27 Haziran 2012 Çarşamba

HABERTÜRK YAZILARI- BOSTAN KORKULUĞU


BOSTAN KORKULUĞU

Bu hengame içinde dikkatlerden kaçtı.
İstanbul Kuzguncuk'ta "İlya'nın bostanı"nı kurtarabilmek için ‘sivil inisiyatif' başlatmış.
Bostan dedikse 17 dönümlük koca bir arazi...
Kuzguncuk'un merkezinde binalar arasında bir vaha;
Üstelik sahipsiz...
Bostan, vakti zamanında sahibi olan İlia Şoro'dan almış adını...
Sebze meyve ekermiş; ama bostanına girilmesine çok kızarmış.
Yaşama veda edince mirasçısı da olmadığı için Vakıflar Genel Müdürlüğü'ne geçmiş.
Sürekli birilerinin iştahını kabartmış ama Kuzguncukluların gözü hep üzerinde.
Ne zaman birilerine verilmeye kalkışılsa eylem başlatılıyor.
Bugünlerde de imara açılmaya kalkışınca Kuzguncuk ‘Bostan Korkuluğu' ile donatılmış durumda...
xxx

Ankara'da böyle bir ‘sivil inisiyatif' olur mu bilmem...
Hatırladığım en son ‘sivil eylem galiba 20 yıl önce Güvenpark'ı kurtarmak için başlatılan kampanyaydı.
Sonrasında ‘yeşiller' hareketi başladı.
Hatta partisi bile kuruldu.
Ama meşhur ‘komünizm gelecekse bile biz getiririz' söylemi galiba geçerliliğini yitirmedi;
Devlet ‘çevrecilikse biz yaparız' deyip bakanlık kurdu.
Sonrasını biliyorsunuz;
Şimdi gazetemizin arkasında bir gökdelen yükseliyor...
Yetmedi, bakanlık ikiye ayrıldı...
xxx

Kuzguncuk'taki İlya'nın Bostanı gibi 700 yıllık mazisi olmasa da aslında Ankara'nın da ‘sivil inisiyatifi', hiç olmazsa bostan korkuluğunu hak eden bir yeri var.
Yıllardır iştah kabartan bir arazi...
Ali Rıza Bey Ormanı...
Çayyolu'nda geniş bir orman alanı.
Etrafı konutlarla çevrili...
Çayyolu geliştikçe değeri artıyor.
Daha önce birkaç kez yangın tehlikesi geçirdi;
İmara açılmaya, alış veriş merkezi yapılmaya çalışıldı.
Ama bir avuç duyarlı vatandaş yılmadı;
Davalar açıldı, ağaçlar dikildi, pet şişelerle sular taşındı...
Şimdi ‘Bir güzel orman' oldu...
xxx
Kemal Burkay'ın şiirindeki, Sezen Aksu'nun şarkısındaki gibi ‘bir güzel orman' oldu olmasına da;
Unutmamak lazım ki burası Ankara...
Burada ‘sivil inisiyatif' pek sökmüyor.
Burası birilerinin gelip ‘Ben site yöneticisiyim' deyip bahçenizdeki ağacı bile kesmeye cüret edebildiği Başkent...
Nitekim Ali Rıza Bey Ormanı'nda da sonuç değişmedi.
xxx

Bir sabah birileri geldi;
‘Arsa'larının üzerindeki ağaçları hiç acımadan söküp gittiler.
Yürekleri bile sızlamadı...
Ardından kepçeler, dozerler...
Şimdi kazmaya devam ediyor.
Eskişehir yolundan geçerken şöyle bir bakın;
Sanki büyük bir krater...
Hava Kuvvetleri'nin önünde aniden çöküp, bir işçiyi yutan çukurdan daha büyük bir çukur...
İyi bakın, yakında o manzarayı da göremeyeceksiniz:
Orada bir değil üç bina birden yükselecek.
Ankara'da ‘bostan korkuluğu' da yok...

