29 Mayıs 2011 Pazar

HABERTÜRK YAZILARI/ KRAVAT FARKI

KRAVAT FARKI

Mitingler, çılgın projeler, geziler derken 12 Haziran için son viraja girildi.
Önümüzdeki günler belli ki daha zor geçecek.
Siyaset gerildikçe biz de gerileceğiz.
xxx
Dün Eskişehir'de idik.
Başbakan Erdoğan'ın mitingini izledik.
Miting öncesi foto muhabiri ağabeyimiz Ümit Turpçu ile Eskişehir sokaklarını dolaşırken aklımızda hep Ankara vardı.
Her gördüğümüzü Ankara ile karşılaştırdık;
Her seferinde 'keşke' dedik, hayıflandık.
Cıvıl cıvıl yaşayan bir kent...
Hele Ankara ile karşılaştırınca....
xxx
Bilgisayarımı açtığımda bir mesaj düştü posta kutusuna;
Aslı'dan; 'sıcakcık' bir mektup;
Stajını bizimle yapmıştı.
O da ODTÜ'lü gözüyle Ankara ile İstanbul karşılaştırılıyor...
"N'aber demeyeceğim. Zira bir başlarsak sendeki 'haber'lere, bu seçim gürültüsü, vay halimize!" diye başlamış 'kız çocuğu'...
Mektupta 'kravat farkı'na takıldım nedense.
xxx
"Dolmabahçe'nin hemen yanındaki çay bahçesinden bildirecek bir keyif muhabirini de dinler misin?
Ankara'dan göçeli belki de ilk kez, bir yerlere yetişmeyeceğim, dakikaları saymayacağım.
Keyif yapacağım; ODTÜ'de çimlere yayılmışcasına. Ankara da özlenirmiş meğerse. Sadece ODTÜ de değil. Ne bileyim; gitsem Kızılay'a, Olgunlar'dan bir sürü kitap alsam, Karanfil'de dolansam serseri serseri. Üstüne de Konur'da bir yorgunluk çayı... Şahane olur valla.
Ankara'dayken, hava fink atmaya müsait olmasa gerek, sayısı artık devlet daireleriyle yarışan alışveriş merkezlerinden birindeyim. Kabinde kıyafet deniyorum. Dışarıdan da konuşmalar geliyor. Kararsızca sorulan 'Nasıl; çok mu kısa?' sorusunu tok bir ses yanıtlıyor:
"ODTÜ'de giyersin de, Ankara'da giyilmez!"
İşte bu! Böyle bir ayrım var işte! Şimdi, 'Ben Ankara'yı o kadar iyi bilmem' dediğimde, hemen aynı soru geliyor:
'Niye? Sen Ankara'da okumadın mı?'
E ODTÜ'de okudum ben. Ankara'yla ilişkim, çarşı iznine çıkan asker gibiydi. İşin varsa git hallet, geceleri eğlenmeye çık; sonra da Yüzüncü Yıl'a geri dön. İşçi bloklarında, çok katlılarda bitmek bilmeyen muhabbetler, kahkahalar... Meğer biraz da o evlerden alıyormuşuz canı çıkmış ayakkabılarla, eski püskü pantolonlarla gezme cesaretini biz.
4. Levent'teyim geçen gün, plazalar mevkiinde. Bi' an durdum; "Film setindesin" dedim kendime. Hiçbir gerçeklik, bu kadar pürüzsüz olamaz.
Ankara'nın açıklı koyulu gri hakikiliğinin yanında İstanbul o kadar zoraki bir mutluluk resmi geliyor ki bana bazen. Plaza insanlarını görünce hele. Bir kravat, hiç mi azıcık yana kaymaz? Ankara'da kayardı. Plazalarda kaymıyor. Kimsenin azıcık gevşetesi de gelmiyor sanki o kravatları...
Bizim çınlayan kahkahalar, hiç yok. Gidip duvarlara yapışamadan, havada eriyip kayboluveriyor gülüşmeler öylece. Herkesin suratına iliştirdiği bir gülümseme, "kurum kültürü".
Hani Ankara'ydı politik olan? Bu mu gerçeklik?
Tam da o an işte, gidip Karanfil'den renkli renkli küpeler almak istiyorum sadece. Yükseeeek yüksek plazaların havalandırma gürültüsü yerine Konur'da ıslık sesleri duymak en güzeli.
Raflarına yığınla dosya sıkıştırılmış dolapları andıran adamlar görmek, daha iyi...
Geleceğim Ankara'ya ilk fırsatta. Bir günlüğüne de olsa "Ahmet Abi" olma hevesim var biliyorsun.
19 Mayıs'ta senden koltuk istemeye de utandım; bir dahaki 23 Nisan için şimdiden rezervasyonumu yaptırmış olayım.
Dolmabahçe'den masmavi sevgilerimle..."

