30 Mayıs 2012 Çarşamba

HABERTÜRK YAZILARI-SENFONİK BOZLAK


SENFONİK BOZLAK

Yer Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası Salonu...
Yıllarca radyodan duymaya alıştığımız ses karşımızda...
"Zülüf dökülmüş yüze aman..."
Kemanlar da coşuyor, obua da...
O ‘senfoni ciddiyeti' yok yüzlerde...
Salon kendinden geçmiş vaziyette.
Solist de öyle...
xxx
"Üç Tenor" konserindeyiz.
Tüm dünyada çok beğenilen üç tenor kavramını Türkiye'de hayata geçiren Şenol Talınlı, Ayhan Uştuk ve Aykut Çınar'ın performansları gittikleri her yerde alkışı hak ediyor.
Glinka'nın ünlü Ruslan ve Ludmilla uvertürü ile başlıyor konser.
Üç parçadan sonra Şef Erol Erdinç, önce diğer ‘saz'ları ve sanatçıyı davet ediyor sahneye.
Bağlama, kemençe giriyor klasik müzik aletlerinin arasına,
Neşet Ertaş'ın bir uzun havasıyla başlıyor usta ses;
"Zülüf dökülmüş yüze aman
Kaşlar yakışmış göze aman aman..."
Seyirci daha fazla dayanamıyor, bekleyemiyor şarkısının bitmesini,
Başlıyor alkışa...
xxx
O ses Ümit Tokcan...
Radyolarda ‘Yurttan Sesler' döneminde türküleri yüreğimize kazıyan türkülerin usta yorumcusu;
Araya giren televizyonlar döneminin bile unutturamadığı güçlü ses...
Son yıllarda Orta Anadolu ve Doğu Karadeniz bölgelerine yönelmiş.
60 kadar türkü derlemiş.
TRT'den emekli olduktan sonra 2 yıldır çalışmalarını ‘serbest' olarak sürdürüyor.
Aykut Çınar, "Sayın Bakanım rica ettim, genç bir tenor var, onu da aranıza alıp bir konser verseniz' dedi. Bundan sonra Dört Tenor olarak konser vereceğiz..." diyor.
Üç tenor türkülere geçiyor...
Önce hüzünlendiren bir ağıt;
Dumlupınar denizaltısında ölen denizciler için yazılan:
"Ah bir ataş ver..."
Ardından ‘Çökertme...'
Bas baritonla daha heybetli...
Biri gidiyor, diğeri geliyor;
Doyamıyor insan dinlemeye...
Ümit Tokcan bu kez kendi derlemesi ‘Hekimoğlu' ile sahnede...
xxx
Konserin ikinci bölümünde şef Erol Erdinç piyanoya geçiyor.
Ama bir süre anlaşamıyorlar aralarında;
Hangi türkü söylenecek?
Salon da ikiye bölünüyor; sonunda Karacaoğlan'ın ‘Üryan'da karar kılınıyor.
Üryan geldim gene üryan giderim
Ölmemeye elde fermanım mı var
Azrail gelmiş de can talep eyler
Benim can vermeye dermanım mı var
Şef Erdinç Erol Erdinç piyanoda; Ümit Tokcan yorumda ustalığını sergiliyor.
xxx
Ardından ‘Üç Tenor' yeniden sahnede.
Azeri ve Karadeniz türkülerini bölerek ve birlikte söylemesi çok ayrı bir büyü yaratıyor.
Konser bitiyor ama CSO'nun akustik açıdan yenilenen salonundan çıkmak istemiyor seyirciler.
Sanatçılar yoğun istek üzerine tekrar tekrar sahneye geliyor.
Yanımızda Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, Çankaya Belediye Başkanı Bülent Tanık ayakta alkışlıyor.
Konser sonrası insanları yüzleri Ankara'da pek alışık olmadığımız şekilde gülüyor.



27 Mayıs 2012 Pazar

HABERTÜRK YAZILARI-KAPANSIN AMA...


KAPANSIN AMA...

