KİLİSEDEN SİNEMAYA...
Çağdaş Gazeteciler Derneği'nin geleneksel ödül töreni bu kez farklı bir mekandaydı.
Büyük ihtimalle parasızlıktan; lüks otel salonları yerine bir Akün Sahnesi tercih edilmişti.
xxx
ÇGD törenlerinin yıllardır değişmez sunucusu, eski gazeteci, yeni stand-up'cı Hasan Uysal esprileriyle geceye renk katarken biz geçmişe, Akün'ün sinema olduğu günlere dalmıştık...
Kaliteli, sanat filmlerinin değişmez adresleri belliydi.
Akün, Çağdaş Sahne, Kızılırmak...
Ses düzeninin muhteşem olup olmadığı, koltukları, havalandırması bizi pek ilgilendirmezdi.
Filme konsantre olmazsak ertesi gün hocamız Korkmaz Alemdar'dan fırça yemek kesindi.
Dersten geçmenin yolu henüz vizeler, sınavlar değil, izlediğimiz filmler, konserler, okuduğumuz kitaplardı.
Akün, Çağdaş Sahne, Kızılırmak, Eti gibi sinemalar, ‘üç film birden' furyası karşısında direniyor;
Biz de haftanın en az iki üç günü soluğu sinemalarda alıyorduk.
Sanat kokan bekleme salonlarına, mermer merdivenlere yayıla yayıla oturup filmler için ahkam kesip bir yandan kızlara hava atmaya çalışırdık...
xxx
‘Alışveriş Merkezi furyası" çoğu sinemanın soluğunu kesti.
Neyse ki Akün ile Çağdaş Sahne'ye Devlet Tiyatroları el attı.
Kızılırmak'ta bölünüp küçülen salonun belki büyüsü bozuldu ama ‘sanatsal, kaliteli film' anlayışı değişmedi.
xxx
Aslında yıllar önce Kilise imiş.
Daha doğrusu ‘sosyal tesis'
1960'lı yıllarda Amerikan askerlerinin buluşup eğlendikleri bir mekan...
Hafta içinde bar olarak hizmet vermiş, dans partileri düzenlenmiş;
Hafta sonlarında ise kilise olarak kullanılmış.
70'lerin ortalarına doğru güvenlik kaygısı ön plana çıkınca boşaltmışlar; adını bulunduğu sokaktan alıp ‘Kızılırmak Sineması' yapılmış.
Yıllarca bizden biri olarak birlikte yaşadığımız Ermeniler, Yahudiler, Rumlar azınlık sayılıp gönderildikçe kiliseler de giderek yol oldu...
Hoşgörüden uzaklaştıkça içimize kapandık.
Umarız sinemalar da ‘ticari' kaygılara yenik düşüp kapanmaz...
30 Mart 2011 Çarşamba
29 Mart 2011 Salı
HABERTÜRK YAZILARI/ SU GİBİ
SU GİBİ
Nedense son günlerde türküleri hep kulağımda...
18 Mart; "Çanakkale içinde aynalı çarşı..."
Cezaevleri, tutuklamalar, kitap baskınları; "Mert Dayanır Namert Kaçar..."
Ortadoğu'da peş peşe isyanlar; "Ah o Yemendir gülü çemendir..."
Doğduğum köye zorunlu bir yolculuk; "Ekin İdim Oldum Harman..."
Zeybekler, Semahlar, Köroğlu, Karacaoğlan, Pir Sultan Abdal, Yunus Emre, Dadaloğlu...
"Gam Çekme Divane Gönül", "Erzurum Dağları", Drama Köprüsü, Acem Kızı, Altın Hızma ve Ankara'nın Taşına Bak...
xxx
Ruhi Su'nun türküleri birbirini kovalıyor;
Mutlu, huzursuz, hüzünlü, umutsuz, isyankar...
Her ruh haline uygun.
Bizim kuşak radyolarda Ruhi Su zamanlarına yetişemedi.
Belki de şanslıydık; kasetlerde, plaklarda vardı.
Ankara'ya geldiğim yıllarda O, devletle pasaport savaşındaydı;
Yitirdiği bir savaş...
xxx
Başkent'te uzun süre yaşamış.
Müzik Öğretmen Okulu, Riyaseti Cumhur Orkestrası, Hasanoğlan Köy Enstitüsü; Opera, Konservatuar, Dil Tarih Korosu, Ankara Radyosu...
Hepsinden atılmış, izi bile bırakılmamış...
Cezaevinde sazı bile alınmış, tahta paspas saplarından yapılan bağlamaya mahkum edilmiş...
O mahkumiyetten Nazım şiirlerinin besteleri çıkmış...
xxx
Maalesef Ruhi Su ile tanışamadım;
O'nu hep anılarda yakalamaya çalıştım.
Eşi Sıdıka Su Yenişehir'de Sağlık Sokak'ta oturmuş;
Sevgi Soysal da komşusuymuş.
O binalar çoktan yıkıldı.
Çumra'dan sonra Ankara'da da sürgün hayatı yaşamış.
Daha doğrusu Etimesgut'ta, tarla ortasında elektriği, suyu olmayan, iki oda bir sofa ve tuvaletten ibaret kerpiç evde.
Her sabah 2 saat yürüyüp jandarmaya imza vermeye gitmiş.
Sonrasında türküleriyle alabildiğince özgür...