24 Mayıs 2011 Salı

HABERTÜRK YAZILARI- ÇILGINLIK

ÇILGINLIK

Türk Dil Kurumu sözlüğüne göre iki anlamı var.
Birincisi, "Aşırı davranışlarda bulunan, deli, mecnun";
Diğeri ise "Çok büyük, aşırı, olağanüstü"...

xxx

Başbakan Erdoğan bugün Ankara için ‘çılgın' projelerini açıklayacak ya;
Hıncal Uluç'un siyasi literatüre kazandırdığı deyimdeki ‘çılgın' kelimesi için sözlüklerde ne yazıyor merak ettim.
Başbakan, Başkent için herhalde ‘delilik' yapacak değil.
‘Aşırılık' yapacağına da ihtimal vermiyoruz.
Geriye ‘çok büyük' ve ‘olağanüstü' kalıyor.
Bugün projeler açıklandığında herkes gibi biz göreceğiz.

xxx

Sözlük anlamını bir yana bırakırsak ‘çılgınlık' toplumca normal kabul edilen ölçülerin dışına çıkmaya cesaret edebilmek galiba...
Gelişme, ilerleme için de ‘çılgınlık' hatta ‘delilik' gerekiyor doğrusu.
İşgal altında, savaş ortasında Başkent yapılması başlı başına bir çılgınlık olan Ankara'ya şimdi nasıl bir çılgın proje yakışır acaba?
Bu satırları yazmadan önce Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek ile sohbetimizde de ser verip sır vermedi;
‘Yarını bekleyin' demekle yetindi...
O zaman geriye tahmin için bir yöntem kalıyor;
"Ankara'ya hangi çılgın projeler yakışmıyor"

xxx
Herhalde, bugün açıklanacak proje, yıllardır bir ‘çirkinlik' abidesi gibi duran ‘Demirkafes' gibi çılgın olmaz.
Her yağmur yağdığında göle döndüğü için insanları çılgına çeviren, alt geçitler, yollar gibi olmaz.
Herhalde 20 yıl kadar sürecek yeni metro hatları olmaz.
Herhalde Keçiören'de yılan hikayesine dönen ‘Cumhuriyet Kulesi' gibi olmaz...
Herhalde Akay, Kuğulu kavşağı gibi olmaz.
Herhalde dünyanın hiçbir Başkent'inde göremeyeceğiniz, yolun ortasına yapılan ‘Gökkuşağı' gibi olmaz.
Şimdi unutuldu ama; Esenboğa yakınlarına yolcu uçağı şeklinde ‘otel-restoran' sözü gibi olmaz.
Başkent'in beş ayrı girişine 50'şer metrelik Atatürk, Fatih Sultan Mehmet, Nasrettin Hoca ve dev semazen heykelleri gibi olmaz.
Dünyadaki bütün hayvanların maketlerinin yer alacağı doğal park gibi olmaz...
60 km uzaklıktaki Kızılırmak'ı Başkent'ten geçirmek gibi olmaz...
Umarız liste daha da uzamaz...