Bu yaz zor geçeceğe benziyor.
Beklenen açıklama dün Büyükşehir Belediyesi'nden geldi...
İnönü Bulvarı'nda, Hava Kuvvetleri'ne varmadan yıllardır sürücülere illallah dedirten darboğaz sonunda kalkıyor.
Kalkıyor dediğimize bakıp yol genişleyecek zannetmeyin.
Kapanıyor.
Hem de 4 aylığına...
Alternatif yollar var ama;
Çok zorda kalmazsanız Kızılay'a gitmeye kalkmasın...

xxx

Aslında alışkınız yolların kapanmasına.
Eskişehir yolunda yıllarca sürmüştü.
Metro tünelleri nedeniyle yol tek şeride düşmüş;
Gelip gitmek tam bir ıstırap.
Tam bitti derken bu kez yol genişletme çalışması.
Hatta MTA'nın oraya yaptıkları metro çıkışı yolun ortasında kalmıştı.
Haydi yeniden...
xxx
Şimdi kara kara düşünüyoruz;
Bu 300 metreyi bile bulmayan kısım kapatılırsa halimiz nice olur...
Halbuki 4 aylığına;
Üstelik okullar kapandıktan sonra;
Üstelik yaz aylarında...
Belki çoğumuz tatilde iken...
Ama o kadar alışmışız ki arabalı yaşama.
Işıkta beklemek zor;
Yol tıkanınca sabretmek zor;
Yürümeyi çoktan unutmuşuz.
Bu kenti, bizi kim bu hale getirdiyse...

xxx
Şimdi Kızılay'a nasıl gideceğiz diye düşünüyoruz.
Bilmem hatırlayan var mı?
Bu kentte Kızılay kapandı.
Hem de tümden...
Aylarca araç giremedi.
Hayat çok mu çekilmezdi?
Hayır.
Bir yandan metro bir yandan kanalizasyon çalışması sürdü.
Ama Kızılay tam bir yaşam alanı haline geldi.
Şimdi karşıdan karşıya geçmenin bile mümkün olmadığı;
Sürekli kilitlenmiş araç trafiğinden nefes almanın zorlaştığı Bulvar'ın ortasında binlerce insan yürümenin tadını çıkardı.
Hele o Güvenpark'ın yanına yerleştirilen tren vagonundan kafe...
Akşamları konserler;
Açık hava sinemaları...
Yerlere oturup sereserpe film izleyenler,
İnşaatın bir köşesine de fotoğrafçı yerleştirildi;
Eski usul...
Arkada "Metro Hatırası" yazısı.
Film izlemişliğimiz de, vagon kafede oturup arkadaşlarla sohbet etmişliğimiz de var ama;
Şimdi düşünüyorum da en büyük pişmanlığım;
Keşke ben de çektirseymişim o fotoğraftan...

xxx

O zaman da trafik keşmekeş haline gelmişti.
Arabayla bir yerden bir yere gitmek cehennem gibiydi.
Üstelik 20 yıl önce hem nüfusun hem araç sayısının daha az olduğu düşünüldüğünde.
Mithatpaşa Caddesi ile Necatibey alternatif yollardı.
Ama girmek, çıkmak ne mümkün.
Elbette o zaman da küfreden olmuştur.
İşine, evine, randevusuna geç kalanlar kızmıştır.
Bir yandan ‘metro gelecek, dertler bitecek' beklentisi;
Bir yandan ‘alternatif mutluluk' alanları sıkıntıları çekilir hale getiriyordu.
Şimdi ise sadece ıstırap...

23 Mayıs 2012 Çarşamba

HABERTÜRK YAZILARI- AKÜN SAHNESİ OLUR MU

AKÜN SAHNESİ OLUR MU?

Bir zamanlar Başkent'in en modern, en lüks sinemalarından biriydi.
Kapanalı tam 10 yıl olmuş.
Açıldığını görmemiştik ama;
Kapanışına tanıklık ettik ne yazık ki.
1975'de Ertem Eğilmez'in unutulmaz filmi ‘Hababam Sınıfı' ile
açtığı perdelerini, 23 Mayıs 2002'de yine aynı filmle kapatmıştı;
Üstelik bir daha açılmamak üzere.