Çoğu zaman trenle Ankara'ya inmiş, ayakları farkında olmadan Opera'nın önüne götürmüş, belki bir sıcak dost selamı umuduyla...
Hamallık yapmış Başkent sokaklarında...
Türküleri kulaklarımızda ama şimdi o sokaklarda tek bir iz bile bırakılmamış....
Ören'de İda'ya karşı türkü söylediği o teras da apartman olmuş.
Nedense son günlerde türküleri hep kulağımda...
18 Mart; "Çanakkale içinde aynalı çarşı..."
Cezaevleri, tutuklamalar, kitap baskınları; "Mert Dayanır Namert Kaçar..."
Ortadoğu'da peş peşe isyanlar; "Ah o Yemendir gülü çemendir..."
Doğduğum köye zorunlu bir yolculuk; "Ekin İdim Oldum Harman..."
Zeybekler, Semahlar, Köroğlu, Karacaoğlan, Pir Sultan Abdal, Yunus Emre, Dadaloğlu...
"Gam Çekme Divane Gönül", "Erzurum Dağları", Drama Köprüsü, Acem Kızı, Altın Hızma ve Ankara'nın Taşına Bak...
xxx
Ruhi Su'nun türküleri birbirini kovalıyor;
Mutlu, huzursuz, hüzünlü, umutsuz, isyankar...
Her ruh haline uygun.
Bizim kuşak radyolarda Ruhi Su zamanlarına yetişemedi.
Belki de şanslıydık; kasetlerde, plaklarda vardı.
Ankara'ya geldiğim yıllarda O, devletle pasaport savaşındaydı;
Yitirdiği bir savaş...
xxx
Başkent'te uzun süre yaşamış.
Müzik Öğretmen Okulu, Riyaseti Cumhur Orkestrası, Hasanoğlan Köy Enstitüsü; Opera, Konservatuar, Dil Tarih Korosu, Ankara Radyosu...
Hepsinden atılmış, izi bile bırakılmamış...
Cezaevinde sazı bile alınmış, tahta paspas saplarından yapılan bağlamaya mahkum edilmiş...
O mahkumiyetten Nazım şiirlerinin besteleri çıkmış...
xxx
Maalesef Ruhi Su ile tanışamadım;
O'nu hep anılarda yakalamaya çalıştım.
Eşi Sıdıka Su Yenişehir'de Sağlık Sokak'ta oturmuş;
Sevgi Soysal da komşusuymuş.
O binalar çoktan yıkıldı.
Çumra'dan sonra Ankara'da da sürgün hayatı yaşamış.
Daha doğrusu Etimesgut'ta, tarla ortasında elektriği, suyu olmayan, iki oda bir sofa ve tuvaletten ibaret kerpiç evde.
Her sabah 2 saat yürüyüp jandarmaya imza vermeye gitmiş.
Sonrasında türküleriyle alabildiğince özgür...
Çoğu zaman trenle Ankara'ya inmiş, ayakları farkında olmadan Opera'nın önüne götürmüş, belki bir sıcak dost selamı umuduyla...
Hamallık yapmış Başkent sokaklarında...
Türküleri kulaklarımızda ama şimdi o sokaklarda tek bir iz bile bırakılmamış....
Ören'de İda'ya karşı türkü söylediği o teras da apartman olmuş.
24 Mart 2011 Perşembe
HABERTÜRK YAZILARI/ ORTAÇAĞ MANZARASI
ORTAÇAĞ MANZARASI
Galiba 10 yıl kadar önceydi;
İçişleri Bakanlığı bir genelge yayınlamış;
Özellikle geceleri caddelerde sokaklarda çöpleri karıştırıp kağıt toplayanlara engel olunması isteniyordu.
Gerekçe, o derme çatma arabalarının geceleri trafik için çok büyük tehlike oluşturduğu idi...
O arabaların trafiğe çıkması yasaklanacak, görüldüğü yerde toplanacaktı...
xxx
O genelgenin üzerinden yıllar yıllar geçti;
Ne çöp toplayıcıları azaldı, ne arabaları toplandı.
Belki de genelgeyi hazırlayanlar bile unuttu...
Ama sayıları arttıkça artı...
Giderek ‘meslek' haline geldi.
Onlar hayatımızın görünmezleri,
Belki de görmek istemediklerimiz.
Geceleri bir anda karşımıza çıkan;
Biz gözlerimizi kaçırırken sessiz sedasız çöplerini karıştırıp işine yarayanları çuvalların içine doldurup bir başka çöp yığınına koşan gece yolcuları...
xxx
Ne zaman bir sorun çıksa devletin çözümü basit;
Bir genelge yayınlayıp yasaklanmasına...
Ama onlar kentin bir gerçeği;
Üstelik ‘Ortaçağ' manzarasında acımasız bir gerçek...
xxx
Sonunda birileri bu insanlara ‘insanca' yaklaşmış.
Çankaya İlçe İnsan Hakları Kurulu, Dikmen Vadisi sırtlarında hayata tutunmaya çalışan bu insanları yakından inceleyip bir rapor hazırlamış.
Sadece o bölgede 100'e yakın aile var.
Çoğunluğu Gaziantep Nizip, Adıyaman'dan gelme...
Sayıları 500-600 civarında.
Yaşadıkları yerlere gecekondu demek bile mümkün değil.
Yıkık dökük, etrafı naylon branda ile çevrilmiş ‘barınak'
Her barınakta da 5-6 çocuk.
