YURT
Tıpkı Orta Asya'daki atalarımız gibi göçüp gelmiştik doğup büyüdüğümüz yerlerden.
Alıştığımız ev ortamı, ana sıcaklığı gerilerde kalmıştı.
Artık yeni bir yurdumuz vardı.
Yabancılarla aynı odaları paylaşıyor, tanımadığımız insanlarla yemeğe oturuyorduk.
Aslında ‘göçebe' idik.
Atalarımız gibi ‘çadır'ı değil, devletin binasını ‘yurt' edinmiştik.
O yurtlar bize yeni ufuklar açıyor, yeni dostluklar kazandırıyordu.
Yeni bir hayat önümüzdeydi.
xxx
Üniversite için ailelerinin yanından ayrılıp gelenlere sadece bir barınma merkezi değil aslında öğrenci yurtları...
Yeni bir kültür, yeni bir kişilik...
Kalıplara sokulursa bir ömür boyu aşılamayan dar sokaklar;
Rahat, çağdaş bir ortamsa yepyeni bir yaşam biçimi...
Adeta bir pusula...
xxx
Öyküyü Hasan Uysal anlattı;
‘Parasızlıkta anılarını satan' sevgili meslektaşım.
Benden 10 yıl kadar önce Kütahya'dan çıkıp gelmiş, ODTÜ'yü üçüncülükle kazanmış.
Şimdi galiba Gazi Üniversitesine ait olan ‘Şeker Yurdu'na yerleşmiş.
Şeker Fabrikaları personeli için yapılmış bir yurt.
Şimdiki gibi sadece kız öğrenciler kalmıyor.
1970'lerin Ankara'sı, ama kafalarda bir kısıtlama yok henüz.
Kız - erkek ayrımı sadece yatak odalarında.
Onun dışında her yerde beraberler; kütüphanede, yemekhanede, spor salonunda...
Sınırlama olmayınca başarı da beraberinde geliyor doğal olarak.
"O yurtta kalanlardan bugün 40 profesör, 3 sanayi ve ticaret odası başkanı, çok sayıda avukat ve mühendis çıktı" diyor Hasan...
40 yıldan bu yana dostlukları da bozulmamış.
Her yıl buluşuyorlar.
Öyle klasik bir buluşma değil.
Her yıl arkadaşlarının bulunduğu bir ile gidiyorlar.
Böylece 20 yıldır neredeyse bütün Türkiye'yi dolaşıyorlar.
Eşlerini, çoluk çocuklarını götürdükleri için dostluklar sürekli çoğalıyor, sürekli paylaşılıyor.
Hasan, ‘Üç Masa'da oturduğumuzda Kuşadası'ndaki buluşmadan yeni dönmüş, anlatacak çok anı biriktirmişti.
O anlattıkça anlatıyor; bizim ise aklımız yurtlarda.
12 Eylül'ün karabasan günlerinde getirilen yasakları aşmak için bulduğumuz hınzır yöntemlerde...
xxx
Aradan 40 yıl geçtikten sonra şimdi üniversite yurtları belki de daha modern.
Ama sadece bina yapmak yetmiyor...
29 Nisan 2011 Cuma
25 Nisan 2011 Pazartesi
HABERTÜRK YAZILARI/ İKİZ AYILAR
İKİZ AYILAR
Ankara'nın imajı malum.
Kimine göre gergin siyasetçilerin, polemiklerin Başkenti;
Kimine göre sıkıcı memur kenti;
Anadolu'daki vatandaş için ‘dert kapısı'
Siyasetçiler için 12 Haziran'a kadar ‘hayallerin Başkenti'
Ama her halükarda gri bir kent...
Kışın kar yağsa, baharda çiçekler de açsa, yazın bozkırın renkleri de hakim olsa ‘gri' imajını silemiyor...
xxx
Seçimlerin yaklaştığı bugünlerde siyasetin gergin atmosferi Başkent'in üzerine çökerken hiç beklemediğimiz bir görüntü yansıdı ekranlara, gazete sayfalarına;
İçimizi ısıtan, yüzümüzdeki gergin çizgileri yumuşatan, hafiften gülümseten bir fotoğraf karesi...
İki minik ayı.
Üstelik ikiz...
Yüzlerinde munzır bir gülümseme.
xxx
Üniversite dönemim Hayvanat Bahçesi civarında geçti.
SSK Bloklarında bir bekar evinde.
Ders çalışmaktan bunaldığımızda soluğu orada alırdık.
Henüz trafiğin bu kadar yoğun olmadığı günler...
Kimi zaman volta attık yolda arkadaşlarla
Havalar güzel olduğunda kitabımızı alıp ders çalıştık ‘Şirin'in hemen karşısında.
xxx
Hayvanat Bahçesi'nin maskotuydu Şirin...
Öyküsü dilden dile anlatılırdı.
1950'li yıllarda çocuklar Hindistan'a mektup göndermişler.
O günlerin çocuk dergisi Doğan Kardeş'te de yayınlanmış.
"Sevgili Pandit Nehru amca" diye başlayan mektuba kayıtsız kalmamış Hindistan Başbakanı.
"Biz ömrümüzde hiç canlı bir fil görmedik" diyen Türk çocuklarına bir yavru fil göndermiş.
Adı, ‘Mohini'
Soyadını da çocuklar koymuş; Birtanem.
Bunu duyan Pakistan altta kalır mı?
En büyük rakibi Hindistan o yıllarda
Onlar da iki fil göndermiş; Azadi ve Şirin.
xxx
'Şirin'i izlemek üzücüydü aslında.
