ANKARA SIRLARI
Dörtte biri yanmış; 20 bin nüfuslu bir kent.
Daha doğrusu bir kasaba...
Otel yok, lokanta, pastane hiç yok.
Birkaç aşçı dükkanı, birkaç han...
Yabancılar kör hatta çekilmiş eski vagonlarda misafir ediliyor.
Bütün yollar toprak, elektrik zaten yok.
Okuryazarlık oranı erkeklerde yüzde 7, kadınlarda binde 4.
Trahom, frengi, verem, sıtma yaygın...
Bebek ölüm oranı yüzde 80.
Frengi nedeniyle evlenmeden önce gelinin de doktor muayenesinden geçirilmesini öneren doktor milletvekiline dayak atılıyor...
xxx
Ankara'nın başkent olmadan önceki manzarasını gösteren bu bilgiler Dr. Necati Yalçın'dan...
"Ankara; Milli Mücadele Cumhuriyet'in Açık Hava Müzesi" adlı kitaptan...
Adeta rehber niteliğinde.
Eski Tunç çağından günümüze Başkent'e ilişkin çok sayıda bilgi yer alıyor.
Hacıbayram Camii'nin tarihi de var, şimdi sadece yıkıntıları bulunan Anafartalar Caddesi 63 numaralı evin arkasındaki, Bizans döneminden kalma Aziz Klemens Kilisesi de.
Atatürk, Ankara'nın Başkent yapılmasına çok önceden karar vermiş;
1918'de.
Ali Fuat Paşa ile İstanbul'da buluşmuş, 20'inci Kolordu'nun Konya'dan ne yapıp edip Ankara'ya taşınmasını kararlaştırmışlar.
Ankara'ya gelmeden tam bir yıl önce.
Yunus Nadi'ye de neden Başkent ilan edildiğini, 1924'te şu cümlelerle açıklamış;
"Ben Ankara'yı coğrafya kitabından ziyade tarihten öğrendim..."
xxx
Kitapta ilginç anekdotlar var;
Altındağ'daki Atatürk İlköğretim Okulu ikiz olarak tasarlanmış.
Biri ‘Latife Hanım Kız İlkokulu'
Diğeri ise "Gazi Erkek İlkokulu."
Mimarı Mukbil Kemal Taş.
Benzerine Anadolu'nun birçok yerinde rastlayabileceğimiz "Ulusal Mimarlık Üslubu"nun ilk örneği...
Atatürk'ün Latife Hanımla 1923'te başlayıp iki yıl süren evlilikleri sırasında tamamlanmış.
xxx
Kalecik karası şaraplarının da ilginç bir öyküsü var.
Macar Balaj usta...
Başkent'in imarı için yurtdışından çok sayıda mimar getirilmiş.
Balaj usta onlardan biri...
Ziraat Bankası inşaatında çalışırken çarşıdan aldığı üzümleri, Macaristan'daki köyünde gördüğü şekilde şarap yapıyor.
Tesadüfen Cenap Beyle (And) tanışıyor.
Ortak şarap üretmeye başlıyorlar.
İlk yıl (1929) ilkel yöntemlerle 28 bin litre şarap üretiyorlar ama 1500 lira zarar.
Yılmayıp, ustalarını eğitim için yurtdışına gönderiyorlar.
1932'de, şimdi Gençlik Parkı'nın bölgede sergi düzenleniyor.
Atatürk tadına baktıktan sonra ‘Hakiki Şarap' diyor.
Ertesi gün şarap pavyonunun önünde izdiham yaşanıyor.
Sonrası ise Kavaklıdere gibi bir dünya markası...
xxx
Dr. Necati Yalçın'ın kitabı Ankara meraklıları için daha çok sırlarla dolu...
26 Aralık 2011 Pazartesi
18 Aralık 2011 Pazar
HABERTÜRK YAZILARI- MİNİK KUŞ

MİNİK KUŞ
MİNİK Kuş kavramı Türk basınına Emin Çölaşan'la girdi.
Yıllarca ‘Minik Kuş'un getirdiği belgeleri, bilgileri köşesinde yayınladı
Hatta bir ara bürokratlar, birbirlerine "Yoksa Minik Kuş sen misin" diye takılmaya başladı.
Ankara'da neredeyse ‘minik kuş avı' başladı.
xxx
Aslında her gazetecinin her alanda ‘minik kuş'u vardır.
Her gazetecinin ‘minik kuş' ayarlama taktikleri' de farklıdır.
Kimi sık sık ziyaretine gidip sohbet eder;
Kimi lüks lokantalarda buluşur;
Kimisi salaş meyhanede, kimi nargilecide...
Minik kuşuna hediye veren meslektaşlarımızı da duyduk ama önemli olan güven vermektir karşısındakine.
Bir de ‘minik kuş' durumuna düşmemek.
Haber aldığını zannedip haber vermemek kısacası.
xxx
Bir süredir Habertürk Ankara bürosunun da bir ‘minik kuş'u var.
Öyle gizli saklı değil.
Herkesin ortasında.
Zaten görmeseniz de o kendisini göstermeyi, dikkat çekmeyi iyi biliyor.
Adı ‘Zilli' konmuş ama değiştirilmesi için büroda müthiş bir kamuoyu baskısı var.
Çünkü erkek...
Çünkü sürekli kadın meslektaşlarımızın başına konuyor.
Gidip sürekli öpüyor.
Hem de dudaklarından...
Yani bir nevi ‘sapık' bizim minik kuş...
Babasını, yani emektar abimiz Ümit Turpçu'yu ikna edebilirsek adını ‘Çapkın' koymayı düşünüyoruz.
xxx
‘Çınar' doğunca taşınmak zorunda kaldı büromuza.
İyi ki de gelmiş.
Sanki yıllardır bizimle.
Yabancılık çekmediği gibi kısa sürede büronun maskotu oldu.
Haber getiren minik kuşlardan değil ama arkadaşlarımızın haber performansını artırdığı kesin.
Stresi artan soluğu ‘Zilli'nin yanında alıyor.
Zilli de kimi görse başlıyor konuşmaya...
"Canım, cicim..."
Hele bir de sarı kırmızılı topunu verirseniz, değmeyin keyfine.
İnsanda ne sinir kalıyor ne stres.
Her gazeteciye, her büroya bir minik kuş lazım.
14 Aralık 2011 Çarşamba
HABERTÜRK YAZILARI- BANLİYÖ
BANLİYÖ
Ankaralı işadamı Namık Tanık konuğumuzdu...
Mamak'ın çehresini değiştiren projelerini anlatırken ‘banliyö durağından servis araçları kaldıracağını' söyleyince dayanamadık;
"Banliyö trenleri çalışmıyor ki..."
Şaşırdı...
Ağustos ayından buyana hatların yenilendiğini, bitirilemediğini söyleyince şaşkınlığı daha da arttı.
"Bu kadar uzun sürmemesi lazım..."
xxx
Banliyö deyince nedense dış mahalleler yerine akla hemen tren geliyor.
Belki de gecekonduları kent merkezleriyle buluşturduğu için...
Şimdi hattın yapımı uzadıkça sıkıntıyı da onlar çekiyor.
Namık Tanık'ı dinlerken, o şarkıyı duydum sanki...