22 Mayıs 2011 Pazar

HABERTÜRK YAZILARI/ DEPREM

DEPREM

Doğrusu hissetmedim.
Yoğun bir iş gününün ardından evde yorgunluk atılan saatler;
Elimde kitap, kulağım televizyonda...
‘Teke Tek Özel'de Fatih Altaylı ‘deprem oldu' deyince kulak kabarttım.
Henüz ‘son dakika' bombardımanı başlamamıştı.
Çok geçmedi, Simav'dı merkez üssü...

xxx

İşte o andan itibaren bitmez tükenmez dakikalar...
Doğup büyüdüğüm topraklar, annem babam, ablamlar;
Hani derler ya bir film şeridi gibi...
Evim, ilkokulum, arkadaşlar, akrabalar hatta oralarda bıraktığım kitaplar...
O yılları birkaç kez yeniden yaşadım sanki...
Ama hayat durmuştu.
O zırt pırt çalan telefon denilen alet hiç bir işe yaramıyordu.
Hiç elimizden düşmeyen cep telefonunu bloke olmuş, basit bir oyuncaktan farksızdı.
Çağın icadı yine çağın gerisinde kalmıştı.

xxx

Aslında alışkındım depremlere...
İlk depremi de o topraklar da yaşamış, ilk çadırı da orada görmüştüm.
Henüz Richter ölçeğini de, şiddetini de, aletsel büyüklüğünü de bilmiyorduk.
Meğer 7.6 ile sarsılmışız.
Yıl 1970, aylardan bu kez Mart; kar kış kıyamet...
Merkez üssü, bize biraz uzaktaydı;
Gediz olduğu gibi yıkılmıştı.
Simav da oldukça etkilenmiş, evlere girmek mümkün değildi.
Yörüklük var mıdır bilmem ama dedemin ustalıkla yaptığı çadır sadece bize değil bütün mahalleye yuva olmuştu.
8 yaşında bizim için ise farklı bir macera...
Aylar sonra dönebilmiştik evimize...

xxx
Elimde beni gerdikçe geren işe yaramaz telefon;
Biraz olsun nefes alabilmek için balkona çıkıyorum.
Yine yağmur;
40 yıl önce çadırın içine dolduğu gibi...
İçeriye girip bilgisayara saldırıyorum;
Belki çocukluk arkadaşlarını bulmaya yarayan facebook başka bir ‘sosyal paylaşım' sağlar.
Karşımda geçen dönem milletvekili Erdem Cantimur...
O da birilerine ulaşmaya çalışıyor.
Çaresizliğimizi telefonla paylaşıp birbirimizi yatıştırıyoruz...
İletişim çağında sıfır iletişim.

xxx

Vakit gece yarısını geçmiş...
Bir TV, Kütahya Valisine ulaşmış...
Vali, yolda olduğunu anlatıyor, spiker ise kararlı;
"Ölü var mı, panik var mı..."
Kafayı yememek mümkün değil.
Bir kez daha tanıdık tanımadık herkesin numarasını çevirmeye başlıyorum.
İçimden bir ses...
"Ev telefonunu arasan"
Kendi kendime konuşuyorum artık;
-Yahu deprem... Ne işi var insanların evde...
-Olsun, sen bir kez dene, ne kaybedersin...
Galiba "içindeki sese kulak ver" diyenler haklı...
Karşımda annemin babamın yaşlı, yorgun sesi...
Ne kadar özlemişim meğerse...