Ne zaman sınırlarının dışına çıkmaya çalışsa acı ayağını geri çekiyordu. Etrafı kalın çivilerle çevrilmişti.
Belki bebekliğinden kalma genlerindeki özgürlük duygusu; acıya rağmen her seferinde ayağını uzatıyordu.
Şirin veda ettikten sonra 4-5 yıldır beri hiç uğramadım Hayvanat Bahçesi'ne.
xxx
Şimdi iki minik maskotu var Hayvanat Bahçesi'nin.
Anne babasının yanında; güvende.
Ankaralı çocuklar da sahip çıktı.
Hemen benimsediler;
Adını da ‘İnci ile Yumak' koydular HT Ankara'nın öncülüğünde.
Minik ayıcıklar, Başkent'in eksik olan ‘kent bilinci' için üstlerine düşeni yaptılar.
Darısı büyüklerin başına.
Ankara'nın imajı malum.
Kimine göre gergin siyasetçilerin, polemiklerin Başkenti;
Kimine göre sıkıcı memur kenti;
Anadolu'daki vatandaş için ‘dert kapısı'
Siyasetçiler için 12 Haziran'a kadar ‘hayallerin Başkenti'
Ama her halükarda gri bir kent...
Kışın kar yağsa, baharda çiçekler de açsa, yazın bozkırın renkleri de hakim olsa ‘gri' imajını silemiyor...
xxx
Seçimlerin yaklaştığı bugünlerde siyasetin gergin atmosferi Başkent'in üzerine çökerken hiç beklemediğimiz bir görüntü yansıdı ekranlara, gazete sayfalarına;
İçimizi ısıtan, yüzümüzdeki gergin çizgileri yumuşatan, hafiften gülümseten bir fotoğraf karesi...
İki minik ayı.
Üstelik ikiz...
Yüzlerinde munzır bir gülümseme.
xxx
Üniversite dönemim Hayvanat Bahçesi civarında geçti.
SSK Bloklarında bir bekar evinde.
Ders çalışmaktan bunaldığımızda soluğu orada alırdık.
Henüz trafiğin bu kadar yoğun olmadığı günler...
Kimi zaman volta attık yolda arkadaşlarla
Havalar güzel olduğunda kitabımızı alıp ders çalıştık ‘Şirin'in hemen karşısında.
xxx
Hayvanat Bahçesi'nin maskotuydu Şirin...
Öyküsü dilden dile anlatılırdı.
1950'li yıllarda çocuklar Hindistan'a mektup göndermişler.
O günlerin çocuk dergisi Doğan Kardeş'te de yayınlanmış.
"Sevgili Pandit Nehru amca" diye başlayan mektuba kayıtsız kalmamış Hindistan Başbakanı.
"Biz ömrümüzde hiç canlı bir fil görmedik" diyen Türk çocuklarına bir yavru fil göndermiş.
Adı, ‘Mohini'
Soyadını da çocuklar koymuş; Birtanem.
Bunu duyan Pakistan altta kalır mı?
En büyük rakibi Hindistan o yıllarda
Onlar da iki fil göndermiş; Azadi ve Şirin.
xxx
'Şirin'i izlemek üzücüydü aslında.
Ne zaman sınırlarının dışına çıkmaya çalışsa acı ayağını geri çekiyordu. Etrafı kalın çivilerle çevrilmişti.
Belki bebekliğinden kalma genlerindeki özgürlük duygusu; acıya rağmen her seferinde ayağını uzatıyordu.
Şirin veda ettikten sonra 4-5 yıldır beri hiç uğramadım Hayvanat Bahçesi'ne.
xxx
Şimdi iki minik maskotu var Hayvanat Bahçesi'nin.
Anne babasının yanında; güvende.
Ankaralı çocuklar da sahip çıktı.
Hemen benimsediler;
Adını da ‘İnci ile Yumak' koydular HT Ankara'nın öncülüğünde.
Minik ayıcıklar, Başkent'in eksik olan ‘kent bilinci' için üstlerine düşeni yaptılar.
Darısı büyüklerin başına.
20 Nisan 2011 Çarşamba
HABERTÜRK YAZILARI/ VEFA
VEFA
Başkent'te oturup İzmir yazılır mı?
Eğer bir dostunuz, sizin de uzun süredir savunduğunuz iyi bir iş yapmışsa neden olmasın.
"Ankara'da niye bunlar olmuyor" diye hayıflandığınız örnekleri İzmir'de görüyorsanız;
"Belki Ankara'dakiler örnek alır" diye hala umudunu koruyorsanız niye görmezden gelinsin...
xxx
Başkent'te bir süredir ‘Nazım Sokağı' tartışması sürüyor.
Büyükşehir Belediye Meclisi'nde Ankara'da bir caddeye Nazım Hikmet'in adının verilmesini isteniyor, önerge veriliyor.
Ama Çankaya'da zaten "Şair Nazım" sokağı bulunduğu, gerekirse sokağın adının "Şair Nazım Hikmet" olarak değiştirilebileceği söyleniyor.
Sonuç çıkmıyor.
Seçim meydanlarında şiirleri okunmaktan korkulmayan şairin adının bir caddeye verilmesi kavga nedeni oluyor.
xxx
İzmir'de ise tam bir vefa örneği sergileniyor.
‘Halikarnas Balıkçısı' olarak tanınan Türk edebiyatının ölümsüz isimlerinden yazar Cevat Şakir Kabaağaçlı'nın adı, İzmir'in Hatay semtinde 15 yıl yaşadığı evinin bulunduğu sokağa veriliyor.