Sevgili arkadaşım Ali Taş'ın dost sohbetlerinde zevkle okuduğu o şarkıyı:
"Uzayıp giden o tren yolları
Açılıp sarmayan yârin kolları"
xxx
"Uzayıp giden tren yolları' en güzel oyuncağımdı" demişti...
Uzun uzun anlatmıştı kendince o şarkının öyküsünü başından geçenlerle...
"Bazen kovboy filmlerinde gördüğü Kızılderililer gibi, raylara kulağını dayayıp uzaklardaki trenlerin sesini duymaya çalışır, bazen de rayların üzerine inşaatlardan topladığı eski çivileri yerleştirir, hızla geçen trenin onları yassılaştırmasını beklerdi. Yassılaşan çivilerin iki yanına tahta parçası bağlarsan çok güzel çakı olur.
Bazen de eğer cesaretini toplar ve arkadaşlarını ikna edebilirse, istasyondan geçen bir trene biner, ‘Ankara' levhasının yazılı olduğu Garda geri iner, yürüyerek dönerdi. Esas heyecan da buydu.
Zira, trene kaçak binerler, 10 dakika süren bu yolculukta, kondüktöre yakalanmamak için harcadıkları efor filmlerdeki gerilimi aratmazdı.
Çoğu zaman da pencerenin önünde oturur, babası ile birlikte geçen trenlerin vagonlarını sayarlardı. Sayan hep küçük çocuktu. Çünkü babası görmezdi. Babası görmediği için de çocuk, hiçbir vagonu atlamadan saymaya çalışır, eğer yanlış sayarsa babasının körlüğünü acıtacağını düşünür, daha bir içi acırdı."
Küçük Ali için "en güzel oyuncak" tren ve tren yoluydu.
Büyüdükçe yaşam tarifesi...
Buluşmalarını, çalışmalarını kısacası yaşamını tren tarifelerine göre ayarlamıştı.
xxx
Kayaş'tan başlar, banliyöler Sincan'a kadar gider.
Aradaki Gazi Mahallesi'ni, Cebeci'yi saymazsak gecekondu mahalleleri...
Etimesgut, Behiçbey, Saimekadın, Üreğil, saymakla bitmez...
Şimdi kentsel dönüşümle kentleşirken kültürünü bedel olarak ödeyen semtler.
Banliyö, bu semtlerin bir parçasıdır. Gecekonduda yetişkinlerin toplu taşım araçları, çocukların oyuncağı. Günlük yaşamın farkına varılmayan parçası. Günlük dedikodular dillendirilir o vagonlarda. Dostluklar çoğalır, yaşanmışlıklar bölüşülür kirli yeşil, vinilex koltuklarda...
Bugün, ne o gecekondular kaldı ne de o insanlar.
Şimdi banliyö hattı da yenileniyor.
Ama ya Ankara'nın yenilendiği (!) gibi yenilenirse...
Ankaralı işadamı Namık Tanık konuğumuzdu...
Mamak'ın çehresini değiştiren projelerini anlatırken ‘banliyö durağından servis araçları kaldıracağını' söyleyince dayanamadık;
"Banliyö trenleri çalışmıyor ki..."
Şaşırdı...
Ağustos ayından buyana hatların yenilendiğini, bitirilemediğini söyleyince şaşkınlığı daha da arttı.
"Bu kadar uzun sürmemesi lazım..."
xxx
Banliyö deyince nedense dış mahalleler yerine akla hemen tren geliyor.
Belki de gecekonduları kent merkezleriyle buluşturduğu için...
Şimdi hattın yapımı uzadıkça sıkıntıyı da onlar çekiyor.
Namık Tanık'ı dinlerken, o şarkıyı duydum sanki...
Sevgili arkadaşım Ali Taş'ın dost sohbetlerinde zevkle okuduğu o şarkıyı:
"Uzayıp giden o tren yolları
Açılıp sarmayan yârin kolları"
xxx
"Uzayıp giden tren yolları' en güzel oyuncağımdı" demişti...
Uzun uzun anlatmıştı kendince o şarkının öyküsünü başından geçenlerle...
"Bazen kovboy filmlerinde gördüğü Kızılderililer gibi, raylara kulağını dayayıp uzaklardaki trenlerin sesini duymaya çalışır, bazen de rayların üzerine inşaatlardan topladığı eski çivileri yerleştirir, hızla geçen trenin onları yassılaştırmasını beklerdi. Yassılaşan çivilerin iki yanına tahta parçası bağlarsan çok güzel çakı olur.
Bazen de eğer cesaretini toplar ve arkadaşlarını ikna edebilirse, istasyondan geçen bir trene biner, ‘Ankara' levhasının yazılı olduğu Garda geri iner, yürüyerek dönerdi. Esas heyecan da buydu.
Zira, trene kaçak binerler, 10 dakika süren bu yolculukta, kondüktöre yakalanmamak için harcadıkları efor filmlerdeki gerilimi aratmazdı.
Çoğu zaman da pencerenin önünde oturur, babası ile birlikte geçen trenlerin vagonlarını sayarlardı. Sayan hep küçük çocuktu. Çünkü babası görmezdi. Babası görmediği için de çocuk, hiçbir vagonu atlamadan saymaya çalışır, eğer yanlış sayarsa babasının körlüğünü acıtacağını düşünür, daha bir içi acırdı."
Küçük Ali için "en güzel oyuncak" tren ve tren yoluydu.
Büyüdükçe yaşam tarifesi...
Buluşmalarını, çalışmalarını kısacası yaşamını tren tarifelerine göre ayarlamıştı.
xxx
Kayaş'tan başlar, banliyöler Sincan'a kadar gider.
Aradaki Gazi Mahallesi'ni, Cebeci'yi saymazsak gecekondu mahalleleri...
Etimesgut, Behiçbey, Saimekadın, Üreğil, saymakla bitmez...
Şimdi kentsel dönüşümle kentleşirken kültürünü bedel olarak ödeyen semtler.
Banliyö, bu semtlerin bir parçasıdır. Gecekonduda yetişkinlerin toplu taşım araçları, çocukların oyuncağı. Günlük yaşamın farkına varılmayan parçası. Günlük dedikodular dillendirilir o vagonlarda. Dostluklar çoğalır, yaşanmışlıklar bölüşülür kirli yeşil, vinilex koltuklarda...
Bugün, ne o gecekondular kaldı ne de o insanlar.
Şimdi banliyö hattı da yenileniyor.
Ama ya Ankara'nın yenilendiği (!) gibi yenilenirse...
11 Aralık 2011 Pazar
HABERTÜRK YAZILARI- MAZERET
MAZERET
Meclis bahçesinin tam ortasında kocaman harflerle yazılıdır.
Çankaya Kapısı'ndan girip sağa döndüğünüzde karşılaşırsınız:
Dikkatinizden kaçması mümkün değildir;
"Hiçbir mazeret başarının yerini tutmaz"
xxx
Her gün saatler süren nutukların atıldığı;
Konuşmaların binlerce sayfa tutanakla kaydedildiği;
Arşivdeki rafların raporlarla dolu olduğu;
Türkiye'nin dört bir yanından gelen binlerce ziyaretçinin dertlerine çare aradığı Meclis'in yerleşkesinin ortasındaki bu özdeyişin kaderi de bugünlerde belirlenecek.
Yazı kalacak mı, sökülecek mi?
xxx
Kimilerinin Atatürk'e ait olduğunu söylediği bu sözün yazılı olduğu yer TBMM Muhafız ve Tören Taburu;
Siyasi literatüre geçen adıyla Tabur...