24 Haziran 2012 Pazar

HABERTÜRK YAZILARI/ SON KABADAYI


SON KABADAYI

Hani derler ya...
"Ankara'da vefa diye bir semt yoktur, Ankara baştan aşağı bir vefa semtidir, onda vefa vardır, bizde vefa yoktur."
Herhalde bir kez daha kanıtlandı.
Cuma günü Gülveren Camiinde öğle namazından sonra kılınan cenaze namazında da toprağa verilirken Cebeci Asri Mezarlığında da yakınları ve dostları dışında öyle ünlü birileri yoktu.
Maalesef biz de yoktuk.
Gazetelere de haber olmadı.
Halbuki ‘son kabadayı', namı diğer ‘Sarı Turhan' bu dünyaya veda etmişti.

xxx

Bir zamanlar ünlüymüş Ankara'nın kabadayıları.
Yanlış anlaşılmasın ‘mafya babası' değil;
Silah kaçakçılığı, uyuşturucu gibi işler yok...
Bileği güçlü, icabında iyi bıçak kullanan, haksızlıklara boyun eğmeyen, hapse girip çıkmış;
Mahallenin saygınlığını kazanmış, sözleri çevresinde yazısız kanun gibi uygulanan...
Racon kesen yani...
Girdi mi kahveye;
"Var mı ulan bana yan bakan?..."
Birisi kalkıp itiraz etmiyorsa bilin ki o mahallenin kabadayısı...
Ama saygılılar aynı zamanda;
Okumuş yazmış, aydın kişilere hürmette kusur etmez.
Hele cezaevinde tanışmışlarsa...

xxx

Çoğunun öyküsü, romanı da yazıldı.
En ünlüleri Dündar Kılıç ve İnci Baba...
Ama her ikisinin de saygıda kusur etmediği bir isim Turhan Temuçin...
Hacettepeli Sarı Turhan...
Zamanında racon kestiği de çok olmuş...
Tıp okumuş, doktor olmuş;
Kabadayılığı kahvede bırakmamış.
Hem kabadayı, hem doktor, hem yazar, hem de namlı solcu...

xxx
Numune'nin başhekimliği ayrı bir efsane...
12 Eylül öncesi, bölgenin hakimi ülkücülerle mücadelesi;
Kendisi gibi hekim olan eşiyle birlikte mesai saatinden sonra gecekondu semtlerini dolaşıp hasta bakmaları, ilaç dağıtmaları...
İşkence görenlere yaklaşımı, polisle kavgaları...
Doğru mudur bilinmez dönemin anlı şanlı polis müdürü Kemal Yazıcıoğlu'na tokat attığı bile rivayet edilir...
Ve bir de hastaneye düşen kabadayı arkadaşlarıyla ilişkileri...
O zamanlar da hapse giren kabadayılar kendisini hastaneye atmanın bir yolunu bulurmuş.
Mahkum koğuşu da Numune'de...
İnci Baba'nın da şekeri yükselmiş; Numune'ye getirmişler.
Ama yattığı koğuşu da beğenmiyor.
Soluğu Başhekim'in, Turhan Temuçin'in yanında alıyor;
Başlıyor şikayete...
"Madem beğenmedin, sen adam et o zaman" cevabı alıyor.
Sonrası mahkum doğuşu değil sanki 5 yıldızlı otel odası...

xxx

Biz tanıdığımızda Gazeteci Turhan Temuçin'di artık...
Sık sık UBA'ya gelir, yakın dostları Baki Özilhan ve Nimet Arzık'la keyifli sohbete dalardı.
Akis Dergisini yeniden yayınlamaya başlamıştı.
Ne yazık ki uzun soluklu olamadı...
Yıllardır görmedik kendisini...
Kitaplarından izlemeye çalıştık.
Meğerse neler neler yapmış;
Yozgat'ın Sorgun ilçesinin Cumapakılı köyünde bir bağevi var.
Üzerinden ‘Dr. Turhan Temuçin Konukevi' yazıyor.
Ankara ise maalesef unuttu...