Girişine de yazarın büstü.
Yapan da Konak Belediye Başkanı, sevgili meslekdaşım Hakan Tartan...
Haberi gıptayla okudum.
Gazetecilikle siyaset arasında mekik dokuyan, girdiği her işi hakkıyla yapmayan çalışan dostumuz Hakan Tartan'ın yanında Halikarnas Balıkçısı'nın kızı torunları...
Hepsi törende.
Konuşmalar ‘Merhaba' ile başlıyor.
Ünlü yazar, 38 yıl önce Merhaba Apartmanı'nın 3. katında yaşama veda etmiş, son yolculuğuna o sokaktan uğurlanmış.
Kızı, "Babam sanki bugün tekrar geri geldi" diyor.
Yazarın öyküleri gibi; sıcak içtenlikli...
xxx
Bir vefa öyküsü de Ankara'dan.
''Vefa Apartmanı''...
Sadık Yalsızuçanlar, Demokrat Partili eski Milli Eğitim Bakanı Tevfik İleri'nin yaşamını konu alan bir roman yazmış.
Adres Olgunlar Sokak 38 numara;
Bir ara galiba Başbakan Erdoğan da ziyaret etmişti...
Evin yapım öyküsü de adına uygun, tam bir vefa örneği.
Murat Karayalçın'ın babası Yaşar Karayalçın, kendisi için ev yaparken hemen bitişiğindeki arsanın yabancılara gitmemesi için yakın dostu, Tevfik İleri'den almasını istemiş.
Para olmayınca bedelini kayınbiraderi Necip Danışoğlu ödemiş, bacanağı İdris Yamantürk temelini atmış.
Sonrasında adeta imece usulü tamamlanmış.
Henüz dostluğun çıkarlara, siyasi görüş ayrılıklarına kurban verilmediği yıllar.
xxx
Tevfik İleri, İmam Hatip'lerin ‘babası' olarak tanınıyor.
Siyasi görüşlerine katılırsınız ya da katılmazsanız.
Bir döneme damgasını vuran isimlerden...
Olgunlar Sokak'tan geçiyorsanız Tevfik İleri'den de öyküsünden de haberiniz olmuyor.
xxx
Ezberin aksine devlette de belediyelerde de ‘devamsızlık esastır'
Karayalçın, belediye başkanlığı döneminde güzel bir uygulama başlatmış;
Sanat, edebiyat, kültür siyaset alanında emek vermiş, kendi dönemlerine damgasını vurmuş kişilerin oturduğu binalar belirlenip kapısına bir plaket çakılmıştı.
Ancak, devamı gelmedi;
Var olanlar da kayboldu gitti.
Vefa sık kullanılsa da içini boşalttığımız sözcüklerden birisi.
Başkent'te oturup İzmir yazılır mı?
Eğer bir dostunuz, sizin de uzun süredir savunduğunuz iyi bir iş yapmışsa neden olmasın.
"Ankara'da niye bunlar olmuyor" diye hayıflandığınız örnekleri İzmir'de görüyorsanız;
"Belki Ankara'dakiler örnek alır" diye hala umudunu koruyorsanız niye görmezden gelinsin...
xxx
Başkent'te bir süredir ‘Nazım Sokağı' tartışması sürüyor.
Büyükşehir Belediye Meclisi'nde Ankara'da bir caddeye Nazım Hikmet'in adının verilmesini isteniyor, önerge veriliyor.
Ama Çankaya'da zaten "Şair Nazım" sokağı bulunduğu, gerekirse sokağın adının "Şair Nazım Hikmet" olarak değiştirilebileceği söyleniyor.
Sonuç çıkmıyor.
Seçim meydanlarında şiirleri okunmaktan korkulmayan şairin adının bir caddeye verilmesi kavga nedeni oluyor.
xxx
İzmir'de ise tam bir vefa örneği sergileniyor.
‘Halikarnas Balıkçısı' olarak tanınan Türk edebiyatının ölümsüz isimlerinden yazar Cevat Şakir Kabaağaçlı'nın adı, İzmir'in Hatay semtinde 15 yıl yaşadığı evinin bulunduğu sokağa veriliyor.
Girişine de yazarın büstü.
Yapan da Konak Belediye Başkanı, sevgili meslekdaşım Hakan Tartan...
Haberi gıptayla okudum.
Gazetecilikle siyaset arasında mekik dokuyan, girdiği her işi hakkıyla yapmayan çalışan dostumuz Hakan Tartan'ın yanında Halikarnas Balıkçısı'nın kızı torunları...
Hepsi törende.
Konuşmalar ‘Merhaba' ile başlıyor.
Ünlü yazar, 38 yıl önce Merhaba Apartmanı'nın 3. katında yaşama veda etmiş, son yolculuğuna o sokaktan uğurlanmış.
Kızı, "Babam sanki bugün tekrar geri geldi" diyor.
Yazarın öyküleri gibi; sıcak içtenlikli...
xxx
Bir vefa öyküsü de Ankara'dan.
''Vefa Apartmanı''...
Sadık Yalsızuçanlar, Demokrat Partili eski Milli Eğitim Bakanı Tevfik İleri'nin yaşamını konu alan bir roman yazmış.
Adres Olgunlar Sokak 38 numara;
Bir ara galiba Başbakan Erdoğan da ziyaret etmişti...
Evin yapım öyküsü de adına uygun, tam bir vefa örneği.