Ankara için en eski kriz merkezlerinden biri;
Hemen her görüşteki siyasetçiler için sivilleşmenin sembolü;
Yılların polemik konusu taburda artık sona gelindi.
Yasa çıktı, bundan sonra Meclis'te asker olmayacak;
Askeri kantinde depoda kalan son mallar da satışa çıkarıldı.
Yıllarca vekillerle gazetecilerin buluştuğu;
Yazın bahçesinde asırlık ağaçlar altında yemeklerin yenildiği askeri gazino kapılarını kapattı.
Artık, "Sakallı milletvekilleri, başörtülü eşleri Meclis'teki lokantaya alınmıyor" gibi haberler de yapılamayacak.
Belki de o gazinoyu bundan sonra Meclis ‘yasaksız' işletecek.
xxx
25 yıldır bıkmadan usanmadan tartıştığımız tabur artık Meclis'te yok;
Milletvekilleri bundan sonra eğitim yapan askerlerin seslerini duymayacak.
Dün taşınmaya başladılar;
Ama o yazı hala bina girişinin üzerinde asılı;
"Hiçbir mazeret başarının yerini tutmaz"
Ne zaman, kimin döneminde yapıldı o bina;
O yazıyı kim astırdı;
Siyasetçilere bir mesajı var mıydı bilmiyorum.
Ama her okuyuşumda farklı algıladım nedense;
Kimi zaman irkilticiydi;
"Otoriter, emredici, affı yok" bir psikoloji yarattı;
Faşizan anlamlar yükledim.
Kimi zaman motive etti;
"Ömrünü şikayetle geçirme, sorun yaratan değil, çözen ol. Başarmanın tadını çıkar" mesajı algıladım.
xxx
Her dönemde Meclis yönetimi o bina için plan yaptı;
Kimi yıkılıp yerine kütüphane ve arşiv yapılmasını istedi;
Kimi lojman...
Şimdi plan ne bilmiyorum;
Ama bu haliyle tabur binasının kullanılması mümkün değil.
Ayakta kalmayacağı kesin.
Artık vekiller için hiçbir mazeret kalmadı...
Meclis bahçesinin tam ortasında kocaman harflerle yazılıdır.
Çankaya Kapısı'ndan girip sağa döndüğünüzde karşılaşırsınız:
Dikkatinizden kaçması mümkün değildir;
"Hiçbir mazeret başarının yerini tutmaz"
xxx
Her gün saatler süren nutukların atıldığı;
Konuşmaların binlerce sayfa tutanakla kaydedildiği;
Arşivdeki rafların raporlarla dolu olduğu;
Türkiye'nin dört bir yanından gelen binlerce ziyaretçinin dertlerine çare aradığı Meclis'in yerleşkesinin ortasındaki bu özdeyişin kaderi de bugünlerde belirlenecek.
Yazı kalacak mı, sökülecek mi?
xxx
Kimilerinin Atatürk'e ait olduğunu söylediği bu sözün yazılı olduğu yer TBMM Muhafız ve Tören Taburu;
Siyasi literatüre geçen adıyla Tabur...
Ankara için en eski kriz merkezlerinden biri;
Hemen her görüşteki siyasetçiler için sivilleşmenin sembolü;
Yılların polemik konusu taburda artık sona gelindi.
Yasa çıktı, bundan sonra Meclis'te asker olmayacak;
Askeri kantinde depoda kalan son mallar da satışa çıkarıldı.
Yıllarca vekillerle gazetecilerin buluştuğu;
Yazın bahçesinde asırlık ağaçlar altında yemeklerin yenildiği askeri gazino kapılarını kapattı.
Artık, "Sakallı milletvekilleri, başörtülü eşleri Meclis'teki lokantaya alınmıyor" gibi haberler de yapılamayacak.
Belki de o gazinoyu bundan sonra Meclis ‘yasaksız' işletecek.
xxx
25 yıldır bıkmadan usanmadan tartıştığımız tabur artık Meclis'te yok;
Milletvekilleri bundan sonra eğitim yapan askerlerin seslerini duymayacak.
Dün taşınmaya başladılar;
Ama o yazı hala bina girişinin üzerinde asılı;
"Hiçbir mazeret başarının yerini tutmaz"
Ne zaman, kimin döneminde yapıldı o bina;
O yazıyı kim astırdı;
Siyasetçilere bir mesajı var mıydı bilmiyorum.
Ama her okuyuşumda farklı algıladım nedense;
Kimi zaman irkilticiydi;
"Otoriter, emredici, affı yok" bir psikoloji yarattı;
Faşizan anlamlar yükledim.
Kimi zaman motive etti;
"Ömrünü şikayetle geçirme, sorun yaratan değil, çözen ol. Başarmanın tadını çıkar" mesajı algıladım.
xxx
Her dönemde Meclis yönetimi o bina için plan yaptı;
Kimi yıkılıp yerine kütüphane ve arşiv yapılmasını istedi;
Kimi lojman...
Şimdi plan ne bilmiyorum;
Ama bu haliyle tabur binasının kullanılması mümkün değil.
Ayakta kalmayacağı kesin.
Artık vekiller için hiçbir mazeret kalmadı...
7 Aralık 2011 Çarşamba
HABERTÜRK YAZILARI- GAZETESİZ İLETİŞİM
GAZETESİZ İLETİŞİM
"Gazete okumadan gazetecilik öğrenilir mi?"
Ya da soruyu başka türlü soralım.
"Gazeteci yetiştirmek üzere eğitim veren İletişim Fakültesi'ne gazete alınması yasaklanır mı?"
Meğerse olurmuş.
Hem de mezun olduğumuz okulda.
xxx
Biz girdiğimizde Ankara İktisadi Ticari İlimler Akademisi'ne bağlıydı.
Gazetecilik ve Halkla İlişkiler Yüksek Okulu'ydu.
YÖK devriyle birlikte üniversitelerdeki değişimden ‘Akademi' de nasibini aldı; Gazi Üniversitesi'ne bağlandı.
Mezun olduğumuzda adı da Basın Yayın Yüksek Okulu olarak değiştirildi.
Sonradan İletişim Fakültesi oldu.
Meğer sonradan adının değişmesiyle kalmamış, epeyce bir şey değişmiş.
Dün okulda öğrencilere haber yazmayı öğreten hocalardan biri anlatınca inanamadım.
Meğer okula gazete alınması yasaklanmış.
Hatta daha ileriye gidilmiş.
Daha önce çay-kahve paralarından kesilip gazete alındığı için soruşturma bile açılmış.
Çaresizdi...
"Eeee öğrencilere gazete okumadan haber yazmayı nasıl öğretiyorsun" diye sorduğumda verecek yanıt bulamadı.
"Öğretmeye çalışıyoruz işte" deyip geçiştirdi.
xxx
Arkadaşımın anlattıklarını dinledikçe geçmişe döndüm:
Şanslı kuşaktık galiba...
Bülent Daver, siyaset dersinde önce gazeteleri okuyup okumadığımızı sorguluyordu,
Onur Kumbaracıbaşı ekonomi sayfalarından örnek veriyordu.
Aydın Güven Gürkan, Korkmaz Alemdar...
İyi bir gazete okuru olmadan derslerinden iyi not almak olanaksızdı.