18 Mayıs 2011 Çarşamba

HABERTÜRK YAZILARI/ POLAT BOZUNTULARI

"POLAT BOZUNTULARI"

Hafta sonları herkes bir koşuşturmaca içinde...
Bütün çocuklar dersanede, kursta...
Anneler ‘yaşam koçu'; babalar ise çocukların özel şoförü...
Sohbetlerin başka konusu yok.
Varsa da yoksa da çocuklar...

xxx

Şifreydi, kopyaydı tartışmaları arasında bir istatistik...
YGS'de ilk bin kişyi arasına en çok öğrenciyi sokan liseler sıralamasında Başkent birinci...
Ankara Atatürk Anadolu Lisesi'nden 64, Ankara Fen Lisesi'nde de 48 öğrenci ilk bin arasına girmeyi başarmış...
İl Milli Eğitim Müdürlüğü'nün istatistiklerine bakılırsa Ankara üniversiteye giriş sınavlarında iki yıl üst üste sayısal derslerde birinci.
Başkent, eğitimin de başkenti olma yolunda hızla ilerliyor.
Ankara Vali Alaaddin Yüksel çıtayı daha da yükseltmek için çabalıyor.
Milli Eğitim Müdürlüğü, ‘Araştırmacı Öğretmenler' seçmiş;
Ankara'nın eğitim sorunlarını belirleyip çözüm önerileri geliştirme amacıyla sık sık toplantılar yapıyormuş.

xxx

Bunlar madalyonun bir yüzü...
Bardağın boş tarafı ise içler acısı...
Hala 40-50 kişilik sınıflar.
Bırakın bilgisayarı; kalemi, defteri bile olmayan öğrenciler...
Okuma alışkanlığı yok denecek kadar az.
Başkent'te eğitim görüyor ama büyük çoğunluğu daha Kızılay'ı bile görmemiş.
Hadi bunlar ‘öteki Ankara' manzaraları...
Ya kentin göbeğindeki ‘çete' manzaraları.

xxx

Kısa süre önce bir Milli Eğitim Müfettişi dostum anlattı;
Ankara'nın merkezi Kızılay'a 5-6 kilometrede bir okula teftişe gitmiş.
Bir meslek lisesi.
Gördükleri karşısındaki şoku üzerinden atamamıştı.
Ders anlatan öğretmenin söyledikleri koridordan olduğu gibi duyuluyormuş.
Niye bağırıyor diye merak edip baktığında ise gözlerine inanamamış
"Sınıfın kapısı yoktu" diyor.
Okul müdüründen aldığı yanıt karşısında söyleyecek fazla bir şey bulamamış;
-Bu sınıfta iki ‘Polat bozuntusu' var. Kapıyı sürekli tekmeyle açıyorlar. Kapı dayandıramıyoruz. Okun parası sadece kapıya gidiyor neredeyse. Vermediğimiz ceza kalmadı; akıllanmıyorlar...

xxx

Belki bu çocukların ailesi ‘Beyaz Türk' refleksiyle davranmıyor olabilir.
Anneleri ‘yaşam koçu' babaları ‘özel şoförlük' yapacak olanaklara sahip olmayabilir.
Ama herhalde onların da ‘hayalleri' vardır.
Ne yazık ki televizyon dizilerinin yarattığı ‘hayal dünyası' anne babaları, çoktan aşmış durumda...

14 Mayıs 2011 Cumartesi

HABERTÜRK YAZILARI/ KONUR'DA BİR AKŞAMÜSTÜ

KONUR'DA BİR AKŞAMÜSTÜ

Konur Sokak'tayım.
Akşamüstü, iş çıkış saati...
Bir cafede, cam kenarında;
Hayat akıp geçiyor önümden adeta...
Ankara'nın resmi geçidi sanki...

xxx
Kızılay'daki bütün sokaklar birbirine benzer.
Ama Konur farklı...
Bir zamanlar daha farklıydı.
Bir ara siyasi bir idol, sonrasında biraz edebiyat, şimdilerde ise hepsi...
Belki kitapçılardan, belki Mülkiyeliler'den, belki Ezgi'den ve tabii ki dersanelerden, seyyar satıcılardan...
Çalışkan öğrenciler de orada, uçarı gençlik de, eski solcular da...
Türbanlısı, kızıl saçlısı, saçma sapan giyineni, güya metalcisi, rockçısı...
İş çıkışı Sakarya'ya inen memurlar da araya karışınca tam bir Ankara potporisi...

