30 Ağustos 2012 Perşembe

GAZİORDUEVİ

Gazi Orduevi

Büroda, çalışma masasından başımı kaldırdığım an sürekli karşımda.
Bütün heybetiyle sürekli gözümün önünde.
Atatürk Orman Çiftliği'nin en yüksek tepesinde.
xxx
Gazi Orduevi'nden söz ediyorum.
Yıllar yılı Ankara'nın en uzak, gözlerden ırak bölgesinde olsa da içinde ‘Gazi Orduevi' geçen ifadeler heyecanlandırırdı.
Hele 30 Ağustos'lar yaklaştığında...
Üst katlarına çıkmayı başaran meslektaşlarımız var mıdır bilmem.
Bahçesinden bile muhteşem bir Ankara manzarası göründüğüne göre terasından nasıldır kim bilir?
İçinde spor salonu, saunası, tenis kortları, güzellik merkezleri ile Başkent'in 5 yıldızlı otellerinden bile daha lüks olduğu bir şehir efsanesi gibi anlatılırdı yıllar yılı...
xxx
O dönemlerde ‘smokin'ler bulunurdu bazı meslektaşlarımızın gardroplarında;
Özenle çıkarılıp ütülenir, Genelkurmay'dan gelecek davetiyeler beklenirdi.
İlk kez davetiye alanlar ise hazırlıksız yakalanıp İzmir Caddesi'nde alırdı soluğu.
Smokin kiralamaya tabii...
Söylemesi ayıp;
Bizim de kiralayıp girmişliğimiz oldu o muhteşem bahçeye...
xxx
O muhteşem bahçe çam ağaçlarıyla orman gibi olsa da tepenin bizim tarafımıza bakan kısmı şimdilik çorak maalesef.
Günahları boynuna bilerek ağaç dikmedikleri;
Emekli generaller için lüks villalar yapmayı planladıkları iddia edilirdi.
Aynen İstanbul Fenerbahçe Orduevi'nde olduğu gibi...
Neyse, 4-5 yıl önce epey fidan dikildi.
Ara sıra sulama tankerleri takılıyor gözümüze.
Biz görmesek de ‘orman' olacak inşallah...
xxx
Epeydir gözden düştü Gazi Orduevi.
Son 30 Ağustos resepsiyonu yapılalı 3-4 yıl oluyor.
Geçen yıl yine terör ve şehitler nedeniyle iptal edilmişti.
Ondan önce Merkez Orduevi, daha önce Kara Kuvvetleri Komutanlığı bahçesi...
Epey olmuş büronun önündeki cadde komutan araçlarıyla dolmayalı...
30 Ağustos gecesi uzaktan müzik sesi gelmeyeli...
Hangi yıldı acaba biz camdan Candan Erçetin'i dinlerken
Resepsiyondaki meslektaşlarımızın fotoğraf kavgasına tutuştuğu...
Yasak olmasına rağmen cebine sakladığı küçük makineyle dans eden Genelkurmay Başkanı'nın fotoğrafını çeken bir arkadaşımızın neden olduğu kavga...
Büyükanıt'tı galiba, protokolü uğurladıktan sonra eşi Filiz Hanımla piste çıkıp dans eden;
Sonra da asker gönderme tezkeresi için, "Şimdi slow yaptık, bakarsınız orada rock çalar. Ayak uydurmamız vakit alır" diye espri yapan...
Biz katıldığımızda Genelkurmay Başkanı Özkök müydü acaba?
Önceki yıllarda TSK Armoni Mızıkası'nın çaldığı parçalar dinlenirken bir ilke imza atıp Sertab Erener'i davet ederek ‘pop' devrini başlatan...
Geriye smokinli bir fotoğrafımız da kalmadığına göre epey olmuş demek ki...
xxx
Bugünlerde hiç hareket yok Gazi Orduevi'nde
Meğerse tadilattaymış.
Neyse ki bu 30 Ağustos ‘sakin' geçecek...