Murat Karayalçın'ın babası Yaşar Karayalçın, kendisi için ev yaparken hemen bitişiğindeki arsanın yabancılara gitmemesi için yakın dostu, Tevfik İleri'den almasını istemiş.
Para olmayınca bedelini kayınbiraderi Necip Danışoğlu ödemiş, bacanağı İdris Yamantürk temelini atmış.
Sonrasında adeta imece usulü tamamlanmış.
Henüz dostluğun çıkarlara, siyasi görüş ayrılıklarına kurban verilmediği yıllar.
xxx
Tevfik İleri, İmam Hatip'lerin ‘babası' olarak tanınıyor.
Siyasi görüşlerine katılırsınız ya da katılmazsanız.
Bir döneme damgasını vuran isimlerden...
Olgunlar Sokak'tan geçiyorsanız Tevfik İleri'den de öyküsünden de haberiniz olmuyor.
xxx
Ezberin aksine devlette de belediyelerde de ‘devamsızlık esastır'
Karayalçın, belediye başkanlığı döneminde güzel bir uygulama başlatmış;
Sanat, edebiyat, kültür siyaset alanında emek vermiş, kendi dönemlerine damgasını vurmuş kişilerin oturduğu binalar belirlenip kapısına bir plaket çakılmıştı.
Ancak, devamı gelmedi;
Var olanlar da kayboldu gitti.
Vefa sık kullanılsa da içini boşalttığımız sözcüklerden birisi.
18 Nisan 2011 Pazartesi
HABERTÜRK YAZILARI/ ÇİZGİNİN PEŞİNDE
ÇİZGİNİN PEŞİNDE
O evrensel bir dil kullanıyor.
Yarım asırdan fazla süredir çiziyor, çiziyor, çiziyor...
Derdini anlatmak için başka hiçbir dile ihtiyaç duymuyor.
xxx
Nezih Danyal'dan söz ediyoruz.
Sert geometrik çizgilerin egemen olduğu karikatürlerin çizerinden...
Geçen yıl, 50'inci sanat yılını kutlamıştı.
Yarım asrı geçmesine karşın bugünlerde de "17. Uluslararası Karikatür Festivali" için koşturuyor.
Başkanı olduğu Karikatür Vakfı'nda bir yandan üretiyor, bir yandan yeni sanatçılar yetiştiriyor.
Yaratıcılık, mizah ve renkleri biraraya getirdikçe daha da coşuyor.
xxx
O, son günlerin klasik deyimiyle ‘Bir Ankara Karikatüristi'
Karikatürü de "arı kovanına çomak sokmak" diye tanımlıyor:
"Siyasi arılar, emekçi arıların ürettiği balın paylaşımını yöneten olmak için siyaset yaparlar. Karşıt görüşlü siyasetçi arılar, ötekilerini cehalet, beceriksizlik, ahlaksızlık, rüşvet almak, yolsuzluk yapmak, yalan ve iftira gibi iğnelerle sokarak yönetimi ele geçirmelerini önlemeye çalışırlar.
Sonuçta birileri yönetimi ele geçirir.
Karikatür, bu kovana dışarıdan, çini mürekkebine batırılmış çomağı sokarak yönetimlerin, yöneticilerin yanlışlarını, aksaklıklarını, çağdışı anlayışlarını işaret etmek, göstermektir. Üzerine bulaşan bu çini mürekkepli eleştiri, siyasetçiyi tedirgin eder, hırçınlaştırır çok nadir olsa da, dışa vurmaz ama, haklı bulur."
xxx
Nezih Danyal'ı, mesleğimin ilk yıllarında tanıdım.
O dönemler henüz bilgisayar teknolojisi karikatüre kadar girmemiş;
Nezih, siyaset kovanına çini mürekkeple dalıyordu.
Her öğlen kolunun altında karikatürü ‘Gazete'de...
Basın Kartı'nı 30 yıl sonra alabilmiş, ama amatör ruhunu kaybetmemişti.
Nezih Danyal, 51 yıllık çizgi serüveninde, gelenekselle evrenseli buluşturup kendine özgü üslup yaratan ender sanatçılardan.
Onun çizgilerinde Nasrettin Hoca'nın hindisi ile Rodin'in Düşünen Adamı da bir araya geliyor.
O evrensel bir dil kullanıyor.
Yarım asırdan fazla süredir çiziyor, çiziyor, çiziyor...
Derdini anlatmak için başka hiçbir dile ihtiyaç duymuyor.
xxx
Nezih Danyal'dan söz ediyoruz.
Sert geometrik çizgilerin egemen olduğu karikatürlerin çizerinden...
Geçen yıl, 50'inci sanat yılını kutlamıştı.
Yarım asrı geçmesine karşın bugünlerde de "17. Uluslararası Karikatür Festivali" için koşturuyor.
Başkanı olduğu Karikatür Vakfı'nda bir yandan üretiyor, bir yandan yeni sanatçılar yetiştiriyor.
Yaratıcılık, mizah ve renkleri biraraya getirdikçe daha da coşuyor.
xxx
O, son günlerin klasik deyimiyle ‘Bir Ankara Karikatüristi'
Karikatürü de "arı kovanına çomak sokmak" diye tanımlıyor:
"Siyasi arılar, emekçi arıların ürettiği balın paylaşımını yöneten olmak için siyaset yaparlar. Karşıt görüşlü siyasetçi arılar, ötekilerini cehalet, beceriksizlik, ahlaksızlık, rüşvet almak, yolsuzluk yapmak, yalan ve iftira gibi iğnelerle sokarak yönetimi ele geçirmelerini önlemeye çalışırlar.
