27 Şubat 2010 Cumartesi

GİZLİ HAZİNE…

Elimi sıkı sıkıya kavramış;
Duvardaki seramik tabağı anlatıyordu…
“İngiliz uzmanlar görünce bayıldılar. Değer biçemediler. Satmaya kalksak bu evden daha fazla edermiş. Bazı şeylerin fiyatı olmaz. Satılır mı hiç? O bizim gizli hazinemiz, aile yadigarı …”

xxx

O anlatırken ben tarifsiz düşünceler içindeydim.
Üniversitede en sevdiğimiz hocalar onun yüzünden istifa etmişlerdi.
‘YÖK’e hayır’ eylemlerine katılmış;
O’nu protesto için meydanlarda sloganlar atmış,
Aleyhine haberleri kaleme almıştık…

xxx

Aradan 20 yıldan fazla zaman geçmiş, evinde röportaj yapıyorduk.
Önce o yıl Bilkent’e yeni giren öğrencilerle sohbet etmişti.
Tek tek nereli olduklarını, neden Bilkent’e geldiklerini, hedeflerinin ne olduğunu soruyor, nasihatlerde bulunuyordu.
Gençlerle sohbet ettikçe açılıyor, sanki kendisine gençlik aşılıyordu.
Ardından bitmek bilmeyen röportaja başlamıştık.
90 yaşını çoktan geride bırakmış olmasına karşın hala heyecanla projelerini anlatıyor, eğitim sisteminin kronikleşen sorunlarına kafa yoruyordu.

xxx

Hayalleri için sınır tanımıyordu.
Erzurum’da başlattığı ‘Bilkent Modeli’ni, doğduğu Erbil’de de yaşama geçirmek istiyordu.
Hayal olmaktan öte, çoktan çalışmalara başlamıştı.
Eğitim için fedakarlık yapamayacağı bir şey olmadığını söylediğinde eski Başbakanlardan Mesut Yılmaz’ın bir resepsiyonda kendisine şakayla karışık takılmasını anımsattık.
“Ben Doğramacı’yı, Özal’ın önünde diz çökmüş, elini öperken gördüm” dediğini…
“Evet doğru… Diz çöktüm, elini de öptüm. Ama istediğimi kopardım…”
İstediği vakıf üniversiteleriydi.
xxx

Aldığı madalyalar, ödüller, nişanlar evin duyarlarına sığmıyordu.
Bütün yaşamı gibi bütün malvarlığını da kurduğu vakıflara adamıştı.
Paris’teki apartman dairelerine satıp Bilkent’e yatırmıştı.
Çankaya Köşkü’nü aratmayan Bilkent sırtlarındaki evini bile vakfa bağışlamış, kirasını ödeyerek oturuyordu.
Ailesinden de feragat belgesi almıştı.

xxx
Biz dinlemekten yorulmuş o ise coştukça coşuyordu.
Her anlattığını belgelemek istediği için yardımcıları durmadan kitaplar, dergiler, makaleler taşıyordu.
O ise kalın kitapların sayfalarında aradığını hemen buluyor, dudaklarındaki o pozitif gülümsemeyi hiç eksik etmeden ‘oku, sesli oku’ diyerek elimize tutuşturuyordu.

xxx

Günü dörde, beşe bölmüştü.
Birkaç saat uyuyor, kalkıp okuyor, sonra yeniden…
Öğrenmenin, öğretmenin yaşı yoktu.
Onun için ‘Hocabey’di…

xxx

Oturduğu koltuğun arkasındaki seramik tabağın öyküsünü de “Bazı şeylerin fiyatı olmaz” diyerek anlatmıştı.
Zamanın Çin İmparatoru Osmanlı Padişahına göndermiş, O da Büyükbabasına hediye etmişti.
“Bu bizim gizli hazinemiz” diyordu…
Doğramacı da Türk eğitim hazinesi idi.
Belki O’nun seramik tabağa verdiği önem kadar özen gösterilmeyen, değeri bilinmeyen bir hazine…

20 Şubat 2010 Cumartesi

BİR KÖPEĞİN HİKAYESİ

Bir insanla bir hayvan arasındaki bağ ne kadar güçlü olabilir ki?
İnsanoğlu nankördür.
Ya hayvanlar…
Ümitköy’den dostum Bedirhan Serhatoğlu’nun, veteriner kliniğinin panosundaki yazıyı okuduğumda bu soruyu bir kez daha sordum kendi kendime…
Bedirhan, “Çok fazla sayıda hasta sahibimiz bu yazıyı okuyarak ağladığını ve petlerine daha bir farklı gözle yaklaştığına şahidiz...” diyor.
xxxx
Kim kaleme aldı bilmiyorum;
Uzun süredir internette dolaşımda.
Ama belki okuyan olur, diğer canlıların da yaşama hakları bulunduğunu fark ederler umuduyla, ama maalesef kısaltarak bu köşeye alıyorum…
xxx
Üzerinden seneler geçti, şimdi hatırlıyorum da, ben yavruyken şirinliklerime katıla katıla güler, beni yavrum diye çağırırdın. Sana sokulup da koynunda geçirdiğim geceleri unutamam.
Zamanla işinde daha fazla vakit geçirmeye başladın, kendine bir eş aramaya koyuldun. Sonunda birine aşık oldun ve evlendin.
Ne var ki eşin köpeklerden pek hazzeden biri çıkmadı. Yine de ben sevinçle karşıladım. Mutluydum, çünkü sen mutluydun.
Sonra insan bebekler geldi aramıza. Ben de onlara annelik etmek istiyordum. Ne yazık ki -her nedense- onlara zarar vereceğime kanaat getirdiniz, beni ayrı bir odaya kapattınız.
Çocuklar büyüdükçe onların en yakın dostu oldum. Tüylerime tutunup tombul bacaklarının üzerinde ilk adımlarını attılar, minicik parmaklarını gözlerime soktular, kulaklarımın içini karıştırdılar, burnuma öpücükler kondurdular. Gerektiğinde onları hayatım pahasına korumaya hazırdım.
Artık senin köpeğin olmaktan çıkıp, itin biri oldum; bana yaptığın her masraf sana batmaya başladı.

Son araba gezintimize çıktığımızda heyecanlıydım. Ta ki barınağa varana kadar.
Oğlunun tasmama yapışan elini zorla açmak zorunda kaldın. Başıma son bir kere dokunup bana veda ettin, göz göze gelmemeye özen gösterdin. Gitmen gereken yerler, yetişmen gereken işler vardı ve zaman aleyhine çalışıyordu nasıl ki şimdi de benim aleyhime çalıştığı gibi.
Önce ayak seslerini duydum. El ayak çekildikten sonra beni kafesimden çıkardı. Uslu uslu koridorun sonundaki odaya kadar takip ettim. Beni yavaşça kaldırıp masanın üstüne koydu, başımı okşadı, tasalanmamamı söyledi. Sayılı günlerim dolmuştu demek ki...
Eli çok hafifti, gözünden akan yaşları görmesem, ön patimdeki damarıma bağladığı turnikeyi nerdeyse fark etmeyecektim bile. Seneler önce seni de teselli ettiğim gibi, hafifçe elini yaladım. İğnenin ucunu usulca damarımdan içeri kaydırdı. Önce hafif bir sızı, arkasından damarlarımda dolaşmaya başlayan buz gibi sıvıyı hissettim.
Son nefesimle kuyruğumu son bir kez sallayarak, "Nasıl yaparsın" derken onu kastetmediğimi anlatmaya çalıştım. Kastettiğim sendin, canımdan çok sevdiğim sahibim! Seni her zaman anacağım, sonsuza dek bekleyeceğim, bunu bil. Son dileğim, hayatındaki herkesin sana benim gösterdiğim sadakati göstermesi.

KABİL NE KADAR UZAK?

Kabil...

Yıllardır süren iç savaşın kurbanı bir başkent...

72 milletten askerler sokaklarda.

İnsanlar kendi topraklarında adeta mülteci durumunda...



xxx

Tarih boyunca İranlılar, Yunanlar, Araplar, Moğollar, İngilizler, Rusların istilasına uğrayan Afganistan, ‘İkiz Kuleler' saldırısından sonra 2001'den buyana da ABD'nin işgali altında.

Çeşitli gazete ve televizyonlardan arkadaşlar geçen hafta Afganistan'ın başkenti Kabil'de idi.

Bu ülkede görev yapan Türk askerinin farkını gazetelerden okuduk, televizyonlardan izledik.

Asıl dram sokaklarda...

Kurban ise her işgalde olduğu gibi yine çocuklar...

xxxx

Kabil'in yeşili Ankara gibi...

Yeşil yerine gri hakim.

Ağaç çok az, çiçek hiç dikilmemiş.

Trafikte hiç okul servisi yok...

Okula giden çocuk yok;

Silahlı devriyeler arasında koşuşan çocuklar var

Bu soğukta sadece paltosuz değil,

Botsuz üstelik...

Çorapsız üstelik...

Yalnızca plastik bir çift terlik.

Çocukları soğuktan koruyan tek şey, ucuz Afgan pazarından alınmış yünlerle örülen bereler...

Bereler bile dayanamamış soğuğa, keçelenmiş

Elleri nasırlı

Yüzleri yazın sıcaktan, kışın soğuktan kavrulmuş

Erkek çocuklar gerçek silahlarla oynuyor;

Kız çocukları ise dikiş makineleriyle.

Elbiseleri oyuncak bebeklerine değil, yeni doğan kardeşlerine dikiyorlar

Afgan çocuklar müziği, ayakkabı boyadıkları fırçaları birbirine vurarak çıkardıkları ritimlerden tanıyorlar.

Sokakta balonları da çocuklar satıyor...

Satın alanlar çocuk değil ama;

Hiç büyümeyen şımarık ABD askerleri

Lunapark yok Kabil'de

İş makineleri var

Atlı karıncaya benzeyen...



xxx

İşte duyarlı gazeteci arkadaşlarımıza, "Biz uzayda yaşıyormuşuz" hissiyatı yaşatan Afgan dramı...

Sefaleti aramak, ayakları çıplak sefil çocuk fotoğrafı çekmek için Kabil bu kadar uzak mı?

Ödüllü Başkentimizin merkezi Kızılay'a, çok değil sadece 20-30 kilometre...

Sadece 20-25 dakikalık uzaklıkta;

Mamak, Kutludüğün, Yükseltepe, Çinçin, Ayvalı...

Lunapark nedir hiç bilmeyen, hiç oyuncağı olmayan...

Yalınayak dolaşan;

Okula mahzun giden...

Hayatında hiç Kızılay'a bile inmeyen;

Kızılay'a inip de bir çift terlikle ayakkabı boyayan çocukların dramı...

Dramın fotoğrafını çekmek için Kabil'e kadar gitmeye gerek var mı?...

Çocuklarımız için daha yapacak şeyimiz var...

13 Şubat 2010 Cumartesi

BİR 14 ŞUBATZEDENİN İTİRAFLARI

“Ankara’da aşık olmak zor iki gözüm”
Acaba bu şarkı sözlerinin yazıldığı zaman 14 Şubat var mıydı?
Varsa bile bu kadar popüler miydi?
Değildi galiba.
Hele yabancı dillerdeki adının St. Valentine Day olduğunun bilinmediği dönemler.
14 Şubat için özel durumların olmadığı yıllar…
xxxx
Yeniyetmelik günleriydi o zamanlar.
Aşık olmayı yeni yeni öğreniyorduk.
Nedendir bilinmez, aşka karşı bir güvensizlik vardı.
Oysa ki daha hiç kırılmamıştık.
Gizliden gizliye biraz da “acılı arabesk” dönemleri;
“Çekmediğim dertler, çile kalmadı…”
xxxx
Az biraz da politik günler…
14 Şubat yeni yeni moda oluyordu
Ve bütün hıncımızla karşı çıkıyorduk bugün(ler)e.
Belki de hala ‘sevebilme ihtimali’ni seviyorduk ve ihtimali gerçeğe dönüştürenlere kıskançlığımızı 14 Şubatı reddederek dindiriyorduk.
Sonra o ‘ihtimal’ gerçeğe dönüşünce, ne yapacağımızı şaşırdık.
Öyle ya. 14 Şubatı reddetmiştik.
Ama için için istiyorduk.
Gel de çık çelişkinin içinden.
Tabi ki çıkamıyorduk.
xxxx
Sonra fark ettik…
Mesele, 14 Şubat meselesi değildi.
Mesele, “seni seviyorum” demek…
Sadece söylemek de değil sevgiyi yaşamak, yaşatmaktı.
14 Şubat, bunun en meşru aracıydı.
xxxx
Bu kez de başladık:
“Bir günlük sevgi gösterisi mi olur…”
Hani muhalif olmak moda ya…
Kurban 14 Şubat’tı.
Ama yaralıyor ve yaralanıyorduk.
xxxx
İmdadımıza Attila İlhan yetişti…
Sisler Bulvarı’na bodoslama daldık…
“Kesik birer kol gibi yalnızdık.”
“Ne kadınlar sevdim zaten yoktular” diye başladık;
“Elde var hüzün”…
“Aysel git başımdan seni seviyorum” dedik;
“Hayırsızın biriydi fikrimce” diye kıskandık…
Artık kalbimizin sesini susturamıyorduk.
Ayıpsız fakat ellerimizi kirletmeden…
Artık muradımıza ermiştik;
Artık mecburduk…
“Adını mıh gibi” aklımızda tutuyor
“Ne vakit bir yaşamak düşünsem
Sus deyip adınla başlıyorum”
xxxx
İşte buydu aşkı yaşamak ve yaşatmak.
Ve her gün yaşamak ve yaşatmak gereklidir.
Her imkan da değerlendirilmelidir.
Evet bu yüzden 14 Şubat.
Bakmayın siz benim gibi “14 Şubat kapitalizmin uydurmasıdır” hikayelerine…
Kimin uydurması ise uydurması;
Yaşayın.
Son söz mü, hala bu yazıyı okuyarak, yaşanılası bir şeyleri erteliyorsunuz...

YILAN HİKAYESİ

Ulaştırma Bakanı Sayın Binali Yıldırım dün konuğumuzdu.
Konu ‘ulaştırma’ olunca söz döndü dolaştı, Başkent’in ulaşımına geldi.
Sayın Bakan’ın ‘belediye’ deneyimi oldukça fazla.
İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nde uzun yıllar Deniz Otobüsleri İşletmeleri (İDO) da Genel Müdürlük yaptı.
İstanbul'da toplu taşımacılığın denize kaydırılması yönünde önemli projelere imza atarak trafiğin rahatlamasını sağladı.
Uzun yıllardır Ankara’da yaşayan bir politikacı.
Başkent’in trafik yoğunluğunun sıkıntısı birebir görüyor.
Sohbet sırasında konu Başkent’te ‘yılan hikayesi’ne dönen metro inşaatına gelince “Ankaralılara bu konuda destek vereceğiz” dedi.

xxx
‘Yılan hikayesi’ tabiri bizim değil.
Çok kullanıldı ama, metro konusunda benzetmeyi yapan son isim, bir başka AK Parti yöneticisi, Genel Başkan Yardımcısı Bülent Gedikli.
Arkadaşımız Düzgün Karadaş’ın hafta sonu HT Anrkara’da yayınlanan röportajında, “Ankara’nın bir yılan hikayesi varsa metrodur” dedi.
Belli ki AK Parti yönetimi, bu konuyu gündemine almış.

xxxx

‘Yılan hikayesi’ deyimi, genelde “çok uzayan, içinden hale gelen, arap saçına dönen, bir türlü çözüm bulunamayan” durumlar için kullanılıyor.
Bu kavramın temelinde ise yılanın kendi kuyruğunu yemeği yatıyor.
Kuyruğunu yiyen yılan bu kuyruğu sindiriyor. Sindirim bir yandan tekrar kuyruk yapımında kullanılıyor. Yediğini sindirip, sindirdiğini yiyor.
Başkent’in yılan hikayesine dönen metro inşaatıyla ilgisi yok ama yeri gelmişken bir yılan hikayesi anlatalım:
“Adamın biri, yolda taşın altına sıkışmış bir yılan görür. Taşı kaldırıp yılana yardım eder. Yılan kendisini kurtaran adama teşekkür eder ve onu bir deliğin önüne getirir. Kısa bir süre sonra ağzında bir altın lira ile geri döner ve adama bir şükran borcu olarak almasını ve her sıkıştığında gelip bir altın lira alabileceğini söyler. Adamla yılan iyiden iyiye dost olmuşlardır.
Aradan uzun yıllar geçtikten sonra adam hastalanır ve yatağa düşer. Paraya sıkışınca oğluna yılanın yerini tarif eder ve bir altın lira alıp gelmesini söyler. Çocuk babasının deli olduğunu düşünse de gider. Yılanı bulur ve durumu anlatır. Yılan deliğe iner ve kısa bir süre sonra ağzında bir altın lira ile iner. Şaşıran çocuk, ‘deliğin içi altınla dolu’ diye düşünür ve yılanı öldürüp altınların hepsini almak ister. Büyük bir taş alır fırlatır, yılan da can havliyle çocuğa zehirli dişlerini geçirir. Yılanın kuyruğu kopar, çocuk ise orada can verir.
Adam bunu duyunca çok üzülür, tek oğlunu kaybetmiştir.
İyileşince yılanın yanına gider:
-Biz seninle çok şey paylaştık, yıllarca dost kaldık. Oğlum sana ihanet etti ve sen de ona cezasını verdin. Bu benim suçum, oğlumu buraya göndermemeliydim. Herşeye rağmen senle dost kalmak isterim.
Yılanın yanıtı kesindir:
-Bende bu kuyruk acısı, sende bu evlat acısı oldukça bizden dost olmaz.

