardır Ankara ile ilgili okumuş, yazmıştım.
Ama ilk defa bunu Ankara dışından yapmak, değişik bir duyguydu.
Hani bir roman okursunuz ve imgenizde canlandırırsınız ya.
Ankara’yı Ankara dışında okumak, çok değişik bir ruh hali yaratmıştı.
Eskiden buyana bildiğiniz, içinde yaşadığınız, anılar biriktirdiğiniz yerleri bir başkasının kaleminden, aradan yıllar geçtikten sonra bir kez daha okumak;
Çok iyi bildiğiniz sokakları, başkasının gözüyle gözünüzün önüne getirmek, ruhunuzun o kaldırımlarda gezintiye çıkması...
Yabancılaşma desem, değil.
Keşfetmenin heyecanı desem değil.
Bambaşka tarifsiz bir duygu…
xxx
Ankara’yı canlandırdım okurken imgemde.
80’li yılların Kızılay’ı…
Zafer Çarşısı’ndaki kitapçıları turlamalar;
Okul arkadaşlarıyla çay ocağının önünde ayaküstü sohbetler…
Sinema kaçamağı sonrası Yenişehir’de atılan voltalar ve Abdi İpekçi’de verilen molalarda kesilen ahkamlar…
30 yıl sonra unutulmayan dostluklar;
Kısa bir telefon görüşmesine sığdırılan sıcacık merhabalar…
Yıllar sonra Ankara’nın Kızılay’ın yeni hali…
Uzakta olunca özlem kokusunu çok daha iyi anlıyor insan.
Bir kez daha Ankara’yı ne kadar çok sevdiğimi ve nasıl özlediğimi duyumsadım.
Evet, özlemdi bu yaşadığım.
Sevdiklerinizi, sevdiğinizi düşündüğünüz yeri, bir de o alanın dışında iken yaşayın.
Bakalım aynı sevgi açığa çıkacak mı?

7 Ağustos 2010 Cumartesi

HABERTÜRK YAZILARI

ENERJİ VERENLER- TÜKETENLER

BAŞKENT bir haftadır YAŞ krizine kilitlenmiş durumda.
Hala da çözülebilmiş değil.
İsimler havada uçuşuyor.
Zaten stresli olan referandum öncesi ortamda demeçler hayli sert…
xxx

Yüksek gerilimin yarattığı girdap bütün enerjiyi boşalırken postadan bir kitap çıktı;
‘Türkiye’ye Enerji Verenler’
Altında ‘Gama Holding’ imzası var.
Bir özel sektör kuruluşu olarak 50’inci yıla ulaşmanın anısına hazırlanmış.
Ana işkolunun ‘enerji’ olmasından esinlenerek kitabın adı da konusu da “Türkiye’ye Enerji Verenler’ olarak belirlenmiş.
Ürettikleri enerji kuşaktan kuşağa geçen, topluma ışık tutmaya devam eden, bu ülkenin yetiştirdiği değerleri unutturmayacak bir eser ortaya çıkmış.

xxx
Kitabın sunuşundaki bir cümle de her şeyi özetliyor aslında:
“Tarihi tarihçiler yazmaz sadece, o tüm insanlığın yazımıdır her zaman. Kimisi bir noktadır, kimisi bir virgül, ama kimileri uzun cümleler bırakır aslında… Tıpkı Cumhuriyet’in 29 Ekim 1923’te ilk harfinin yazılmaya başlandığı gibi… Yıkılan bir imparatorluktan yeni lir ülke kurmak için çekilen acıların, acılardan doğan fikirlerin ete kemiğe bürünmesini simgeleyen ilk harfin yazılmaya başlandığı bir tarih…”
Kitap Mustafa Kemal Atatürk’le ve ülkeyi zafere ulaştıran emirle başlıyor;
“İlk hedefiniz Akdeniz’dir”…
Cumhuriyetin kuruluşundan başlayarak ülkeye ekonomi, kültür-sanat ve spor alanında sadece kendi başarılara imza atmakla kalmayıp hepimize enerji veren isimlerle sürüyor…
Kimler yok ki;
Cumhuriyetin kurucu yazarları; Halide Edip, Yakup Kadri, Şevket Süreyya Aydemir, Falih Rıfkı Atay…
İmparatorluktan Cumhuriyete köklü markalar; Hacı Bekir, Kuru Kahveci Mehmet Efendi; Eyüp Sabri Tuncer…
Türk sanayinin imparatoru Vehbi Koç,
İlk Türkiye güzeli Keriman Halis;
Afife Jale, Bedia Muhavvit, Cahide Sonku;
Öyküleriyle büyüdüğümüz Ömer Seyfettin;
Modanın temelini atan Vitali Hakko, Kerim Kerimol, yaşamını tiyatroya adayan, Türk tiyatrosunun çınarı Muhsin Ertuğrul, hem ağlatan hem güldüren Vasfi Rıza Zobu;
Yeşilçam’ın efsane kadınları Belgin Doruk, Fatma Girik, Hülya Koçyiğit, Filiz Akın, Türkan Şoray;
İyi yürekli, sert bakışlı jönler Ayhan Işık, Görsel Arsoy, Kadir İnanır, Cüneyt Arkın, Fikret Hakan;
Her daim zirvede olan üç diva; Ajda Pekkan, Nükhet Duru, Nilüfer…
Hala her kanalda filmlerini izlediğimiz ‘İnek Şaban, Salako, Davaro’ Kemal Sunal….
Kitapta o kadar çok isim var ki…
Cumhuriyetin ve bu ülkenin ruhuna yön veren bilim adamları, sanatçılar, yazarlar, şairler.
Eserleriyle ve pozitif enerjileriyle bizi hala etkileyenlerin resmi geçidi gibi.