xxx
Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay konuğumuzdu dün.
Önce Habertürk TV'de Alican Türkoğlu'nun sorularını yanıtladı.
Ardından uzun uzun sohbet ettik.
Konu malum;
Tiyatroların özelleştirilmesi.
Sayın Bakan, bu kavramı kullanmaktan özenle kaçınıyor.
"Sanatçıyı daha özgür kılabilecek bir modeli arıyoruz"
"Madem kamu kaynağı kullanıyoruz. Sanatı olabildiğinde halka götürmek için
25'e yakın sahne açtık."
"Anadolu'ya sanat götürmek bizim temel hedeflerimizden birisi bundan vazgeçmek istemiyoruz"
Bu cümleler Sayın Bakan'a ait...
Aslında tiyatroya ilişkin çok şey söyledi ama...
Büyük bölümü yazılmamak koşuluyla

xxx

Sohbet sırasında aklıma nedense Akün sineması geldi.
AVM furyası Başkent'te çoğu sinemanın soluğunu kesti.
Akün de ticari kaygılara yenik düştü.
Neyse ki Devlet Tiyatroları devreye girdi;
Akün Sahnesi oldu.
Sahnelenen oyunlara bilet bulmak neredeyse olanaksız.
Çoğu zaman kapalı gişe...
Ya Devlet Tiyatroları olmasaydı;
Ya bu ‘özelleştirme' tartışması 10 yıl önce gündeme gelseydi?
Şimdi ‘Akün Sahnesi' olacak mıydı?

xxx

Bu sorulara aklım takılınca sohbet sırasında araya girdim:
"Opera binasının yeri de çok güzel. Büyük bir alış veriş merkezi yapılır artık..."
Ben biraz patavatsızca da olsa böyle araya girince Ertuğrul Bey gülümsedi;
"Bir gayretimiz var. Bu ay ya da gelecek ay bir modeli Bakanlar Kurulu'na götürme şansımız olacak" demekle yetindi.
Kültür Bakanlığı'nın kafasında tiyatro için ‘özelleştirme' yerine başka modeller var.
Kadrolu sanatçı yerine ‘sözleşmeli sanatçı' uygulamasına geçilmesini planlıyor.
Bakalım; bakanlığın gayretleri tiyatroyu özelleştirmeden kurtarabilecek mi, şimdi turnelere çıkan Devlet Tiyatroları 1 Ekim'de yeniden ‘perde' diyebilecek mi?
Tiyatro dünyasına sevindirici haber veremiyoruz ama Ertuğrul Günay'la sohbetimiz o kadar da boş geçmedi.
Sayın Bakan yine bakanlığın bastırdığı kitaplarla gelmişti.
Benim payına "Tarık Buğra" düştü.
Her ne kadar gözüm Alican Türkoğlu'na giden ‘Attila İlhan'da kaldıysa da...

xxx
Başkent'e anlam kazandıran mekanlar sürekli bir dönüşüm halinde...
Kentin ana damarları büyürken ana damarları besleyen kılcal damarlar koparılıyor giderek...
Her şey Büyük Tiyatro'da Genç Osman'la başlamıştı.
Umarız Büyük Tiyatro da bitmez.

17 Mayıs 2012 Perşembe

HABERTÜRK YAZILARI- TİYATROMA DOKUNMA


‘TİYATROMA DOKUNMA'

Hafta sonunda eylem vardı.
Sanatseverler ‘insan zinciri' oluşturup simgesel de olsa Küçük Tiyatro'yu koruma altına aldılar.
Koruma altına aldılar çünkü;
Devlet Tiyatroları son temsillerini vermiş;
1 Ekim'de yeniden ‘perde' deyip diyemeyecekleri şüpheli...

xxx

Şüphenin kaynağı malum...
Önce ‘muhafazakar sanat' tartışmaları,
Ardından ‘tiyatronun özelleştirilmesi' açıklaması...
Önceki gün Bakanlar Kurulu'ndan sonra yapılan resmi açıklamada da kaygılar giderilemedi.
‘Tiyatro' kalır ama nasıl bir tiyatro?

xxx

Tartışmalar; ‘şehir tiyatroları'nın ne kadar önemli olduğunu gösterdi
Ankara'nın esamesi bile okunmadı.
Oysa Ankara Büyükşehir Belediyesi'nin de bir tiyatrosu var;
Herhangi bir oyununu izleyemediysek ‘ayıp bizim ayıbımız' diye düşünüp internet sitesinden fikir edinmeye çalıştık.
‘Başkent Tiyatroları' 1994'ten beri faaliyet gösteriyormuş.
Önce ‘geleneksel sanatlar'dan kukla, karagöz ve ortaoyunu eserleri sergilenmiş.
1996'dan itibaren "modern tiyatromuza Osmanlı da ilk eserlerini kazandıran yazar ali bey in ayyar Hamza ve necip fazıl kısaküreğin bir adam yaratmak eseriyle eserleriyle adım atmış..."