Sonuçta birileri yönetimi ele geçirir.
Karikatür, bu kovana dışarıdan, çini mürekkebine batırılmış çomağı sokarak yönetimlerin, yöneticilerin yanlışlarını, aksaklıklarını, çağdışı anlayışlarını işaret etmek, göstermektir. Üzerine bulaşan bu çini mürekkepli eleştiri, siyasetçiyi tedirgin eder, hırçınlaştırır çok nadir olsa da, dışa vurmaz ama, haklı bulur."
xxx
Nezih Danyal'ı, mesleğimin ilk yıllarında tanıdım.
O dönemler henüz bilgisayar teknolojisi karikatüre kadar girmemiş;
Nezih, siyaset kovanına çini mürekkeple dalıyordu.
Her öğlen kolunun altında karikatürü ‘Gazete'de...
Basın Kartı'nı 30 yıl sonra alabilmiş, ama amatör ruhunu kaybetmemişti.
Nezih Danyal, 51 yıllık çizgi serüveninde, gelenekselle evrenseli buluşturup kendine özgü üslup yaratan ender sanatçılardan.
Onun çizgilerinde Nasrettin Hoca'nın hindisi ile Rodin'in Düşünen Adamı da bir araya geliyor.
13 Nisan 2011 Çarşamba
HABERTÜRK YAZILARI/ GÜNDÖNDÜ
GÜNDÖNDÜ
Mitolojiye göre Okeanos'un kızı Klytie'den almış adını.
Kimi bölgelerde ‘günebakan', kimi yerlerde ‘gündöndü' denir.
Gün boyu güneş döndükçe o da döner durur.
Güneşe, ışığa, güce tapar adeta...
xxx
Can Yücel de oturmuş yazmış;
"ayçiçeği diyorlar günebakana
bazıları da günebakan diyorlar ayçiçeğine...
ben, günebakanı yeğliyorum
bekli de güne yöneldiğim için yine..."
Aşkın, sevginin çiçeği için rivayet çok...
Ama hepsinin temeli Işık tanrısı Apollon ile Kliytie'nin aşkına dayanıyor;
"Bir gün..." diye başlıyor öykü:
"Okeanos'un kızı Klytie, Işık Tanrısı Apollon'la bir nehir kıyısında karşılaşır. Apollon, uzun boylu, güzel, narin Klytie'nin kalbini kolayca kazanır; deli gibi sever.
Sever sevmesine de o tanrıdır;
Fazla sevgiden usanır, çabuk bıkar...
Hatta küçümser onu.
Klytie ise şaşkındır.
Böyle bir sevgiyi ilk kez tatmış, aşık olmuş, ama o güzel günler çabuk bitmiştir.
Ağlar, inler, gökteki Apollon'a bakmakla geçirir zamanını hayran hayran..
Sonunda dayanamaz acıya ölür.
Apollon kendi yüzünden canından olan, toprağa giren Klytie'yi çiçeğe çevirir."
İşte o günden buyana o nazlı çiçek sevgisini gösterir hala; varlığını ona adamıştır sanki.
Güneş ne yana giderse yüzünü o tarafa döndürür.
Geceleri ise aya bakarak daha da büyütür aşkını...
xxx
Güneşe taparcasına sevgisi, ona bağlı yaşamı nedeniyle koşulsuz ve tutkulu sevginin simgesi olmuş.
Sevgisini gece gündüz büyütüp güneşin renginden aldığı sarı çiçeğinden çekirdeğine geçirmiş.
Çekirdeklerini büyütünceye kadar kabuklarıyla örtmüş korumuş.
Güneşin yakıcı sıcağıyla kavrulmuş, kuşlar saldırmış, rüzgarda nazlı nazlı sallanmış, narin boynunu eğmiş;
Ama yıkılmamış, gövdesine daha sıkı sarılmış.
xxx
Kaynaklarda çekirdeklerin yararları say say bitmiyor.
Yağların ekşimesini önleyen E vitamini, vücudun kalsiyumu ve fosforu daha iyi kullanmasını sağlayan, pek az bitkide rastlanan D vitamini, kansızlığı önleyen ve besinlerde ender bulunan folik asit, nikotinik asit ve pantotenik asit, A, K ve B vitaminleri...
Kemik ve dişlerin oluşumuna, kalp kasının kasılması ve böbrek fonksiyonlarının düzenlenmesine yardımcı oluyor. Yaraları iyileştiriyor, bağışıklık sistemini güçlendiriyor, kan şekerini düşürüyor, prostat kanserine karşı koruyor, cilt yaşlılığını geciktiriyor.
XXX
Can Baba "günebakan" demiş ama, ben "gündöndü"yü tercih ediyorum hala.
Belki de çocukluğumda köyde gün doğarken boyumdan büyük ayçiçekleri arasında kaybolmayı özlediğim için...
Belki de anam hala gündöndü demeye devam ettiği için.
Belki de Van Gogh'un o doyumsuz tablosunun karşısında değil yol kenarında, tarlada görünce daha çok dalıp gittiğim için.
xxx
Başkent'te bugünlerde herkes milletvekili aday listelerini konuşuyor.
Siyasetin sınırları çoktan aşılmış; parti ayrımı sanki ortadan kalkmış.
Bir gün o parti, ertesi gün bu parti.
Nedense listelere bakarken ‘gündöndü' geldi aklıma.