xxx

Kitabı hazırlayan ekip zor bir yola girmiş.
“Bir destan yazmak değil ya da şiirsel bir anlatım ve hamaset hiç değil bu çalışmadaki hedefimiz” diyorlar…
Ama ortaya bir destan çıkmış…
Ve şiirsel dille yüzden fazla portre.
Adeta tarihsel bir roman…

xxx

Tam da enerjimizin boşaldığı anda önümüze gelen bu kitap için emeği geçen herkesi kutlamak gerekiyor.
“Türkiye’ye Enerji Verenler” bugünlerde kitap evlerinde de satışa sunulacak.
Geliri de Türk Eğitim Vakfı’na bağışlanacak.
Yeni enerji kaynaklarının ortaya çıkması için…

3 Ağustos 2010 Salı

HABERTÜRK YAZILARI/ KALDIRIM DEMOKRASİSİ

KALDIRIM DEMOKRASİSİ

Başkent gündemi günlerdir YAŞ krizine kilitlenmiş durumda.
Hangi komutan nereye atanacak, kim emekli olacak;
‘Yakalama’ kararı çıkartılanların durumu ne olacak, ifadeye çağrılan generaller terfi edecek mi?
Ankaralının sıkıntısı ise kaldırımlar…
Şikayet hattımıza gelen mesajların çok büyük bölümü kaldırımlarla ilgili…
HT Ankara da sık sık bu konuyu sayfalarımıza taşıyoruz.
Büyükşehir Belediyesi Dikmen Yeşilvadi Sokak’ta sapasağlam kaldırımları söküp andezit yerine bazalt taşları döşüyor.
Çankaya Belediyesi, Karanfil Sokak’ta yenileme çalışmalarını sürdürüyor.
Ekime, yetişmezse Kasım’a tamamlanacak…

xxx

Aslında kaldırımlarla demokrasi, kaldırımlarla gelişmişlik arasında sıkı bir bağ var.
Kaldırımlar bir ülkenin medeniyet göstergesi…
Ancak medeniyetle kaldırım yüksekliği ters orantılı;
Kaldırım ne kadar alçaksa o ülkenin o kadar uygar olduğunu,
Ne kadar yüksekse medeniyetten o kadar uzaklaştığını gösteriyor.

xxx
Aslında Türk Standartları Enstitüsü kaldırım standardını yıllar önce belirledi.
Kaldırımların genişliği en az 2.5 metre, iş bölgelerinde ise 5 metre olacak.
Yüzeyinde ayakların takılacağı çıkıntılar ve delikli yüzeyler bulunamayacak.
Yüksekliği ise 15 santim…
İşlerinin büyük bölümünü kaldırım yenilemekle eşdeğer gören belediyelerin ise ya bundan haberi yok, ya işlerine gelmiyor ya da ihmal içerisinde…
Aynı demokrasimiz gibi…
Standart var, uygulama tartışmalı…

xxx

Haklara saygı gösterilmesi uygarlık göstergesidir.
Başkasının hakkının çiğnenmesi cezayı gerektirir.
Cezanın uygulanmasında, hakkın kullanılmasında imtiyaz olmaz, olmamalıdır.
Uygar ülkelerde kaldırımlar alçaktır.
Alçak olması, arabanın kolaylıkla çıkması oraya park etme hakkı tanımaz.
Park eden ise cezasını öder.
Biz de ise TSE’nin kaldırım standardına uyulduğu pek söylenemez.
Kaldırımlar, genelde yüksektir.
Alçak yapılsa bile aralara mantar konur ki, ‘dengesiz’ bir sürücü çıkıp park etmesin.
Buna rağmen birileri mutlaka açığını bulur;
Olmazsa engelleri yıkar, kaldırıma park etmeyi başarır.
Cezası mı?
Gücü olmayan cezasını öder.
Aynı demokrasimiz gibi…
xxx

Gelişmiş demokrasilerde güçsüzün hakkı da güvenceye alınır.
Özürlüler, yaşlılar koruma altındadır.
Günlük yaşamlarının kolaylaştırılması için önlemler alınır.
O nedenle kaldırımlar da yüksek değildir.
Hatta bazı ülkelerde yol ile aynı hizadadır.
Ama hiçbir sürücü kaldırımlardan geçmeyi aklına bile getirmez.
Bizde ise genellikle kaldırım yükseklikleri 25-30 santim gibi, özürlü ve yaşlı insanlar için çıkılamayacak ölçülerde yapılır.
Yüksek yapılır ki, son sürat gelen sürüceler kontrolünü kaybedip kaldırıma çıkıp yoldan masum insanlara çarpmasın.

xxx
Bizde sık sık haber olur, bozuk kaldırımda düşüp kolunu bacağını kıranlar, bileğini burkanlar…
Kadınların topukların kırılması artık sıradandır.
Hiçbir kadın bu nedenle hakkını aramayı düşünmez, belediyeyi mahkemeye vermeyi aklına bile getirmez.
Demokrasi, hakkını arayanların rejimidir.