DAİRESEL YAŞAM/

Çok şükür “Avrupa Ödülü” bir kentte yaşıyoruz.
Bir Avrupa kentinde…
Her tarafta “Ankara kentinle gurur duy” sloganları…

xxx

Kentler için, “Beton yığınlarının doğayı yok ettiği modern yaşam alanları mı? İnsanları, istedikleri gibi yaşamalarını engelleyip, belirli kulvarlarla zorlayan, hayatı sınırlayan acımasız bir olgu mu” diye yazmıştık.
Eski mahalle sıcaklığından, dostluklardan uzak, ‘daire’lere sıkıştırılmış bir yaşam.
Aynı binada oturmasına karşın bırakın selamlaşmayı, birbirini hiç tanımayan insanlar topluluğu.
Aranızda 20 santimlik bir duvar olmasına karşın, ne sevincinden, ne derdinden, ne hastalığından haberdar olduğumuz, ölüp gitse ruhumuzun bile duyamayacağı ilişkiler yumağı.
Adına da ‘çağdaş’ dediğimiz bir kent yaşamı…

xxx

Mimarisi olmayan çirkin toplu konut alanları, yalnızca konut bölgelerine dönüştürülmüş mahalleler. Yürüyüş ve bisiklet yolları, spor alanları, parkları bulunmayan, kahvelerin yerini internet cafelerin aldığı mahalleler…
Çocukların koşmak, oynamak istediği, ailelerin korktuğu sokaklar…
İnsanların birbirine yabancılaştığı toplumsal yaşam…
Dairelerde hapsolmuş, sınırların dışına çıkılırsa yasakların, ayıpların, baskıların başladığı bir yaşam…
xxxx

Pazar günlü yazımızda Çiğdemim Derneği’nden Fatih Aksoy ile Cemil Turan’ın “Demokrasi semtlere kadar nasıl indirilebilir” diyerek yaptıkları bir çalışmadan söz etmiştik.
Bu çalışmada, kentlileşme ve apartmanlaşmanın getirdiği insani tıkanıklığı aşmak, çağdaş zenginlikler katarak eski mahalle sıcaklığını günümüze taşımak için yeni bir toplumsal örgütlenme öneriyorlar. ‘Muhtar’ yerine ‘semt başkanı’, ‘ihtiyar heyeti’ ‘semt meclisleri’…
Çok karmaşık gibi görünse de oldukça basit ve sonuçlarının hemen alınabileceği, toplumsal yaşamı canlandıracak, ilişkilerde yabancılaşma yerine yakınlaşmayı sağlayacak bir öneri gibi görünüyor.
Öncelikle belediyeler, semtlerde bina yaparak ‘semt başkanı’ ve ‘semt meclisleri’ne tahsis edecek. Binalar, makam değil kültür-yaşam merkezleri şeklinde olacak. Semt derneklerine binalarda yer verilecek.
Semt sakinleri mahalleli haline gelip yaşadığı çevrenin yönetimine doğrudan katılacak. Çalışmayı yapan arkadaşların deyimiyle demokrasinin hücreleri harekete geçecek, sisteme tabandan sürekli taze kan akışı sağlanacak
İnsanlar da dairelerinden çıkıp yaşama katılabilecek…
XXX


Kentler kimliklerini sadece cadde ve sokaklarıyla, alt-üst geçitleriyle değil, tarihe tanıklık eden meydanlarıyla, yaşananları simgeleyen heykelleriyle kazanıyor. Bütün çağdaş Avrupa kentleri de meydanlarıyla tanınıyor.
Ankara da kimliğini Başkent ilan edildikten sonra kazanmıştı. Cumhuriyetle birlikte mimarisiyle, sanatıyla meydanlarıyla….
Ama kentlere kimlik kazandırmak çok zor, değiştirmek ise çok kolay…
Galiba açılıma dairelerden, mahallelerden, meydanlardan başlamak gerekiyor.
Meydan okuyarak…

KÖY KANUNU

Büyük kentlerde yaşadığımız sorunların temeli aslında köylere dayanıyor.
Gecekondulaşmadan bahsetmeye bile gerek yok artık.
Sorun çözüldüğü için değil, kangren haline geldiği için…

Kentler hala Cumhuriyetin ilk yıllarında çıkarılan yasalarla yönetilmeye çalışılıyor.
Örnek; 1924 yılında çıkarılan Köy Kanunu, 1944 tarihli ‘Şehir ve Kasabalarda Mahalle Muhtar ve İhtiyar Heyetleri Teşkiline Dair Kanun’
Her iki yasa da yürürlüğe girdiği tarihte ileri bir yönetim biçimi. Adeta bir devrim…
Hele Köy Kanunu neredeyse Cumhuriyetle yaşıt.
Zaman zaman her iki yasada da değişiklik yapılmış ama artık bu modelle kent yönetmek mümkün değil.

xxx

Muhtarlardan söz ediyoruz.
Bu yasalarla mahalle yönetiminde görevlerin çoğunluğu tek başına muhtara verilmiş.
‘İhtiyar heyeti’ de var ama görevleri istisnai durum.
Muhtarlar ki, seçimle işbaşına geliyor, ancak bir siyasi parti tarafından aday gösterilmesi yasak.
Aynen Cumhurbaşkanı gibi…

Görevlerine bakarsanız ciddi bir ‘kamu görevi’ yükleniyor. Ama giderek işlevsiz hale gelen misyonu ise demokrasinin geldiği durumu gösteriyor.
Mahallelerde muhtar ve ihtiyar heyeti seçimle oluşmasına karşın, köyde olduğu gibi tüzel kişiliğe sahip değil. Kendilerine özgü bütçeleri de yok. Bu nedenle de muhtar, gerekli yerlerde mahalleyi temsil edemiyor. Mahalle adına dava açma yetkisi bile yok.

xxx

Bu eskiyen model nedeniyle şehirlerde muhtar deyince aklımıza önce ikametgah ilmuhaberi, nüfus cüzdanı örneği geliyor.
Çoğumuz mahallemizin muhtarının adını bile bilmiyoruz.
Sadece devletin istediği belgeleri para karşılığı onaylamakla görevli görmeyip, sorunlara çözüm için belediyelerin, kaymakamların, valilerin kapıları aşındıran idealist muhtarlar yok değil. Ama sayıları yok denecek kadar az.

xxx


Muhtarlık işlevsiz bir kurum haline gelince mahallelerde özellikle vatandaşlar örgütlenerek seslerini duyurmaya çalışıyor.
Çiğdemim, Kavaklıderem, Çayyolu Platformu, Çaba (Çayyolu Bölgesi Ağaçlandırma) Çakder (Çukurambar ve Kızılırmak Mahalleleri), Bahçelievler, Başkent’te sesleri güçlü çıkan semt derneklerinden. Sanıyoruz bu anlamda çalışan başka mahalle derneği de yok.

xxx

Çiğdem Mahallesi’nde kurulan Çiğdemim Derneği’nden Fatih Aksoy ile Cemil Turan da “demokrasi semtlere kadar nasıl indirilebilir” diyerek bir çalışma yapmışlar.

İşlevsizleşen muhtar ve ihtiyar heyetlerini demokrasinin hücresi haline getirecek; muhtarı, oturduğu semtin çalışan, kurumsal bir mekanizmasının önderi haline getirecek bir model öneriyorlar.
Sistem, İhtiyar Heyetlerinin Semt Meclislerine dönüştürülmesine dayanıyor.

***
85 yıl önce çıkarılan yasayla köylerden kalma bir model olan muhtar-ihtiyar heyeti, kentlileşmiş genç bir toplumda artık eski ve köhne kalıyor.
Yetki, sorumluluk ve bütçe verilen bu modelde mahalledeki apartman ve site yöneticileri, dernekler, okullar, işyerleri, kurum temsilcileri, gençlik ve kadın temsilcilerinden oluşan, binaları olan semt meclislerinin kurulması öneriliyor.

Herkesin, her kurumun yabancılaştığı, ‘neme lazımcılığın’ ön plana çıktığı bir ortamda belki de eski mahalle sıcaklığını geri getirebilecek sorunlara tabanda çözüm bulunabilecek bir yöntem.
Yabana atılmayacak, üzerinde düşünülmesi gereken bir model.

KAYIP ARANIYOR

Yıllar önce tanıştık sanki…
Sık sık adını duyuyorum…
Hemen herkesin ağzında.
Ama ne gördük, ne karşılaştık, ne de fark ettik, .
Adı var kendisi yok.

xxx

Artık ‘arama’ deyince hemen herkesin aklına ilk gelen yöntem; ‘Google’
Tuşa basınca binlerce seçenek çıkıyor.
Değişik versiyonları var.
Üzerine kafa yoran, düşünen, yazan çok olmuş.
Süslü cümleler kurulmuş.

xxx

Eski usul, telefon rehberine baktık.
Aynı soyadıyla çok kişi var.
Kamil, Murat, Mustafa, Hüseyin, Sevin, Zerrin…
Sadece Ankara’da değil, diğer şehirlerde de
‘Yaya’ soyadıyla liste uzayıp gidiyor.
Ama onu bulamadık.
‘Hakkı’ yok…

xxxx

Aradığımız ‘Hakkı Yaya’…
Ya da herkesin ağzındaki adıyla ‘yaya hakkı’…
Kitaplarda, makalelerde, belediyelerin internet sitelerinde, açık oturumlarda, kent yöneticilerinin nutuklarında sık sık geçiyor.
Ne yazık ki kendisiyle karşılaşan yok.

xxxx

Başkent aslında küçük bir yer.
Kızılay’a çıkarsanız, uzun süredir karşılaşmadığınız bir dostla her an burun buruna gelmeniz mümkün.
Biz de belki Kızılay’da buluruz diye yola koyulduk.

xxxx
Güvenpark’ın köşesinden bakıyoruz.
Hepsi hemen yanımızda.
Atatürk Bulvarı, Meşrutiyet Caddesi, Yüksel Caddesi, İzmir Caddesi, İzmir Caddesi, Milli Müdafaa Caddesi, Ziya Gökalp Bulvarı, Konur Sokak, Karanfil Sokak, Kumrular Sokak, Bakanlıklar…
Geniş Bulvarın orta refüjünde zincirli estetik engeller.
Karşı tarafa; Meşrutiyet’e, Sakarya Caddesi’ne, geçmek isterseniz iki üç alternatifiniz var.

xxx
Üst geçitler…
Laboratuar tüpü misali…
İki ucunda mağaza mı, büfe mi, işportacı mı ne olduğu belirsiz satıcıların bulunduğu üst geçitler.
Neredeyse iki üç adımda bir ayağınıza dolanan dilencilerin sıralandığı merdivenlerine sıralandığı üst geçitler…

xxx
Işıkları kullanabilirsiniz.
Karşıdan karşıya geçebilmek için saniyelerle yarışmanız gerekir.
Yeşil ışık yandığı anda sesli uyarı sistemi de var.
Adeta saniyelerin tükendiğini kulaklarınıza fısıldıyor;
Hızlanın…
Ama kırmızı yandığında yolu yarıladıysanız şanslısınız.
Yoksa zaten sarı ışığı bile beklemeden ayağını gaza basmış sürücüler çoktan üstünüze gelmiş olur.
Bir sonraki yeşil ışığa kadar saniyeler geçmek bilmezken yediğiniz egzoz gazları da cabası…
xxxx

Yok, bu kadar riske atmam diye düşünüyorsanız metro alt geçitleri hizmetinizde.
Zaten ışıklarda, üst geçitlerde yaşanan sıkıntılar, sizi tek yön levhası gibi alt geçitlere yönlendiriyor.
Güvenli (!) alt geçitler…
Artık Kızılay’da Ankaray ya da Metro'yu kullanmak isteyenlerle karşıdan karşıya geçenlerin buluştuğu mekan…
Sürekli koşturanlar…
Yerin altına inince yön duygusunu kaybedip levhalardan yolunu bulmaya çalışanlar…
Dışarının soğuğundan kurtulunca hafta sonu gezmesine çıkmış gibi vitrinleri seyredenler….
Doğalgaz, bilet kuyrukları…
Sadece karşıdan karşıya geçmenin yarattığı keyif…
xxx

‘Yaya hakkı’nı bulmak için Kızılay’da boşuna nefes tüketmeye gerek yok.
İsterseniz, Başkent’in eski merkezi Ulus’a gidin.
Ulus’un göbeğinde karşıdan karşıya geçmeyi deneyin.
Acı bir deneyim olacağı kesin…

PANAYIR KÜLTÜRÜ

Doğrusu umutlanmıştık.
Başkent’in meydanları ardı ardına yok olurken Çayyolu çok geniş bir meydana kavuşacaktı.
Meydan kültürü geri gelecekti.
İnsanların bir buluşma, görüşme mekanı olacak, çevresindeki kafelerde, parklarda oturup sohbet eden insanlar, oynayan çocuklar görecektik.
Dünyanın belli başlı büyük kentlerindeki gibi Başkent’in de ‘nihayet’ bir meydanı olacaktı.
Belki hemen yanındaki Ankara’nın en modern tiyatrosuna da ilgi artacaktı.

xxxx

Umut fazla sürmedi, hüsranla sonuçlandı.
Büyükşehir Belediye Meclisi toplandı, Yenimahalle Belediyesi’nin ‘meydan’ hayali kurduğu araziye ‘Lunapark’ yapma kararı aldı.
Çocukluğumuzun dönme dolapları, çarpışan otolar, atlıkarıncalarının olduğu lunapark...
Şimdi internet dünyasının gücüne yenilen oyuncaklar…
Belki kasnakçılar da olur.
Ortalık ‘panayır yeri’ne döner.

xxxx

Dünyanın bütün büyük kentleri meydanları ile alınır.
O meydanlar sadece buluşma noktası olmakla kalmaz, sanatsal, kültürel üretimin de merkezi haline gelir.
Derinlemesine bir kent kültürü yaratmak için; sanatsal, kültürel üretimi ve kültürel alanları arttırmak gerekir.
Sanat, kültür üretimin artması beraberinde seyircinin de artmasını getirir, yeni seyirciler yetiştir.
Bu kültür kuşaktan kuşağa aktarılır, birikim çocuğa, toruna öğretilir.

xxxx

Panayır kültürü ise gelip geçidir.
Alınan haz geçicidir, ürünler vitrinliktir.
Temelinde kasabalılık yatar.
Tüketilir, biter. Başka bir yere göçer.
Geride bir kalıcı değer bırakmaz. Tortusu unutulur gider.

xxxx

Başkent son yıllarda peş peşe açılan büyük alış veriş merkezleri ile zaten büyük bir panayır yeri haline gelmişti.
Meydanlar yok edilmiş, AVM’ler buluşma haline olmuştu.
Her yeni açılan AVM daha ‘büyük’ olmuş, önleri de panayır yeri oyuncakları ile donatılmıştı.
Ama açgözlülüğün sınırı yoktu.
Yenisi, daha büyüğü, en büyüğü açıla açıla, daha fazla kazanma hırsıyla bir öncekinin pabucu dama atılmıştı.
‘Memur kenti’ sanılan Ankara’da tüketim doruğa çıkmıştı.
Ankara alışveriş merkezleriyle giderek dev bir ‘panayır’a dönüşüyordu.
Ama yetmedi demek ki;
Şimdi de Çayyolu’na ‘Lunapark’
xxxx

Kent kültürü, o kentte yaşamak, o kenti sahiplenmektir.
Kentlinin, belleğini yitirmemesi, eski değerlerin üstüne yenisini koyması, üretmesi gerekir.
Kent yöneticilerine düşen ise bunun alt yapısını geliştirmektir.
Doğrusu Başkent’te de kent yöneticileri yeni bir kültür yaratmanın peşinde.
Bunun örnekleri de sürekli sergilenirken ciddi bir itiraz de görülmüyor.
Etrafta da kültürel, sanatsal anlamında tartışmasız sesine kulak verilecek otorite, bilgisine, deneyimine, estetik beğenisine güvenebileceğimiz akil isimler de kalmadı.
Keyfin yerini lümpen, arabesk kültür esir alınca meydanlar da kayboldu.

xxxx

Daha iyi bir yaşam, kaliteli bir çevre için Çayyolu’nu seçenler…
Kendilerine ‘Ankara’nın gettosu’ diyenler…
Platformlar, dernekler, çay partileri…
Balkonlardan kovulan kuşlar, havalı tüfeklerle vurulan kediler için yeri görü inletenler…
Gözünüz aydın;
Çayyolu’na lunapark geliyor.
Dönme dolaba binmeye, kasnak atmaya hazır olun.