26 Ağustos 2012 Pazar

ŞEHREMİNİ ÖMER FAİZ EFENDİ





Ne zaman Eskişehir yolundan geçsem;
Ne zaman havaalanına gitsem
Şehremini Ömer Faiz Efendi'yi hatırlarım.
Abdülaziz döneminin İstanbul Şehremenisi...
xxx

Sanıyorum bilmeyen yoktur.
600 yıllık Osmanlı İmparatorluğu döneminde sadece bir padişah gezi için Avrupa'ya gitmiş;
Sultan Abdülaziz
Fransa, Belçika, Avusturya...
Tam 47 gün dolaşmış.
Ama gitmeden önce, aynı zamanda Halife olan Padişahın adımını atacağı her yer kendi toprağı sayılacağı için Müslüman olmayan topraklarda nasıl dolaşacağı sorun olmuş.
Sonra çözüm bulunmuş, ayakkabılarının tabanı açılıp içine İstanbul toprağı serilmiş.
Böylece nereye giderse gistin kendi toprağına basması sağlanmış.
"Abdülaziz'in ayakkabılarının içindeki toprak sayesinde İstanbul, Avrupa'nın bir çok köşesini ezmiş tek dünya kentidir" diye yazıyor, Sunay Akın öyküyü anlatırken...

xxx

Ömer Faiz Efendi de Padişah'ın heyetinde...
Her ne kadar İstanbul Şehreminisi yani belediye başkanı olsa da görevi günlük tutmak.
Ne görürse, ne yapmışlarsa hepsini yazmış. O dönemin Fransa sefiri Mehmet Cemil Paşa'nın anlattıklarını da:
-Buraya geldiğimden beri inşaat devam eder. Şu koskoca Paris adeta yeniden yapılıyor. Hiç acımadan koskoca binaları yıkıyorlar, bir hizaya gelmek üzere yeniden yapıyorlar. Başlarında bir Mösyö Hussman var ki, imparatorun sözü Paris'te dinlenmez, fakat onunki dinlenir. Hiç kimsenin işine karışmayacağına evvela söz almış sonra işe girişmiş. Yalnız hayret ediyorum. Bu kadar işi geniş tutmanın sebebi ne?"
* * *
Ömer Faiz Efendi şöyle bir cümle de yazmış:
"Her zaman her yerde insanlar sadece kendilerini düşünmüyorlar. Dedeler yaptıkları işlerin çocukları ve torunları için de olduğunu hesapladıkları himmetler oluyor. Bizim İstanbul'da ben şehremini olarak, bir sokağı tamir için ne sıkıntılar çekerim, bilirim amma anlatmaya kudretim yetmez..."

xxx

Mösyö Hussman'ın Paris'te yaptıkları hala duruyor.
Ya Ankara'da...
Hatırlar mısınız?
Eskişehir Yolu yandan kazıldı;
Metro için tünel yapıldı, sonra üzeri örtüldü.
MTA'nın hemen yanında ise duraktan karşı tarafa geçilmesi için alttan tünel yapıldı.
Ardından yol genişletildi.
Bir iki şerit daha eklendi.
Fena olmadı ama;
Bakıldı ki tünelin çıkışı yolun ortasında...
Yeniden kazıldı, tünel uzatıldı.

xxx

Esenboğa yolu da biteli birkaç yıl oldu;
Çok da güzel oldu...
Başkent'e de yakışıyor doğrusu.
Ama;
Yakında yeniden inşaat başlayacak.
Ulaştırma Bakanlığı metro için hazırlıklara başladı.
Orta refüjden mi geçecek, yandan mı?
Üst geçitler, alt geçitler ne olacak?
Soru çok...
Şimdilik yanıtları belli değil ama yap boz olacağı kesin.
Keşke birileri Ömer Faiz Efendi'nin 245 yıl önce yazdıklarını okusaydı.

23 Ağustos 2012 Perşembe

UNUTMAK, UNUTTURMAK MI ÇÖZÜM...