20 Haziran 2012 Çarşamba

HABERTÜRK YAZILARI/ AYŞE'NİN DNA'SI


AYŞE'NİN DNA'SI


1930'ların Diyarbakır'ı...
Cumhuriyet henüz emekleme döneminde...
Eğitim devrimi tam olarak gerçekleşmiş değil.
Ama Cumhuriyet'le yaşıt küçük kız çocuğu nereden duymuşsa duymuş;
"Okuyacağım" demekle kalmıyor, "Biyolog olacağım" diyor.
Üstelik inatçı.
Bırakın kızları okula göndermeyi, evden dışarı çıkmasının bile ‘namus meselesi' yapıldığı yıllar.
Neyse ki Baba ‘aydın' bir memur...
Her başarısından sonra ödüllendirmek istiyor;
-Kızım sana bilezik alayım...
-Hayır baba, beni okula gönder. Ben biyolog olacağım...

xxx

Liseyi de dereceyle bitirince eğitime devam etmek ister;
Öğretmenleri de teşvik eder.
Ama yine çevre baskısı...
"Sen genç bir kızı tek başına nasıl büyük şehre gönderirsin, oralarda tek başına nasıl kalır..."
Baba her şeye göğüs gerip kızını İstanbul'a gönderir;
Fen Fakültesi'ne...
Genç kızın hayalleri gerçek olmuştur.
4 yıl boyunca devlet bursuyla yakılı okur;
Okulunu bitirince de Diyarbakır'a öğretmen olarak döner.
Doğup büyüdüğü topraklarda kendisi gibi çocukların kaderini değiştirmeye...

xxx
Bir gün okula müfettiş gelir;
Fen bilgisi dersini izler.
Sıra dışı bir öğretmen dikkatini çeker.
Ankara'ya dönünce rapor yazar;
Zaten Devlet de bilim adamı yetiştirmek yurtdışına gönderilecek zeki gençler aramaktadır.
Müfettiş O'nu da önerir.
Vali müjdeyi verdiğinde O okuldaki matematik öğretmeni ile evlenmiş, 2 yaşında bir kızı vardır.
Çevre yine karşı çıkar ama ne çare...
Kocası ve kızıyla birlikte doğru ABD'ye...
xxx

Master ve doktorayı bitirdikten sonra yeni bilgilerle döner ülkesine.
Gazi Eğitim'de başlar öğretmenliğe;
Türkiye'yi DNA ile tanıştıran isim olur.
Ankara'da Fen Lisesi ile Deneme Lisesi'nin kuruluşunda görev alır.

xxx

Nermin Karcıoğlu şimdi 89 yaşında.
Yıllar önce emekli olup çocuklarının yanına ABD'ye yerleşti.
Hala faal bir şekilde Türk derneklerinde çalışıyor.

xx

Bugünlerde Ankara, Nermin Karcıoğlu gibi inatçı bir bilim kadınını konuşuyor.
Prof. Dr. Ayşe Dursun.
Nermin Hoca'nın yeğeni.
Temellerini halasının attığı Gazi Üniversitesi'nin yönetimine talip.
Girdiği yarışta, 9 erkek rakibini geride bırakmayı başardı.
Rektörlük için 511 oyla birinci seçildi.
Şimdi atanabilmek için önünde iki basamak kaldı.
Daha önce, 165 üniversiteden sadece 9'unda kadın rektör bulunmasından yakınan YÖK Başkanı Prof. Dr. Gökhan Çetinsaya herhalde üniversitede en çok oyu alan Ayşe Dursun'a Köşk'e sunacağı listede haksızlık etmez.
Cumhurbaşkanı da atarsa Başkent bir kadın rektöre kavuşur.
Gazi'ye de DNA'sında Gazi'lik bulunan kadın rektör yakışır.




13 Haziran 2012 Çarşamba

HABERTÜRK YAZILARI/HERGELEN CAMİSİ OLUR MU?