CAN ÇEKİŞEN KIZILAY

Kızılay, Başkent’in kan bankası…
Cazibesini yitireli çok olmuş; kaderi giderek Ulus meydanına benziyor.
Geçmişin Kızılay kültürü unutulmaya mahkum...
Yenişehir’in yerini bilen; ‘Yenişehir’de Bir Öğle Vakti’ni hatırlayanların sayısı giderek azalıyor.

xxxx

Çok eskilerden bahsetmiyoruz…
Şunun şurasında yarım asır öncesi…
Soysal Apartmanı, Güvenpark’ın gerçekten park olduğu, bahçesinde soda içilen üç katlı Kızılay Binası’nın bulunduğu, Ankara’nın ilk Gökdeleni’nin yapıldığı günlerden değil.
O günlerin Ankara’sını yaşama şansımız olmadı, sadece anlatılardan, fotoğraflardan, kitaplardan biliyoruz.
Son 10-15 yıldaki değişim bile Kızılay’ın nasıl giderek yok olduğunun acı bir resmi.

xxxx

Meydanlığı kalmayan Kızılay’ın ortasında durduğunuzda dört bir yanı bile can damarlarının nasıl kesildiğini gözler önüne seriyor.
Eskinin Gökdelen’i, ‘Emek İş Hanı’ olmaktan çoktan çıktı;
Eski misyonunu kaybedeli çok oldu; “otel mi yapsak acaba?” kavgası sürüyor.
Diğer yanda Soysal Han, eski özelliğini yitirse de neyse ki hala giren çıkanı var.
Güven Park, dolmuş duraklarının tecavüzünden yıllardır kurtulamıyor, umunu çoktan yitirmiş.
Karşınızda 30 yılın hayalet binası…
Onun kaderi giderek netleşiyor.
Çankaya Belediyesi’nin almaya gücü yetmedi.
Para galip geldi.
Büyük bir iş merkezi olacakmış;
Fransa’daki ‘Galleries Lafayette’ benzeri…
Adı kulağa hoş geliyor, ama…

xxx

Çankaya Belediye Başkanı Bülent Tanık konuğumuzdu önceki gün.
Uzun uzun Kızılay’ı konuştuk, anlattıkları haber sayfalarımızda…
Tanık, bir bilim adamı titizliğiyle konuşuyor.
‘Şehir plancısı’ kimliğinden ‘politikacı, belediye başkanı’ statüsüne geçememiş henüz.
Belki de geçmesi gerekmiyor, geçmese daha iyi olur.
Hayalleri var.
Kimine tereddütlü yaklaştık, bir Ankaralı olarak itiraz etti.
Ama ‘politikacı şapkası’ olmadan gerçekleştirmesi de çok zor.

xxx

Dün Başkent yağmurluydu.
Aldırmadan yine Kızılay’a uğrayıp nasıl can çekiştiğini bir kez daha görmek istedim.
Yıllar önce arkadaşlarla randevulaştığımız Zafer Çarşısı’ndan başlayarak Kızılay meydanına kadar yürüdüm.
Ardından, Konur Sokak’ta bir kafeye oturup çayımı yudumlarken kafamda geçmişin anıları, Tanık’ın projelerini gözümün önüne getirmeye çalıştım.
Çevredeki çaput pazarları, yollara taşmış işportacı görüntüleri, bir anda kafamdakileri, önümdeki çay gibi imam suyuna dönüştürmeye yetti.
xxxx

Kızılay’ı kurtarmak için belli ki fazla zaman kalmadı.
En kolayı, yöneticileri suçlamak.
Seçimden seçime gidip oy vermek, sonra da hayıflanmak.
Asıl sorumluluk Başkentlilere düşmüyor mu?
Gazeteci Attila Aşut’un, Sevgi Soysal anısına yazdığı ‘Yenişehir’de Bir Öğle Vakti’ şiirindeki gibi:

“Görüyorum zaman zaman
O günlerden arta kalan
Ak saçlı delikanlıları
Yorgun bedenleriyle geçiyorlar Bulvar'dan
Yüreklerinde isyan ateşleri.

Görüyorum zaman zaman
O günlerden arta kalan
Ak saçlı delikanlıları
Yorgun bedenleriyle geçiyorlar Bulvar'dan
Yüreklerinde isyan ateşleri.

TARİH ÇÖKERSE…

Farkında mısınız bilemiyorum.
Başkent’in hala bir amblemi yok.
Her ne kadar amblem olmasa da Ankara deyince hemen herkesin aklına iki unsur geliyor; biri Çankaya, diğeri Ankara Kalesi.
Biri çağdaş Türkiye’yi, diğeri tarihi simgeliyor.
Ankara’nın tarihini barındıran yapıların büyük bölümü Altındağ’da.
Hitit, Lidya. Pars, Galat, Roma uygarlıklarının yanı sıra Bizans, Selçuklu ve Osmanlı izlerini Altındağ bölgesinde görmek mümkün.
xxxx

Bir süre öncesine kadar gözlerimizin önünde tükenen bu tarihi yapılara biri el attı.
Belediye Başkanı Veysel Tiryaki gönül verdi;
Çıkrıkçılar’dan başlayarak Hamamönü’nde tarih canlanmaya başladı.
Eskinin yıkık dökük tarihi Ankara evleri yepyeni bir çehre kazandı.
Külliyeler, anıtlar restore edildi.
Kalenin eteklerindeki sokaklar giderek cazibe merkezi haline geldi.
Yeni işyerleri açıldı, öğrenciler, turistler sokakları aşındırmaya başladı
xxxx

Bir bölge canlanın değer kazanmaya başlayınca maalesef bazılarının iştahını da kabartıyor.
Önceki gün de böyle oldu.
Hamamönü’ndeki tarihi evlerden biri gece yarısı çöktü.
Bereket, içinde yaşayan öğrenciler o gece yoktu, can kaybı olmadı.
Yan taraftaki arsa sahibi temel kazmaya başlamıştı.
Bunun için Belediyeden falan izin almaya da gerek görmemişti.
Neden alsın ki…
Bir an önce işini bitirip ranttan payını alması gerekiyordu.
xxxx

Tarihi yapıların yoğun olduğu bölgede iş yapmak zordur.
Bir sürü prosedürü tamamlamak, izinler almak gerekir.
Proje çizdireceksin; Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu’ndan izin alacaksın.
Komşuna zarar vermeyeceksin, kafana göre iş yapmayacaksın.
Masrafı da daha fazladır.
Gecekondu zihniyeti de olunca; hafta sonu vurdu kazmayı.
Kimse görmezdi, belediye gelip müdahale edemezdi nasıl olsa.

xxxx

O ev kim bilir nelere tanık olmuştu.
Birkaç yüzyıl içinde isyanlar, yangınlar, yıkımlar görmüş;
Mutluluklar, hüzünler yaşamıştı.
Belki 17’inci yüzyılda çıkan Celali İsyanları sırasında yanmış, yeniden yapılmıştı.
Belki Kurtuluş kahramanlarına ev sahipliği yapmıştı.

xxxx
Yüzyıllar boyu, Ankara’nın merkezindeydi.
Cumhuriyetle birlikte Ankara’nın Başkent ilan edilmesinden sonra kentin merkezi değişiyordu.
Yenişehir, Kızılay, Çankaya…
Ankara büyümeye başlamış,
Bulunduğu yer giderek gözden düşmüştü.
Uzaklarda önce düzenli yapıların yükseldiğini gördü.
İçinde yaşayanların kendisini terk edip apartmanlara taşınmasına,
Gecekonducuların işgaline tanıklık etti.

xxxx

İçinde yaşayan olmayınca dayanacak gücü kalmamış;
Sağı solu yıkılmaya, sıvaları dökülmeye başlamıştı.
Çevredeki evlerde de sesler azalmış, sokaklar boşalmıştı.
Eski günlerden eser yoktu.
Gün geldi, restorasyonlar başladı.
Yıkıklar düzeldi, sıvalar onarıldı.
Sokaklara yeniden kaldırım taşlarıyla döşendi.
Eski güzel günlere dönülüyordu.
xxxx

Derken yandan sesler duyuldu.
Yüzyıllara tanıklık eden temelleri, direkleri kazmaların darbelerine direnemedi.
Bir gece yığıldı kaldı.

xxxx

Yıkılan sadece Hamamönü’nde bir ev değil.
Yıkılan bir tarih, Başkent’in zengin kültür birikimi.
Yıkan ise bu gecekondu anlayışı;
Bir kentin kimliğini gösteren en önemli özellik mimarisidir.
Sanat yapılarıdır, kültürel mirasıdır.
Bunlara sahip çıkan ve geliştirmeye çalışan zihniyet kimlik göstergesidir.
Gecekondu zihniyetinin değil,

ANKARA'DAN HAZ ALMAK

"Başbakan Tayyip Erdoğan İstanbul'a hareket etti..."
Televizyonların, gazetelerin haber merkezleri için bu cümle, hemen her hafta Cuma akşamlarının rutini haberi haline geldi.
Erdoğan, neredeyse 9 yıldır Ankaralı.
AK Parti'yi kurmaya karar verdiğinde, 2001 yılı sonlarında Başkent'e taşındı.
Önce Çankaya'da oturdu.
Yıllardır da Keçiören'de.
İkametgahı da burada.
xxx
Nedense Başbakan yıllardır hemen her hafta sonunu İstanbul'da geçiriyor.
En küçük fırsatta soluğu İstanbul'da alıyor.
Doğup büyüdüğü, çocukluk, gençlik yıllarının geçtiği, Belediye Başkanlığı yaptığı İstanbul'dan bir türlü kopamıyor.
Cuma akşamları İstanbul'a gidiyor, Pazar akşamı ya da hafta başında Başkent'e dönüyor.
xxxx
Başbakan'ın yoğun mesaisinin ardından enerji depolamak için hafta sonlarını haz aldığı İstanbul'da geçirmesi çok doğal.
Bunun şaşıracak bir yanı yok.
Peki Başkent'te ‘haz' duyulan yer, mekan var mı?
Ya da çocukluğunuzda, gençliğinizde, üniversite yıllarında haz duyduğunuz mekanlar duruyor mu?
xxxx
Kızılay'da asırlık çınarların altında yürümek yerine otoyol haline gelmiş bulvardan karşıdan karşıya bile geçememek...
Kumrular Sokak'ta çoktan çekip giden kumrular yerine dolmuşların egzoz sesini dinlemek...
Zafer Çarşısında kitapçıları dolaşmak yerine, mahalle pazarı gibi çığırtkanlarla uğraşmak...
Güvenpark'ta soluklanmak...
Veya bugün yaşı ergenliğe ulaşmış bir çok gencin hatırlamadığı Arı veya Akün'de film izlemek...
Bahçelievler'in bir zamanlar bahçeli olan sokaklarında dolaşmak...
Ve tarihe tanıklık eden Mülkiyeliler lokali yerine plazada dostlarımızla sohbet etmek.
xxxx
70'lerin, 80'lerin hatta 90'ların Ankarası artık nostaljiden ibaret.
Başkent, büyüdükçe de ‘haz' alanlarını yok eden, tüketen bir şehir haline geliyor nedense.
Kente anlam kazandıran mekanlar, yapılar sürekli bir dönüşüm halinde...
Kentin ana damarları büyürken ana damarları besleyen kılcal damarlar koparılıyor giderek...
xxx
Başbakan yerinde duramayan bir siyasetçi.
İyi de bir gözlemci.
Belki güvenlik nedeniyle yürüyüşler yapamasa da sık sık aracını durdurup çocuklara oyuncak dağıtıyor.
Bazen simit almak için duruyor, bazen bir taksi durağına misafir oluyor.
Sabah evinden çıktığında Keçirön'den Başbakanlığa gelinceye kadar artık eski halinden eser kalmayan Ulus'u; Sıhhiye'deki "U" köprüyü; Kızılay'daki terk edilmiş gökdeleni; ne olacağı belirsiz Kızılay binasını görüyor.
Başbakanlık'tan Güvenpark'ı; Meclis'e gidişinde Akay kavşağını; Çankaya'daki konuta çıkarken Atatürk Bulvarı'nı; fayanslarla kaplı, banyoyu andıran Kuğulu Kavşağını seyrediyor.
Eskişehir Yoluna girdiğinde yolun ortasına ne için yapıldığı belirsiz terk edilmiş Gökkuşağı'nı; AK Parti Genel Merkezi'ne gelirken hiçbir estetiği olmayan Çukurambar'ı; henüz ne olacağı bilinmeyen çirkinlik abidesi, Ankaralıların ‘demir kafes' dedikleri Kongre Merkezine bakıyor.
Ramazan ayında misafir olduğu Altındağ'daki, Mamak'taki gecekonduları yakından biliyor.
Sonunda kendisini İstanbul'a atmak için Cuma akşamlarını iple çekiyor.