Okul yok, sağlık hizmeti yok,
Su yok, elektrik yok, kanalizasyon yok;
Barınaklarda banyo-tuvalet zaten yok...
Yoklar listesini uzatıp gitmek mümkün;
Yokların faturasını üstlenen de yok.
Başkent'in göbeğinde acı bir ortaçağ manzarası...
xxx
Çankaya İnsan Hakları Kurulu raporunda belki de ilk kez önemli bir saptamada bulunuluyor:
"Bölgede küçük bir örneği incelenen atık toplayıcıları, kentlinin görmek istemediği, kamunun neredeyse yok saydığı önemli bir insan hakkı sorun alanıdır. Ancak bu kişilerin sorunu Ankara'nın ya da Çankaya'nın değil, tüm ülkenin genel bir sorunudur."
Sadece belediyelerden beklenen çözüm için, sonuçların değil, sorunun nedeninin ortadan kaldırılması gerektiği vurgulanıyor.
Çevre-Orman, Sağlık bakanlıkları, Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu ile belediyelerin ortak bir eylem planı hazırlaması öneriliyor.
xxx
Çöp toplayıcıları dernek kurmuş; bir de dergileri var, paraları oldukça çıkardıkları:
Adı çok anlamlı; ‘Katık'
Sloganları da oldukça çarpıcı:
"Kapitalizmi tarihin çöplüğüne atmayın, beş para etmez!"
"Dünyada iki iş var ki, ‘Niye yapıyorsun' diye sorulmaz, ‘Neden düştün' diye sorulur. Bunlar, çöp toplayıcılığı ve hayat kadınlığı. O kadar görünmeziz ki, sayımız hakkında kimsenin bir fikri yok..."
Bu sözler de dergiyi çıkaran Ali Mendillioğlu'na ait...
Sorun da Başkent'in göbeğindeki ‘ortaçağ manzarası' da giderek büyüyor.
Çözüm için öncelikle bu sorunun devlet kurumları nezdinde ‘görünür' olması gerekiyor.
Galiba 10 yıl kadar önceydi;
İçişleri Bakanlığı bir genelge yayınlamış;
Özellikle geceleri caddelerde sokaklarda çöpleri karıştırıp kağıt toplayanlara engel olunması isteniyordu.
Gerekçe, o derme çatma arabalarının geceleri trafik için çok büyük tehlike oluşturduğu idi...
O arabaların trafiğe çıkması yasaklanacak, görüldüğü yerde toplanacaktı...
xxx
O genelgenin üzerinden yıllar yıllar geçti;
Ne çöp toplayıcıları azaldı, ne arabaları toplandı.
Belki de genelgeyi hazırlayanlar bile unuttu...
Ama sayıları arttıkça artı...
Giderek ‘meslek' haline geldi.
Onlar hayatımızın görünmezleri,
Belki de görmek istemediklerimiz.
Geceleri bir anda karşımıza çıkan;
Biz gözlerimizi kaçırırken sessiz sedasız çöplerini karıştırıp işine yarayanları çuvalların içine doldurup bir başka çöp yığınına koşan gece yolcuları...
xxx
Ne zaman bir sorun çıksa devletin çözümü basit;
Bir genelge yayınlayıp yasaklanmasına...
Ama onlar kentin bir gerçeği;
Üstelik ‘Ortaçağ' manzarasında acımasız bir gerçek...
xxx
Sonunda birileri bu insanlara ‘insanca' yaklaşmış.
Çankaya İlçe İnsan Hakları Kurulu, Dikmen Vadisi sırtlarında hayata tutunmaya çalışan bu insanları yakından inceleyip bir rapor hazırlamış.
Sadece o bölgede 100'e yakın aile var.
Çoğunluğu Gaziantep Nizip, Adıyaman'dan gelme...
Sayıları 500-600 civarında.
Yaşadıkları yerlere gecekondu demek bile mümkün değil.
Yıkık dökük, etrafı naylon branda ile çevrilmiş ‘barınak'
Her barınakta da 5-6 çocuk.
Okul yok, sağlık hizmeti yok,
Su yok, elektrik yok, kanalizasyon yok;
Barınaklarda banyo-tuvalet zaten yok...
Yoklar listesini uzatıp gitmek mümkün;
Yokların faturasını üstlenen de yok.
Başkent'in göbeğinde acı bir ortaçağ manzarası...
xxx
Çankaya İnsan Hakları Kurulu raporunda belki de ilk kez önemli bir saptamada bulunuluyor:
"Bölgede küçük bir örneği incelenen atık toplayıcıları, kentlinin görmek istemediği, kamunun neredeyse yok saydığı önemli bir insan hakkı sorun alanıdır. Ancak bu kişilerin sorunu Ankara'nın ya da Çankaya'nın değil, tüm ülkenin genel bir sorunudur."
Sadece belediyelerden beklenen çözüm için, sonuçların değil, sorunun nedeninin ortadan kaldırılması gerektiği vurgulanıyor.
Çevre-Orman, Sağlık bakanlıkları, Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu ile belediyelerin ortak bir eylem planı hazırlaması öneriliyor.
xxx
Çöp toplayıcıları dernek kurmuş; bir de dergileri var, paraları oldukça çıkardıkları:
Adı çok anlamlı; ‘Katık'
Sloganları da oldukça çarpıcı:
"Kapitalizmi tarihin çöplüğüne atmayın, beş para etmez!"