xxx
Tam da, ‘yaşasaydı ne öyküler yazardı' diye Sevgi Soysal'ı hatırlatan saatler...
Bira ve kızarmış patates, illa ki elma dilimi...
İnsan Hakları Anıtı önündeki gösteri az önce bitmiş;
Hâlâ heyecan içinde anlatıyor, konuşması eksik bırakılmış gibi...
Arka masada genç bir kadın sevgilisiyle kavga ediyor;
Belli ki haklı, karşısındakinin sesi çıkmıyor.
Biraz uzakta savcı kılıklı birisi çaktırmadan kulak kabartıyor;
Yoldan geçen genç kız, tezgahtaki iç çamaşırlarını gösteriyor muzipçe.
Mutlaka anneannesi yanındaki, bıyık altından gülüyor;
Şımarık genç bir kız ucuz cansız mankene poz veriyor.
İşte, eskimeyen solcu ağabeyimiz de kareye girdi.
Yanındakini yeni düşürmüş besbelli.
Birazdan başlayacak Mülkiyeliler'de bilindik muhabbet; terim ilaçtır benim misali.
Ama ne çare ki "odam kireç tutmuyor..."
xxx
Hafiften yağmur başladı yine.
Karşıdaki sokak ressamı toparlanmaya başladı; acelesi var.
Yoksa çizdiği masum kızın yüzü ıslanacak.
Acemi pandomim sanatçısının ise umurunda değil.
Kendisini gösteremedi daha; ilgi yeterince çoğalmadı, etrafındaki halka hâlâ zayıf.

xxx
Çankaya Belediyesi yeniliyor Konur'u.
Fena olmadı doğrusu aydınlatma sütunları, etraftan sarkan petunyalarıyla.
Bir de yerler kaymasa...
Kim ne derse desin hâlâ yaşanası Konur'un akşamları...