KIRMIZI SOĞAN FİYATLARI

Bir gün sonra ortalığı karıştıracak haberi bitirmişti;
Daktilodan kağıdı çıkarırken gözlüklerinin üzerinden bakıp bize seslendi:
-Çocuklar, kırmızı soğan fiyatları çok artmış. Şunu haber yapsanıza…
Keyifli bir haber yakaladığında aklına gelirdi kırmızı soğan.
“Herhalde akşama rakı sofrası kuracak, kutlayacak” diye düşünürdük.

xxx
Sanıyorum 1985 ya da 86’lı yıllar.
Mesleğe başladığımız ilk yıllar.
O ise bırakmaya hazırlanıyordu.
‘Kırmızı soğan’ dedikçe nereden bilebilirdik şairlik günlerini hatırladığını…
xxx

‘Kenan Harun’ ismine yıllar sonra kitapçıda rastladım bu kez.
Edebiyat Dergisi ‘Kitap-lık’ta.
Ölümünden 7 yıl sonra yeniden yayınlanan yazısında.
Asıl soyadını ‘Harunoğlu’ diye bilirdik ama aslında o da değilmiş.
‘Hececilerin ölçülü- biçili mısra anlayışına karşı mücadele başlattıkları dönemde adı, soyadı kafiyeli oluyor diye ‘Soran’ yerine babasının adını seçmiş.

xxx
Erken başladığı şairliği erken bırakmış, gazeteciliği seçmişti.
O dönemki arkadaşları Salah Birsel, Özdemir Asaf, Behçet Necatigil, Oktay Akbal, Cemil Meriç sonraki yıllar Türk edebiyatına damgasını vurmuş isimlerdi.
O günleri anlatmaktan çok hoşlanmaz, ‘Çocuklar bir iki yıllık şairliğim var, üstelemeyin’ der, kendisinden konuşulmasını istemezdi.
Çok üsteleyince soyadlarını nasıl değiştirdiklerini dinlemeyi başarmıştık:

“Özdemir’i Oktay alıp getirmişti Servetifünun’a. Aramıza katılır katılmaz da ilk şiiri yayımlanacağı zaman ismi sorun olmuştu. Daha önce Özden mi, Özdem mi öyle bir soyadı kullanmıştı imzasında. Oktay bu soyadını beğenmemiş, ‘Öz, Öz, Öz... Değiştirelim adını’ demişti. ‘Özdemir Arun’da karar kıldık. Gerçek soyadı idi Arun. Fakat o sayıya sadece ve sadece üç şiir giriyordu. Dergi basılınca ne görelim. Kapakta alt alta sıralanmış: Kenan Harun, Esat Sadun, Özdemir Arun... O zaman fark ettik: İsimlerin üçü de un’la bitiyordu. Aldı mı bizi bir telaş! Hececi hasımlarımızın eline yeni bir koz vermiş olmuyor muyduk? Hemen isimlerdeki bu ‘uyum’u ortadan kaldırdık. ‘Esat Sadun Sümer’ oldu. Özdemir de soyadından vazgeçip daha ‘şairce’ bulduğu, baba adı Asaf’ta karar kıldı.”

xxx

Adı çok bilindik kitapçıda dolaşırken aklıma geldi:
-Sizde Kenan Harun’un kitabı bulunur mu?
Ama kitapçılar çoktan ‘kitabevi’ olmaktan çıkmış, ‘kitapmarket’e dönüşmüştü.
Raflardan kitap bulmak, açıp bir iki sayfa okumak ne mümkün...
Eski kitapçılar da tarihe karışmış, çalışanların çoğunun yazardan, kitaptan haberi yok.
-Hiç duymadım, bilgisayardan bakalım’

xxxx

Haklıydı bir bakıma.
Bizim bile, kısa süre de olsa beraber çalışırken değerini anlamadığımız Kenan Harun’u nasıl bilebilirdi.
Şairliğini 1940’lı yıllarda bırakmış, her gün üreten, her gün tüketen bir mesleği, gazeteciliği seçmiş bir kişiyi nasıl hatırlayabilirdi.
Bari gelmişken Barış’ın istediği kitapları alayım diye düşündüm.
Max Weber’i de hiç duymamıştı;
Bilgisayardan arama yaparken ‘Marks’ diye yazdığını görünce vazgeçip, pazara kırmızı soğan fiyatlarına bakmaya gittim.

EĞİTİM ŞART

Ulus'taki Atatürk heykeli yaldızlı altın sarısına boyanınca yaşananları duymayanız kalmamıştır.
Neyse ki erken fark edildi, ‘estetik kirlilik' hemen temizlendi.
‘Bir musibet' zaten çok az sayıdaki heykelleri de kurtardı...
Zira, "Geç kalınsa Sıhhiye'deki Zafer Anıtı'nı da boyayabilirlerdi"...
xxx

Başkent tarihine ‘altın yaldızla' geçen heykel temizliği için yazılmayan neredeyse kalmadı.
Yetkililer, uzmanlar konuştu.
Skandal, Büyükşehir Belediyesi Kent Estetiği Daire Başkanı Ömer Öksüz'ün özür dileyerek faturasını ödemesiyle unutkan hafızalara bırakıldı.
xxx

Gazeteci dostumuz Yüksel Işık'ın uyarısı üzerine biz de ‘nisyan ile malul' hafızalara bir not düşelim istedik.
Sayın Gökçek, temizlik talimatını "Belediyeden alt düzey biri"nin verdiğini söylemişti. Yani Kent Estetiği Daire Başkanı Öksüz'ün...
Yüksel merak etmiş; adı büyük anlamlar barındıran Kent Estetiği Dairesi'nin yöneticisi kimdir, eğitimi nedir, sanat eserleri konusunda bilgi sahibi midir, estetik birikimini nerede kazanmıştır...
xxx

Sorunun yanıtını bulmak çok kolay, Büyükşehir'in internet sayfasında ayrıntılı ve doyurucu bilgiler var.
Kent Estetiği Daire Başkanlığı'nın ‘misyonu' şöyle anlatılıyor:
"Sağlık, temizlik ve zerafetin öngördüğü alt yapı çalışmalarını yürüterek kentimizi güzelleştirmek."
Vizyonu daha anlamlı; "Estetik, Zarif, Temiz..."
Hele ilkelerini okuyunca heykel temizliği ile nasıl da örtüşüyor:
"Tarihe ve kültürel değerlere bağlı kalınır. Çevreye ve doğaya özen gösterilir. Hizmetin gerektirdiği duyarlılık ve kararlılık sergilenir. Faaliyetler çağdaş dünyada kabul gören hizmet anlayışıyla yürütülür. Kentsel görüntüde estetik sağlanmalıdır."
xxx

Böylesine bir Daire Başkanı'nın eğitimi de buna uygun olmalı değil mi?
Yüksel Işık'ı isyan ettiren de bu. Şöyle yazıyor bize gönderdiği mesajda:
"Belediye'nin resmi internet sitesinde Öksüz'ün Anadolu Üniversitesi Sosyal Bilimler Fakültesi mezunu diye yazıyor. Bu fakülte nasıl bir eğitim veriyor diye merak edip araştırdım; kayıtlarda böyle bir fakülte görünmüyor. Olabilir; belki Öksüz mezun olduktan sonra adı değiştiği için rastlamamış olabiliriz."

Belki de Yüksel eksik biliyordur; mutlaka işin uzmanı olması gerekmeyebilir. ‘İdarecilik' yeteneği ön plandadır. Beraber çalıştığı ekip, şube müdürleri donanımlıdır. Örnek verirsek, her Dışişleri Bakanı diplomat olmak zorunda mıdır?
xxxx

İşte noktasına, virgülüne, imlasına dokunmadan Belediyenin internet sitesindeki bilgiler:
-Kent Temizlik İşleri Şube Müdürü: Fahri ŞAHİ Hac.Üniversitesi Meş. Yük. Har. Kad. 2 yıllık
-Kent Bakım Onarım Şube Müdürü: Necmi KILIÇ Balgat Endüstri Meslek Lisesi Mezunu
-İnceleme Denetim ve Kontrol Şube Müdürü Celil SİPAHİ Anadolu Ünversitesi İşletme Fakültesi mezunu 4 yıllık.
-Kent Estetiği ve AR-GE Şube Müdürü
xxx

Kent Estetiği ekibi şehri boydan boya saran tabela kirliliği konusunda bir çalışma yapıyor mu bilemiyoruz ama yine Büyükşehir'in internet sayfasında ‘Önemli Duyuru' var:
"Cadde-Bulvar ve Meydanlarda Bulunan İşyerlerine Ait İlan ve Reklam Vergilerinin 2. Taksit Ödemelerinin 2 Kasım 2009 Günü Mesai Bitimine Kadar Yapılması Halinde Cezai İşlem Yapılmayacaktır."
Bizden uyarması...

VURGUNCULARLA MÜCADELE

70 yılı aşkın süredir iştah kabartıyor.
52 bin dekarlık dev bir çiftlik olacaktı.
Her gelen gözünü buraya dikti.
Bir parçasını kopardı, nemalandı.
Araziden geriye 30 bin dekarı kaldı
Neredeyse yarıya yakını gitti ama hala gözler doymadı.

xxxx

1925'te, Cumhuriyet'le birlikte işe başladığında, "Burayı öyle yeşillendiriniz ki, gözü görmeyen insanlar bile buradan geçerken yeşilliklerin içinden geçtiğini anlayabilsin" dediği rivayet edilir.

Tam 13 yıl boyunca fırsat bulduğunda gelir, çalışmaları yakından izler.

Yaptıklarına, yapacaklarına kimse inanmaz, hayal dahi edemezler.

Çevrede "Öyle bir işe başlandı ki buna ne para ne güç yeter" diye itirazlar yükselir.

Ama O kararlıdır.

Ölümünden bir buçuk yıl önce, 11 Haziran 1937'de bir mektup kaleme alır;

"Tasarrufum altındaki bu çiftlikleri bütün tesisat, hayvanat ve demirbaşları ile beraber hazineye hediye ediyorum. Çiftliklerin arazisi ile tesisat ve demirbaşını mücbel olarak gösteren bir liste ilişiktir. Muktazi kanuni muamelenin yapılmasını dilerim."

xxx

Mektubu alan Başbakan İsmet İnönü, Maliye Vekaleti'ne gönderir.
İlk kanun 1938'de çıkarılır.
Sonraki yıllar, araziden parça koparma dönemidir.
Planör sahası ve uçak fabrikası için Türk Hava Kurumu'na, tohum ıslah istasyonu için Tarım Bakanlığı'na, verici istasyonu için Basın Yayın Genel Müdürlüğü'ne, mensucat sanayi için Sümerbank'a, bira fabrikası için Tekel'e derken her çıkarılan yasayla arazi devirleri birbirini izler.

xxx

Türk ulusuna emanet edilen Atatürk Orman Çiftliği'nde, bilim ve teknikteki gelişmeler doğrultusunda uygulamalı tarım gerçekleştirilecek, verimli üretim yolları araştırılacak ve öğretilecektir.
Çiftliği ulusuna emanet ederken kaleme aldığı mektupta, önce yapılanları anlatır, hedefleri sıralarken de sanki bugünleri tarif ediyor gibidir:
"Çiftliklerin, yerine göre araziyi ıslah ve tanzim etmek, muhitlerini güzelleştirmek, halka gezecek, eğlenecek ve dinlenecek sıhhi yerler, hiylesiz ve nefis gıda maddeleri temin eylemek, bazı yerlerde ihtikârla fiili ve muvaffakiyetli mücadelede bulunmak gibi hizmetleri de zikre şayandır."

xxx

Ata'nın mirasını anlamakta zorluk çekenler, anlamak istemeyenler hep olmuştur.
Günümüz Türkçesi ile kısaca özetlemek gerekirse
* AOÇ'de, ekolojiye uygun tarımsal üretim yanında, tarım sanayii de geliştirilecektir.
*Tarım teknolojisi üretimi ve yayımı yapılacaktır. Islah ve yetiştirme tekniklerinin üretimi ve yayımı yapılacaktır.
*Elde edilen gelirinin tümü yatırıma dönüştürülecektir.
*İç ve dış pazar isteklerine uygun üretim modelleri gerçekleştirilecektir.
*Üretici örgütlenmesinde örnek uygulamalar yapılacaktır.
*Arazi ıslahı ve düzenleme uygulamalarına önem verilecektir.
*Sağlıklı bir kent çevresi sağlanacaktır.
*Gıda güvenliği uygulaması kurgulanacak, vurguncuyla mücadele edilecektir.

xxx

AOÇ, arazilerinin büyük bölümünü çıkarılan yasalarla kaybetti.
Kısacası yasal işgal.
Bugünlerde yeni bir yasa çıkarılması da gündemde.

MÜLKİYELİLER DE YIKARSA…

Son üç- dört gününüz kaldı.
Anılarınızı tazelemek istiyorsanız;
Son bir kez oturayım diyorsanız fazla vaktiniz yok.
Kapıdan geri çevirmeye kalkan olursa da ısrar edin.
Çünkü bir daha o manzarayı göremeyeceksiniz.
O havayı soluyamayacaksınız.
xxxx
Arkadaşımız Refika Karabacak haberi getirince inanamadım.
Bir yanlışlık olmalıydı.
Onlar yapmazdı, yapamazdı.
Ama maalesef doğru.
Mülkiyeliler yıkılıyor.
xxxx
Siyasal öğrencileri, valiler, kaymakamlar, öğretim üyeleri gazeteciler, sanatçılar, tiyatrocular, heykeltıraşlar, politikacılar…
Yolu bir dönem Ankara’ya düşüp de Mülkiyeliler’in bahçesinde oturmayan, Mülkiye anısı olmayan yoktur herhalde.
O anılara yakında kazma vurulacak.
Acımadan, yüreği sızlamadan kepçe vurulacak.
xxxx
Binanın ‘tarihi’ bir değeri yokmuş.
Nasıl olsun ki?
Başkent’te hangi binaya ‘tarihi’ olmaya izin var ki…
Hangi bina ‘rant’a kurban gitmedi ki?
Kurumsal tarih değil, ‘bireysel anılar’ varmış…
xxxx
Gerekçe hazır…
Zaten yıkmaya karar verdikten sonra haklı gerekçe bulmaktan daha kolay ne olabilir ki?
Ankara Garı’nın önüne alt geçit yapılırken, Tandoğan Meydanı yok edilip güzelim heykeller depolara kaldırılırken de kendine göre ‘haklı’ gerekçeler sıralanmamış mıydı?
Kızılay Meydanı’na o bina dikilirken ‘haklı’ değiller miydi?
Yasa örnek alınan Bulvar Palas Oteli?
Onlar da eski dokuyu korumaktan söz etmiyorlar mıydı?
xxxx
Yıkmak en kolayı.
İnşaat sektörü de gelişti.
Üç gün içinde kepçeler gelir yıkar…
Yaz sezonu bittiğinde ‘yepyeni’ bir Mülkiyeliler hazır olur.
Bilemiyoruz artık, üç katlı mı olur, 8 katlı mı?
Ankara manzarası seyredersiniz artık.
Duyuyoruz, bahçe korunacakmış;
Hatta genişleyecekmiş.
‘Bireysel anılar’a kazmayı vurduktan sonra…

xxxx

‘Mülkiyeliler yıkılıyor’ haberini okuduktan sonra belki de ilk kez “İyi ki Can Yücel yaşamıyor” diye geçirdim içimden.
Kendi adıma değil Mülkiyeliler yöneticileri adına…
Gece yarısını epey geçtikten sonra Devlet’in artık rakı vermediğini öğrenince o sunturlu küfürlerinden birini savurup ‘Ulan Devlet içeceğim rakıya da mı karışmaya başladı” anılarını dinlediğimiz Can Baba Mülkiyeliler’in yıkılacağını duyunca ne derdi acaba…
Bunlar da zaten ‘bireysel anılar’ değil mi?
Yıkın gitsin…
Mülkiyeliler de yıkıma başladıktan sonra…
xxxx

DÖNÜŞÜM’E HAZIR OLUN…

Yoğun siya gündem, karşılıklı suçlamalar ve darbe tartışmaları içinde belki dikkatlerden kaçtı.
Kamuoyunda hak ettiği yeri bulamadı.
Meclis bugünlerde kentleri yakından ilgilendiren çok önemli bir yasa teklifini görüşüyor.
Bir komisyonda kabul edildi;
Şimdilerde İçişleri Komisyonu gündeminde.
Eğer Genel Kurul’da da kabul edilip yasalaşırsa, Bakanlar Kurulu’nda bile olmayan bir yetki belediyelere tanınacak.
Üstelik ‘sınırsız’ bir yetki…
xxx

Teklifte öyle hükümler var ki inanmak mümkün değil;
“Kentsel dönüşüm ve gelişim proje alanı olarak ilan edilecek olanın alanın üzerinde yapı olan veya olmayan, imarlı veya imarsız alanlar olması…”
Bir başka hüküm;
“Belediye ile anlaşma yapmayan veya belediyece kamulaştırılmasına gerek duyulmayan gayrimenkullerin sahipleri, proje alanının herhangi bir bölümünde parselasyon planı ile kendilerine ayrılan ada veya parsellerde imar haklarını kullanırlar. Belediye tarafından kendilerine ayrı ada veya parselde yer verilen gayrimenkul sahipleri kamulaştırmasız el atma davası açamaz …”

xxx
Bu cümleler yasa dili…
Konuyla yakından ilgili olmayana bir şey ifade etmeyebilir.
Uygulama nasıl olacağına gelirsek…
Ankara’da ya da bir başka büyükşehirde bir belediye başkanı gelip tapulu evinize el koyabilir.
Ya da bir devlet dairesine, hatta askeri binalara…
Çünkü herhangi bir sınırlama yok.
Belediye Meclisi oturacak, ‘en az 5, en çok 500 hektar’lık bir arazi için ‘Kentsel dönüşüm’ kararı alabilecek.
Peki, Belediye ile anlaşamadınız.
El konulan eviniz, arsanız, araziniz ne olacak?
Belediye size, yaptığı projenin herhangi bir köşesinde yer gösterecek;
‘İstersen buraya evini yapabilirsin” diyecek.
Üstelik herhangi bir kamulaştırma parası bile ödemeden…
xxx

Şimdiden, “Bu kadar da olur mu? Burası dağ başı mı? Mahkemeye gider hakkımı alırım” gibi itirazlar akla geliyor.
Tabii yasa teklifini hazırlayanlar bunu da akıl etmişler;
Yasa metninde şöyle hükümler var:
“… İdare Mahkemeleri tarafından yürütmeyi durdurma veya iptal kararı verilebilmesi için yapılan işlemin açıkça hukuka aykırı olması şarttır.”
xxx
İster inanın ister inanmayın.
Yasa teklifi önce bütün partilerin- muhalefet de dahil” imzasıyla getirilmişti.
Bayındırlık Komisyonu’nda çıkan tartışmalardan sonra muhalefet imzasını geri çekti.
Şimdi sadece iktidar milletvekillerinin imzası kaldı.
Önümüzdeki günlerde İçişleri Komisyonu’nda görüşülecek.
xxx

Bu teklif sadece evimizi barkımızı ilgilendirmiyor.
Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek, Sincan’a kadar yeni bir yol açmak istiyor.
Yolun bir kısmının Atatürk Orman Çiftliği arazisinden geçmesi gerekiyor.
Konu mahkemelik olunca proje durdu.
Ama Gökçek’in gözü de bu yasada.
Nitekim önceki hafta Minibüsçüler Odası’nın kongresinde müjdeyi verdi:
“Meclis’ten yasa çıkınca yol yapılacak…’
Yasa bu haliyle geçerse belli ki Atatürk’ün mirası AOÇ arazisi de ‘kentsel dönüşüm’e uğrayacak.
Dönüşüm’ün sonu ne olur merak edenlere yanıt gözümüzün önünde.
Kuğulu Park Kavşağı da bir ‘kentsel dönüşüm’ ürünü.