"Dünyada iki iş var ki, ‘Niye yapıyorsun' diye sorulmaz, ‘Neden düştün' diye sorulur. Bunlar, çöp toplayıcılığı ve hayat kadınlığı. O kadar görünmeziz ki, sayımız hakkında kimsenin bir fikri yok..."
Bu sözler de dergiyi çıkaran Ali Mendillioğlu'na ait...
Sorun da Başkent'in göbeğindeki ‘ortaçağ manzarası' da giderek büyüyor.
Çözüm için öncelikle bu sorunun devlet kurumları nezdinde ‘görünür' olması gerekiyor.
HABERTÜRK YAZILARI/ MERHABA
MERHABA...
"Yaşamın KDV'sini sürdüğüme inandığım bu yıllarda, eskisinden daha çok ve daha hızlı çalışmam gerektiğine inanıyorum..."
Böyle yazmıştı Jülide Gülizar;
"Yaşam, Sana Teşekkür Ederim" adlı kitabında.
Çalıştı da...
TRT'den 30 yıl kadar önce ayrılmasına karşın ‘emekli' olmadı;
Hiç durmadan çalıştı...
Yazdı, ders verdi, konferanslara katıldı;
Türkçenin katledilmesine hiçbir zaman gönlü razı olmadı.
xxx
Önce radyoda duymuştuk, o duru sesini...
‘Merhaba'yı ondan öğrendik;
Anlamını da;
"Benden sana zarar gelmez, senden de zarar gelmeyeceğine inanıyorum" demek olduğunu...
Sonra siyah-beyaz ekranlı yıllar...
Ciddiyetinden asla taviz vermeden, yüzündeki o güzel tebessüm ve eşsiz Türkçesiyle...
Yıllar sonra tanıştık kendisiyle
Stajyerlik yıllarımız...
Bu kez Cumhuriyet muhabiri olarak aynı ciddiyetle Altındağ sırtlarında haber peşindeydi.
Aynı ciddiyet, aynı tebessüm, o vurgulu güzel Türkçe, Gençlik Parkı hoparlörlerinden yayın yayan Radyo Anki'de de, son dönemdeki özel televizyonlarda yaptığı programlarda da hiç eksilmedi.
xxx
Başkent'e olan tutkusunu, "İstanbul Ankara'yı hep kıskanmıştır" diye anlatıyordu.
Lisede okurken kaldığı, Altındağ'daki Kınacı Sokağın dik yokuşunu, Şenyurt Apartmanını unutamıyordu.
O yıllarda yanında kaldığı dayısı kalkıp Zonguldak'a gidince Mersin'e geri dönmemek, babasının tayinini yaptırabilmek için, Ulaştırma Bakanı'nın kapısına dayanması, nasıl hep ‘dik' durduğunun göstergesiydi:
"Bakan Kasım Gülek'ti. O yıllarda Bakanlık Gar binasının içinde. Annem, kardeşim ve ben boy sırasına göre içeriye girdik. Yol, yöntem bilmiyoruz. Derdimizi anlatacağız. Özel Kalem Müdürü'ne görüşmek istediğimizi söyledik. Adam bize ‘Randevunuz var mı?' diye sordu. O anda beynimden vurulmuşa döndüm, annemin konuşmasını bile beklemeden, ‘Bizimle bu şekilde konuşamazsınız. Biz namuslu bir aileyiz' dedim. Adam anlamadı. Bizim o tarafta hayat kadınlarına ‘randevuluk kadınlar' denirdi. Ama bizi görüştürdü. Ben de Ankara'da kaldım."
xxx
Bugün Jülide Ablaya son kez ‘merhaba' diyeceğiz.
Teşekkür ederiz...
"Yaşamın KDV'sini sürdüğüme inandığım bu yıllarda, eskisinden daha çok ve daha hızlı çalışmam gerektiğine inanıyorum..."
Böyle yazmıştı Jülide Gülizar;
"Yaşam, Sana Teşekkür Ederim" adlı kitabında.
Çalıştı da...
TRT'den 30 yıl kadar önce ayrılmasına karşın ‘emekli' olmadı;
Hiç durmadan çalıştı...
Yazdı, ders verdi, konferanslara katıldı;
Türkçenin katledilmesine hiçbir zaman gönlü razı olmadı.
xxx
Önce radyoda duymuştuk, o duru sesini...
‘Merhaba'yı ondan öğrendik;
Anlamını da;
"Benden sana zarar gelmez, senden de zarar gelmeyeceğine inanıyorum" demek olduğunu...
Sonra siyah-beyaz ekranlı yıllar...
Ciddiyetinden asla taviz vermeden, yüzündeki o güzel tebessüm ve eşsiz Türkçesiyle...
Yıllar sonra tanıştık kendisiyle
Stajyerlik yıllarımız...
Bu kez Cumhuriyet muhabiri olarak aynı ciddiyetle Altındağ sırtlarında haber peşindeydi.
Aynı ciddiyet, aynı tebessüm, o vurgulu güzel Türkçe, Gençlik Parkı hoparlörlerinden yayın yayan Radyo Anki'de de, son dönemdeki özel televizyonlarda yaptığı programlarda da hiç eksilmedi.
xxx
Başkent'e olan tutkusunu, "İstanbul Ankara'yı hep kıskanmıştır" diye anlatıyordu.
Lisede okurken kaldığı, Altındağ'daki Kınacı Sokağın dik yokuşunu, Şenyurt Apartmanını unutamıyordu.