Sanki siyasetin çiçek hali.
Ne de olsa tam ekim vakti...
Yakındır tarlaların sarıya boyanması.
Nasıl olsa yazın kafaları kesilir, geriye sapı ve posası kalır.
Mitolojiye göre Okeanos'un kızı Klytie'den almış adını.
Kimi bölgelerde ‘günebakan', kimi yerlerde ‘gündöndü' denir.
Gün boyu güneş döndükçe o da döner durur.
Güneşe, ışığa, güce tapar adeta...
xxx
Can Yücel de oturmuş yazmış;
"ayçiçeği diyorlar günebakana
bazıları da günebakan diyorlar ayçiçeğine...
ben, günebakanı yeğliyorum
bekli de güne yöneldiğim için yine..."
Aşkın, sevginin çiçeği için rivayet çok...
Ama hepsinin temeli Işık tanrısı Apollon ile Kliytie'nin aşkına dayanıyor;
"Bir gün..." diye başlıyor öykü:
"Okeanos'un kızı Klytie, Işık Tanrısı Apollon'la bir nehir kıyısında karşılaşır. Apollon, uzun boylu, güzel, narin Klytie'nin kalbini kolayca kazanır; deli gibi sever.
Sever sevmesine de o tanrıdır;
Fazla sevgiden usanır, çabuk bıkar...
Hatta küçümser onu.
Klytie ise şaşkındır.
Böyle bir sevgiyi ilk kez tatmış, aşık olmuş, ama o güzel günler çabuk bitmiştir.
Ağlar, inler, gökteki Apollon'a bakmakla geçirir zamanını hayran hayran..
Sonunda dayanamaz acıya ölür.
Apollon kendi yüzünden canından olan, toprağa giren Klytie'yi çiçeğe çevirir."
İşte o günden buyana o nazlı çiçek sevgisini gösterir hala; varlığını ona adamıştır sanki.
Güneş ne yana giderse yüzünü o tarafa döndürür.
Geceleri ise aya bakarak daha da büyütür aşkını...
xxx
Güneşe taparcasına sevgisi, ona bağlı yaşamı nedeniyle koşulsuz ve tutkulu sevginin simgesi olmuş.
Sevgisini gece gündüz büyütüp güneşin renginden aldığı sarı çiçeğinden çekirdeğine geçirmiş.
Çekirdeklerini büyütünceye kadar kabuklarıyla örtmüş korumuş.
Güneşin yakıcı sıcağıyla kavrulmuş, kuşlar saldırmış, rüzgarda nazlı nazlı sallanmış, narin boynunu eğmiş;
Ama yıkılmamış, gövdesine daha sıkı sarılmış.
xxx
Kaynaklarda çekirdeklerin yararları say say bitmiyor.
Yağların ekşimesini önleyen E vitamini, vücudun kalsiyumu ve fosforu daha iyi kullanmasını sağlayan, pek az bitkide rastlanan D vitamini, kansızlığı önleyen ve besinlerde ender bulunan folik asit, nikotinik asit ve pantotenik asit, A, K ve B vitaminleri...
Kemik ve dişlerin oluşumuna, kalp kasının kasılması ve böbrek fonksiyonlarının düzenlenmesine yardımcı oluyor. Yaraları iyileştiriyor, bağışıklık sistemini güçlendiriyor, kan şekerini düşürüyor, prostat kanserine karşı koruyor, cilt yaşlılığını geciktiriyor.
XXX
Can Baba "günebakan" demiş ama, ben "gündöndü"yü tercih ediyorum hala.
Belki de çocukluğumda köyde gün doğarken boyumdan büyük ayçiçekleri arasında kaybolmayı özlediğim için...
Belki de anam hala gündöndü demeye devam ettiği için.
Belki de Van Gogh'un o doyumsuz tablosunun karşısında değil yol kenarında, tarlada görünce daha çok dalıp gittiğim için.
xxx
Başkent'te bugünlerde herkes milletvekili aday listelerini konuşuyor.
Siyasetin sınırları çoktan aşılmış; parti ayrımı sanki ortadan kalkmış.
Bir gün o parti, ertesi gün bu parti.
Nedense listelere bakarken ‘gündöndü' geldi aklıma.
Sanki siyasetin çiçek hali.
Ne de olsa tam ekim vakti...
Yakındır tarlaların sarıya boyanması.
Nasıl olsa yazın kafaları kesilir, geriye sapı ve posası kalır.
12 Nisan 2011 Salı
HABERTÜRK YAZILARI/ MECLİS PARKI
MECLİS PARKI
Malum; seçim 12 Haziran'da...
Meclis'in açılması neredeyse Temmuz ayını bulur.
Yemin töreni, yeni hükümet, komisyonlar derken Ekim'e kadar yeniden tatil...
Yeni seçilecek milletvekilleri adına üzülüyorum doğrusu;
Meclis'in en güzel mevsimini ıska geçecekler.
xxx
Her ne kadar havalar bir parça yeniden soğuduysa da Bahar geldi artık.
Baharın en güzel renkleri de Meclis'te...
Meclis tatile girdi girmesine ama içerisi, daha doğrusu parkı cıvıl cıvıl;
‘Meclis Parkı'...
Adı üstünde Meclis'in parkı...
Ama adı kadar resmi, vekilleri kadar ciddi değil.
Başkent'in en zengin botanik bahçesi...
Dünyanın bütün renkleri orada.
Laleler çoktan açtı;
Yaz menekşelerini yerlerini aldı.