Biz kadar ‘İtfaiye Meydanı' desek de;
Hemen yakınına ‘Opera' yapsak da;
Caddenin adını 'Adnan Saygun' koysak da sonuç değişmiyor.
Ne kadar uğraşırsak uğraşalım orası ‘Hergele Meydanı...'
xxx

Açıklama Büyükşehir Belediyesi'nden geldi.
"İtfaiye Meydanı'nda SGK'nın Maliye'ye devrettiği ve 9 bin 960 metrekarelik arsa üzerine cami ve külliyenin projeleri yapılacak..."
Büyükşehir Belediye Meclisi'nde oybirliği bir karar daha alınmış;
Konya Yolu'nda üzerinde 14 bin metrekarelik araziye de cami ve yüksek öğrenci yurdu yapılacak.
Aslında aylar önce Yenimahalle Belediyesi Başkanı Fethi Yaşar anlatmıştı;
"Ulaştırma Bakanımız telefon etti; ‘DHMİ yeni yapacakmış, planı onaylar mısınız' diye. Hemen onaylayıp gönderdik ama Büyükşehir'den geri döndü. Bakan'a söyledim çok şaşırdı. Halbuki bakanlığın hazırladığı projeydi. Meğer Melih Bey yanına cami yapılmasını istiyormuş. Hemen karşısında cami var oysa..."

xxx

Nereye cami yapılması gerektiği, ihtiyaç olup olmadığı konusunda ahkam kesecek değiliz elbette.
Ama Belediye'den açıklama gelince sormadan edemedim doğrusu.
Hergele meydanına yapılacak caminin adı ne olacak?
Mimarisi nasıl olacak, bölgenin kültürel yapısına nasıl katkı yapacak?
xxx
Başkent'te ne zaman bir yere cami yapılmaya kalkışılsa tartışması çok olur.
Kocatepe Camii'nin projesini efsane Belediye Başkanı Vedat Dolakoy hazırlamış;
Kabul edilmeyince de gitmiş Pakistan'a yapmış.
Şimdi dünyanın mimarisi en güzel camilerinden biri...
Kocatepe'ye gelince, altı otopark, üstü market...
Çankaya Köşkü'nün karşısına yapılmaya başlanınca da ortalık ayağa kalkmıştı.
İşadamı dostumuz Namık Tanık'ın, genç yaşta hayata gözlerini yuman oğlu Hasan Tanık adına yaptırdığı cami de şimdi mimarisi ile örnek gösteriliyor...

xxx
Diyanet'in Eskişehir Yolu'nda yaptırdığı cami de bitmek üzere...
İçini bilmiyoruz ama çevre düzenlemesine başlandı.
Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ dün konuğumuzdu;
Bu yıl tamamlanacakmış.
Önceki Başkan Prof. Dr. Ali Bardakoğlu, sabah akşam inşaatı kontrol ediyordu;
Özellikle iç dekorasyonuna, işlemelerine büyük önem veriyor, mimarisiyle sadece Türkiye'de değil, İslam aleminde örnek bir cami olmasını istiyordu.
Her ne kadar Diyanet yöneticileri kızsa da vatandaş adını şimdiden koydu;
"VİP Camii..."
Bulunduğu konum açısından da ‘VIP' doğrusu...
Hemen karşısında MGK, yanında Danıştay, Tarım Bakanlığı, Gümrük Bakanlığı, diğer tarafta Tepe Prime...
Trafiği nasıl etkileyecek göreceğiz ama,
Bölgenin kültürel yapısına büyük katkı yapacağı kesin.

xxx

Bazı mekanlar vardır ne yapsanız değiştiremezsiniz.
Tıpkı, ‘Hergele'yi, ‘Hergelen' ya da ‘İtfaiye Meydanı' veya ‘Adnan Saygun Caddesi' yapamadığınız gibi.
Doğrusu olduğu gibi korumak belki de...
İşte o zaman Opera ile Hergele meydanı yan yana olan dünyada tek ülke oluyorsunuz.