BİR AŞK HİKAYESİ…

O bir Kral’dı…
Bütün kralları oynayan tiyatronun kralı.
Cumhuriyet aydınlanmasının simge ismi.
Türk tiyatrosunun çınarı.
Geçtiğimiz hafta içinde yitirdiğimiz Cüneyt Gökçer için çok şey yazıldı.
Ne yazılsa eksik kalır.

xxxx

Ve kendisiyle birlikte özdeşleşen Ayten Gökçer.
Hep sahnede gördüğümüz Cüneyt –Ayten Gökçer’in sahne arkası yaşamını,
rahle-i tedrisatından geçmekle övündüğüm ustam Müşerref Hekimoğlu’ndan
dinlemiştim.
Rahmetle ve saygıyla andığım Müşerref Hanım, ölümünden kısa süre önce “Bir Cumhuriyet kızı” adıyla yayınladığı anılarında, o dönemki adıyla Ayten Kaçmaz’ın, Cüneyt Gökçer’i nasıl kaçırdığını şöyle anlatıyordu:
“Yıl 1969Ayten Kaçmaz arıyor.
-Yardın Cüneyt Prag'dan dönüyor. Onu birlikte karşılayacağız öyle gerekiyor.
Sesi kesin ve kararlı önce şaşırıyorum. Cüneyt Gökçer bir opera sahnelemeye gitti Prag'a. Ne var acaba, hasta mı? Tunus büyükelçiliğinde bir yemek var onurumuza. Kuvvet, çalışıyor gazetede ona da kardeşime de Cüneyt Gökçer'i karşılamaya gideceğimi söyledim. Ayten geldi, beni aldı, Esenboğa'ya yollandık. Arabada bir ‘çiçek ve şeker kutusu' var.
Havaalanında hiç kimseye hissettirmeden Kızılcahamam'a gideceğiz, nikah olacak.
Baştan sona yaşadığım bir öykü ama olaya şaşırıyorum. Öte yandan Ayten'i de tanıyorum istediğini yapar. Esenboğa'ya gittik. Cüneyt Gökçer'e sarıldık. Zona ağrıları içinde, Prag izlenimlerini anlatıyor. Şeref Gürsoy, Refik Eren ve Orhan Kuraner'de alanda. Ben araya giriyorum:
Cüneyt Bey ile konuşacaklarım var. Burada vedalaşalım, biz aynı arabayla gidelim.
Önerim yadırganmıyor. O yıllarda çok yoğun bir birlikteliğimiz var, tiyatroda, opera kulisinde yaşanan olaylar evimize, soframıza taşınır her zaman., tiyatrocu arkadaşlar yine öyle bir şey sandı.
Arabaya binince "Kızılcahamam"a dedim şoföre. Birden şaşırdı, ama karşı çıkamıyor. Cüneyt Gökçer de "öyle mi" diye gülümsedi,. Başka bir şey söyleseydi o nikah kıyılmazdı sanırım. Ayten öylesine kesin kararlı. Ankara'dan sonra kar başladı. Önce incecikten sonra tipiye döndü. Önümüzü göremiyoruz. Yolda trafik görevlileri çeviriyor, lastiklerde zincir yok. Tehlikeli bir yolculuk diye uyarıyor ama zincir takmaya vakit yok. Kızılcahamam Belediyesi'nin evlendirme memuru bekliyor bizi! Kar bastırıyor giderek. Sonunda kahkahayı bastım takıldım onlara. Siz evleneceksiniz ama bana ne oluyor.

İliklerimize kadar üşüyerek yaşadık mutlu olayı. Tanıklardan biri benim öteki de belediye de rastladığmız bir kişi. Buzlu yollarda hayli ilginç bir yolculuk. Eve gelince Kuvvet soruyor.
-Kızılcahamam'a gittiniz değil mi?
Büyük bir haber diye gazeteye telefon ediyor bir, ancak o nikahtan tek batır yayınlanmadı o gün de ertesi günler de haftalarda...Kamuoyu çok geç, benim bir yazımla öğrendi olayı. Bir başkent partisinden söz ederken "Ayten ve Cüneyt Gökçer" diye yazdım. Bir de parantez açtım (bir süre önce evlendiler).”
Büyük sanatçılar kolay yetişmiyor, büyük aşklar da…

İZİNDE DEĞİLİZ...

Bayramlar nedense insanları çocukluk günlerine götürüyor.

"Bizim zamanımızdaki bayramlar" diye başlayan cümleleri daha sık duyar oluyoruz.

Artık geçmişte kalan, bir daha yaşanması mümkün olmayan mutluluklar, kimi yitip giden dostlar, dostluklar...

Bayramda daha ağır esiyor nostaljik rüzgarlar.

Geri dönüşün mümkün olmadığı en güvenli ortama duyulan özlem.

Annenin kanatları altındaki güvenlik, rahatlık duygusu...

xxx

Biz, bir bayramı daha ‘izin'de değil çalışarak geçirdik.

Cep telefonuna gelen, ‘kopyala yapıştır' hazır bayram mesajları, ‘kurbanda vahşet' görüntüleri arasında işbaşında.

Arada gelen bir telefon çocukluğumuzun bayramlarına döndürmeye yetti.

xxxx


Telefondaki sesin sahibi Kütahya'dan ‘Sıtkı Usta'
Hıncal Uluç'un deyimiyle ‘Kütahya'nın muhtarı'

Dünyanın dört bir yanında, üçer dörder kez sergiler açan bir Çini Ustası...

Bitmez tükenmez enerji ile sürekli toprağa can veren bir sanatçı.

Büyük bir tutkuyla bağlandığı, bir mağarada başladığı çiniciliği, kaybolup giden değerleri ekleyerek sanata dönüştüren, önüne çıkarılan engelleri aşa aşa Kütahya'nın adını tüm dünyaya duyuran gerçek bir usta.


Sıtkı Usta artık, UNESCO'nun kayda aldığı bir ‘Dünya Mirası'...

‘Yaşayan İnsan Hazineleri' arasında bir isim.


xxxx


Sıtkı Olçar bir yandan bu mutluluğu paylaşırken diğer yandan da önüne çıkarılan engelleri anlatıyor. İnsanların ‘izin' yaptığı bir günde boş durmuyor, engellere rağmen üretmeye devam ediyor.

Ömrünü adadığı, doğup büyüdüğü topraklarda, çini sanatında bitmez tükenmez hazinenin bir yeni boyutunu keşfe uğraşıyor.

Doğadaki renklerle, bu toprakların geçmişinde ne varsa sanatına yansıtıyor, Selçuklu ve Osmanlı desenlerinin yanı sıra Bizans mozaiklerini de çiniye aktarıyor.
xxxx

Sıtkı Usta'nın telefonu, çocukluğumuzun Kütahya'sına, bayramlarına götürmeye yetiriyor.

Sıtkı Usta, yitip giden teknikleri, çinilerinde canlandırıyor.

Biz ise bir daha geri gelmeyecek dostlarımızı hayal ediyoruz.

O, kaybolan renkleri, topraktan çıkarıp desene dönüştürüyor, biz aynı topraklarda koşturduğumuz çocukluğumuzun mutluluğuna dönüyoruz.
xxxx
Bu arada gelecek yılın ‘izin' günleri geliyor.
"Kamu çalışanları, gelecek yıl 117 gün tatil yapacak"
Yani 248 gün çalışılacak...
Diğer günler ‘izin'.
Bayramlar hafta sonu ile birleştirilecek, izinler uzatılacak.
Buna yıllık yasal izinler de eklenecek.
Yani neredeyse üç günde bir ‘tatil'

Sadece Mart, Haziran, Temmuz ve Aralık aylarında ‘bayram' görmeyeceğiz.
Bu aylar bitmek bilmeyecek.
Ama Kasım geldiğinde, yalnızca 17 gün çalışılacak, neredeyse işyerinin yolu unutulacak.
xxxx
Sıtkı Usta m?

‘Yaşayan İnsan Hazinesi' olarak O yine işinin başında olacak.
Bu kez biz ondan önce telefona sarılarak, bayramını kutlayacağız.

ANKARA PUL OLMUŞ

Cumhuriyet’in Başkent’e ne kattığı merak ediyorsanız, yanıtını çarpıcı şekilde görebileceğiniz bir sergi var bugünlerde.
Vehbi Koç Ankara Araştırmaları Merkezi ile (VEKAM) Türk Amerikan Derneği işbirliğiyle düzenlediği sergi adeta “Nereden nereye” dedirtiyor.
Ankara’nın, Cumhuriyet dönemindeki tarihsel gelişimi bu kez Posta Pullarında canlanıyor.
Türk Amerikan Derneği sergi salonlarında, 1922’lerden bu yana Başkent’in mimarisi, kültürü, sanatı, sosyal yaşamındaki gelişim, 100’ün üzerindeki pul ile bir canlı tarih gösterisi gibi sergileniyor.
Teknolojinin gelişimi ile giderek tarihe karışan posta pulları çok ince ayrıntılar saklıyor.
xxxx

Daha Kurtuluş Savası günlerinde henüz Cumhuriyet bile ilan edilmeden Ankara hükümetinin Cenova’da bastırdığı Ocak 1922 tarihli ilk pullarda ilk Meclis binasının fotoğrafıyla Anadolu’ya özgü taş yontuculuğu süslemelerinden örnekler bulmanız mümkün.

1926’da Londra’da bastırılan 14 pulda o tarih itibariyle Ankara’nın eski ve yeni yüzü yansıtılıyor. Arkada fonda Romalılardan kalma Ankara Kalesi, ön planda deri işleme atölyeleri bulunduğu için Tabakhane mahallesi denilen bölgedeki eski Ankara evleri, yabancı misyon temsilcilerinin piknik yaptığı Bentderesi.
Köşesinde ise 2 yıl sonra Atatürk’ün yaşama geçireceği Harf Devrimi’nin ilk işaretleri…
Osmanlıca harflerin yanı sıra Latin harfleriyle ‘6 GROUCH’ ve ‘Türk Postaları’ yazısı…

xxxx

Ankara’nın Başkent oluşunun 86’ıncı yıldönümü çerçevesinde açılan sergideki pullar mimarideki gelişimi göstermesi bakımından oldukça ilginç…

1943 tarihli ‘Atatürk-İnönü’ sergisi pullarda ulusal mimarlık akımının öncülerinden Arif Hikmet Koyuncuoğlu’nun eseri Türk Ocağı Binası, Etnografya Müzesi ile yan yana, bütün haşmetiyle gözler önünde.
Artık Harf Devrimi tamamlanmış, üzerinde, ‘Ankara Halkevi’, yanında ‘50 Kuruş’ yazıyor.
Pul’a dikkatli baktıkça insanın aklına 70 – 80 yıl sonra yapılan binalar geliyor.
Şimdi Resim Heykel Müzesi olarak hala Ankara’nın en önemli sanat merkezi olan bina mı, Hipodrom içindeki Atatürk Kültür Merkezi mi?
O tarihteki adıyla Namazgah Tepe’de yapılan, Marmara Adası’ndan getirilen mermer ve Lezgi taşı ile kaplanan, eski Ankara evlerine özgü süslemeler ve Selçuklu tarzı motiflerle bezenen bina mı, üç beş ay içinde bitirilip cam kaplanan gökdelenler mi?

xxxx

Başkent temalı bu pullar arasında, ‘Türk Tiyatrosu’nun 100’üncü Yılı” nedeniyle 30 Mart 1959’da emisyona çıkarılan pul da sergide.
Komedi ve trajediyi temsil eden iki maske ile barışı simgeleyen zeytin figürleri…
Ve ‘Sergi Sarayı’, bugünkü adıyla Opera Binası…
Var oluş savaşından çıkmış bir ülkenin olanaklarının en kısıtlı olduğu 1933 yılında yapımına karar verdiği bina…
Aradan geçen 60 yıl içinde Başkent’e yaraşır ikinci bir örneğinin yapılamadığı sanat merkezi…

xxxx
Ülkenin başkentini, yaşadığınız çevrenin geçmişini, kültürü, sanatı merak ediyorsanız, pula meraklıysanız, Ankara’nın nasıl ‘pul’ olduğunu görmek istiyorsanız fırsat bu fırsat…
“Posta Pullarında Başkent Ankara” sergisi 13 Aralık’a kadar açık…

ÖFKELİ YILLAR'DA ANKARA

Mesleğimizin duayenlerinden Altan Öymen anılar dizisinin üçüncü kitabını yayınladı; ‘Öfkeli Yıllar'...

Altan Abi, bu kitapta çok partili yaşama geçildikten sonra 1950'li yıllara damgasını vuran siyasi ve toplumsal olayları gazeteci titizliğiyle yansıtıyor.

1950'li yılların Ankara'sını gözler önüne seriyor.

Okudukça, henüz genç bir Başkent olan, yeni yeni gelişen, büyüyen sıkıntılar içindeki Ankara'ya özlem duymamak mümkün değil.

Genç Cumhuriyetin kimliğini yansıtan bir Ankara...
xxxx

Bir şehir, yaşadıklarıyla, tarihiyle, kimlik bulur. Sokak, cadde, bulvar isimleri anılardır, kimliktir. Kentler geliştikçe, büyüdükçe yeni isimler eklenir. Sokaklara, caddelere içinde yaşayanlar can verir, kimlik kazandırır.

Geçmişi olmayan, sokaklar, kente hafıza kaybı yaşatır, anıların izleri silinir. Kentler kimlik bunalımına girer.
XXXX

‘Öfkeli Yıllar'ı okudukça Başkent'in hafızasını, kimliğini giderek nasıl yitirdiğini üzülerek izliyor insan.

Sıhhiye Meydanından Cebeci'ye doğru giderken Hıfzısıhha Enstitüsü'nün alt köşesinde Yakıtçılar Sokağı duruyor mu bugün?

Sokaktaki Şerefli Apartmanını Altan Öymen ile Süleyman Demirel'den başka kim anımsıyor?

Bir apartman, içinden ülkenin tarihine damgasını vuran bir Cumhurbaşkanı ve bir parti genel başkanı çıkardığını nasıl unutuyor?

Altan Öymen'in gece yarıları yürürken Bülent Ecevit'i siyasete girmeye ikna ettiği Ulus'tan Bahçelievler'e kadar kim yürüyerek gidebiliyor şimdi?

Şimdi Ulus meydanında yürüyenler, 300 metre çapındaki daire içinde bir yanda Menderes, bir yanda İnönü, bir yanda Başbakanlık, CHP binası, 2'inci Meclis... Bu mekanlarda ülkenin kaderini değiştiren kararların alındığının farkında mı acaba?