UNUTMAK, UNUTTURMAK MI ÇÖZÜM...

Her gün birer ikişer gelse de acı haber...
Her gün ülkenin bir yerinde musalla taşları boş kalmasa da yıllardır.
Alışamadık, alıştırılamadık.
Bu kez uzaktan, Antep'ten gelse de ‘son dakika' ölümleri...
Farksızdı Kumrular'dan...

xxx
Aradan bir yıla yakın süre geçti.
Kumrular'da sabah saatlerinde bırakılmıştı bomba yüklü araç.
Gaziantep'te ise akşam saatlerinde...
İkisi de düşünmüyordu bile;
Çoluk, çocuk, genç yaşlı kimi öldüreceğini...
Beş yıl önce Ulus'ta Anafartalar Çarşısı önünde kendisiyle birlikte 7 kişinin canına mal olan ‘canlı bomba' gibi...
Altı yıl önce Diyarbakır'da Koşuyolu Caddesinde 7'si çocuk 10 kişinin;
Yine Diyarbakır'da 2008'de 6'sı öğrenci 7 kişinin yaşamına mal olan termos bomba gibi...
Bombalar ‘adres sormadığına göre ‘düşman' sözcüğü bile anlamsız, yetersiz...

xxx
O zamanlar da lanetleyenler sıraya girdi;
Demeçler sığmadı gazete sayfalarına, televizyon ekranlarına...
Toplumsal bir travmaya yol açsa da ateş düştüğü yerleri daha çok yaktı...
Yıllar sonra yolumuz düştüğünde Anafartalar Çarşısı'na;
Dolmuşla geçtiğimizde Kumrular'dan, hatırlamadık o günkü vahşeti...
Unuttuk, unutturulduk maalesef...
xxxx
Senirkent, Isparta'nın şirin bir ilçesi...
17 yıl önce, bir felaketle tanımıştı Türkiye bu şirin ilçeyi...
13 Temmuz 1995 gecesi ilçenin yanında yükselen Kapıdağı' ndan gelen sel, 10 dakika içinde önünde ne varsa yıktı geçti;
Ortalığı çamur deryasına döndürürken 74 cana mal oldu.
O da terör gibi bir felaketti...
Göz göre göre gelmişti.
Can kaybı yüksekti;
Halk böyle bir felaketin olabileceğini akıllarından bile geçirmiyordu.
Sonrasında önlem alındı elbet...
Felakete yol açan dere üzerine büyük betonarme duvarlar yapıldı.
Ama bir şey daha yapıldı;
O dağdan kopup gelen büyük kaya parçası kaldırılmadı, kentin ortasında bir anıt gibi bırakıldı.
Unutmamak, unutturmamak için...
Biz unuttuk, onlar unutmadı.

xxx
25 yıldır verilen canların büyük bölümünün ismi yaşatılıyor parklarda, sokaklarda.
Doğru yanlış mı, tartışılır ama bazılarının da okullarda.
Keşke onun yerine, olayın olduğu yerlere birer anıt yapabilsek.
Aynı Uğur Mumcu Sokağı'nda oldu gibi...
Kumrular'dan geçenler, Anafartalar Çarşısına gidenler bir anıt ya da rölyef görebilseler.
Terörün acı yüzünü, bombanın adres sormadığını unutmasalar.
Her olaydan sonra galeyana gelmek yerine
Anıtı görenler sorsa, sorgulasa;
‘Neden' diye düşünebilse...
ABD', tarihinde karşılaştığı en büyük terör saldırısında yıkılan İkiz Kuleler'i simgeleyen 11 Eylül Anıtı yaparken neden acele ediyoruz ki ‘normal yaşam'a geçmek adına unutmakta, unutturmakta...