11 Mayıs 2011 Çarşamba

HABERTÜRK YAZILARI/ TOKİLEŞME

TOKİLEŞME

Seçimlere bir ay kadar bir süre kaldı.
Liderler, adaylar canhıraş biçimde dolaşıyor.
Yoldan geçen seçim otobüslerinin ortalığı panayır yerine çevirme gayretleri;
Ekranlardaki birbirini tekrarlayan bildik ateşli tartışmalar ve kasetler...
Ama ortada garip bir sessizlik...
Sanki hepsi sanal, sanki sandık hiç gelmeyecekmiş gibi:
Miting meydanları dışında bir heyecan neredeyse yok...
xxx
Eskiden seçim akşamları ‘kırsal kesim' sonuçları beklenirmiş.
Sonucu oldukça da etkilermiş.
Sonraki yıllarda ise gecekondu bölgeleri...
Gecekonduları ilk çözen siyasetçiler oldu...
Köylülere yönelik vaatlerini gecekondular aldı.
Akademi dünyası biraz geç kaldı.
Gerçi Nermin Abadan Unat'ın hakkını teslim etmek gerekir.
Ardından siyaset bilimci ve sosyologlar uzun süre kent üzerine etkisini inceledi.
Bu arada gecekondular çoktan ekonomisiyle, kültürüyle, müziğiyle yaşam biçimiyle kentleri kuşatmış, her yere olduğu gibi siyasetin de merkezine yerleşivermişti.
xxxx
Son dönemde gecekondulaşma yerini "tokileşme"ye bıraktı.
Şehirlerin ‘yeşil' bölgelerinde hızla beton binalar yükseldi.
Yıllar önce göçüp kafasını sokacağı ‘iki göz ev' yapan, köyüne özlemini de kapısının önüne diktiği kavak ağacıyla, minik bahçesindeki hanımelleriyle gideren gecekonducuların ikinci üçüncü kuşağı, daha 'yukarı'ya taşındı.
Artık ‘apartman'da oturmaya başladı.
Bahçesindeki kümesiyle vedalaştı.
Toprakla da bağını büsbütün kopardı.
Adına da fiyakalı biçimde ‘kentsel dönüşüm' denildi...
xxx
Sadece büyük şehirlerde değil, Anadolu'daki bütün kentlerde, hatta ilçelerde bile kendisini hissettirdi ‘tokileşme'...
Devletin uygun fiyatla, vatandaşlarına yaşanabilir, çağdaş konutlar sağlama mantığının eleştirilecek yanı yok elbette.
Ama yerleşim planlaması yerine ‘müteahhit planlaması', mimari yerine ‘müteahhit mimarisi' egemen olunca estetik, kentlerin silueti kimsenin umurunda olmadı.
Rant her şeyin önüne geçti.
Nasiplenen çok olunca itiraz eden, sorgulayan pek çıkmadı
Sonuçta ortaya ‘kasaba şehirciliği' gibi bir şey çıktı...
xxx
‘Kentsel dönüşüm' henüz kültürel ve buna uyumlu yaşam kalitesi değişimini sağlamaktan uzak görünüyor.
Ortaya çıkan bu yeni yaşam biçimine ‘yeni varoş' adını veriyor kimileri...
Genelleme yapmak yanlış belki ama üretmekten çok talep etmeye, karşılıksız almaya yatkın bir kesim...
Henüz üniversitelerin özellikle sosyologların da fazla kafa yormadığı, ‘bakir' bir alan.
Ama liderlerin mesajlarına bakılırsa oy peşindeki siyasetçiler çoktan çözmüş kodlarını...
Galiba seçimlerin kaderini de ‘yeni varoşlar' belirleyecek...

8 Mayıs 2011 Pazar

HABERTÜRK YAZILARI/ DENİZ OLUNMALI

DENİZ OLUNMALI

Genç ve güzel televizyon muhabiri, arkadaki görüntüyü kaçırmak istemiyordu;
Önce saçını düzeltti, karşısındaki kameramanın ‘tamam' işareti üzerine ses tonunu değiştirerek anonsa başladı:
"Üç fidanın yanına bir çınar dikildi... Hayati Çelenk, yıllar önce idamına tanıklık ettiği..."
Bitirdiğinde yaptığı işten memnun bir yüz haliyle toparlanmaya çalışırken bir meslektaşımız yanına yaklaştı:
-Pardon, Hayati Çelenk dediniz. Yanlış mı duydum?
Sarışın muhabir kendisinden emindi:
"Evet..."
-İyi ama Hayati değil ki, Halit Çelenk. Bilmiyor musunuz?
Hiç bozuntuya vermedi, akşam haberleri için anonsunu tekrarlamaya başladı...

xxx

‘Ha Hayati, ha Halit'
Güzel televizyon muhabiri için belki bir harf hatasıydı, belki bir anlam taşımıyordu.
Ama 6 Mayıs'taki Karşıyaka buluşması oradakiler için çok anlamlıydı.
Çok önceden söz verilmişti.
"Bir dahaki 6 Mayıs'ta mutlaka orada olacağım" denmişti.
Dostları da yalnız bırakmadı;
Tanıyanı, tanımayanı, genci yaşlısı, liselisi üniversitelisi, işçisi memuru, emeklisi oradaydı.
Üç fidanla ilgili her şeyi ondan öğrenmişlerdi.