10 Haziran 2012 Pazar

HABERTÜRK YAZILARI- KURTARILMIŞ BÖLGE

KURTARILMIŞ BÖLGELER

Kim ne zaman, hangi ortamda yazmış bilmiyorum;
Aradan yıllar geçse de hala geçerliliğini yitirmedi.
Herhalde kullanmayan siyasetçi de kalmadı.
Böyle giderse de daha çok kullanılacak;
"Memleketin birlik ve beraberliğe en fazla ihtiyaç duyduğu bu dönemde..."
xxx
Uzun süreden beri ilk kez izinli olunca avare avare dolaştım Ankara sokaklarında;
Kitapçılara girdim, kahvelerde oturdum, parklarda tur attım...
Dolmuş, belediye otobüsü, halk otobüsü, metro;
Ne kadar toplu taşım aracı varsa bindim...
İnsanları, çevreyi seyrettim...
Seyrederken de nedense bu söz aklıma geldi;
"Memleketin birlik ve beraberliğe en fazla ihtiyaç duyduğu bu dönemde..."
Kimisi Coşkun Kırca'ya mal ediyor bu sözü.
Maalesef kendisine soramadık.
xxx
Öyle bir söz ki sürekli bir potansiyel tehlike barındırıyor;
Su uyur düşman uyumaz misali...
Her an her şey olabilir;
Düşman her an saldırabilir.
En çok da Başkent sokaklarında...
Önlem alınmış zaten...
Çıkın dolaşın;
Çevrenize dikkatlice bakın...
Devlet dairelerine, bakanlıklara alıcı gözle bakın...
Genelkurmay, Deniz; Hava; Kara Kuvvetleri...
Hadi bunları anlamak mümkün;
Hepsi stratejik kurumlar.
Peki ya diğerleri...
Niye tümünün çevresi yüksek duvarlarla çevrili?
Yetmedi, üstünde niye dikenli teller...
Anıttepe'de Polis Akademisi'nin bahçesinde bir cafe açılmış...
Ama hemen ileriye gidiyorsunuz Karayolları Genel Müdürlüğü'nün çevresi adam boyu tel örgü...
Karşısında Devlet İstatistik Enstitüsü aynı şekilde...
Kafanızı uzatmanız bile mümkün değil
Sanki devletin gizli istatistikleri çalınacak.
Ya Türk Patent Enstitüsü...
Peki Devlet Malzeme Ofisi...
Hangi potansiyel tehlikeye karşı yapıldı o yüksek duvarlar?
Duvarların üstündeki mızrak gibi demir çitler hangi düşmandan koruyor?
Devlet hangi malzemeyi satın alıyor artık Ofis'ten?
Bahçelievler'e doğru devam edin İnönü Bulvarı'ndan...
Ortadaki ‘Gökkuşağı'na bakmayın.
Orası malum!
Şimdilerde ‘kamu pazarı' olduğu zaten;
Devlet simit satıyor.
Çekinmeden girebilirsiniz yani; korkulacak bir şey yok.
Ama Milli Kütüphane;
Onlar neden korkuyor?
Binaya saldırıp kitapları çalacak ‘potansiyel düşman' var mı?
Xxx
Örnekleri çoğaltmak mümkün...
Başkent'in cadde ve sokaklarını dolduran kamu kuruluşları neredeyse tamamı aynı şekilde;
Sanki hepsi birer kurtarılmış bölge.
Her birinin çevresi yüksek duvarlarla, demir çitlerle çevrili.
Tümünün bahçesi de parkları gölgede bırakacak şekilde düzenli.
Gazetemizin hemen arkasında bulunan Orman ve Su İşleri Bakanlığı'nın bahçesi biraz farklı;
Ne çiti, ne teli var...
Üstüne üstlük bir de ''Çimlere Basınız, Her şey Sizin İçin'' tabelaları asılı.
Ama insanlar öyle koşullanmış ki tabelalara rağmen çimlere basan yok.
Yalnız, birisi yanılıp bu tavsiyeye uyar da başka bir bakanlığın bahçesine girmeye kalkarsa vay haline...