19 Ağustos 2012 Pazar

İYİ BAYRAMLAR ANKARA


İYİ BAYRAMLAR ANKARA

Bir zamanlar Reha Muhtar'dan her akşam duymaya alışmıştık;
"İyi akşamlar Türkiye. Her nerede yaşıyor ve yaşatılıyorsan..."
Önceki gün gece yarısından sonra Eskişehir yolunun halini görünce değiştirdik;
"İyi bayramlar Ankara. Her nerede yaşıyor ve yaşatılıyorsan..."

xxx
Cuma gecesi Eskişehir'deydik.
Olimpiyat tarihine geçecek finalde Aslı Çakır Alptekin'in ardından gümüş madalyayı kazanan Gamze Mutlu ile geniş bir röportaj yaptık;
Annesiyle, babasıyla tanıştık.
Hayata dair konuştuk...
Ailesini, arkadaşlarını, zevklerini, beklentilerini anlattı uzun uzun...
Olimpiyatlarda tüm Türkiye'ye bayram yaşatan Gamze ile bayramı erken kutladık.
xxx

Cuma akşamı foto muhabiri arkadaşım Ateş Tümer'le yola çıktığımızda saat 18.00'i geçmişti.
Mesai bitmişti yani...
Cuma akşamı trafiğine alışkınız.
Hafta içi günlerden daha fazladır.
Ama Ümitköy'ü, Yaşamkent'i geçmemize rağmen yoğunluk azalmıyor;
Konvoy halinde ilerliyorduk.
Sivrihisar'da bir bölümü Afyon tarafına dönse de Eskişehir'e kadar azalmadı.
xxx
Gamze ile röportajımız, Eskişehirspor- Akhisar maçının devre arasında gösteri koşusu yapmasından sonra başladı.
Bittiğinde vakit gece yarısını geçmişti.
Ankara boşalmıştı; belki kalanlar çoktan uykuya dalmıştı.
Ama Eskişehir hala cıvıl cıvıldı.
Porsuk kıyısında çoluk çocuk yürüyüşe çıkanlar Gamze'yi kutlamak, beraber fotoğraf çektirmek;
Çevredeki iş yeri sahipleri kahve içmeye çağırmak için birbirleriyle yarışıyordu.
xxx

Dönüş yolculuğumuz da farklı değildi.
Gece 03.00'e yaklaşmasına rağmen hem geliş, hem gidiş yönü hala araç doluydu.
Ankara'dan kaçanlar kadar Ankara'ya gelen araç sayısı da hiç de azımsanacak miktarda değildi.

xxx
Halbuki bu yıl Bayram hafta sonuna gelince, geçtiğimiz yıllardaki gibi birleştirilip 9-10 güne çıkarılmamıştı.
Yine de mesai bitince ‘paydos' zili çalan fabrika, okul gibi boşaldı Ankara.
Liderler zaten önceden ayrılmıştı.
Dün alıştığımız klasik Cumartesi görüntüsü yoktu.
Sokaklar sessiz;
Caddeler boş, trafik rahat...
Belki Bayramın ilk günleri tatile gidemeyenler çıkacak dışarıya;
Kimi nasıl olsa ücretsiz diye tıklım tıklım dolduracaklar otobüsleri, akraba ziyaretine gidecek.
Kimi alışveriş merkezlerinin serin koridorlarında dolaşacak.
Belki Kızılay'da, Ulus'ta bayram harçlığını alan birkaç genç volta atacak.
Belki 'çarşı izni'ne çıkan askerler uğrayacak Gençlik Parkı'na.
Ama Kale öksüz;
Eymir sessiz.
Ahlatlıbel uçurtma uçuracak çocukları bekliyor...
xxx
Halbuki en güzel mevsimi Ankara'nın...
Gündüzleri biraz sıcak olsa da ödülü var akşamları;
Olağanüstü bir serinlik
Ne üşüten ne ürperten...
Eksik olan sadece deniz mi?
Buralara çalışmaya gelen kimse Ankaralı olamıyor mu?
Bayramda kalanlarla Ankara'nın keyfini çıkarmak üzere;
Reha'dan (ç)alıntı bir cümleyle
"İyi bayramlar Ankara. Her nerede yaşıyor ve yaşatılıyorsan..."