Papatyalar sürgün vermeye başladı.
Önce badem ağaçları gösterdi kendisini;
Ardından Japon elmaları...
Yakındır, Erguvanlar da salar bütün kokularını.
Üstüne iğdeler...
Hele kiraz ağaçları da çiçek açarsa değmeyin keyfine...
Daha fıskiyeleri açmadı bahçıvanlar.
Islanmadan dolaşma vaktidir;
Hayatın bütün renkleri arasında...
xxx
Bu baharı sessiz geçirecek Meclis Parkı.
Yeni vekiller belki yemin etmeye geldiğinde Ihlamur kokusuna yetişebilir.
Ama ne yazık ki vatandaşa kapalı bütün güzellikler.
Eskiden belli günlerde, sınırlı da olsa Ankaralılara açıktı kapılar.
Ayrancı tarafından kart alıp girenler dolaşabilirdi parkı.
İçerideki kavgadan bulanıp nefes almaya çıkan vekiller, el ele dolaşan sevgililerle karşılaşabilirdi.
Şimdi her tarafta nöbetçi kulübeleri, kameralar, yüksek duvarlar.
Maalesef ‘güvenlik' gizliyor güzellikleri...
xxx
Halbuki her şey milleti temsil eder bahçede de.
Gözünüze ilk ilişen dalgalanan Türk Bayrağıdır;
Ortasındaki çınar Devletin simgesidir...
Yukarıda havuz gelir karşınıza, üç siyah taş vardır; yasama, yürütme, yargı adına...
Onların içinden akan küçük fıskiyeler, her erkin birbirinden bağımsızlığı için akar...
Ortada daha yükseğe çıkan fıskiye ise demokrasi ve ölümsüzlüğü...
Keşke herkes bu güzellikleri görebilse.
Malum; seçim 12 Haziran'da...
Meclis'in açılması neredeyse Temmuz ayını bulur.
Yemin töreni, yeni hükümet, komisyonlar derken Ekim'e kadar yeniden tatil...
Yeni seçilecek milletvekilleri adına üzülüyorum doğrusu;
Meclis'in en güzel mevsimini ıska geçecekler.
xxx
Her ne kadar havalar bir parça yeniden soğuduysa da Bahar geldi artık.
Baharın en güzel renkleri de Meclis'te...
Meclis tatile girdi girmesine ama içerisi, daha doğrusu parkı cıvıl cıvıl;
‘Meclis Parkı'...
Adı üstünde Meclis'in parkı...
Ama adı kadar resmi, vekilleri kadar ciddi değil.
Başkent'in en zengin botanik bahçesi...
Dünyanın bütün renkleri orada.
Laleler çoktan açtı;
Yaz menekşelerini yerlerini aldı.
Papatyalar sürgün vermeye başladı.
Önce badem ağaçları gösterdi kendisini;
Ardından Japon elmaları...
Yakındır, Erguvanlar da salar bütün kokularını.
Üstüne iğdeler...
Hele kiraz ağaçları da çiçek açarsa değmeyin keyfine...
Daha fıskiyeleri açmadı bahçıvanlar.
Islanmadan dolaşma vaktidir;
Hayatın bütün renkleri arasında...
xxx
Bu baharı sessiz geçirecek Meclis Parkı.
Yeni vekiller belki yemin etmeye geldiğinde Ihlamur kokusuna yetişebilir.
Ama ne yazık ki vatandaşa kapalı bütün güzellikler.
Eskiden belli günlerde, sınırlı da olsa Ankaralılara açıktı kapılar.
Ayrancı tarafından kart alıp girenler dolaşabilirdi parkı.
İçerideki kavgadan bulanıp nefes almaya çıkan vekiller, el ele dolaşan sevgililerle karşılaşabilirdi.
Şimdi her tarafta nöbetçi kulübeleri, kameralar, yüksek duvarlar.
Maalesef ‘güvenlik' gizliyor güzellikleri...
xxx
Halbuki her şey milleti temsil eder bahçede de.
Gözünüze ilk ilişen dalgalanan Türk Bayrağıdır;
Ortasındaki çınar Devletin simgesidir...
Yukarıda havuz gelir karşınıza, üç siyah taş vardır; yasama, yürütme, yargı adına...
Onların içinden akan küçük fıskiyeler, her erkin birbirinden bağımsızlığı için akar...
Ortada daha yükseğe çıkan fıskiye ise demokrasi ve ölümsüzlüğü...
Keşke herkes bu güzellikleri görebilse.
4 Nisan 2011 Pazartesi
HABERTÜRK YAZILARI/ YAPRAK DÖKÜMÜ
YAPRAK DÖKÜMÜ
“Bir köşeye ‘Aşkım ve Başkaldırım Ankara‘ diye yazmışım.
İstanbul edebiyat çevrelerinden kulağıma gelenler bıkkınlık verici.
Ankara’yı seviyorum.
Sanki burası dupduruymuş gibi...”
Bu satırlar Adalet Ağaoğlu‘na ait...
TRT’den istifa edip kendisini edebiyata adadığı yıllardan...
“Ölmeye Yatmak“ birkaç yıl önce yayınlanmış;
Epey eleştiri gelmiş, tartışma yaratmış.
Oldukça sıkıntılı bir süreç...
Yazmak da yayınlatmak da...
‘Yüksek Gerilim‘ öyküsü yeni bitmiş;
‘Bir Düğün Gecesi‘ romanı yolda...
Dokuz doğurmaktan beter.
HHH
Adalet Ağaoğlu babadan Ankaralı bir yazar.