Cümleler bana ait değil...
Sitede böyle tanıtılıyor.
Türkiye'de ilk defa tiyatro çatısı altında öğrencilere tiyatro eğitiminin yanı sıra yaratıcı drama, kukla yapım oynatım, karagöz, illüzyon, tahta bacak (uzun adam) animatörlük eğitimleri verilmiş.
Repertuar sahnesi haline dönüşen tiyatroda ağırlık olarak Türk yazarlarına öncelik veriliyormuş.

xxx

Genel Sanat Yönetmeni Mehmet Tahir İkiler de güzel şeyler yazmış:
"17 yıldır Ankaralı tiyatro severlere aralıksız hizmet veren tiyatromuzda yetiştirdiğimiz her oyuncu adayından bereketli topraklarda hormonsuz yetişerek büyüyen Bitkilerimiz kadar kaliteli verim alıyoruz.

2008 sezonu sonunda yıkılan eski tiyatro sahnemizin yerine üç adet dev tiyatro sahnesi yapılmasını sağlayan Ankara Büyükşehir belediye Başkanımız Sayın Melih Gökçek seyircilerimize daha nezih bir ortamda tiyatro izleme keyfini kazandırmıştır. Yenilenen Gençlik Parkı'mızın içinde, hasret kokan ağaçların arasında siz sanatseverlere Bu sezonda yeniden merhaba demeyi sabırsızlıkla bekliyoruz."

Merak edenler internet sitesinden repertuar hakkında ayrıntılı bilgi alabilir.
xxx

Tiyatro salonu açmak kolay.
Hafta sonunda da yeni bir açılış var.
Nazım Hikmet Kongre ve Kültür Merkezi.
Yenimahalle Belediyesi büyük umutlarla inşa etti.
İçinde 430 kişilik muhteşem bir salon var.
Türk Tiyatrosunun çınarlarından Yıldız Kenter'in adını taşıyor.
Umarız şehir tiyatrolarına örnek olur...

13 Mayıs 2012 Pazar

HABERTÜRK YAZILARI- MAYIS SIKINTISI



MAYIS SIKINTISI

"Kimse bize baharın sıkıntı verdiğini söylememişti.
Öyle kolay bir alışkanlıktı ki baharla yaşama sevincini, umudu bir tutuvermek...
Tıpkı sonbahar denilince aklımıza hüznün düşüvermesi gibi.
Ve buna benzer daha ne çok şeyi hazır kalıplar içinde düşünüp, başka şeylerle özdeşleştirerek çabucak kabul ediveriyorduk!"

xxx

Bu cümleler Nuri Bilge Ceylan'ın filmi için yazılmış;
‘Mayıs Sıkıntısı...'
Bu yıl kışın sert geçmesinden mi;
Cemreleri dört gözle beklememizden mi;
Tam bahar geldi derken yağmurların yeniden başlamasından mı bilinmez ama yıllar sonra sıkıntılı bir ruh hali...
Mayıs sıkıntısı yani...
Bahçede canlanan küçük bir fide;
Kiraz ağacının çiçeği...
Hiç biri içimizdeki umudun yeşermesine yetmedi.
Halbuki soğuktan nefret etmiştik.
Günlerin uzaması, havanın geç kararması da bahara alıştıramadı.
Rüzgarla birlikte kavakların saldığı pamukçuklar, polenler üstüne tuz biber oldu;
Sıkıntıyı artırdıkça artırdı...
Kaçma, kendini dağlara vurma hali ağır basıyor giderek...

xxx

Halbuki Ankara ‘bahar'dı bizim için.
Bozkırın ortasında büyük düşlerimizin yeşerdiği ovaydı.
Grinin de grisiydi ilk ayak bastığımızda;
Umutlarımız vardı...
12 Eylül döneminin karabasan günlerinin bile yok edemediği umutlar...
İnadına bahardı Ankara;
Küçük büyük dertleriyle, kederiyle, sevinciyle, geri dönüşü olmayan bir öykünün baharı...

xxx

O küçük hayat öyküsünde ihanet etmedi Ankara...
Sonbaharı olsa da kışı göstermedi.
Umudun tomurcuklarını dolu vurmadı, dondurmadı.
Ama bu yıl farklı nedense...
Ne geç gelen Nisan yağmurları atıyor Mayıs sıkıntısını;
Ne bir gün ısıtan bir gün üşüten Güneş...