6 Haziran 2012 Çarşamba

HABERTÜRK YAZILARI/ ACELEN NEYDİ KEMAL?




"Yavaş yavaş acele edelim arkadaşlar..."
O kadar çok duyduk ki bu sözü...
Kimi zaman haber yazarken;
Bir yere yetişmeye çalışırken;
Çoğu zaman da Meclis'te çıkan krizlerde...
Nereden bilebilirdik ki bize ‘yavaş yavaş' derken kendisinin hızlı acele ettiğini...
xxx
Zordur parlamento muhabirliği...
Gazeteciliğin Ankara'daki profesörlüğüdür; muhabirlik kariyerinin en üst noktasıdır parlamento muhabirliği.
Hem her konuyu bileceksin;
Anayasa, ceza hukuku, ekonomi, orman mevzuatı...
Ki gelen tasarıların, tekliflerin satır aralarında neler gizli çıkarabilesin.
Hem bütün partilerle, milletvekilleriyle iyi iletişim kuracaksın, kulislerde neler konuşuluyor öğrenebilesin...
İlişkilerde, konuşmalarda dikkat etmek, özenli olmak gerekir.
Ama ne kadar iyi iletişim kurarsan kur, ilişkilerin ne kadar düzeyli olursa olsun kriz eksik olmaz gazetecilerle milletvekilleri arasında.
Yazılan haberler mutlaka birilerini rahatsız eder;
Şikayetler başlar.
O zaman da ‘ombudsman' gerekir.
O da Parlamento Muhabirleri Derneği'dir.
xxx
Bizim dönemin ‘ombudsman'ı da Kemal'di.
Nam-ı diğer ‘bıldırcın...'
Bizim dilimizde de Saydamer...
Soyadı gibiydi zaten; en iyi haberde de en lezzetli yemekte de sürekli doğru zamanda doğru yerde olurdu.
Ama doymak bilmezdi, haberde de yemekte de...
Saat daha 12.00'ye gelmeden çıkmışsa bürodan;
İstihbaratı almış olurdu;
Lokantada en sevdiği yemek var, sonrasında aşağıya inilecek, mutlaka aşçı tebrik edilecek.
Bir de manşetlik haber varsa, yürüyüşü, tavırları kendini eleverirdi.
Duvarlara yakın yürüyorsa anlardık haber atlattığını...
xxx
Çok mu gençtik acaba, ‘duayenimizi, PMD'nin değişmez başkanı Barış Kaşıkçı'yı artık devirmeye, 'Brütüs' olmaya karar verdiğimizde.
Arşivdeki haber, 31 Mayıs 1999 tarihli;
Parlamento Muhabirleri Derneği 23. Olağan Genel Kurulu'nda, yönetim kurulu seçimini Kemal Saydamer'in listesi kazandı. 211 oy alan Kemal Saydamer'in listesi şu isimlerden oluştu: Kemal Saydamer, Mete Belovacıklı, Haydar Öztürk, Ahmet Dirican, Mehmet Deniz, Sabri Duransoy, Mehmet Ali Çıtak.
xxx
Geçen hafta arkadaşlarla buluştuğumuzda Kemal eksikti aramızda;
Haydar, Mete...
Biz eski günleri yad ederken en sevdiği yemekler vardı masada.
Ama bize sürekli ‘yavaş yavaş acele edelim' diye öğüt veren Kemal, en hızlı koşanımızdı.
'En hızlı acele eden' olmayı tercih etmişti.
Şimdi PMD bayrağını devralan Göksel Bozkurt mesaj göndermiş;
"Sevgili başkanımız Kemal Saydamer'i ölümünün altıncı yılında özlem ve saygı ile anıyoruz.
Saydamer'i anma töreni Cebeci Asri Mezarlığı/ 4. Kapıdaki mezarı başında 6 Haziran Çarşamba, saat 11.00'de gerçekleşecektir."
Kusura bakma Kemal, yine gelemeyeceğim.