15 Ağustos 2012 Çarşamba

ANKARA'YI ANKARA YAPAN NEDİR?


ANKARA’YI ANKARA YAPAN NEDİR?


Son dönemde yapılan TOKİ evlerini bırakın;
Zaten hepsi birbirine benziyor.
Kibrit kutusu misali…
Ya eski binalar;
Ankara’yı Ankara yapan nedir?
xxx
Gazetemiz Habertürk’ün Genel Koordinatörü Ayşe Özel Karasu’nun hafta sonu yazısını okuduktan sonra çevreme daha dikkatli bakmaya başladım.
Ayşe, “İstanbul’u İstanbul yapan nedir” diye soruyor.
Carnegie Mellon Üniversitesi ile Paris’teki Ecole Normale Supérieure araştırmacıları bir yazılım geliştirmiş.
Bir şehri, onu stil sahibi yapan baskın karakter özelliklerinden tanıyan bir program…
12 kente ait 40 bin Google Sokak görüntüsü resminden 250 milyon öğeyi analiz ediyor.
Paris, Londra, Prag, Barcelona, Milano, New York, Boston, Philadelphia, San Francisco, Sao Paulo, Mexico City ve Tokyo’daki görüntüleri inceliyor.
Bir şehri kendisi yapan ayırt edici özellikleri bulmak için, detayların ne kadar sık tekrarlandığına bakıyor.
Program ince ayrıntılarla bir şehrin en fazla yinelenen detay mimari imzayı parçalar halinde çıkarıyor.
Paris’i, Eyfel’den, Notre Dame ve Zafer Takı’ndan değil, 3. kat balkonlarından, sokak levhaları ve lambalarından tanıyormuş.
Londra’da iki yanı sütunlu neo-klasik bina girişleri kentin ana stili olarak öne çıkmış.
Ardından tipik parçalar ‘hangi şehir’ diye deneklere sorulmuş.
Paris’te yüzde 83, Prag’da 92 isabetle doğru sonucu tutturmuşlar.
Amerikan şehirlerinin hiçbirinde ayırt edici stil bulunamamış.
Görüntülerin hangi şehre ait olduğunu çıkarmak için yollardaki tüneller ve otomobiller bakmak gerekmiş.
Ayşe, “İstanbul’u siluetinden, sarayları, tarihi camilerinden değil de,
balkonu, sokak lambası, pencere pervazlarından tanımaya kalksaydı, herhalde
Amerikan şehirlerinde aldığı sonuçtan daha fazlasını elde edemezdi” diye şikayet ediyor.
Ya Ankara’da yaşasaydı?
xxx
Ankara mimarisinin –varsa tabii- ayırt edici özelliği nedir diye daha dikkatli bakıyorum artık.
Son zamanlarda, Çukurambar’da, Söğütözü’nde, Oran’da yeni yapılan binaları, gökdelenleri geçtim.
Onlar zaten kaba inşaatı bitirip üzerine kaplama; çoğunlukla da camdan…
Bırakın pervaz, balkon korkuluğu gibi incelikleri…
Mimari bile hak getire…
Ya eski binalar.
Sakarya Caddesi’ndekiler çoktan yıkıldı.
Anafartalar’da varsa da üzeri tabela dolu…
xxx
İyi de bunları, ‘kentin ayırt edici stillerini bilmek ne işi yarıyor?
Onun yanıtı da Ayşe Karasu’dan…
Araştırmacılar bu verilerin sanattan mimari ve bilişime her alanda kullanılabileceğini söylüyormuş.
Şehrin aslına sadık bir animasyonunu yaratabilmek için taban tepmeye gerek kalmayacak, program sayesinde bilgisayar başında kusursuz bir atmosferi yaratılabilecekmiş.
İlahi, ne gerek var bunlara?
Ankara’nın seymen kedisi var ya…