xxx

Belki fazlasıyla alıştırdı tembelliğe Ankara'nın bürokratik düzenli yaşamı.
Kolaydı her baharda yaşama sevincini, umudu bir tutuvermek;
Belediyelerin diktiği çiçeklere;
Bulvarların ortasındaki çimlerden taşan fıskiyelere bakıp baharı karşılamak;
Peyzaj mimarlarının elinden çıkma bahçelerinde o coşkuyu yaşamak.
Emek sarfetmeden, ter dökmeden...
Belki kolaycılığın rehavetinin bir sonucu içimizdeki Mayıs sıkıntısı...

xxx

El atmak gerekiyor galiba doğaya.
Baharın hakkını vermek kısacası...

xxx
Gözlerim fazlasıyla dikkatli bu günlerde yollarda...
Uzaklarda, taşların arasından bir gelincik görünse rahatlayacağım belki de.
Atacağım Mayıs sıkıntısını...
Tıpkı Edip Cansever'in dizelerindeki gibi;
Baktıkca gelincik tarlalarına uzaktan
öyle bir arada güzel
yaşamanın lezzetini
kanımızı tutuşturdukça gün günden
buğusunu saldıkça
bir tütün dumanı gibi yaktıkça genzimizi

6 Mayıs 2012 Pazar

HABERTÜRK YAZILARI- HAPSOLUNAN AŞKLAR




Hapsolunan aşklar


"Tüm yapıtlarım hapsedilen aşkların öyküsüdür..."
Davetiyenin altında bu cümleler vardı...
Normalde hiç boş durmaz;
Gece uykusunda bile resim düşünür...
İlk fırsatta tuvale döker...
Uzun süredir sesi çıkmıyordu.
Davetiye gelir gelmez soluğu müzede aldım, serginin açılışını bile beklemeden...
Fırçayla yapılmış müzede...

xxx

Kapıdan içeriye girdiğiniz anda Ayaz çarpıyor yüzünüze;
Sımsıcak saran, sizi içine çeken bir Ayaz...
Bir renk curcunası içine buluyorsunuz kendinizi.
Boyalar, enerjiye dönüşüyor tuvallerde.
Alıp götürüyor, içine çekip düşündürüyor, dans etme isteği uyandırıyor...
Dışarıdaki bahar cümbüşü az kalıyor, içerideki havanın yanında.

xxx

Önce tablolardan ve kitaplardan tanıdım Mustafa Ayaz'ı...
Yüz yüze geldiğimde ise karşımda bir öğretmen duruyordu.
Köy Enstitülü bir öğretmen...
Bir an bile boş durmayan;
Ürettiğini de tüketmeyen, paylaşarak çoğaltan bir öğretmen...
xxx
İki yıllık dönemde de boş durmamış sağlık sorunlarıyla boğuşurken
Bir yandan da Müze'nin ve Vakfı'nın bürokratik sorunlarıyla uğraşmış;
Çok sayıda tablo sığdırmış araya...
Kadınlar yine Ayaz kadınları...
Arada yine kendisi...
Dev ‘Curcuna Orkestrası'nın önünde dururken "Dokuz doğurdum" diye anlatıyordu öyküsünü.

xxx

‘Hapsedilen aşkların öyküsü'nün sarhoşluğuyla çıkıyoruz müzeden.
Niyetim bir başka müzeye, Ulucanlar'a geçmek;
‘Hapsetmekle kalmayıp idam edilen aşkların öyküsü'nü yeniden hatırlamak...
Tabutlukları, Hilton'u, 5'inci Koğuş'u dolaşıp,
Acılara yeniden tanık olmak;
Ama zor, çok çok zor yeniden darağacıyla karşılaşmak...

xxx

Yıllar önce Deniz ve Barış'la beraber dolaşmıştık Ulucanlar'ı...
Henüz müze bile değildi.
Sonra bir daha cesaret edemedik o gerçekle yüzleşmeye.
Kimilerinin yaşatmak istediği anılar kimilerinin acısı oluyor.
Ulucanlar Müzesi, 'hatıra' olsun diye cezaevinde yatan tanınmış kişilerin resimlerini kupalara, tişörtlere, çakmaklara basarak satışa sunmuş;
Ama ağabeyi Bora Gezmiş, "Deniz'in inancına saygısızlık" diye tepki gösterince Altındağ Belediyesi, satışı durdurmuştu.
Ardından o meşhur parkanın da ‘marka' olarak tescil ettirilmek üzere olduğunu öğrenmiştik.
‘Deniz Gezmiş' markasıyla satılacaktı.
Biz haberi yazınca ağabeyi harekete geçmişti.
Patent Enstitüsü'nden ‘iyi' haber önceki gün geldi.
Son anda başvuruyu yeniden değerlendirmeye almışlar;
Büyük olasılıkla izin verilmeyecek, parka satışa çıkmayacak.