O yıllarda yanında kaldığı dayısı kalkıp Zonguldak'a gidince Mersin'e geri dönmemek, babasının tayinini yaptırabilmek için, Ulaştırma Bakanı'nın kapısına dayanması, nasıl hep ‘dik' durduğunun göstergesiydi:
"Bakan Kasım Gülek'ti. O yıllarda Bakanlık Gar binasının içinde. Annem, kardeşim ve ben boy sırasına göre içeriye girdik. Yol, yöntem bilmiyoruz. Derdimizi anlatacağız. Özel Kalem Müdürü'ne görüşmek istediğimizi söyledik. Adam bize ‘Randevunuz var mı?' diye sordu. O anda beynimden vurulmuşa döndüm, annemin konuşmasını bile beklemeden, ‘Bizimle bu şekilde konuşamazsınız. Biz namuslu bir aileyiz' dedim. Adam anlamadı. Bizim o tarafta hayat kadınlarına ‘randevuluk kadınlar' denirdi. Ama bizi görüştürdü. Ben de Ankara'da kaldım."
xxx
Bugün Jülide Ablaya son kez ‘merhaba' diyeceğiz.
Teşekkür ederiz...
12 Mart 2011 Cumartesi
HABERTÜRK YAZILARI/ KABAK TADI
KABAK TADI
Son günlerde ‘iklim' şartları Ankara'yı adeta bir cehenneme çevirdi.
Trafik kilitlendi, yollar kayak pistine döndü;
Kiminin ayağı, kiminin arabası, kiminin hayatı kaydı.
Epey can yandı...
xxx
Sıkıntının faturası ‘kabak' ve ‘tuz'a kesildi.
"Kabak lastikle yola çıkan şoförler" suçlu ilan edildi.
Şikayet edenlere "Yollar tuzlu. Tat istersen' diye kızıldı.
Hal böyle olunca ‘iklim, tuz ve kabak' Ankara'nın gündemine bomba gibi düştü(!)
xxx
‘İklim'le bir derdim yok.
Zaten atalarımız yıllar önce hükmünü vermiş;
"Mart kapıdan baktırır" diye...
Kaçış yok, kış kışlığını yapacak.
Tuza gelirsek...
Bilim adamları sürekli uyarıyor:
"Üç zararlı beyazdan uzak durun!"
Tansiyon yapar, baş döndürür...
Asıl üzüldüğüm ‘kabak'...
Hep haksızlık yapılır
Tadına da kendisine de...
Nedense ‘kabak' hep onun başına patlar.
xxx
Zevkler tartışılmaz ama aslında sofraların vazgeçilmezidir...
Yemeği de tatlısı da...
Kızartması, dolması yoğurtsuz olmaz.
Mücver kişiye göre değişir.
Ama ya tatlısı...
İster kirece yatırılsın, ister haşlanıp fırına atılsın ille de ceviz ister.
İyisini buldunuz mu, doğramadan, hiç şeker katmadan doğru odun fırınına...
Hele Şef Ali'nin elinden çıkmışsa...
Namının aksine bıktırmaz, usandırmaz;
Tam da kabak tadı verir.
Pişman olmazsınız.
O sözü söyleyenlerin aklından şüphe edersiniz.
xxx
Kabağın hakkını yemeyelim ama Ankara'da yaşananlar gerçekten kabak tadı vermeye başladı.
Ne zaman yağmur yağsa göle dönüşen yollar, su dolan alt geçitler...
Her karda felç olan bir hayat.
Suçlu kabak lastikler.
Trafik kilitlense suç, ‘dava açıp iş yaptırmayanların...'
Hava kirliliği deseniz, ‘basın abartıyor...'
Sular kesilse, ‘boşa harcıyorlar, tasarruf bilmiyorlar..."
Metroyu ağzımıza bile almıyoruz artık...
Gerçekten de tadı kötü, tuz koktu.
Son günlerde ‘iklim' şartları Ankara'yı adeta bir cehenneme çevirdi.
Trafik kilitlendi, yollar kayak pistine döndü;
Kiminin ayağı, kiminin arabası, kiminin hayatı kaydı.
Epey can yandı...
xxx
Sıkıntının faturası ‘kabak' ve ‘tuz'a kesildi.
"Kabak lastikle yola çıkan şoförler" suçlu ilan edildi.
Şikayet edenlere "Yollar tuzlu. Tat istersen' diye kızıldı.
Hal böyle olunca ‘iklim, tuz ve kabak' Ankara'nın gündemine bomba gibi düştü(!)
xxx
‘İklim'le bir derdim yok.
Zaten atalarımız yıllar önce hükmünü vermiş;
"Mart kapıdan baktırır" diye...
Kaçış yok, kış kışlığını yapacak.
Tuza gelirsek...
Bilim adamları sürekli uyarıyor:
"Üç zararlı beyazdan uzak durun!"
Tansiyon yapar, baş döndürür...
Asıl üzüldüğüm ‘kabak'...
Hep haksızlık yapılır
Tadına da kendisine de...
Nedense ‘kabak' hep onun başına patlar.
xxx
Zevkler tartışılmaz ama aslında sofraların vazgeçilmezidir...
Yemeği de tatlısı da...
Kızartması, dolması yoğurtsuz olmaz.
Mücver kişiye göre değişir.
Ama ya tatlısı...
İster kirece yatırılsın, ister haşlanıp fırına atılsın ille de ceviz ister.