Bereket Ankara Palas korundu ama o dönemki Başkent'in eğlence mekanı Karpiç lokantası nerede? Posta Caddesi'nin hengamesi içinde işini yapmaya çalışan esnaf, alışveriş yapanlar, çok değil, 60 yıl önce aynı sokakta, bugün hala şiirlerini okudukları- ya da okumadıkları- Cahit Sıtkı'nın, Orhan Veli'nin, Melih Cevdet Anday'ın, Oktay Rıfat'ın, İlhan Berk'in müdavimleri olduğu Kürdün Meyhanesi'nin, Şükran Lokantası'nın bulunduğunu hiç duydular mı acaba?

Sağlık Sokak sakinleri, sokaklarının yarım asır önce bir Başbakan'la ünlü bir opera sanatçısının aşkına sahne olduğunu biliyorlar mı? Daha yaşamını yitireli bir yıl bile olmayan Ayhan Aydan'ın uzun süre o sokakta oturduğunu, Menderes'in aşk için, gizlenme gereği duymadan Başbakanlık makam arabasını apartmanın önüne park ettiğini hatırlayan var mı? Sağlık Sokak çocukları, annelerinden, babalarından, Başbakan'ın aşkını, Ayhan Aydan'ın Yassıada mahkemesinde meydan okurcasına "Ben Adnan Menderes'i çok sevdim" dediğini duydular mı?
Xxxx

Hangi birimiz farkındayız şimdi oturduğumuz apartmanların, yürüdüğümüz sokakların, caddelerin, parkların nelere tanıklık ettiğinin?

Kentler, yaşadıklarıyla, geçmişiyle kimlik bulur.

‘Öfkeli Yıllar'da Başkent büyürken kentin geçmişinin, kimliğinin de yok edildiğini öfkelenerek görüyor insan...

MİMAR SİNAN'IN MİRASI

Karmaşık siyasi ortamda, gündemde hak ettiği yeri bulmayan bir gelişme yaşandı son dönemde...

Mimar Sinan'ın torunu olduğunu söyleyen Sinan Yönel, miras peşinde, hakkını arıyordu; elinde tapular...

Vakıflar Genel Müdürlüğü ile hukuk savaşı başlattı...

Dededen kalma milyarlarca liralık gayrimenkulünü istiyor. Vakıflar ise iki ayrı Mimar Sinan olduğunu savunuyor.

Derdimiz bu rant paylaşımı, Mimar Sinan'ın değeri parayla ölçülemeyen vakıf mallarının kime ait olduğu değil; akıbetine yargı karar verecek.

Koca Sinan'ın bıraktığı mimarlık misyonunun geldiği durum derdimiz.

xxxxx

Bakanlar Kurulu kısa süre öce bir karar aldı. Gazi Üniversitesi Mühendislik ve Mimarlık Fakültesi ikiye bölündü.

Artık yeni bir Mimarlık Fakültemiz daha oldu.

Şimdi Üniversite yönetimi, akademisyenler, meslek odaları Mimarlık Fakültesi için yeni eğitim programı modellerini tartışıyor.

Üzerinde durulan yeni modele göre Gazi'nin yeni Mimarlık Fakültesi dört bölümden oluşacak; Mimarlık, Şehir ve Bölge Planlaması, İç Mimari, Peyzaj Planlaması.

Bu modele göre ilk iki senede mimarlık eğitimi verilecek, sonrasında ise 3 ve 4 sınıflarda bölümlere ayrılacak.

Şehir planlama, iç mimari vs. eğitimi verilerek ‘mimar' diploması ile mezun edilecek.

xxxx

Uzmanı olmadığım alanda ahkam kesmek haddime değil.

Amacım akademisyenlerin kendi içindeki tartışmasını aktarmak.

Öncelikle belirteyim, neredeyse bütün akademisyenlerin ortak görüşü 4 yıllık bir eğitim süresinin zaten yeterli olmadığı.

Mimarlar ve Planlamacılar ikiye ayrılmış durumda.

Adına ister meslek şovenizmi, ister başka bir şey deyin, her iki taraf da kendilerini haklı görüyor.

Mimarlık ve Planlama tek disiplinli bir bilim ve iki ayrı meslek alanı.

xxxxx

Dört yıllık bir eğitim sonunda iki karpuz nasıl sığdırılacak; 2x2 üniversite eğitimi.

Sonuç; mimar şehir ve bölge plancısı, iç mimar...

İki yıllık bir eğitim sonunda tam anlamıyla içselleştirilmemiş bir diploma.

Şimdi bu model geçerli olursa kısa süre sonra zaten çoğu işiz mimarlar ordusuna ‘mimar' kimliğinin yanına başka unvanlar eklemiş mezunlar gelecek.

Tam da ‘piyasa şartları'nın; yollar, köprülü kavşaklar, alt geçitler için ‘Ben çiziyorum, mimarlar mühendisler uyguluyor' diyen belediye başkanlarının istediği çözüm.

Xxxxx

‘Plan mı pilav mı' tartışmalarıyla ‘Planlama' kültürünün yerini "Projeci" kültürü aldı.

Planlama hep ayak bağı olarak görüldü.

Depremlerle sarsıldık, sel felaketleri yaşadık, çevre sorunları arttı. Hala ders alamadık.

Selimiye'den yüzyıllar sonra yapılan Kocatepe Camisine bakın.

Kısa süre önce yaşanan sel felaketinde müteahhitlerin yaptığı köprüler yıkılırken Mimar Sinan'ın yapıtları hala ayakta...

Şimdi daha iyi anlaşılıyor, neden Mimar Sinan'ı rant olarak algıladığımız.

Neden yeni Mimar Sinanlar yetiştiremediğimiz...

Üniversitelerin, akademisyenlerin konuya daha ciddi eğilmesi gerekmiyor mu?

HANGİ TİLKİ

“Gammaz olmasa tilki pazarda gezer”
Sözlüklerde bu atasözünün karşılığında şöyle yazıyor:
“Gizli-saklı, kanunsuz yollarla çıkar sağlamayı iş edinen kimseleri, söz getirip götüren kimselerin varlığı korkutur. Dolayısıyla bunlar yakayı ele vereceklerinden çekinerek, herkesin içinde öyle uluorta dolaşamazlar.”
xxx

Avcıların atıcılığından mıdır nedir bilinmez ama ‘tilki’ deyince hemen herkesin aklına ‘uyanıklık’ geliyor…
Kargayla, horozla, leylekle, hatta ormanlar kralı aslanla hikâyeleri malum…
La Fontaine masallarında yaptıkları saymakla bitmez.
Hepsinde uyanık tilki kandırıyor.
xxx
Hafta içinde yaşanan vahşet, çocukluğumuzdan buyana okuduğumuz öykülerdeki tilki imajını bir anda yıktı.

ODTÜ ormanlarında, neredeyse insanlarla dost olan üç tilki, bırakın pazara çıkmayı, gammazı, yaşadığı ormanda, hayvanlara yakıştıramayacağımız bir insanlığa kurban gitti.
Üç masum tilki, insanlara güvenmenin faturasını canlarıyla ödedi.
Neyse ki insanlık bu duruma hazırlıklıydı; tilkiye yapacakları için çoktan bir atasözü bulmuştu:
“Tilki tilkiliğini gösterene kadar post elden gider”
xxxx

Sorun sadece ODTÜ Ormanındaki 5 köpekle 3 tilki; o da sırf Baykal sevdiği köpekler, tilkiler olduğu için değil.
Sorun Başkent’te sokak hayvanlarına bakıştaki çarpıklık.
Gazetemiz HT Ankara çıktığı günden buyana yakından takip ediyoruz.
Bir yanda sayıları giderek artan, Başkent’in göbeğinde sürüler halinde dolaşan sokak köpekleri…
Köpeklerden korktuğu için okullarına gidemeyen çocuklar, sokakta yürümekten korkan büyükler…
Diğer yanda sorumluluğu; sadece sorumluluklarını değil topladıkları köpekleri kamyonlarla birbirlerinin bölgelerine atan belediyeler.
Öte yanda; zaman zaman çözüm arayanları da ‘düşman’ ilan eden hayvanseverler.

xxxx
Galiba biraz bilim adamlarına kulak vermek gerekiyor.
Daha önce de yayınlamıştık.
Gazi Üniversitesi’nden Tahir Çalgüner ‘ekolojik” açıdan yaklaşıyor.
“Köpeklerin zehirli et ile öldürülmesi, taşlanması ve kovalanması onları daha agresif hale getirir. Köpeklerden değil, bazı ‘itlerden’ korkmak ve asıl onlara karşı önlem almak zorundayız” diyen Çalgüner’in alternatif önerileri şöyle:
1- Kentteki köpek sürülerinin belediye ekiplerince düzenli olarak izlenerek, bu tür grupların çift sayılara indirilmesi (ya da tamamlanması) gerekir. Lider alfa köpeği ve baskın alfa dişisinin sürüden alınarak uzaklaştırılması; köpek topluluğunun saldırganlığını önleyecektir. Göreceksiniz sürü adeta bir koyun sürüsü gibi sevimli hale gelecektir.
2- ‘Tek’ sayıdaki grupların daha kırsal veya kent çepheri alanlarına taşınması gerekir. Ancak, uzun süredir kent içi yaşama şartlarına alışmış, ‘kentli köpekler’ bundan istisnadır.
3- Evcil köpek severlerin, marka köpek özentilerinden kurtularak, sevgi ihtiyaçlarını yada gerçek sevgilerini, sokak köpeklerini evlat edinerek gidermeleri daha uygun bir yöntemdir. ‘Pet shop’ sektör çılgınlığına artık bir son verilmesi gerekir. Pet shop’ lar kaderimiz değildir.
3- Çoğu atıl durumdaki özel veteriner kliniklerinin ve özel köpek çiftliklerinin artık ellerini taşın altına sokarak; sahipsiz sokak hayvanlara yönelik, belli miktarda ve belli kotalarda, ‘geçici bakım’ hizmetlerinin ve ‘evlat edindirme’ işlerinin yasa gücü ile bu organizasyonlara, ücretsiz bir ‘zorunlu görev” olarak tanınması, acil önemde bir konudur.

MEYDAN OKUMAK

24 Kasım Öğretmenler Günü’nde dün öğretmenler eylemdeydi.
Bugün de milyonlarca memur…
Kamu görevlileri sendikalarının çağrısıyla memurlar ‘uyarı grevi’ne çıkacak.
Trenler çalışmayacak, uçak ve otobüs seferleri aksayacak, devlet hastanelerinde, acil servisler dışında sağlık hizmetleri verilmeyecek.
Eylemci memurlar çocuklarını okula göndermeyecek.

XXX

Memurların eylemine işçiler de destek verecek.
‘2.5 artı 2.5’luk maaş zammına tepki gösterilecek. ‘Grevli, toplu sözleşmeli sendika hakkı’ denilecek.
Memurların ‘hak’ arayışı belki de yaşamı durduracak, vatandaşları zora sokacak.
İşimize geç kalacağız. Hastanelerde, duraklarda, doğalgaz kuyruklarında sıra bekleyip çile çekeceğiz. İşimiz aksayacak, belki sinirlenip memurlara kızacağız.

XXX
Memurlar hakkını ararken ‘meydan okuyacak’...
“Meydan okumak”, birleşip güçlüye gücünü göstermektir, isyandır, başkaldırmaktır.
Kimi zaman “meydan dayağıyla” sonuçlansa da dayanışmadır.
Herkesin aynı kişi olduğu andır. Yenilse de boyun eğmemektir…

XXX
Memurlar sokaklara çıkacak ama buluşacakları, gövde gösterisi yapacakları meydan nerede?
Başkent’te neredeyse meydan bırakılmadı ki.
Bütün dünya kentleri meydanlarıyla anılırken Ankara’nın meydanları birer birer yok oluyor. Eskinin Kızılay, Sıhhiye, Tandoğan meydanları giderek tarihe karışıyor. Adı var, meydanı yok.
Bütün buralar sadece araç trafiği düşünülerek adeta otoyol haline getirildi.
Bırakın binlerce kişinin ‘yürüyüş’ yapmasını, iki üç arkadaş yan yana gelip gezinmek bile hayal haline geldi.

XXX
Meydanlar kalmayınca, okul çıkışı, iş çıkışı buluşmalarının, okul kaçamakları, işten kaytarmalarda görüşmelerin adresleri de giderek sakinleşti.
Kızılay’da PTT önü, Gima’nın yanı, Zafer Çarşısı’nın kapısı gibi eskinin buluşma adresleri anılarda birer nostalji olarak kaldı.
Büyük alışveriş merkezleri yeni buluşma adresleri haline geldi. Tabii tüketimiyle birlikte.

XXX

Artık günümüz gençliği, meydanlarda buluşmak yerine facebook’ta buluşmaya, Sıhhiye’deki, Sakarya’daki çay bahçelerinde oturup konuşmak yerine msn’de sohbet etmeye başladı.
Geçmişin arkadaş gruplarının yerini facebook grupları aldı.

XXX

Şimdi meydan okuma da sanal, güç gösterileri de.
Meydan olmayınca “meydan okuyanı” da azaldı, “hodri meydan” çekeni de.
“Hodri meydan” sözü ise maalesef nutuklarda kaldı; gazetelerde, televizyon haberlerinde cümlelerin arasında bağlantı sözcüğünden öteye geçemiyor.
XXX

Memurlar yıllar sonra ‘sanal’ meydan okumayı bırakmaya karar verince hemen uyarıda da geldi:
“Yasal olmayan bir hak herhalde olamaz. Yapılacak olan iş de yasal bir iş değildir. O zamanda tabii neticesine katlanırlar. Biz her şeyi masada konuşarak, görüşerek halletmek durumundayız. Masada konuşulan, görüşülen neyse biz de hükümet olarak bu adımları atarız.”

XXX
Hükümetten gelen uyarı da bir ‘meydan okuma’ aslında…
Memurlar şimdi gerçekten meydan sınavında…
Hükümetten gelen bu uyarı karşısında çekinip vaz mı geçecek yoksa ‘hodri meydan’ mı diyecek?