xxx

"Ankara'da vefa diye bir semt yoktur, Ankara baştan aşağı bir vefa semtidir"
Tümüyle doğru mudur bilmem.
Nerede okudum bu cümleyi, bir şaire mi ait anımsamıyorum ama Karşıyaka buluşmasında binlerce insan ‘vefa'nın en güzel örneğini bir kez daha sergiliyordu.
Tam da Başkent'e yakışır hoşgörüyle...
Solun bütün renkleri en özenli pankartlarıyla oradaydı.
Bir yanda imam dini gereklerini yerine getirip duasını okurken aynı anda verilen sözler tutuluyor; enternasyonal çalıyordu.
Öbür tarafta da Rodrigo'nun gitar konçertosu...
Ve bir fırt çekilip mezarın başucuna bırakılan sigaralar...
xxx

Belki Başkent'in denizi yok...
Belki deniz havası, ufuk çizgisi de yok...
Ama o kadar çok Deniz'i var ki...
Aynı Zülfü'nün unutulmaz şarkısındaki gibi:
Deniz olunmalı oğlum
Bulutuyla gemisiyle balığıyla yosunuyla
Bulutuyla gemisiyle deniz olunmalı oğlum.
Aynı Karşıyaka'da olduğu gibi...
O gün Karşıyaka'da herkes Deniz'di...

4 Mayıs 2011 Çarşamba

HABERTÜRK YAZILARI/ DAKTİLO SESİ

DAKTİLO SESİ

Son dönemde hiçbir haber bu kadar hüzünlendirmedi.
Büyük çoğunluğun dikkatini bile çekmeyen, bazılarının okuma gereği bile duymadığı sıradan bir haber...
"Son daktilo fabrikası da kapandı..."
xxxx
Aslında böyle bir fabrikanın varlığından dahi haberim yoktu.
Artık yaşamımızdan çıkan daktilolar meğerse Hindistan'da üretiliyormuş.
Geçen sene sadece 800 daktilo satabilmişler.
Son sipariş bir Arap ülkesinden gelmiş; 200 adet...
xxxx
Daktiloya ihtiyacım olduğundan değil; Olivetti, evin bir köşesinde duruyor.
Şeridi kuruyalı yıllar olmuş; yenisini aramadığım yer kalmadı.
Hüzünlendiren, bir dönemin kapanması; daktilonun da teknolojiye yenilmesi;
Kendimi dinozor gibi hissetmeye başlamam...
xxx
Galiba güzel günlerdi,
Büroda hep birlikte aynı anda haber yazılması ve bunun oluşturduğu doğal müzik...
Hele Meclis basın koridoru...
Odalardan gelen daktilo seslerinin tonundan kim atlatma haber yazıyor; kim can sıkıcı sipariş haberlerle uğraşıyor anlamak mümkün...
En hızlımız galiba Ahmet Abakay'dı.
Ya Orhan Aysezen'in duyduğu haz...
Rahmetli Kemal Saydemir'in kapıyı kapatmasıyla başlayan resital unutulabilir mi?...
Duayenimiz Yavuz Donat hala yazılarını daktilo ile yazıyor da aynı binada çalıştığımız dönemlerde kulaklarımızın pası siliniyordu.
Ayrı binalara düşünce o sesi de duymaz olduk...
xxx
Bir ara Cenap Kayasü ile sözleşmiştik.
Yüksel Caddesinde mi olur, Kuğulu Parkta mı, birkaç arkadaş daktilolarımızla buluşacaktık.
Adını bile koymuştuk;
"Daktilomu Seviyorum Resitali"
O kadar çok unuttuğumuz söz var ki...
xxx
Artık masaüstü bilgisayarlar bile demode oldu;
Dizüstü, iPad, hatta telefonlar yüzünden daktiloyu çoktan dünyamızın dışına çıkarmıştık.
Hepsi de dokunmatik...
Daktilo değildi hüzünlendiren.
Belki sesini duyamamak;
Daktilo ile birlikte tarihe gömdüğümüz değerler belki de...
Neyse ki, ‘her derde deva' İdare Müdürümüz Yusuf var.
Bu sorunu da çözdü;
Artık bilgisayarda yazarken daktilo sesi çıkıyor.