5 Ağustos 2012 Pazar

HABERTÜRK YAZILARI/ CENTİLMEN ANKARA

CENTİLMEN ANKARA



Umutlar çok önceden kaybolmuştu.
Yöneticiler kendilerini çoktan hazırlamıştı.
Herkes kaçarken bir avuç taraftar onur mücadelesine çıkan futbolcuları yalnız bırakmıyor, her maçta bağırıyordu;
“Arkanda biz vardık senin her yerde, Rize’de İzmir’de Eskişehir’de. Korktular kaçtılar bizi görünce Ankaragüçlüler geliyor diye. …”

xxx
Takımın yöneticileri kaçsa da Ankaragücü taraftarının ünü bu sloganla tüm Türkiye’ye yayılmış durumda.
Gecekondu, Anti-x, Kapalı, Tunalı…
Taraflar kendi aralarında gruplara ayrılsa da son maçlarda sloganları ortaktı:
“Bu takım düşerse katliam çıkar…”
Ankaragücü düştü;
Neyse ki katliam falan çıkmadı.
Tam tersine, ‘en centilmen’ taraftar olarak Emniyet’in istatistiklerinde yerini aldı.
xxx

Emniyet Genel Emniyet Genel Müdürlüğü, “Sporda Şiddet ve Düzensizliğin Önlenmesine Dair Kanun” uyarınca önümüzdeki günlerde başlayacak maçlara girmesi yasaklananların sayısını açıkladı.
Yasanın çıkış amaçlarından biri stadyumlardaki küfür ve kavgalardı.
Kavga çıkaran, küfür edenler belirlenecek, maçlara alınmayacaktı.
Önümüzdeki dönem tüm Türkiye’de 1449 kişi maçları izleyemeyecek.
Sadece futbol da değil.
Basketbol, voleybol, hentbol ve hatta dağcılık…
En az yasak ise Ankara’da.
Sadece 16 kişi.
xxx

Yasaklı 16 kişinin 16’sı da futbolda.
Diğer branşlardan yok.
Diğer üç büyük ile bakarsak İstanbul’dan 548 kişi.
468’i futbol seyircisi;
59’u basketbolda.
Hadi İstanbul’un nüfusu çok,
Üç büyükler de İstanbul’da.
Hele kendi aralarındaki maçlarında İstanbul neredeyse savaş alanına dönüyor.
Ya İzmir’e ne demeli?
Tam 142 kişi yasaklı İzmir’de.
Peki Trabzon’un seyircisi çok ateşli;
Hele Fener maçlarında sürekli olay çıkıyor.
Tamam, 104 seyirciye yasak normal sayı.
Bursa’nın da Beşiktaş maçları ünlü;
Çıkan olaylara bakarsak 57 seyirciye yasak az bile.
Kütahya ve Mersin’deki ikişer kişiye ne oluyor?

xxx
Emniyet istatistiklerindeki Bartın, Diyarbakır, Erzurum, Giresun, Muğla ve Tekirdağ’da birer kişiye getirilen yasaklara bakarsak “en centilmen” şehir olarak Ankara’yı ilan edebiliriz.
O şehirlerin zaten Süper Lig’de takımları dolayısıyla iddialı taraftarları yok.

xxx
Ankara 1980’den buyana Süper Lig’de her yıl en az iki takımla temsil edildi.
Bir dönem Petrol Ofisi ve Şekerspor, sonradan Hacettepe ile dört takımın birden Süper Lig’e çıktığı da oldu ama hiçbir zaman tek takıma düşmemişti.
Kaç takım olursa olsun hiçbir zaman 19 Mayıs’ta küfür eksik olmadı.
Bakmayın siz sadece 16 kişiye yasak getirilmesine.
İstatistikler, rakamlar her dili konuşur.
Nasıl olsa kimse duymuyor, yasak koymuyor diye küfre devam etmeyin.
Gelin centilmenliğin hakkını tam anlamıyla verin.