DOLAP DÖNMEYE BAŞLADI…

Ankara bir alem oldu doğrusu…
Cumhurbaşkanı, Ulus kent meydanının tarihi dokunun ortaya çıkmasını istiyor. Kültür Bakanı, bu meydandaki binaların yıkılması gerektiğini söylüyor.
Sanki o binaları kamu kuruluşları, yani devlet yapmamış, sanki daha 5-10 yıl önce yapılanlara belediye izin vermemiş gibi.
Bakıyorsunuz bir yandan Ulus’ta meydan derken diğer yandan Çayyolu’nda yeri göğü inletenlerin sesi duymamazlıktan geliniyor.
Kimin sesine kulak verildiği belli değil.
Halkın ‘Demokrasi Meydanı’ talebine karşın Lunapark kararı, Büyükşehir Belediye Meclisi’nden oy çokluğuyla geçiyor.
xxxx
Lunapark’ta dönme dolaplar yerleştirilmeden daha karar alınırken dolaplar çevrilmeye başlanmış bile.
Belediye Meclisi’nden çıkan karar şöyle:
“Çevre Koruma ve Kontrol Dairesi Başkanlığı, 11,12. 2009 gün ve 3635 – 5898 sayılı yazısı ile Yenimahalle İlçesi, Batıkent ve çevresinde, Ümitköy’de oturan çevrede sakinlerinin eğlence alanı ve Lunapark tesis edilerek hizmetlerine sunulmasını istediklerini bu nedenle, yazı ekinde gönderilen krokilerde işaretlenen yeşil alanların eğlence ve lunapark alanı olarak kullanılmasının uygun olacağı bildirilmiştir.
Yenimahalle ilçesi Batıkent çevresinde ve Ümitköyde oturan halkın ihtiyacını karşılamak üzere ekte eğlence ve lunapark alanı olarak belirlenen 15265 adanın doğusunda kalan 10 bsin m2 lik yeşil alan ile 18093 adada bulunan 9835 m2 lik yeşil alanın 10 (on) yıl süreyle eğlence ve lunapark alanı olarak kiraya verilmesine yönelik teklif oylanarak oy çokluğu ile kabul edildi.”
xxxx
Karar son derece açık.
Lunapark yapılmasını ‘çevre sakinleri’ istemiş.
Herhalde ‘meydan’ diye meydan okuyanlar ‘çakma’ Çayyolu sakini.
Her gün bağıranların sesi duyulmuyor, kim olduğu bilinmeyen ‘çevre sakinleri’nin sesi Büyükşehir Belediyesi’ne rahatlıkla ulaşıyor.
Ankaralılara “yaşamasal alanlardaki, yeşil alan, peyzaj gereksinimlerini en yüksek düzeyde karşılama çağdaş yaşanılabilir bir çevre sunmak”la görevli Çevre Koruma ve Kontrol Dairesi Başkanlığı, bu sesi duyuyor, ‘Lunapark’ yapılması için hemen öneride bulunuyor.
Bakın, Büyükşehir Belediyesi’nin internet sitesinde, bu dairenin ‘çevre koruma’ vizyonu nasıl anlatılıyor:
“Çalışmalarımızda vatandaşın memnuniyetini sürekli kılarak, hizmetlerden yararlanmaya ve onların uygulamaya katılmasını sağlayarak, gelecek nesil için yatırım yaparak hizmetin halka sunulmasında, adalet ve eşitliğin sağlanması hizmet ilkemizdir. Vatandaşa taleplerinde olmazları değil olabilirlikleri ön planda sunmak, vatandaş memnuniyetini sağlamak için sonuçlanmayan şikayet kalamayacak şekilde alt yapıyı koordineli bir şekilde çalışarak, şikayetleri çözüme kavuşturmak ve vatandaşı sonuçtan bilgilendirmek.”
Başka söze gerek var mı?
ATA’NIN MİRASI

Bu hafta ölümünün 71’inci yılında O’nu çeşitli etkinliklerle andık.
Meclis’teki ‘açılım’ görüşmelerinin yarattığı tartışmaların gölgesinde kaldı ama…
Çeşitli programlar düzenlendi, açık oturumlarda, panellerde, sempozyumlarda O’nun fikirleri tartışıldı, televizyonlarda sevdiği şarkılar dinletildi.
Bazı milletvekilleri “Eserine Sahip Çıkacağız” diye Meclis’te pankart bile açtı.
xxx

‘Ata’nın mirası’ deyince akla önce Cumhuriyet ve ilkeleri geliyor…
Haritalardan silinmek istenen bir yurdun, yol edilmek istenen bir Ulus’un, işgal edilen Vatan’ın makus talihini değiştiren Ata’nın en büyük, en değerli mirası elbette Cumhuriyet…
O, en büyük eseri Cumhuriyet’i, ilkeleri ve devrimlerinin yanı sıra tüm malvarlığını, halkına bırakan tek lider.
Sıradan eşyalarını bile, tüm varlığını adadığı Ulusuna miras bırakan örnek bir insan.
xxx

Cumhurbaşkanlığı, bundan birkaç yıl önce, eski Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in talimatıyla, Atatürk’ün terekesini titiz bir çalışmayla kitaplaştırdı.
Kendisinden geriye kalan fotoğrafları, silahları, giysileri dahil tüm eşyaları, bugünkü adıyla Ankara 3’üncü Sulh mahkemesi tarafından 1938/95 dosya numarasıyla kayıt altına alınan mirasın izi sürüldü.
24 bin 74 bin parça eşyanın akıbeti araştırıldı…

xxx
Köşk’ün yayınladığı 568 sayfalık kitabı inceleyince O’na bir kez daha hayran olmamak mümkün değil.
Atatürk’ün nasıl yaşadığı, yaşarken hangi araçları kullandığını, hangi kitapları okuduğu bütün çıplaklığıyla gösteren bir eser.
Asıl hayranlık uyandıran ise, Ata’nın kullandığı sıradan eşyaların nerelere gönderildiğinin kayıtları.
Tarihi niteliği bulunan, maddi ve manevi değerleri yüksek olanların büyük bölümü Cumhurbaşkanlığı Atatürk Köşkü, Anıtkabir ve çeşitli müzelerde sergileniyor.
Ya diğerleri…
İşte kitaptan bazı örnekler …
Yeşil kumaş kaplı büyük koltuk Ulus Teknik Endüstri Meslek Lisesinde.
Beyaz maden iki masadan biri Mucur Karagöl M. Akif İlköğretim okulu, diğeri, Ahmet Ant içen İlköğretim Okulu’nda…
18 sandalye Ostim İlköğretim Okulu ve Atatürk Öğretmen Lisesi’nde…
Bir masa Dikmen Nevzat Ayaz Meslek Lisesi’nde.
2 koltuk Atatürk Çocuk Yuvasında.
Poker salonunda kullanılan 16 koltuktan 3’ü Devlet Denetleme Kurulu Başkanı Konutu, biri Kırmızıtepe İlköğretim Okulu’nda.
Bilardo salonunda kullanılan 10 koltuktan 5’i Tarabya Köşkü’nde 4’ü Ayrancı Ticaret Meslek Lisesi’nde, biri Mucur Karagöl İlköğretim Okulu’nda...
Atatürk’ün banyosunda kullandığı boy ölçülüğü de bulunan kantar Çaycuma Perşembe Lisesi’nde.
Kütüphanede kullandığı evrak dolabı Lalahan Ortaokulu’nda.
Afet İnan’ın yatak odasındaki camlı masa Ilgaz Şehit Nizamettin Yaman Anadolu Lisesinde.

xxxx

Neler yok ki listede…
Sadece manevi kızlarının odasındakiler değil, hizmetçi Fatma’nın odasındaki eşyalar, Hizmetçi Pakize’nin, Çamaşırcı Rukiye’nin odasındakiler, tavan arasında hurçlar, çantalar…
Ata’nın miras bıraktığı binlerce eşyanın kayıtları, listeleri oldukça sağlam.
Ama müzeler dışındaki eşyalar ne durumda kimbilir?
Umarım, yıllar önce Atatürk’ün oturduğu masa, sandalyeyi, halıları bugün kullanan o okullardaki öğretmenler, öğrenciler umarım sorumluluklarının farkındadır.

MEYDAN OKUMAK /2

Benzer bir yazıyı Öğretmenler Günü’nün hemen ertesinde de kaleme almıştık.
Milyonlarca memur sendikalarının çağrısıyla memurlar ‘uyarı grevi’ yapıyordu.
Memurlar hakkını ararken ‘meydan okumuştu…
Aynı manzaralar geçen hafta da yaşandı.
İşçilerin meydan okuyuşu, polisin meydan dayağı ile sonuçlandı.
Arada milletin vekilleri de işçilere reva görülen gazdan, tazyikli sudan nasibini aldı…
xxxx

Kaderin garip cilvesi…
TEKEL işçilerine Sıhhıye’de çekilen meydan dayağı görüntüleri televizyon ekranlarını, gazete sayfalarını doldururken Başkent’te iki belediye meydan kavgasına tutuştu…
Çayyolu’na Yenimahalle Belediyesi’nin istediği gibi kent meydanı mı yapılacak, yoksa Büyükşehir Belediye Meclisi’nin kararı doğrultusunda lunapark mı?
Ankara, meydanları bir bir yok edilirken, büyük dünya kentleri gibi adıyla birlikte anılacağı bir meydana mı kavuşacak, yoksa Çayyolu panayır görüntüsüyle ‘eğlence yeri’ mi olacak?
İlk raundun galibi Büyükşehir Belediyesi gibi görünüyor…

xxxx

“Meydan okumak”, birleşip güçlüye gücünü göstermektir, isyandır, başkaldırmaktır.
Kimi zaman “meydan dayağıyla” sonuçlansa da dayanışmadır.
Herkesin aynı kişi olduğu andır. Yenilse de boyun eğmemektir…

XXX
Ankara’nın meydanları giderek yok oluyor. Eskinin Kızılay, Sıhhiye, Tandoğan meydanları tarihe karışıyor. Adı var, meydanı yok.
Bütün buralar sadece araç trafiği düşünülerek adeta otoyol haline getirildi.
Bırakın binlerce kişinin ‘yürüyüş’ yapmasını, iki üç arkadaş yan yana gelip gezinmek bile hayal haline geldi.

XXX
Meydanlar kalmayınca, okul çıkışı, iş çıkışı buluşmalarının, okul kaçamakları, işten kaytarmalarda görüşmelerin adresleri de giderek sakinleşti.
Kızılay’da PTT önü, Gima’nın yanı, Zafer Çarşısı’nın kapısı gibi eskinin buluşma adresleri anılarda birer nostalji olarak kaldı.
Büyük alışveriş merkezleri yeni buluşma adresleri haline geldi. Tabii tüketimiyle birlikte.

XXX

Artık günümüz gençliği, meydanlarda buluşmak yerine facebook’ta buluşmaya, Sıhhiye’deki, Sakarya’daki çay bahçelerinde oturup konuşmak yerine msn’de sohbet etmeye başladı.
Geçmişin arkadaş gruplarının yerini facebook grupları aldı.

XXX

Şimdi meydan okuma da sanal, güç gösterileri de.
Meydan olmayınca “meydan okuyanı” da azaldı, “hodri meydan” çekeni de.
“Hodri meydan” sözü ise maalesef nutuklarda kaldı; gazetelerde, televizyon haberlerinde cümlelerin arasında bağlantı sözcüğünden öteye geçemiyor.
Meydanlar azalmasına karşın ‘Hodri meydan’ diyebilmek için birlikte olmak gerekiyor.
Haksız görünseniz de, karşınızda çok güçlü olsa da çark etmemek gerekiyor.
Tarihleri de ‘hodri meydan’ diyenler yazıyor.

AYAZDA KALMAK

Kapıdan içeriye girdiğiniz anda Ayaz yüzünüze çarpıyor.
Üşüten değil, sımsıcak saran, sizi içine çeken bir Ayaz .
Bir renk cümbüşü içine buluyorsunuz kendinizi.
Boyalar, boyalıktan çıkmış tuvallerde enerjiye dönüşmüş.
Alıp götürüyor, tuvallerin içine çekip düşündürüyor, dans etme isteği uyanıyor içinizde…

xxx

Bir tablonun karşısında Mustafa Gazalcı, kendinden geçmiş;
-“Böylesini batı ülkelerinde burjuvalar yapıyor. Bizde ise ancak bir Köy Enstitülü gerçekleştirebilirdi. Ondan da bu beklenirdi zaten” diyor…
Katlar arasında dolaştıkça hayranlık daha da artıyor.
Hem duvarlardaki tablolara hem de, örneklerine ancak gelişmiş ülkelerde rastlayabileceğiniz müzeye…

xxxx

Mustafa Ayaz’dan söz ediyoruz.
Atatürk’ün yaşamını yitirmesinden birkaç ay önce Trabzon’un Çaykara ilçesinde başlayan yaşam yolculuğunda, yaşı 70’i devirmesine karşın hala genç kalmayı başaran, sınırları aşan ressamımızdan.
Okulla 10 yaşından sonra tanışan, çoğu köy çocuğunun yaşamını değiştiren Köy Enstitüsü’nde yeteneğini keşfeden öğretmeni sayesinde yönünü sanata çeviren; imkansızlıkları aldırmadan sürekli yaratan Ayaz’dan…


xxxx

“1974 yılında, Yenimahalle Şentepe’de gecekondumu yaptığım zaman dünyalar benim olmuştu” diyor. Gecekondunun ‘sanatevi’ olması için bahçe duvarına kabartma tasarlayan Ayaz, 35 yıl sonra yine farkını ortaya koyuyor.
“En güzellerini orada yaptım” dediği gecekonduda ürettiği eserlerinden kazandığı parayla inanılmazı başarıyor.

Tam Ayaz’a, tam Ayaz’ı yetiştiren Köy Enstitülerine, Köy Enstitülerini yaratan Cumhuriyet değerlerine, Cumhuriyetin Başkentine yakışan bir başyapıt.

xxxx

İstanbul’un sanat yaşamına çok şey kattı, ‘İstanbul Modern’
Sanata katkısıyla da Eczacıbaşı grubu hak ettiği alkışı aldı.
Ankara’da Ayaz Müzesi’ni görünce, bu ülkeden kazandıkları parayla sanata sırt çeviren işadamlarına hayıflanmamak, sanata- kültüre yeterince bütçe aktarmayan devlete kızmamak mümkün değil.

Ama Mustafa Ayaz, hayıflanmak, kızmak, eleştirmek yerine tabloları gibi yaratmayı tercih etmiş.
-“Buraya korkunç paralar öneriyorlar. Ben gençliğimden beri tasarladığım bir rüyayı harcayamam” demiş, imkansızı başarmış.
Bir tablosuna da işlediği gibi “yaptıklarım değil, yapacaklarım heyecanlandırıyor beni” diyerek ideallerinden vazgeçmemiş.

Yıllar yıllar önce Çorum Öğretmen Okulu’na tayin olduğunda, yokluklar içindeki okulda ilk işi ardiyeyi atölyeye çevirmek olan Ayaz, kolları sıvamış:
“Devlet sanatçıya sahip çıkmıyorsa, sanatçı kendine sahip çıkmalı. Yani hep beklersek ki devlet bize sahip çıksın, devlet bize müze yapsın, devlet bize galeri yapsın, ilelebet yapmaz ve biz de tembel tembel otururuz. Biz kendimize sahip çıkmalıyız. Örneğin ben, Türkiye’de benden daha çok resim satanlar var. Ama bu paralar çarçur ediliyor sağa sola. Ben çok hesaplı bunları biriktirdim.”

xxxx

Artık Ankara’da yapılması gerekenler sıralamasının değişmesi gerek. Kaçıncı sırada olur bilemem ama, “Mustafa Ayaz Müzesi ve Plastik Sanatlar Merkezi Vakfı”nın mutlaka gezilmesi, görülmesi gereken yerler arasında yeri alması muhakkak.
O Ayaz’ın sizi de çarpmasını istiyorsanız bulması gayet kolay.
Balgat’ta, Dışişleri Bakanlığı’nın, Sayıştay’ın hemen arkasında. Ziyabey Caddesi üzerinde.
Ne zaman gitseniz geç kalmazsınız.

“TATBİKAT SAHNESİ”

“CASONA’nın 1961-1962’de sahnelenen ’Ağaçlar Ayakta Ölür’ adlı oyunu o kadar beğenildi ki, oyuna bilet almak için insanlar Yeni Sahne civarındaki kahvelerde geceleyerek, sabahın erken saatlerinde bilet kuyruğuna girerlerdi.”

Bu satırlar, Teoman Yazgan’ın yeni kitabından…
‘Örnek Bir Cumhuriyet Kurumu. Devlet Tiyatrosu’ adlı kitabından...
Roman tadında bir belgesel kitap…
Aynı zamanda meslektaşımız olan Yazgan kitabında “Tatbikat Sahnesi ve sonraki” yıllar başlığı altında Cumhuriyet dönemi Türk tiyatrosunu anlatıyor.
Üstelik başka yerde göremeyeceğimiz müthiş fotoğraflarla.
xxxx

Kitabı okuyunca üzülmemek elde değil.
Turgut Özakman, 1923’te kurulan Cumhuriyetin dört temel manevi dayanağı olduğunu söylüyor;
Halkevleri, Köy Enstitüleri, Ankara Radyosu ve Devlet Tiyatroları…
Çağdaş bir Cumhuriyet için, toplumu çağdaş uygarlık seviyesine çıkarmak için birbirini besleyen dört temel dayanak.