1 Mayıs 2011 Pazar

HABERTÜRK YAZILARI/ TÜRKÜNÜN RESMİ

TÜRKÜNÜN RESMİ

MESAM'ın resepsiyonunda her gören aynı soruyu soruyordu.
"Hayrola bu nereden çıktı?..."
Elinde son derece profesyonel fotoğraf makinesi, usta bir muhabir edasıyla durmadan çevreyi gözlüyor;
Herkesin kafasındaki imaja aldırmadan deklanşöre basmaya devam ediyordu.
XXX
Arif Sağ'dan söz ediyorum.
Türkiye'nin en büyük bağlama virtüözlerinden...
Hem sağ, hem sol eliyle bağlamayı konuşturan;
Çalarken savrulan perçemiyle efsane olan sanatçıdan...
Arif Sağ'ı Meclis kürsüsünde nutuk atarken de görmüştük,
Oturma eyleminde de.
Ama ilk kez elindeki fotoğraf makinesine tanıklık ediyorduk.
O ise sorulara aldırmadan o anları ölümsüzleştiriyordu.
XXX
Yemekte sohbet ederken yeniden sorduk;
"Hayırdır usta... Nereden çıktı bu fotoğraf merakı?..."
Meğer 35-40 yıldır fotoğraf çekiyormuş.
Şimdiye kadar kullandığı makineleri sıralayınca hakkını teslim ettik.
Karşımızda sadece bir bağlama ustası değil, fotoğraf sanatçısı duruyordu.
"Eee... Neler çekiyorsun peki..."
Soruyu duyunca sanki bağlama çalıyormuş gibi meşhur perçemi yine yüzüne düştü...
"Türkünün resmini..."
Bir sanatçıdan da bu yanıt beklenirdi herhalde...
Nazım'ın "Sen mutluluğun resmini çizebilir misin Abidin" dizelerinin devamını hatırlamaya çalışırken o uzun bir es verdi;
Ardından bağlamadan dökülen ezgiler gibi devam etti; hafif hüzünlü...
"Ama çekemedim. Daha doğrusu çektiğimi zannediyorum, sonra beğenmiyorum. İyisini, güzelini, daha güzelini arıyorum... Aynı türkülerdeki gibi..."
Arada kürsüde konuşan MESAM Başkanı, sevgili dostumuz Faruk Demir'in birkaç kare fotoğrafını çekti, rakısından bir yudum alıp bıraktığı yerden sürdürdü.
"Türküde sevda vardır, acı vardır. Coşku vardır, hüzün vardır. İsyan vardır. Çoğu zaman iç içedir. İşte ben o fotoğrafı çekmeyi hayal ediyorum. O hayalin peşinden koşuyorum..."
xxx
Parlamento muhabirliğimiz sırasında siyasetçi Arif Sağ'a alışamamıştık.
Kürsüye çıktığında nutuklarını değil, bağlamanın sesini, türkülerini duymak isterdik.
Bir gün kırmadı;
Meclis'te değil, şimdi yerinde yeller esen, Atatürk Kültür Merkezi içindeki Çağdaş Gazeteciler Derneği lokalinde, dost meclisinde buluştuk.
Çaldıkça açıldı, açıldıkça çaldı...
Gece yarısından sonra Belkıs Akkale, Erdal Erzincan da geldi.
Anadolu'nun her yöresinden, her dilden türküler birbirini kovaladı.
Masadan kalkıldığında çoktan güneş doğmuştu.
xxx
O ‘Türkünün resmi' hayalini kurarken biz türkülerin gecesini hayal ettiğimizi söyleyince güldü;
"Doğru, ben de unutamıyorum. O gün kolumu kırdım. Ama gene yaparız"
Umarız siyasetin gergin atmosferi yerine türkünün resminde yine buluşuruz.