İyisini buldunuz mu, doğramadan, hiç şeker katmadan doğru odun fırınına...
Hele Şef Ali'nin elinden çıkmışsa...
Namının aksine bıktırmaz, usandırmaz;
Tam da kabak tadı verir.
Pişman olmazsınız.
O sözü söyleyenlerin aklından şüphe edersiniz.
xxx
Kabağın hakkını yemeyelim ama Ankara'da yaşananlar gerçekten kabak tadı vermeye başladı.
Ne zaman yağmur yağsa göle dönüşen yollar, su dolan alt geçitler...
Her karda felç olan bir hayat.
Suçlu kabak lastikler.
Trafik kilitlense suç, ‘dava açıp iş yaptırmayanların...'
Hava kirliliği deseniz, ‘basın abartıyor...'
Sular kesilse, ‘boşa harcıyorlar, tasarruf bilmiyorlar..."
Metroyu ağzımıza bile almıyoruz artık...
Gerçekten de tadı kötü, tuz koktu.
10 Mart 2011 Perşembe
HABERTÜRK YAZILARI/ İĞDE KOKULARI
İĞDE KOKULARI
Baharın gelmesiyle birlikte bir başka olur(du) Eskişehir yolu...
İki tarafta gelincikler;
ODTÜ'den itibaren iğde ağaçlarının kokusu...
xxx
Dün sabah yoğun kar altında işe gelmeye çalışırken hasret dolu bir mektubun satırları vardı aklımda:
"Seğmenler Parkı'nın kestane ağaçlarının tomurcukları bugünlerde patlamak için sabırsızlanıyordur.
Onlardan birini öpün benim için. Ama dikkat edin tomurcuğun kahverengi çeperi bu aralar yapışkan bir sıvı ile kaplıdır.
Botanik Parkı'nın Cinnah tarafında gövdesi hafifçe yükselip yatay giden bir iğde ağacı var. Yatay kısma el sürüp yanında birkaç adım yürüyün. Hiçbir şey söylemeyin, selamın benden geldiğini anlayacaktır."
Botanik Parkı'na gidemedim henüz;
Ama Eskişehir yolundaki iğde ağaçlarını boşuna aradı gözlerim.
xxx
Yıllar önce ‘İkiz Kuleler' yapılmaya başlandığında ‘Flamingo Yolu' adı takılmıştı.
O zamanlar sadece MGK binası ile karşısındaki ‘Yeraltı Savaş Merkezi' yapılıyordu.
Galiba artık ‘Flamingo Yolu' hiç kimse için hiçbir şey ifade etmiyor.
‘Devlet Koridoru' demek belki daha doğru...
ODTÜ'den itibaren başlarsak;
Sanayi Bakanlığı, iki Alışveriş Merkezi;
Bilkent köprüsünden sonra camisi ile birlikte Diyanet, arkasında Atatürk Hastanesi;
Hemen yanında Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı, Danıştay, Tarım Bakanlığı binası inşaatları.
Hemen karşısında TOBB'un ikiz kuleleri, MGK, Tepe grubunun inşaatları, biraz ileride Atom Enerjisi Kurumu...
Adeta inşaat resmi geçidi.
xxx
İğde ağaçlarının yerini çoktan göğü delen binalar almış.
Biraz ileride umut verici bir levha;
"Milli Botanik Bahçesi"
Protokollerin imzası tamam.
5-6 yılda tamamlanması planlanıyormuş.
2 bin hektar alanda kurulacakmış.
İlk aşamada 25 milyon bütçe ayrılmış.
150 milyon liraya mal olacakmış.
Herkesin çevresine villalar yapmak için gözünü diktiği arkadaki küçük gölet de park içinde kalacakmış.
Umarız bu proje rafta kalmaz, kısa sürede hayata geçirilir.
Yoksa bir zamanların iğde kokulu Eskişehir Yolu sadece nostaljik bir anı olarak kalacak;
Yerini egzoz kokusu alacak.
Baharın gelmesiyle birlikte bir başka olur(du) Eskişehir yolu...
İki tarafta gelincikler;
ODTÜ'den itibaren iğde ağaçlarının kokusu...
xxx
Dün sabah yoğun kar altında işe gelmeye çalışırken hasret dolu bir mektubun satırları vardı aklımda:
"Seğmenler Parkı'nın kestane ağaçlarının tomurcukları bugünlerde patlamak için sabırsızlanıyordur.
Onlardan birini öpün benim için. Ama dikkat edin tomurcuğun kahverengi çeperi bu aralar yapışkan bir sıvı ile kaplıdır.
Botanik Parkı'nın Cinnah tarafında gövdesi hafifçe yükselip yatay giden bir iğde ağacı var. Yatay kısma el sürüp yanında birkaç adım yürüyün. Hiçbir şey söylemeyin, selamın benden geldiğini anlayacaktır."
Botanik Parkı'na gidemedim henüz;
Ama Eskişehir yolundaki iğde ağaçlarını boşuna aradı gözlerim.
xxx
Yıllar önce ‘İkiz Kuleler' yapılmaya başlandığında ‘Flamingo Yolu' adı takılmıştı.
O zamanlar sadece MGK binası ile karşısındaki ‘Yeraltı Savaş Merkezi' yapılıyordu.
Galiba artık ‘Flamingo Yolu' hiç kimse için hiçbir şey ifade etmiyor.
‘Devlet Koridoru' demek belki daha doğru...