Her gün kantine gelip çayın kalitesini kontrol eden okul müdürü İsmail Bulmuş'a tek şikayetimiz gazetelerin yetersizliğiydi.
xxx
Eski hocaları andıktan sonra arkadaşım, "Şimdi sen bana inanmaz kontrol edersin" dedi; ardından ekledi:
"Okul yönetimine sor istersen. Ben de merak ediyorum, ne yanıt verecekler..."
Gittikten sonra aradım okulu...
Önce internet sitesinden telefonuna bakıp çevirdik.
Karşımızda, mekanik bir ses kaydı, "Hukuk Fakültesi..."
Galiba yanlış çevirdik deyip tekrar denediğimizde ise yine aynı ses...
Meğer İletişim Fakültesi'nin internet sitesindeki ‘iletişim' bilgileri de yanlışmış.
Neyse bulduk doğrusunu ama Dekan bey ‘toplantıda' idi...
Dekan Yardımcısı sağ olsun içtenlikle cevap verdi sorularımıza...
"Evet, gazete alınmaktan vazgeçilmiş. Bütçe, okuldaki yer darlığı, gazeteleri sadece almak değil ciltlemek de gerekiyormuş. Ciltleri koyacak yer bulunamıyormuş. Birkaç hoca aynı odada oturmak zorunda kalıyormuş. Yandaki bina alınabilirse... Öğrenciler gazeteleri internetten okuyabiliyormuş..."
Dekan Yardımcısını uzun süre dinledikten sonra dayanamadım;
"Hocam söz, bir daha sizden staja gelen arkadaşlara kızmayacağım... Onların hiçbir suçu yok..."
xxx
Mezun olalı 25 yılı geçti.
Şimdiye kadar çalışmaktan fırsat bulup diplomamı alamamıştım.
Galiba almayacağım.
"Gazete okumadan gazetecilik öğrenilir mi?"
Ya da soruyu başka türlü soralım.
"Gazeteci yetiştirmek üzere eğitim veren İletişim Fakültesi'ne gazete alınması yasaklanır mı?"
Meğerse olurmuş.
Hem de mezun olduğumuz okulda.
xxx
Biz girdiğimizde Ankara İktisadi Ticari İlimler Akademisi'ne bağlıydı.
Gazetecilik ve Halkla İlişkiler Yüksek Okulu'ydu.
YÖK devriyle birlikte üniversitelerdeki değişimden ‘Akademi' de nasibini aldı; Gazi Üniversitesi'ne bağlandı.
Mezun olduğumuzda adı da Basın Yayın Yüksek Okulu olarak değiştirildi.
Sonradan İletişim Fakültesi oldu.
Meğer sonradan adının değişmesiyle kalmamış, epeyce bir şey değişmiş.
Dün okulda öğrencilere haber yazmayı öğreten hocalardan biri anlatınca inanamadım.
Meğer okula gazete alınması yasaklanmış.
Hatta daha ileriye gidilmiş.
Daha önce çay-kahve paralarından kesilip gazete alındığı için soruşturma bile açılmış.
Çaresizdi...
"Eeee öğrencilere gazete okumadan haber yazmayı nasıl öğretiyorsun" diye sorduğumda verecek yanıt bulamadı.
"Öğretmeye çalışıyoruz işte" deyip geçiştirdi.
xxx
Arkadaşımın anlattıklarını dinledikçe geçmişe döndüm:
Şanslı kuşaktık galiba...
Bülent Daver, siyaset dersinde önce gazeteleri okuyup okumadığımızı sorguluyordu,
Onur Kumbaracıbaşı ekonomi sayfalarından örnek veriyordu.
Aydın Güven Gürkan, Korkmaz Alemdar...
İyi bir gazete okuru olmadan derslerinden iyi not almak olanaksızdı.
Her gün kantine gelip çayın kalitesini kontrol eden okul müdürü İsmail Bulmuş'a tek şikayetimiz gazetelerin yetersizliğiydi.
xxx
Eski hocaları andıktan sonra arkadaşım, "Şimdi sen bana inanmaz kontrol edersin" dedi; ardından ekledi:
"Okul yönetimine sor istersen. Ben de merak ediyorum, ne yanıt verecekler..."
Gittikten sonra aradım okulu...
Önce internet sitesinden telefonuna bakıp çevirdik.
Karşımızda, mekanik bir ses kaydı, "Hukuk Fakültesi..."
Galiba yanlış çevirdik deyip tekrar denediğimizde ise yine aynı ses...
Meğer İletişim Fakültesi'nin internet sitesindeki ‘iletişim' bilgileri de yanlışmış.
Neyse bulduk doğrusunu ama Dekan bey ‘toplantıda' idi...
Dekan Yardımcısı sağ olsun içtenlikle cevap verdi sorularımıza...
"Evet, gazete alınmaktan vazgeçilmiş. Bütçe, okuldaki yer darlığı, gazeteleri sadece almak değil ciltlemek de gerekiyormuş. Ciltleri koyacak yer bulunamıyormuş. Birkaç hoca aynı odada oturmak zorunda kalıyormuş. Yandaki bina alınabilirse... Öğrenciler gazeteleri internetten okuyabiliyormuş..."
Dekan Yardımcısını uzun süre dinledikten sonra dayanamadım;
"Hocam söz, bir daha sizden staja gelen arkadaşlara kızmayacağım... Onların hiçbir suçu yok..."
xxx
Mezun olalı 25 yılı geçti.
Şimdiye kadar çalışmaktan fırsat bulup diplomamı alamamıştım.
Galiba almayacağım.
4 Aralık 2011 Pazar
HABERTÜRK YAZILARI- DALGACI MAHMUT

DALGACI MAHMUT
61 yıl önce 10 Kasım gecesi yine buluşmuş arkadaşlarıyla Üç Nal Lokantasında.
"Bir de balık olsam" dediği rakı şişesinden ne kadar içtiler bilinmez.
Ama arkadaşlarından ayrılıp evine dönerken düşmüş Ankara'nın meşhur çukurlarına.
Ciddiye almaz.
Dört gün sonra da İstanbul'da beyin kanaması...
Çekip gider dünyadan tıpkı Sabahattin Eyuboğlu'nun ‘Şiirin Garip Kişisi' yazısında anlattığı gibi:
"Alır başını giderdi sıkılınca, tadına doyurmadan. Dünyadan gidişi de öyle oldu."
Ölümünün 61. yılında Orhan Veli'den izler arıyoruz Ankara'da.
Orhan Veli denince insanın aklına hep İstanbul geliyor.
Orhan Veli'nin Ankara ile ilişkisi, ölümüne neden olan çukura düşmesinden çok derindir.
İlkokul ve liseyi Ankara'da okumuştur.
Burada istifa etmiştir, Evkaf'taki memuriyetinden.
Çevirilerinin bir kısmını burada yapmıştır. Sabahattin Eyyüboğlu'nun evinde yazmıştır Bella'ya, o meşhur, "olmaz ki, böyle de yatılmaz ki" dizelerini.
Her ne kadar "İstanbul'u dinliyorum gözüm kapalı" dese de, Ankara'ya karşı gözleri hep açık olmuş, yaşamının bir yerinde Ankara hep var olmuştur.
Nice şair, aydınla burada dostluklarını pekiştirmiş, 36 yıl gibi kısacık ömrüne sığdırdığı büyük dostluklarının, arkadaşlıklarının ve sevdalarının hatırı sayılır kısmını burada var etmiştir.