3 Haziran 2012 Pazar

HABERTÜRK YAZILARI/ SEN BENİM KİM OLDUĞUMU BİLİYOR MUSUN







"SEN BENİM KİM OLDUĞUMU BİLİYOR MUSUN

BAŞKANLAR ve bakanlar kentidir Ankara...
Meclis kulislerinde "Sayın Başkanım" dediğinizde hemen herkes dönüp bakar.
Eskisi, yenisi, yardımcısı herkes başkandır neredeyse...
Hele birisi tanımasın;
Kaşlar çatılır hafiften, arkasından o bildik çıkış gelir;
"Sen benim kim olduğumu biliyor musun?..."

Xxx

Başkent için genel kanı bu.
Ama istisnalar var elbet...
Egosunu tavan yaptırmadan, reklama ihtiyaç duymadan işini hakkıyla yapmaya çalışanlar...
Kimi zaman onları dolmuşta görebilirsiniz, makam arabası olmasına rağmen.
Kimi zaman market kuyruğunda;
"Ben kimim, biliyor musunuz" duruşu yoktur.
Dönüp bakar bazıları;
Gözü bir yerden ısırıyordur;
"Acaba o mu? Çok benziyor" diye fısıldar yanındakine.
O ise tanınmaktan sıkılmıştır, başka bir şeyle ilgileniyormuş gibi yapar.

xxx

Bir de diğerleri vardır.
O gelmeden önce ‘adamları', gelir.
Uyarırlar çevredekileri, ‘önem'ini hatırlatırlar.
Korumalardan anlarsınız geldiğini.
Duruşu, bakışı ‘Ben'im der.
Birisi yanılıp yanlış yaparsa cezasından önce tehdidi gelir;
"Sen benim kim olduğumu biliyor musun?..."

xxx

İstisna başkanlardan biri hafta sonunda evinden çıkar.
Hava güzeldir.
Makam arabasını beklemek yerine başlar yürümeye Hoşdere'den aşağıya doğru...
Yolda bazıları tanır, hal hatır sorar, tokalaşır...
Bazıları benzetir dönüp bakar ama soramaz.
O ise yürümeye devam eder...
Arkasından korna çalınca;
"Hahh" der
-Tanıdık birisi galiba, selam veriyor..."
Kafasını çevirir yanında kocaman bir dolmuş;
Yolcu toplamaya çalışıyor.
Elini kaldırır, açılan kapıdan atlar içeriye...
Ama tıklım tıklımdır.
Ayakta zar zor bir yere tutunur.
Hemen yanındaki koltuktaki genç ayağa kalkar;
"Amca buyurun siz oturun"
‘Amca'yı duyan Başkan bozulmaz;
-‘Yok evladım, ben iyiyim böyle..."
Ama genç ayağa kalkar, zorla oturtur...
Derken arkadan biri koluna vurur.
Çok eskiden tanıdığı, hatta ‘abla' diye hitap edecek kadar yakın birisi...
"Başkan inanmıyorum, senin ne işin var dolmuşta..."
Kahkahalar üzerine herkes dönüp bakar.
Gerçekten O'dur.
Başkan dolmuştadır.

Xxx

Başkan geçen hafta da yardımcılarıyla birlikte geç vakte kadar çalışır.
Korumalar, şoförler çoktan evlerine gönderilmiştir.
İşlerini bitirdiklerinde bir yere gidip yemek yemeye karar verirler.
Zabıta Müdürü'ne telefon edilir.
‘Bize nereyi tavsiye ediyorsun?"
Direksiyona başkan geçer.
10 dakika sonra verilen adresi bulurlar.
‘Mekan'ın kapısında iki bodyguard...
"Beyler rezervasyonunuz var mı?"
Ruhsatını kendisi imzalamıştır halbuki...
Çok sık duyduğumuz o bildik cümle yerine, kibarca tanıtır kendisini;
"Ben Çankaya Belediye Başkanı Bülent Tanık'ım.

"