xxx

Masamda bir simge duruyor.
Ullucanlar'dan alınma.
Üzerinde Nazım Hikmet resmi olan bir çakmak...
Ulucanlar'a gidemedik ama bugün o çakmakla Karşıyaka'da bir sigara yakılacak;
Hapsedilen aşkların anısına...

2 Mayıs 2012 Çarşamba

HABERTÜRK YAZILARI-MEYDANLARIN RENKLERİ


MEYDANLARIN RENKLERİ

Meydanlar dün gerçek sahiplerinindi...
İstanbul'da Taksim,
İzmir'de Gündoğdu,
Ankara'da Tandoğan ve Sıhhiye...
Yüz binler hem meydanların, hem de bayramın hakkını verdi...

xxx

Ankara'nın bir Taksim'i yok.
Dünyanın belli başlı kentleri meydanlarıyla özdeşleşmiştir...
Ankara ise meydanları yok edilmiş;
Kızılay, çevresi gökdelenlerle boğulmuş; adeta kavşak haline getirilmiş...
Meydan adına, Bakanlıklarda ortadaki refüje fıskiye konulup üzerine bir de plaket asılmış;
"Atatürk Meydanı-Atatürk Square"
Orada miting zaten yasak...
Elde var sadece Sıhhiye...

xxx
Dün Sıhhiye yerine Tandoğan'ı tercih ettim.
Su Perileri ile Avrupa'daki örneklerini bile kıskandıran Tandoğan, ‘meydan' niteliğini yitirse de Başkent'te miting deyince hâlâ ilk akla gelen bölge...
Biraz eski mitinglerle karşılaştırma istediği;
Belki şimdiye kadar meydanlara çıkılmasına karşı çıkanları meydanlarda görme arzusu;
En çok da 1 Mayıs'ta ‘mehteran takımı' ve Mustafa Ceceli konseri...
xxx
Söylediği romantik aşk şarkılarıyla ün yapmış;
Aynı zamanda ‘hacı'ymış.
Kendisine ‘Hacı Mustafa' diyorlarmış.
Özellikle muhafazakar başörtülü genç kızlar hayranmış.
Mitingde 1 Mayıs şarkısı çalarken ne yapacağını bilmeyen bir avuç genç kesim Ceceli sahneye çıktığında rahatlamıştı.
Başörtülüsü, başı açığı kol kola şarkılara eşlik ediyordu, hafiften dans ederek.
Korkmadan, çekinmeden...
Ama fotoğraflarının çekildiğini anlayınca yüzümdeki gülümsemeler kayboluyor, ciddileşip donuk dinliyordu.
Ama olsun, onlar da meydanlara çıkmışlardı.

xxx

"Meydana çıkmak", "meydan okumak", kol kola girip güçlüye gücünü göstermektir...
Kimi zaman "meydan dayağıyla" sonuçlansa da dayanışmadır.
Herkesin aynı kişi olduğu andır.
Dün hemen her kesim meydana çıkmıştı.
İşçisi, memuru, liselisi...
Komünisti, sosyalisti,
Müslüman sosyalisti


Solcusu sağcısı...
Eşcinseli,
Muhafazakârı...
Ayrı meydanlarda olsa da
Ayrı şarkılar söylense de
Ayrı sloganlar atılsa da
Bütün renkleri ülkenin aynı amaç için birleşmişti.

xxx

Ankara'da ‘meydan'lar azalınca ‘meydan okuyan' da azalmıştı, ‘hodri meydan' çeken de...
Çoktandır ‘meydan okuma'lar sanal güç gösterilerine dönüşmüş;
"Hodri meydan" sözü nutuklarda kalmış; gazetelerde, televizyon haberlerinde cümlelerin arasında bağlantı sözcüğünden öteye geçemez hale gelmişti.
Dün meydanlara çıkmanın, meydan okumanın aslında korkulacak bir şey olmadığı bir kez daha görüldü.
Şimdi sıra Başkent'e yakışacak; ‘gerçek' bir ‘meydan'...