Bu yaşanmışlıkların parçası olan isimlerin bir kısmı hala bugün hayattalar ve koca bir çınar gibi tarihe tanıklık etmenin vakurluğu ile bize yol gösteriyorlar.
Ayten...
65 yıl önce Ankara'daki evinin sahibinin 15-16 yaşındaki kızı.
Ayten Aygen...
82 yaşında, yaşıtlarının aksine durmadan çalışıyor. Ailesinin hayatını anlattığı romanlar yazıyor.
Rumeli Benimdi, Nart'ın Prensleri, Devrimin Kadınları...
Babası Rıfat Vardar Giresun Valisi iken Atatürk ile Latife Hanıma ev sahipliği yapmış. Sonrasında 1946'ya kadar tam 5 dönem milletvekili...
Orhan Veli'nin de ev sahibi.
Evi bulan da Haydarpaşa Lisesi'nden sınıf arkadaşı oğlu Mahmut Ekrem...
Üç Nal Lokantasının müdavimlerinden...
MÜŞTEMİLATTAKİ ORHAN VELİ
Ayten Aygen, kiracıları Orhan Veli'yi HABERTÜRK'e anlattı:
"Abim Mahmut Ekrem, Orhan Veli'nin liseden sınıf arkadaşıydı. Bizim bahçedeki evi de o kiraya verdi. Hemen her akşam beraber olurlardı. Meyhaneleri posta caddesindeydi. İşinden çıkan oraya kapaklanır, edebiyatçılar eserlerini orada okurlardı.
Evimiz o zaman Yenigün Sokak'taydı. Sonradan Sümer sokak oldu. Bir bahçe içinde yan yana 4 katlı iki apartman. Nahit Hanım da apartmanın 4'üncü katında. Çok güzel bir kadındı. Evi edebiyat tapınağı gibiydi ta o zamanlardan... Edebiyat sohbeti yapılırdı. Bunlar Her Cuma akşamı Nahit Hanımın evinde toplanır. Hepimiz ona hayrandık. Omzuna düşen sarı saçlarını yandan tarardı.
Ben o zaman 15 yaşında falandım.
Orhan Veli Ankara'ya geldiğinde herkes tanıyordu. Bir yenilik getirmişti şiire. ‘Rakı şişesinde balık olsam' diye ilk şiiri çıkınca çok güldüler hafife aldılar ama tanınmıştı.
Bahçede iki apartmanın ortasında bir müştemilat var. Orhan Veli orada otururdu. Annem kiraya vermişti. Orhan Veli'nin parası yok. Abim annemden harçlık alır, Orhan Veli'ye verirmiş, o da anneme... Belki de bir sefer abim verirse bir sefer Nahit hanım verirdi. Sabahları Orhan Veli'yi merdivenlerden inerken hatırlıyorum. Avucunda Nahit Hanımın verdiği bozuk paraları sayarken..."
Nahit Hanım, Orhan Veli'nin can yoldaşı, esin kaynağı, hocası ‘adı söylenmeyen' sevgilisi... Hep aşık olduğu kadın.
Can Yücel, bir şiirinde şöyle anlatıyor, Nahit Hanımı ve o apartmanı:
Nahit Hanım yıktığı Osmanlı İmparatorluğu'na karşı
Yenişehir'deki 50 metre karelik kira katında
Olanca insanlığıyla kurmuş yeni bir saltanat
Dizinin altındaki o kara ben kadar güzel bir Ben, Sevgiden
Bakardım geçtikçe Zafer Meydanı'nın ordan
O ikinci kattaki pencereye değil, zafere
Aşkla kurulmuştu sanki dünyanın en meridiyenindeki o daire"
DİNO'NUN ODUN KÖMÜRÜNDEN RESİMLERİ
İlginç bir Abidin Dino anısı da var Ayten Aygen'in:
"Yaprak Dergisini çıkarırken bir Fransız yayıncı gelmiş. Derginin idarehanesini görmek istemiş. Dergi de o evde hazırlanıyor. Ama bir kanepe dışında bir şey yok. Gece bizim evden abim koltuk halı falan götürdü. Abidin Dino odun kömürüyle duvarlara resim falan yapmış. Tabi geliyor Fransız, çok etkileniyor."
Şimdi o apartmanın da bahçenin de yerinde yeller esiyor. Kim bilir kimler yıktı Abidin Dino'nun resim yaptığı o duvarları...
Melih Cevdet Anday ise anılarında şöyle anlatıyor aynı olayı:
"Unutamayacağım anılarımdan biri, ünlü Fransız ozanı Philippe Soupault'yu Yaprak yönetim evimizde ağırlamamızdır. Gerçekte böyle bir ev yoktu. Orhan Veli, o zaman, bir apartmanın bahçesindeki tek odalı bir evde oturuyordu. Odanın duvarları çatlak çatlaktı. Döşeme dayama bakımından yoksuldu. Tuvaleti yoktu diyebilirim. Bu yüzden biz, ünlü Fransız ozanını bir lokantaya davet etmek istedik. Ama o razı olmamış buna, ille de Yaprakçıların yönetim evine geleceğim diye tutturmuş. Odaya iki gün içinde badana vurduk, çatlakları elimizdeki Yaprak dergileriyle kapattık, evlerimizden koltuklar, masa, kilimler, içki-yemek takımları getirdik. Hiç unutamam, şiir okuma sırası kendine geldiğinde, Orhan Veli, Soupault'dan yaptığı 'Şakir efendi öldü / dün / gece Çerkeş'te / Çerkeş'te öldü gitti' çevirisini okudu. Biz gülüşmeye başlayınca, adam ne oluyor gibilerden bakındı. Anlattık. Bir daha dinledi. 'Tamam' dedi, 'benim şiirim bu.' Sonra ülkemizden ayrılırken, 'şiiri Türkiye'de buldum' diye demeç verdi gazetelere. "
DALGACI MAHMUT
Ağabeyinin ailedeki lakabı ‘maço' imiş. Bir de sır veriyor Ayten Aygen...
"Orhan Veli, ‘Dalgacı Mahmut' şiirini abim için yazmış. Orjinali de duruyor..."
Mahmut Ekrem Vardar çok olmuş yaşama veda edeli. Ailesi saklamış. Eşi Afife Vardar'ı arıyoruz.
O da önce Nahit Hanım'ı anlatıyor uzun uzun, "Aşık olunacak kadındı..."
Şiiri soruyoruz:
"Evet bende. Ama temizlik yapılırken üzerine su damlamış..."
Afife Hanım ilerlemiş yaşına rağmen şiiri bulmak için koşturuyor.
Sararmış bir kağıt, zor okunuyor...
Altında kitaplarından tanıdığımız Orhan Veli'nin imzası...
Edebiyat tarihçileri, ‘Dalgacı Mahmut'ta kendisini anlattığını yazarlar Şair'in...
Ama eşi ve kardeşi, Mahmut Ekrem Vardar için ‘Aynen şiirdeki gibiydi" diyorlar.
"İşim gücüm budur benim,
Gökyüzünü boyarım her sabah,
Hepiniz uykudayken.
Uyanır bakarsınız ki mavi.
Deniz yırtılır kimi zaman,
Bilmezsiniz kim diker;
Ben dikerim.