Ankara’ya da aşık;
O yıllarda tuttuğu günlüğüne Ankara için şöyle yazmış:
“Yine de burada sanatçı sanatçıyı, yazar yazarı kirletmeyi ayıp sayar. Vurulursa orası burasıyla askeri darbenin geliş gidişlerinin çizmeleri altında hep birlikte ezilir. Fesatı görmezden gelmelere yatkın değildir kanısındayım. Büyük şehir kalabalık sanat edebiyat ortamından esintiler nedeniyle şaşırmış, yanılmış olabilirim...“
Selim İleri‘nin ilk hikaye kitabını İstanbul’da değil, Başkent’in kültür hazinesi Bilgi Yayınlarından Ahmet Küflü‘nün yayınladığı yıllar...
Şöyle devam ediyor günlükler:
“Ankara’nın aydın takımı, İstanbul yabancı kolejlerinden zorunlu aktarmalar hariç; desise-dümen bilmezler. Bürokratik makam
hırslarını yüzlerine vurmak ise hiç
zor değildir... Ankara çok fazla ve
çok değişik kültürlerden olma, burnu büyük, tepeden bakar yamama yorganlardan değil.”
HHH
Ünlü yazarın anılarını topladığı “Damla Damla Günler“ kitabı günlerdir elimde.
1960’lar, 70’lerin Ankarasında keyifli bir yolculuk yapıyorum yazarın günlüklerinde.
Ama anlattığı her yeri gözümün önüne getirdiğimde bir hayıflanma.
Ne anlattığı insanlar var ortalıkta ne sokaklar o eski sokak.
Onun keyifle yaşadığı İlbank bloklarında, gezdiği Kuğulu’da aynı keyif yok sanki...
Manzara çoktan değişmiş.
Onun edebiyat tartışmaları yaptığı Sanat Sevenler de binası da çoktan yıkılmış.
Sanatı, sanatçıları çoktan terk etmiş Ankara’yı...
Zaten Adalet Ağaoğlu da çok eleştirdiği İstanbul’a göçeli yıllar olmuş.
Aynı anılarının bölüm başlığı gibi;
“Yaprak Dökümü“
Ama bu baharda da yeniden yaprak çıkarmayacak o ağaçlar.
Sanki Ankara yamama yorganlar kenti olmuş...
“Bir köşeye ‘Aşkım ve Başkaldırım Ankara‘ diye yazmışım.
İstanbul edebiyat çevrelerinden kulağıma gelenler bıkkınlık verici.
Ankara’yı seviyorum.
Sanki burası dupduruymuş gibi...”
Bu satırlar Adalet Ağaoğlu‘na ait...
TRT’den istifa edip kendisini edebiyata adadığı yıllardan...
“Ölmeye Yatmak“ birkaç yıl önce yayınlanmış;
Epey eleştiri gelmiş, tartışma yaratmış.
Oldukça sıkıntılı bir süreç...
Yazmak da yayınlatmak da...
‘Yüksek Gerilim‘ öyküsü yeni bitmiş;
‘Bir Düğün Gecesi‘ romanı yolda...
Dokuz doğurmaktan beter.
HHH
Adalet Ağaoğlu babadan Ankaralı bir yazar.
Ankara’ya da aşık;
O yıllarda tuttuğu günlüğüne Ankara için şöyle yazmış:
“Yine de burada sanatçı sanatçıyı, yazar yazarı kirletmeyi ayıp sayar. Vurulursa orası burasıyla askeri darbenin geliş gidişlerinin çizmeleri altında hep birlikte ezilir. Fesatı görmezden gelmelere yatkın değildir kanısındayım. Büyük şehir kalabalık sanat edebiyat ortamından esintiler nedeniyle şaşırmış, yanılmış olabilirim...“
Selim İleri‘nin ilk hikaye kitabını İstanbul’da değil, Başkent’in kültür hazinesi Bilgi Yayınlarından Ahmet Küflü‘nün yayınladığı yıllar...
Şöyle devam ediyor günlükler:
“Ankara’nın aydın takımı, İstanbul yabancı kolejlerinden zorunlu aktarmalar hariç; desise-dümen bilmezler. Bürokratik makam
hırslarını yüzlerine vurmak ise hiç
zor değildir... Ankara çok fazla ve
çok değişik kültürlerden olma, burnu büyük, tepeden bakar yamama yorganlardan değil.”
HHH
Ünlü yazarın anılarını topladığı “Damla Damla Günler“ kitabı günlerdir elimde.
1960’lar, 70’lerin Ankarasında keyifli bir yolculuk yapıyorum yazarın günlüklerinde.
Ama anlattığı her yeri gözümün önüne getirdiğimde bir hayıflanma.
Ne anlattığı insanlar var ortalıkta ne sokaklar o eski sokak.
Onun keyifle yaşadığı İlbank bloklarında, gezdiği Kuğulu’da aynı keyif yok sanki...
Manzara çoktan değişmiş.
Onun edebiyat tartışmaları yaptığı Sanat Sevenler de binası da çoktan yıkılmış.
Sanatı, sanatçıları çoktan terk etmiş Ankara’yı...
Zaten Adalet Ağaoğlu da çok eleştirdiği İstanbul’a göçeli yıllar olmuş.
Aynı anılarının bölüm başlığı gibi;
“Yaprak Dökümü“
Ama bu baharda da yeniden yaprak çıkarmayacak o ağaçlar.
Sanki Ankara yamama yorganlar kenti olmuş...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)