1 Ağustos 2012 Çarşamba

HABERTÜRK YAZILARI/ ORASI DA ANKARA


ORASI DA ANKARA

Ankara`ya 160, Eskişehir`e 130, Bolu`ya ise 110 Kilometre.
İç Anadolu'nun Kuzey Batı ucunda; Batı Karadeniz Bölgesinin sınırları içerisinde.
Başkent'in en uç beldelerinden biri.
Bir çok Ankaralının hiç görmediği, gelip gitmediği, adını bile duymadığı bir kasaba...

xxx

Sarıyar'dan bahsediyorum.
Aslında Ankara için yaşamsal öneme sahip bir kasaba.
Daha doğrusu eskiden öyleymiş.
Türkiye'nin ilk elektrik santralı ve barajı buraya kurulmuş.
Tarihi Ankara kadar eski, ilk tunç çağlarından beri yerleşim yeri olan, kıyısındaki Sakarya nehrinden can bulan kasabanın kaderi barajla beraber değişmiş.
İyi mi olmuş bilemem.
Yanında baraj;
Kıyısından akan bir nehir...
Doğa her türlü nimeti sunmuş
Ama onlardan yararlanamaması için her türlü engel de önlerine çıkarılmış.
Geçimlerini büyük ölçüde sağladıkları sebzeleri sulamak için bile yeteri kadar su bulamıyorlar.
Zaten tarım yapabilecekleri arazi de topu topu 700 dönüm kadar.
O da mirasla bölüne bölüne birer ikişer dönüm kalmış.

xxx

Halbuki o köyde yıllardır kullanılmayan boş bir arazi var.
Devletimiz unuttuğu bu köyde yarım asır önce kamulaştırdığı bir araziyi unutmuş.
Az buz bir arazi de değil.
Tam 4 bin 800 dönüm.
Üstelik bir başka ülkeyle, ABD ile yapılan anlaşma doğrultusunda kamulaştırılmış.
Yıllar sonra hala tartışılan nükleer santral kurulması için...
Dönemin başbakanı Adnan Menderes, 1955'te ABD ile nükleer araştırma reaktörü yapmak için anlaşma imzalamış.
O günün parasıyla 760 bin lira ödenek ayrılmış.
İnsan gücü yetiştirmek için eğitim amacıyla yurt dışına için elemanlar gönderilmiş.
1959'da da ABD ile Atom Enerjisi İşbirliği Antlaşması imzalanmış.
‘Atom Sitesi' kurulması için de Türkiye'nin ilk hidroelektrik santralının kurulduğu Sakarya Nehri yanındaki bu köy seçilmiş.
Hemen kamulaştırmalar yapılmış.
Hem nükleer santral yapılacak, yanında da silah sanayi;
Nükleere dayalı...
Ama birkaç ay sonra 27 Mayıs Darbesi...
Sonrasında proje de bir daha açılmamak üzere rafa kalkmış.

xxx

Sarıyar o günden buyana kaderini değiştirecek sihirli bir dokunuş bekliyor.
Belediye Başkanı Halil Ünsal çırpınıyor, durmadan proje geliştiriyor.
Bir yandan doğal ortamında yaban koyunu yetiştirmek için Orman Bakanlığı'nın kapısını aşındırıyor.
Bir yandan ekonomik ömrünü doldurmaya yakın baraj gölünde balıkçılık, kürek yarışları, su oyunları, çadır-karavan turizmini geliştirmeye çalışıyor.
Her gördüğüne köyündeki kuşları, tarihi mezarları, hemen yakındaki Tapduk Emre Türbesini anlatıyor.
Sarıyar'ı gündemimize getiren Çankaya Belediyesi'nden gelen bir telefon oldu.
Türkiye'nin en iyi şehir plancılarından, Başkan Yardımcısı Buğra Gökçe, Sarıyar'a meydan projesi hazırladığını müjdeliyordu.
Yetmez ama evet...