Dalga geçerim kimi zaman da,
O da benim vazifem;
Bir baş düşünürüm başımda,
Bir mide düşünürüm midemde,
Bir ayak düşünürüm ayağımda,
Ne haltedeceğimi bilemem."
AYTEN'Dİ DOKUZUNCUNUN ADI
Ayten Aygen de anı çok. Edebiyat tarihi gibi...
"Hasan Ali Yücel Terzi Sabiha Hanımla yaşıyordu. Ruhi Su'yu hatırladığım zaman karısından ayrılmak üzereydi. Melih Cevdet Anday'ı hatırlıyorum. Uzun seneler evlenmedi, sonradan sarışın güzel bir hanımla evlendi.
Dora ile Erol Güney vardı. Rus Musevileriydi. Sonradan İsrail'e yerleştiler. Neden Güney soyadı aldığını anlatırken, "Rusya'dan geldiğimiz için Kuzey alsam komünist sanırlar diye' derdi..."
"Abim çok geç evlendi. Pantolonlarını ben ütülüyordum. Araya Orhan Veli'nin pantolonlarını da sıkıştırırdı. Bir akşam beni de bir yere götürmeye söz verdiler. Ama gelmedi beni almaya. Ben de ütülediğim pantolonları buruşturdum, yatağının altına koydum. Ertesi sabah bayramdı. Geç geldi. Sabah ‘nerede benim pantolonum' dedi. Yatağın altında dedim. Bir de baktı ki felaket durumda pantolon. Kıyameti koparıyor, masanın etrafında dönüyorum. 65 sene evvelini konuşuyoruz..."
Anılar anıları kovalıyor. Sohbetin sonunda aklımıza gelen soruyu sormadan duramıyoruz:
"Orhan Veli'nin son şiiri var. Hani öldüğünde cebinde diş fırçasına sarılı çıkan... Aşk Resmi Geçidi... Orada bir dize var; Ayten'di dokuzuncunun adı... O Ayten siz misiniz yoksa?"
Uzun süre kahkaha atıyor Ayten Aygen... Tek bir cümle söylüyor:
"Ben çok küçüktüm o zaman"
HABERTÜRK YAZILARI- DALGACI MAHMUT
DALGACI MAHMUT
61 yıl önce 10 Kasım gecesi yine buluşmuş arkadaşlarıyla Üç Nal Lokantasında.
"Bir de balık olsam" dediği rakı şişesinden ne kadar içtiler bilinmez.
Ama arkadaşlarından ayrılıp evine dönerken düşmüş Ankara'nın meşhur çukurlarına.
Ciddiye almaz.
Dört gün sonra da İstanbul'da beyin kanaması...
Çekip gider dünyadan tıpkı Sabahattin Eyuboğlu'nun ‘Şiirin Garip Kişisi' yazısında anlattığı gibi:
"Alır başını giderdi sıkılınca, tadına doyurmadan. Dünyadan gidişi de öyle oldu."
Ölümünün 61. yılında Orhan Veli'den izler arıyoruz Ankara'da.
Orhan Veli denince insanın aklına hep İstanbul geliyor.
Orhan Veli'nin Ankara ile ilişkisi, ölümüne neden olan çukura düşmesinden çok derindir.
İlkokul ve liseyi Ankara'da okumuştur.
Burada istifa etmiştir, Evkaf'taki memuriyetinden.
Çevirilerinin bir kısmını burada yapmıştır. Sabahattin Eyyüboğlu'nun evinde yazmıştır Bella'ya, o meşhur, "olmaz ki, böyle de yatılmaz ki" dizelerini.
Her ne kadar "İstanbul'u dinliyorum gözüm kapalı" dese de, Ankara'ya karşı gözleri hep açık olmuş, yaşamının bir yerinde Ankara hep var olmuştur.
Nice şair, aydınla burada dostluklarını pekiştirmiş, 36 yıl gibi kısacık ömrüne sığdırdığı büyük dostluklarının, arkadaşlıklarının ve sevdalarının hatırı sayılır kısmını burada var etmiştir.
Bu yaşanmışlıkların parçası olan isimlerin bir kısmı hala bugün hayattalar ve koca bir çınar gibi tarihe tanıklık etmenin vakurluğu ile bize yol gösteriyorlar.
Ayten...
65 yıl önce Ankara'daki evinin sahibinin 15-16 yaşındaki kızı.
Ayten Aygen...
82 yaşında, yaşıtlarının aksine durmadan çalışıyor. Ailesinin hayatını anlattığı romanlar yazıyor.
Rumeli Benimdi, Nart'ın Prensleri, Devrimin Kadınları...
Babası Rıfat Vardar Giresun Valisi iken Atatürk ile Latife Hanıma ev sahipliği yapmış. Sonrasında 1946'ya kadar tam 5 dönem milletvekili...
Orhan Veli'nin de ev sahibi.
Evi bulan da Haydarpaşa Lisesi'nden sınıf arkadaşı oğlu Mahmut Ekrem...
Üç Nal Lokantasının müdavimlerinden...
MÜŞTEMİLATTAKİ ORHAN VELİ
Ayten Aygen, kiracıları Orhan Veli'yi HABERTÜRK'e anlattı:
"Abim Mahmut Ekrem, Orhan Veli'nin liseden sınıf arkadaşıydı. Bizim bahçedeki evi de o kiraya verdi. Hemen her akşam beraber olurlardı. Meyhaneleri posta caddesindeydi. İşinden çıkan oraya kapaklanır, edebiyatçılar eserlerini orada okurlardı.
Evimiz o zaman Yenigün Sokak'taydı. Sonradan Sümer sokak oldu. Bir bahçe içinde yan yana 4 katlı iki apartman. Nahit Hanım da apartmanın 4'üncü katında. Çok güzel bir kadındı. Evi edebiyat tapınağı gibiydi ta o zamanlardan... Edebiyat sohbeti yapılırdı. Bunlar Her Cuma akşamı Nahit Hanımın evinde toplanır. Hepimiz ona hayrandık. Omzuna düşen sarı saçlarını yandan tarardı.
Ben o zaman 15 yaşında falandım.
Orhan Veli Ankara'ya geldiğinde herkes tanıyordu. Bir yenilik getirmişti şiire. ‘Rakı şişesinde balık olsam' diye ilk şiiri çıkınca çok güldüler hafife aldılar ama tanınmıştı.
Bahçede iki apartmanın ortasında bir müştemilat var. Orhan Veli orada otururdu. Annem kiraya vermişti. Orhan Veli'nin parası yok. Abim annemden harçlık alır, Orhan Veli'ye verirmiş, o da anneme... Belki de bir sefer abim verirse bir sefer Nahit hanım verirdi. Sabahları Orhan Veli'yi merdivenlerden inerken hatırlıyorum. Avucunda Nahit Hanımın verdiği bozuk paraları sayarken..."
Nahit Hanım, Orhan Veli'nin can yoldaşı, esin kaynağı, hocası ‘adı söylenmeyen' sevgilisi... Hep aşık olduğu kadın.