ODTÜ'den itibaren başlarsak;
Sanayi Bakanlığı, iki Alışveriş Merkezi;
Bilkent köprüsünden sonra camisi ile birlikte Diyanet, arkasında Atatürk Hastanesi;
Hemen yanında Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı, Danıştay, Tarım Bakanlığı binası inşaatları.
Hemen karşısında TOBB'un ikiz kuleleri, MGK, Tepe grubunun inşaatları, biraz ileride Atom Enerjisi Kurumu...
Adeta inşaat resmi geçidi.
xxx
İğde ağaçlarının yerini çoktan göğü delen binalar almış.
Biraz ileride umut verici bir levha;
"Milli Botanik Bahçesi"
Protokollerin imzası tamam.
5-6 yılda tamamlanması planlanıyormuş.
2 bin hektar alanda kurulacakmış.
İlk aşamada 25 milyon bütçe ayrılmış.
150 milyon liraya mal olacakmış.
Herkesin çevresine villalar yapmak için gözünü diktiği arkadaki küçük gölet de park içinde kalacakmış.
Umarız bu proje rafta kalmaz, kısa sürede hayata geçirilir.
Yoksa bir zamanların iğde kokulu Eskişehir Yolu sadece nostaljik bir anı olarak kalacak;
Yerini egzoz kokusu alacak.
5 Mart 2011 Cumartesi
HABERTÜRK YAZILARI/ KADINLARIMIZ
KADINLARIMIZ
"Bir kenti sevmekle başlar her şey..."
"Kenti ölümsüz kılan kent edebiyatıdır" deyip ‘kent yazıncısı' olarak başlamış;
Çocukluk ve gençliğini geçirdiği Altındağ'dan...
Başkent'in yaralı, içe kapanık semtinden;
Diz boyu yoksulluk arasında var olma savaşı veren insanlarından...
xxx
Bir başarı öyküsü yazılacaksa herhalde kadınlardan başlamak gerekiyor.
Daha yasalarında bile kadını erkekle eş haklara kavuşturmamış bir gelenekten gelen;
Toplumun alışkanlıklarını zedelememek için, mesleği ile ev kadınlığını, kariyerle anneliğini beraber götürme çabasına girişen kadınların başarısından...
Yaşar Seyman da onlardan biri...
Becerisini, etkinliğini bir değil, birkaç alanda kanıtlamış ‘dik' bir kadın...
"İyi kalpli üvey ana"nın; Ankara'nın kadın yazarı, sendikacısı, siyasetçisi...
Erzincan'ın bir dağ köyünden sonra geldiği Ankara ile bütünleşen, Ankara'yı kalemine dolayan bir öykücü...
xxx
Seyman'ın Altındağ'ında iki yıl yaşadım.
12 Eylül'ün bir karabasan gibi çöktüğü günlerde.
Ama O'nun kadar giremedim içine.
"Hüznün Coşkusu Altındağ"ı yaşayamadım.
Ama O, giz perdesini kaldırıp atmış;
Kimlere ilham olmamış.
En başta ‘Çirkin Kral'a...
Şimdi Sinema Genel Müdürlüğü olan Anafartalar Adliyesi'nin Ağır Ceza salonunda, elinden tuttuğu muhtar babasıyla birlikte, üç sıra arkadan duruşmasını izlediği Yılmaz Güney'e...
Ve Kemal Sunal'la özdeşleşen "Düttürü Dünya"ya...
xxx
Başkent, Attila İlhan'ın serzenişindeki; "Ulan Ankara ben senin oğlun değil miyim" dizelerindeki gibi vefasız galiba.
Ya da bizler de Ankara'dan fazlasıyla nasibimizi almışız.
Sadece Yaşar Seyman değil ihmal ettiklerimiz;
Hangi birini sayalım kadın yazarlarımızın...
Adalet Ağaoğlu, İnci Aral, Erendiz Atasü, Selçuk Baran, Nurhayat Bezgin, Cahide Birgül, Feride Çiçekoğlu, Gülseren Engin, Nazlı Eray, Şiir Erkök Yılmaz, Füruzan, Sevgi Özel, Suzan Samancı, Aslı Solakoğlu, Menekşe Toprak, Sevgi Soysal...
Tarihe, kadın gözüyle kayıt düşen kadın yazarlarımızı yılda bir gün hatırladığımız için affola...
"Bir kenti sevmekle başlar her şey..."
"Kenti ölümsüz kılan kent edebiyatıdır" deyip ‘kent yazıncısı' olarak başlamış;
Çocukluk ve gençliğini geçirdiği Altındağ'dan...
Başkent'in yaralı, içe kapanık semtinden;
Diz boyu yoksulluk arasında var olma savaşı veren insanlarından...
xxx
Bir başarı öyküsü yazılacaksa herhalde kadınlardan başlamak gerekiyor.
Daha yasalarında bile kadını erkekle eş haklara kavuşturmamış bir gelenekten gelen;
Toplumun alışkanlıklarını zedelememek için, mesleği ile ev kadınlığını, kariyerle anneliğini beraber götürme çabasına girişen kadınların başarısından...
Yaşar Seyman da onlardan biri...
Becerisini, etkinliğini bir değil, birkaç alanda kanıtlamış ‘dik' bir kadın...
"İyi kalpli üvey ana"nın; Ankara'nın kadın yazarı, sendikacısı, siyasetçisi...