Almanya’da Hitler güç kazanırken Atatürk, aydınlığa giden yolun sanattan geçtiğini dikkate alarak genç Türkiye Cumhuriyeti’nde tiyatro, opera ve balenin gelişmesi için çaba gösteriyordu.
Daha 1924 yılında Cebeci’de Ahşap bir binada Musuki Muallim Mektebi 12 öğrenci ile eğitime başlıyor, 1928’de Konservatuarın temeli atılıyordu.
Hitler de farkında olmadan Türk tiyatrosuna katkıda bulunuyordu:
Yazgan kitabında bu durumu şöyle anlatıyor:
“1933 yılının ilk aylarında, Hitler’in iktidara gelmesi üzerine huzurları kaçan ünlü beş sanat adamı, kuruluş halindeki Devlet Konservatuarı’nda görevlendirilmek üzere Ankara’ya resmen davet edildiler. Almanya'dan pek çok önemli Yahudi kökenli akademisyen, sanatçı geldi. Bunlardan biri de Carl Ebert'ti. Ve Türk oyuncular yetiştirdi. Ebert’in öğrencileri ilk kez konservatuar sahnesinde Ankara protokolüne 11 Ocak 1940'ta 'Evin İçi' oyununu oynuyor. Ön sıralarda İsmet İnönü, Hasan Ali Yücel. Türk toplumu bu sayede tiyatro nedir öğreniyor.”
Ankara’da biletli olarak ilk oyun ise 2 Nisan 1941'de Türk Ocağı salonunda oynanıyor. Goldoni'den 'Otelci Kadın', oyuncular ise Muazzez Yücesoy, Ertuğrul İlgin, Agah Hün, Cüneyt Gökçer, Mahir Canova...

xxxx
Sonraki yıllar Başkent’te tiyatro tam bir atağa geçiyor.
Nazilerden kaçan Carl Ebert, Muhsin Ertuğrul ve Cüneyt Gökçer’le birlikte bir yandan sanatçı yetiştiriliyor, diğer yandan peş peşe tiyatro sahneleri açılıyor.
2 Nisan 1949 günü akşamı yapımı tamamlanan Büyük Tiyatro’da oyunlar başlıyor.
1956’da Vakıflar Apartmanının altında Oda Tiyatrosu, 4 Ekim 1960’da Kızılay’da, ‘Yeni Sahne’ hizmete giriyor.
27 Mart 1964’te Altındağ Tiyatrosu, Başkent’teki 5’inci sahne olarak açılıyor.

xxxx
1950'lerin ilk yıllarında Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi'ndeki öğrencilik döneminden itibaren sadık bir tiyatro izleyicisi olan Yazgan, kitabında, Türk tiyatrosunun dev isimleri ile yaptığı röportajlarla usta oyuncuları bir kez daha ölümsüzleştiriyor.
Kitabı, belki Devlet Tiyatroları’nın bile arşivinde bile olmayan fotoğraflar süslüyor.
Kimi bölümleri okurken, “Niye ben bu günleri yaşayamadım” diye hayıflanıyor insan;
Şimdi bir mağaza olan Yeni Sahne’nin önündeki kuyruklarını okurken de hüzünleniyor.
İsmet İnönü’nün, oyunculara gösterdiği saygıyı okurken şimdi seyirci sıralarında hiçbir politikacıya rastlayamadığını fark edince kızıyor insan.

xxxx

Televizyon yokken, gazeteler bu kadar yaygın değilken sadece Ankara değil, tiyatronun usta isimlerini bütün Anadolu bilirken şimdi tiyatro sanatçıları sadece dizilerde rol alınca tanınıyor.
Gazetelerde de ne yazık ki sanatlarıyla değil skandallarıyla yer bulabiliyor.
xxxx
Bugün gelinen noktaya bakılırca Cumhuriyetin çağdaş yaşam hedefini besleyen Halkevleri, Köy Enstitüleri, Ankara Radyosu ve Devlet Tiyatroları’nın neden yıllar yılı politikacıların hedef tahtasında olduğunu daha iyi anlayabiliyor insan.

KUŞ EVİ

Ne zaman Ankara’nın sokaklarını dolaşsam gözüm duvarlara takılır.
Eski, yeni, lüks, apartman, villa;
Hepsinde kuş evi arar gözlerim.
Ama nafile…

xxxx

Türk mimarisinin en güzel örnekleridir kuş evleri.
Aynı zamanda Türk insanının hayvan sevgisini gösterir.
Anadolu’nun hangi iline gitseniz en güzel örneklerini görünsünüz.
Duvarlarına yerleştirildikleri evlerden daha güzeldir çoğu.
İnce bir mimari zevki, ustasının hayvan sevgisini yansıtır.
Binalara ayrı bir kimlik kazandırır.

xxxx

Artık, bırakın kuş evleri görmeyi, kuşlar pisletiyor diye balkonlar bile kapatılıyor.
Lüks rezidansların balkonlarına ağlar çekiliyor, çatı kenarlarına, pencerelerin pervazlarına iğne gibi teller döşeniyor.
Adını koyarken de yaratıcı davranmışlar;
Kuşkonmaz, kuşsavar, kuşkovar…

xxxx

Asırlar boyu evlerinin duvarlarına kuş evi yapan, bunu bir sanat haline getiren bir toplumun nasıl olup da kuşlara bu kadar düşman olabildiğini anlamakta zorlanıyor insan.
Kuşların pisliğini bile uğur kabul ederken şimdi kovmak için yaratıcı yöntemler aranabiliyor…

xxx
Kuşların olmadığı bir yaşam düşünebiliyor musunuz?
Hele bahar aylarında…
Sabahın köründe başlarlar şamataya…
O olağanüstü senfoni gün boyu sürer.
Akşama kadar susmak bilmezler.
Kuşları kışın merak ettiniz mi?
Her yerin karla kaplı olduğu, dondurucu soğuklarda kuşların nasıl yaşadığını, minicik bir yem bulabilmek için nasıl çabaladıklarını gözlemlediniz mi?
Siz hiç kuşlara yem attınız mı?
Sizi görünce kaçar.
Yem verseniz bile ürkek yaklaşır, her an gelebilecek tehlikenin farkındadır.
Yerdeki yemleri toplarken bir gözü sizdedir sanki.
Tedirgindir.
Sürekli konar, kalkar.

xxx
Binaları kuş evleri süslemiyor artık.
Galiba kuş evi yapacak usta da kalmadı.
Hiç olmazsa kış aylarında onlara yem atalım.
Öyle pahalı da değil.
Kilosu 1.5 lira.
HERGELE MEYDANI

Adını duyunca insan önce irkiliyor.
Hele yanında ‘bit pazarı’ olduğunu duyunca…
‘Hergele’ meydanından bahsediyoruz.
Ankara’nın merkezinin Ulus olduğu dönemlerde esnafın toplandığı, şehre dışarıdan gelen herkes uğradığı için asıl adı ‘Hergelen’ olan meydandan.
Şimdiki adıyla ‘İtfaiye Meydanı’ndan…

xxx
Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek geçenlerde açıkladı.
Bu meydana da alt-üst geçit yapılacak.
Kızılay tarafından gelenler kavşakta beklemeden Ulus yönüne gidebilecek.
Belki Gençlik Parkı’na giriş daha kolay olacak.
Trafiğe çözüm olur mu, ayrı bir tartışma konusu.
Şehir plancılarına göre, alt-üst geçitler, bir yere yaparsanız arkası gelir. Sorunu da çözmez.
Ama Ankaralıları köstebeğe çevirdiği kesin.
Bir yerden bir yere giderken neredeyse ‘dal- çık’ yapmaktan çevrenizi göremiyorsunuz.

xxx
Buraya 110’uncu alt geçit yapılırsa kesin olan bir şey varsa o da bir meydanın daha kaybolacağı.
Gerçi ‘Hergelen’, eski popülaritesini çoktan yitirmiş durumda.
Cumhuriyetin ilk dönemlerindeki havasını çoktan kayboldu.
Çevresindeki hastaneler ve devlet daireleri ve en önemlisi dolmuş durakları sayesinde, her gelen uğramasa bile hala günün her saati kalabalık.

xxxx

Ankara’yı ‘memur kenti’ olarak biliniyor.
Farkında olmadığınız Ankara’nın bir üniversite kenti olduğu ve yüz binlerce üniversiteliyi barındırdığı.
Her gelen üniversite öğrencilerinin de uğradığı bir meydan burası.
Her gelene, her türlü eşya, her keseye uygun olarak burada.
Bekar öğrenci evlerinin çoğu ‘Hergele’ ürünü.
Yeni ev tutan öğrenciler de buradan alıyor;
Okulunu bitirip evini boşaltanlar da burada satıyor.
Yataktan çalışma masasına, televizyondan buzdolabına ne ararsanız bulmak mümkün.

xxxx
Adının aksine ‘hergele’ değildir çevresindeki esnaf.
Meydanın çevresinden, nostaljik Arnavut kaldırımlı, daracık ara sokaklara dalarsanız, sıcacık bir merhabayla karşılar esnaf sizi.
Nostaljik Arnavut kaldırımlarıyla, insanların sıcacık ilişkileriyle dolu, eski ismiyle Hergelen meydanı.
Evlerden eskilerini satanların eşyalarını toplayan eskiciler bu eşyaların bakımını yapar, boyar, ikinci el olarak Hergelen meydanında satışa sürer.
Tabi piyasa fiyatının çok altında satılır bu eşyalar.
Sadece eşya alıp satmakla da kalınmaz.
Anılarıyla da ünlüdür.
Bir yanında Denizciler Caddesi uzanır, diğer yanında Adnan Saygun…
Dünyada Opera ile Hergele meydanının buluştuğu tek yer burasıdır.
Çağdaş kent dokusunda şehir bir tablo gibi olmalıdır.
Gezen, dolaşan onun güzelliğine doymalıdır.
Yoksa battı çıktı yaparak kentte gezmek, tren tünelinde resim sergisi düzenlemek gibi olsa gerekir…

ANKARA’DA KAR

Günlerdir “Geldi, gelecek, Trakya’dan girdi” diye dört gözle yolunu bekliyorduk.
Nihayet sınırları aştı;
Ankara’ya da uğradı.
Hem de lapa lapa.
xxx
Haber bültenleri ülkenin dört bir yanından kar haberleri ile dolu;
Nerede yollar kapandı, kar kalınlığı kaç santim oldu, İstanbullu, Ankaralı ne çile çekti…
Giderek magazinleşen kar haberleriyle geçirdik son birkaç günümüzü.
İçimizden “İnşallah buraya fazla yağmaz” diyerek.
xxx
Öyle ya, şehirde yaşıyoruz… (kentte değil)
Yapılması gereken işler var; kar da buna engel olacak.
Bu yüzden de doğa gibi doğanın en güzel ürünü karı da kendi eksenimizde ele alıp mahkum ediyoruz.
Yolların kapanmasını, araçların kaymasını, hatta içine biraz da evsizleri katıp, meşruiyet sağlıyoruz.
“Keşke buraya yağmasa”…
xxxx
Oysa yağan karı görmek için pencereye nasıl koştuğumuzu bilemezdik.
Ardından da sokağa atardık kendimizi…
Sadece biz çocuklar değil…
Kimisi büyüklerle el ele verip kardan adam yapar.
Kimisi kartopu oynar çığlık çığlığa.
Hiç kimse şikayet etmez, ‘keşke’ sözünü duymazdık.
Çocuklarla büyüklerin eşitlendiği, aynı oyunların oynandığı nadir anlardandı kar yağışı.
xxxx
Zaman geçti, artık çocuk değildik.
Oyun arkadaşımız olmaktan çıktı.
İlk gençliğimizin aşklarının, ayrılıklarının en sessiz tanığı oldu.
En mahrem anlarımızda, üstümüzde lapa lapa yağdı, bize yoldaşlık etti.
“Alıcı kuşlar gibi başımın üstünde dönüp durmayın/
kolkola girip yalnızlığım vurmayın yüzüme kar taneleri”
dizeleri döküldü dillerden.
xxx

Kar denildiğinde Ankara ayrı bir paragrafı hak ediyor elbette. Kar yağarken ya da bütün ağırlığı ile kentin üzerini kapladığında artık Seymenler Parkı mı dersiniz, Kurtuluş Parkı mı ya da bütün ihtişamı ile Ankara Kalesi mi? Her bir yer kendine göre karı yaşar ve yaşatır(dı) alabildiğine. Ama ille de Güvenpark. Hele bir de geceyse, bir gece lambasının altında kar yağışını yaşamak…
Hemen on metre ilerinizde akıp giden bir şehir, yaşamlar. Oysa siz bunların hepsinin dışına çıkmış, kendi dünyanızda, kendi gerçeğinizi yaratmışsınız bile. İşte sırf bu nedenle bile Yılmaz Erdoğan haklıdır. “Ankara’ya öyle yakışırdı ki kar.”
İşte şimdi gelmesinden endişe duyduğumuz, “işe nasıl gideceğim” diye dert ettiğimiz, aslında bu eski dostumuzdan başkası değil. Ama, neylersin ki, bir zamanlar yağdığını duyar duymaz camlara koştuğumuz karı, kaygılı, korkulu, biraz da öfkeli gözlerle beklemeye başladık. “Şehirlileşiyor muyuz”, “kentlileşiyor muyuz?”
AÇILIM SIRASI BİZDE
Sevgili Ankara Temsilcimiz Muharrem Sarıkaya baktı ki Oblomov ruhumun beni terk edeceği yok, şakası olmayan bir ses tonuyla son noktayı koydu:
-Yeter artık; Çarşamba başlıyorsun...
Yayın Yönetmenimiz Oğuzhan Beyaz da Habertürk Ankara'nın birinci sayfasından anonslara başlayınca çaresiz soluğu mesleğimizin piri Bekir Coşkun'un yanında aldım:
"Ağabey, beni Birinci Köye bıraktılar. Ne olur şu garibe bir el ver..."
Bekir Ağabey dudaklarında hiç eksiltmediği o muzip gülümsemesiyle, çaktırmadan işin sırını verdi: "
Yok öyle... Bedavadan olmaz bu işler. Gideceksin, gece gündüz çalışacaksın. Gerekirse uyumayacaksın.
Sabahlara kadar uğraşacaksın. Ben yıllarca öyle yaptım, gerisi geldi..."
Ankara'da 25 yıla yakın bir süredir haber peşinde koşturan, arkadaşlarımın yazdığı haberlerle uğraşan biri olarak farkındayım elbet gazetelerin bu köşelerinde kalem oynatmanın zorluğunun...
Sınırlarım belli...
‘Kent' yazacağım...
Ankara'nın dışına çıkamayacağımBaşkent'e sadece ‘kent' gözlüğüyle bakacağım.
Çaresiz dönüyorum haberlerin başına.
Türkiye'nin her yerinden ‘açılım' haberleri geliyor.
Benim ise aklım ‘Kent'te...
Sözlük anlamı geliyor gözümün önüne; ne yazılabilir kent üzerine...
Buradan türeyen sözcüklere kayıyor düşüncelerim.
Daha iyi olanakların sunulduğu, karşılıklı saygıya dayanan uygar ilişkilerin hakim olduğu, bir arada yaşamanın, haklar ve özgürlükler korunarak belirli kurallara bağlandığı bir yaşam biçimi mi kentler...
Yoksa beton yığınlarının doğayı yok ettiği modern yaşam alanları mı?
İnsanları, istedikleri gibi yaşamalarını engelleyip, belirli kulvarlarla zorlayan, hayatı sınırlayan acımasız bir olgu mu kentleşme?
Bilimin, sanatın, uygarlığın kaynağıdır, medeniyetin oluşum mekanlarıdır aslında kentler.
Ama ‘Aydınlanma Çağı'nı ıskalamış bir toplum olarak yapılarıyla, mimarisiyle, ilişkiler bütünüyle kısacası kültürüyle devasa köylere çevirdiğimiz bu mekanlardan yeniden ‘kent' yaratmanın; kentleşme ve kentlileşme sürecini tamamlamanın tek yolu var;
Bilimden, bilimsellikten uzaklaşmamak.
Yeniden haberlere dönüyorum bunları düşünürken...
‘Açılım'ların gölgesinde kalan ‘kapanım'lar...
12 Eylül'den sonra bilim yuvası üniversiteleri yeniden bilime döndürmek adına belirli bir hizaya sokmak amacıyla kurulan YÖK'ün aldığı kararın haberi geliyor önüme:
"Hukuk Fakülteleri'nde ‘Roma Hukuku ana bilim dallarının kapatılmasına...'
'Avukat değil ‘hukukçu' yetiştirmekle tanınan Ankara Üniversitesi'nde bir komisyon oluşturulmuş, Roma Hukuku Ana Bilim Dalı altındaki derslerin ve hocaların bundan sonra hangi ana bilim dalında devam edeceğine çalışıyorlar.
Uzmanlar tartışıyor;
‘Demokratikleşme' için Türk hukuk sisteminin Avrupa hukukuna uyarlanmaya çalışıldığı dönemde, Batı hukukunun temeli Roma Hukuku ana bilim dalının kapatılması ne anlama geliyor. Modernleşmenin, aydınlanmanın kaynağı hukuk eğitimindeki bu radikal değişimin, insan ilişkilerinin, hakların, özgürlüklerin belirli kurallara bağlandığı kent yaşamına yansıması ne olacak?
Buna benzer konularla beraber olmak üzere merhaba…
****