Can Yücel, bir şiirinde şöyle anlatıyor, Nahit Hanımı ve o apartmanı:
Nahit Hanım yıktığı Osmanlı İmparatorluğu'na karşı
Yenişehir'deki 50 metre karelik kira katında
Olanca insanlığıyla kurmuş yeni bir saltanat
Dizinin altındaki o kara ben kadar güzel bir Ben, Sevgiden
Bakardım geçtikçe Zafer Meydanı'nın ordan
O ikinci kattaki pencereye değil, zafere
Aşkla kurulmuştu sanki dünyanın en meridiyenindeki o daire"
DİNO'NUN ODUN KÖMÜRÜNDEN RESİMLERİ
İlginç bir Abidin Dino anısı da var Ayten Aygen'in:
"Yaprak Dergisini çıkarırken bir Fransız yayıncı gelmiş. Derginin idarehanesini görmek istemiş. Dergi de o evde hazırlanıyor. Ama bir kanepe dışında bir şey yok. Gece bizim evden abim koltuk halı falan götürdü. Abidin Dino odun kömürüyle duvarlara resim falan yapmış. Tabi geliyor Fransız, çok etkileniyor."
Şimdi o apartmanın da bahçenin de yerinde yeller esiyor. Kim bilir kimler yıktı Abidin Dino'nun resim yaptığı o duvarları...
Melih Cevdet Anday ise anılarında şöyle anlatıyor aynı olayı:
"Unutamayacağım anılarımdan biri, ünlü Fransız ozanı Philippe Soupault'yu Yaprak yönetim evimizde ağırlamamızdır. Gerçekte böyle bir ev yoktu. Orhan Veli, o zaman, bir apartmanın bahçesindeki tek odalı bir evde oturuyordu. Odanın duvarları çatlak çatlaktı. Döşeme dayama bakımından yoksuldu. Tuvaleti yoktu diyebilirim. Bu yüzden biz, ünlü Fransız ozanını bir lokantaya davet etmek istedik. Ama o razı olmamış buna, ille de Yaprakçıların yönetim evine geleceğim diye tutturmuş. Odaya iki gün içinde badana vurduk, çatlakları elimizdeki Yaprak dergileriyle kapattık, evlerimizden koltuklar, masa, kilimler, içki-yemek takımları getirdik. Hiç unutamam, şiir okuma sırası kendine geldiğinde, Orhan Veli, Soupault'dan yaptığı 'Şakir efendi öldü / dün / gece Çerkeş'te / Çerkeş'te öldü gitti' çevirisini okudu. Biz gülüşmeye başlayınca, adam ne oluyor gibilerden bakındı. Anlattık. Bir daha dinledi. 'Tamam' dedi, 'benim şiirim bu.' Sonra ülkemizden ayrılırken, 'şiiri Türkiye'de buldum' diye demeç verdi gazetelere. "
DALGACI MAHMUT
Ağabeyinin ailedeki lakabı ‘maço' imiş. Bir de sır veriyor Ayten Aygen...
"Orhan Veli, ‘Dalgacı Mahmut' şiirini abim için yazmış. Orjinali de duruyor..."
Mahmut Ekrem Vardar çok olmuş yaşama veda edeli. Ailesi saklamış. Eşi Afife Vardar'ı arıyoruz.
O da önce Nahit Hanım'ı anlatıyor uzun uzun, "Aşık olunacak kadındı..."
Şiiri soruyoruz:
"Evet bende. Ama temizlik yapılırken üzerine su damlamış..."
Afife Hanım ilerlemiş yaşına rağmen şiiri bulmak için koşturuyor.
Sararmış bir kağıt, zor okunuyor...
Altında kitaplarından tanıdığımız Orhan Veli'nin imzası...
Edebiyat tarihçileri, ‘Dalgacı Mahmut'ta kendisini anlattığını yazarlar Şair'in...
Ama eşi ve kardeşi, Mahmut Ekrem Vardar için ‘Aynen şiirdeki gibiydi" diyorlar.
"İşim gücüm budur benim,
Gökyüzünü boyarım her sabah,
Hepiniz uykudayken.
Uyanır bakarsınız ki mavi.
Deniz yırtılır kimi zaman,
Bilmezsiniz kim diker;
Ben dikerim.
Dalga geçerim kimi zaman da,
O da benim vazifem;
Bir baş düşünürüm başımda,
Bir mide düşünürüm midemde,
Bir ayak düşünürüm ayağımda,
Ne haltedeceğimi bilemem."
AYTEN'Dİ DOKUZUNCUNUN ADI
Ayten Aygen de anı çok. Edebiyat tarihi gibi...
"Hasan Ali Yücel Terzi Sabiha Hanımla yaşıyordu. Ruhi Su'yu hatırladığım zaman karısından ayrılmak üzereydi. Melih Cevdet Anday'ı hatırlıyorum. Uzun seneler evlenmedi, sonradan sarışın güzel bir hanımla evlendi.
Dora ile Erol Güney vardı. Rus Musevileriydi. Sonradan İsrail'e yerleştiler. Neden Güney soyadı aldığını anlatırken, "Rusya'dan geldiğimiz için Kuzey alsam komünist sanırlar diye' derdi..."
"Abim çok geç evlendi. Pantolonlarını ben ütülüyordum. Araya Orhan Veli'nin pantolonlarını da sıkıştırırdı. Bir akşam beni de bir yere götürmeye söz verdiler. Ama gelmedi beni almaya. Ben de ütülediğim pantolonları buruşturdum, yatağının altına koydum. Ertesi sabah bayramdı. Geç geldi. Sabah ‘nerede benim pantolonum' dedi. Yatağın altında dedim. Bir de baktı ki felaket durumda pantolon. Kıyameti koparıyor, masanın etrafında dönüyorum. 65 sene evvelini konuşuyoruz..."
Anılar anıları kovalıyor. Sohbetin sonunda aklımıza gelen soruyu sormadan duramıyoruz:
"Orhan Veli'nin son şiiri var. Hani öldüğünde cebinde diş fırçasına sarılı çıkan... Aşk Resmi Geçidi... Orada bir dize var; Ayten'di dokuzuncunun adı... O Ayten siz misiniz yoksa?"
Uzun süre kahkaha atıyor Ayten Aygen... Tek bir cümle söylüyor:
"Ben çok küçüktüm o zaman"
61 yıl önce 10 Kasım gecesi yine buluşmuş arkadaşlarıyla Üç Nal Lokantasında.
"Bir de balık olsam" dediği rakı şişesinden ne kadar içtiler bilinmez.
Ama arkadaşlarından ayrılıp evine dönerken düşmüş Ankara'nın meşhur çukurlarına.
Ciddiye almaz.
Dört gün sonra da İstanbul'da beyin kanaması...
Çekip gider dünyadan tıpkı Sabahattin Eyuboğlu'nun ‘Şiirin Garip Kişisi' yazısında anlattığı gibi:
"Alır başını giderdi sıkılınca, tadına doyurmadan. Dünyadan gidişi de öyle oldu."
Ölümünün 61. yılında Orhan Veli'den izler arıyoruz Ankara'da.
Orhan Veli denince insanın aklına hep İstanbul geliyor.
Orhan Veli'nin Ankara ile ilişkisi, ölümüne neden olan çukura düşmesinden çok derindir.
İlkokul ve liseyi Ankara'da okumuştur.
Burada istifa etmiştir, Evkaf'taki memuriyetinden.
Çevirilerinin bir kısmını burada yapmıştır. Sabahattin Eyyüboğlu'nun evinde yazmıştır Bella'ya, o meşhur, "olmaz ki, böyle de yatılmaz ki" dizelerini.
Her ne kadar "İstanbul'u dinliyorum gözüm kapalı" dese de, Ankara'ya karşı gözleri hep açık olmuş, yaşamının bir yerinde Ankara hep var olmuştur.