Erzincan'ın bir dağ köyünden sonra geldiği Ankara ile bütünleşen, Ankara'yı kalemine dolayan bir öykücü...
xxx
Seyman'ın Altındağ'ında iki yıl yaşadım.
12 Eylül'ün bir karabasan gibi çöktüğü günlerde.
Ama O'nun kadar giremedim içine.
"Hüznün Coşkusu Altındağ"ı yaşayamadım.
Ama O, giz perdesini kaldırıp atmış;
Kimlere ilham olmamış.
En başta ‘Çirkin Kral'a...
Şimdi Sinema Genel Müdürlüğü olan Anafartalar Adliyesi'nin Ağır Ceza salonunda, elinden tuttuğu muhtar babasıyla birlikte, üç sıra arkadan duruşmasını izlediği Yılmaz Güney'e...
Ve Kemal Sunal'la özdeşleşen "Düttürü Dünya"ya...
xxx
Başkent, Attila İlhan'ın serzenişindeki; "Ulan Ankara ben senin oğlun değil miyim" dizelerindeki gibi vefasız galiba.
Ya da bizler de Ankara'dan fazlasıyla nasibimizi almışız.
Sadece Yaşar Seyman değil ihmal ettiklerimiz;
Hangi birini sayalım kadın yazarlarımızın...
Adalet Ağaoğlu, İnci Aral, Erendiz Atasü, Selçuk Baran, Nurhayat Bezgin, Cahide Birgül, Feride Çiçekoğlu, Gülseren Engin, Nazlı Eray, Şiir Erkök Yılmaz, Füruzan, Sevgi Özel, Suzan Samancı, Aslı Solakoğlu, Menekşe Toprak, Sevgi Soysal...
Tarihe, kadın gözüyle kayıt düşen kadın yazarlarımızı yılda bir gün hatırladığımız için affola...
HABERTÜRK YAZILARI/ GÜLÜMSE
GÜLÜMSE
İki yıl geçmiş, size merhaba dediğimiz ilk günden bu yana.
Sezen Aksu'nun seslendirdiği, Kemal Burkay'ın o muhteşem dizelerindeki gibi başlamıştık maceramıza;
"Belki şehre bir film gelir
Bir güzel orman olur yazılarda
İklim değişir, Akdeniz olur, gülümse."
xxx
Bundan tam iki yıl önce herkesin konuştuğu, basın dünyasındaki o büyük boşluğu doldurmak, tarafsız, ilkeli bir habercilik anlayışıyla okuyucuya hizmet için çıktık yola.
Aradan geçen 730 günde heyecanımızdan hiçbir şey yitirmedik.
Her gün yeni bir heyecan, her gün eskimeyen bir aşkla karşınıza çıktık.
Gazete HABERTÜRK, Türkiye'nin gündemini belirlerken Başkent'in yerel gündeminin altına HT ANKARA imzasını attırmaya çalıştık.
Kısır çekişmeler yerine sokağın sesi olmayı şiar edindik.
Vatandaşın yolu, suyu, ulaşımı, eğitimi, sağlığı, sosyal yaşamı bizim derdimiz oldu.
Başkent'in işadamı, sanatçısı, politikacısı, sporcusu, ‘kent bilinciyle' yer buldu sayfalarımızda.
Çağdaş bir kentte yaşamanın asgari koşulları için harcadık mesaimizi.
‘Ezberbozan' bir ekiple kentin yeni delikanlısı olmayı hedefledik.
‘Başardık' demenin büyülü rehavetinden korktuk;
Her gün yeni bir eksiğimizi bulduk.
xxx
Uzun söze gerek yok.
Burkay'ın dizelerindeki gibi "Hadi gülümse bulutlar gitsin" diyebilmek için nice yıllara...
İki yıl geçmiş, size merhaba dediğimiz ilk günden bu yana.
Sezen Aksu'nun seslendirdiği, Kemal Burkay'ın o muhteşem dizelerindeki gibi başlamıştık maceramıza;
"Belki şehre bir film gelir
Bir güzel orman olur yazılarda
İklim değişir, Akdeniz olur, gülümse."
xxx
Bundan tam iki yıl önce herkesin konuştuğu, basın dünyasındaki o büyük boşluğu doldurmak, tarafsız, ilkeli bir habercilik anlayışıyla okuyucuya hizmet için çıktık yola.
Aradan geçen 730 günde heyecanımızdan hiçbir şey yitirmedik.
Her gün yeni bir heyecan, her gün eskimeyen bir aşkla karşınıza çıktık.
Gazete HABERTÜRK, Türkiye'nin gündemini belirlerken Başkent'in yerel gündeminin altına HT ANKARA imzasını attırmaya çalıştık.
Kısır çekişmeler yerine sokağın sesi olmayı şiar edindik.
Vatandaşın yolu, suyu, ulaşımı, eğitimi, sağlığı, sosyal yaşamı bizim derdimiz oldu.
Başkent'in işadamı, sanatçısı, politikacısı, sporcusu, ‘kent bilinciyle' yer buldu sayfalarımızda.
Çağdaş bir kentte yaşamanın asgari koşulları için harcadık mesaimizi.
‘Ezberbozan' bir ekiple kentin yeni delikanlısı olmayı hedefledik.
‘Başardık' demenin büyülü rehavetinden korktuk;
Her gün yeni bir eksiğimizi bulduk.
xxx
Uzun söze gerek yok.
Burkay'ın dizelerindeki gibi "Hadi gülümse bulutlar gitsin" diyebilmek için nice yıllara...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)