Nice şair, aydınla burada dostluklarını pekiştirmiş, 36 yıl gibi kısacık ömrüne sığdırdığı büyük dostluklarının, arkadaşlıklarının ve sevdalarının hatırı sayılır kısmını burada var etmiştir.
Bu yaşanmışlıkların parçası olan isimlerin bir kısmı hala bugün hayattalar ve koca bir çınar gibi tarihe tanıklık etmenin vakurluğu ile bize yol gösteriyorlar.
Ayten...
65 yıl önce Ankara'daki evinin sahibinin 15-16 yaşındaki kızı.
Ayten Aygen...
82 yaşında, yaşıtlarının aksine durmadan çalışıyor. Ailesinin hayatını anlattığı romanlar yazıyor.
Rumeli Benimdi, Nart'ın Prensleri, Devrimin Kadınları...
Babası Rıfat Vardar Giresun Valisi iken Atatürk ile Latife Hanıma ev sahipliği yapmış. Sonrasında 1946'ya kadar tam 5 dönem milletvekili...
Orhan Veli'nin de ev sahibi.
Evi bulan da Haydarpaşa Lisesi'nden sınıf arkadaşı oğlu Mahmut Ekrem...
Üç Nal Lokantasının müdavimlerinden...
MÜŞTEMİLATTAKİ ORHAN VELİ
Ayten Aygen, kiracıları Orhan Veli'yi HABERTÜRK'e anlattı:
"Abim Mahmut Ekrem, Orhan Veli'nin liseden sınıf arkadaşıydı. Bizim bahçedeki evi de o kiraya verdi. Hemen her akşam beraber olurlardı. Meyhaneleri posta caddesindeydi. İşinden çıkan oraya kapaklanır, edebiyatçılar eserlerini orada okurlardı.
Evimiz o zaman Yenigün Sokak'taydı. Sonradan Sümer sokak oldu. Bir bahçe içinde yan yana 4 katlı iki apartman. Nahit Hanım da apartmanın 4'üncü katında. Çok güzel bir kadındı. Evi edebiyat tapınağı gibiydi ta o zamanlardan... Edebiyat sohbeti yapılırdı. Bunlar Her Cuma akşamı Nahit Hanımın evinde toplanır. Hepimiz ona hayrandık. Omzuna düşen sarı saçlarını yandan tarardı.
Ben o zaman 15 yaşında falandım.
Orhan Veli Ankara'ya geldiğinde herkes tanıyordu. Bir yenilik getirmişti şiire. ‘Rakı şişesinde balık olsam' diye ilk şiiri çıkınca çok güldüler hafife aldılar ama tanınmıştı.
Bahçede iki apartmanın ortasında bir müştemilat var. Orhan Veli orada otururdu. Annem kiraya vermişti. Orhan Veli'nin parası yok. Abim annemden harçlık alır, Orhan Veli'ye verirmiş, o da anneme... Belki de bir sefer abim verirse bir sefer Nahit hanım verirdi. Sabahları Orhan Veli'yi merdivenlerden inerken hatırlıyorum. Avucunda Nahit Hanımın verdiği bozuk paraları sayarken..."
Nahit Hanım, Orhan Veli'nin can yoldaşı, esin kaynağı, hocası ‘adı söylenmeyen' sevgilisi... Hep aşık olduğu kadın.
Can Yücel, bir şiirinde şöyle anlatıyor, Nahit Hanımı ve o apartmanı:
Nahit Hanım yıktığı Osmanlı İmparatorluğu'na karşı
Yenişehir'deki 50 metre karelik kira katında
Olanca insanlığıyla kurmuş yeni bir saltanat
Dizinin altındaki o kara ben kadar güzel bir Ben, Sevgiden
Bakardım geçtikçe Zafer Meydanı'nın ordan
O ikinci kattaki pencereye değil, zafere
Aşkla kurulmuştu sanki dünyanın en meridiyenindeki o daire"
DİNO'NUN ODUN KÖMÜRÜNDEN RESİMLERİ
İlginç bir Abidin Dino anısı da var Ayten Aygen'in:
"Yaprak Dergisini çıkarırken bir Fransız yayıncı gelmiş. Derginin idarehanesini görmek istemiş. Dergi de o evde hazırlanıyor. Ama bir kanepe dışında bir şey yok. Gece bizim evden abim koltuk halı falan götürdü. Abidin Dino odun kömürüyle duvarlara resim falan yapmış. Tabi geliyor Fransız, çok etkileniyor."
Şimdi o apartmanın da bahçenin de yerinde yeller esiyor. Kim bilir kimler yıktı Abidin Dino'nun resim yaptığı o duvarları...
Melih Cevdet Anday ise anılarında şöyle anlatıyor aynı olayı:
"Unutamayacağım anılarımdan biri, ünlü Fransız ozanı Philippe Soupault'yu Yaprak yönetim evimizde ağırlamamızdır. Gerçekte böyle bir ev yoktu. Orhan Veli, o zaman, bir apartmanın bahçesindeki tek odalı bir evde oturuyordu. Odanın duvarları çatlak çatlaktı. Döşeme dayama bakımından yoksuldu. Tuvaleti yoktu diyebilirim. Bu yüzden biz, ünlü Fransız ozanını bir lokantaya davet etmek istedik. Ama o razı olmamış buna, ille de Yaprakçıların yönetim evine geleceğim diye tutturmuş. Odaya iki gün içinde badana vurduk, çatlakları elimizdeki Yaprak dergileriyle kapattık, evlerimizden koltuklar, masa, kilimler, içki-yemek takımları getirdik. Hiç unutamam, şiir okuma sırası kendine geldiğinde, Orhan Veli, Soupault'dan yaptığı 'Şakir efendi öldü / dün / gece Çerkeş'te / Çerkeş'te öldü gitti' çevirisini okudu. Biz gülüşmeye başlayınca, adam ne oluyor gibilerden bakındı. Anlattık. Bir daha dinledi. 'Tamam' dedi, 'benim şiirim bu.' Sonra ülkemizden ayrılırken, 'şiiri Türkiye'de buldum' diye demeç verdi gazetelere. "
DALGACI MAHMUT
Ağabeyinin ailedeki lakabı ‘maço' imiş. Bir de sır veriyor Ayten Aygen...
"Orhan Veli, ‘Dalgacı Mahmut' şiirini abim için yazmış. Orjinali de duruyor..."
Mahmut Ekrem Vardar çok olmuş yaşama veda edeli. Ailesi saklamış. Eşi Afife Vardar'ı arıyoruz.
O da önce Nahit Hanım'ı anlatıyor uzun uzun, "Aşık olunacak kadındı..."
Şiiri soruyoruz:
"Evet bende. Ama temizlik yapılırken üzerine su damlamış..."
Afife Hanım ilerlemiş yaşına rağmen şiiri bulmak için koşturuyor.
Sararmış bir kağıt, zor okunuyor...
Altında kitaplarından tanıdığımız Orhan Veli'nin imzası...
Edebiyat tarihçileri, ‘Dalgacı Mahmut'ta kendisini anlattığını yazarlar Şair'in...
Ama eşi ve kardeşi, Mahmut Ekrem Vardar için ‘Aynen şiirdeki gibiydi" diyorlar.
"İşim gücüm budur benim,
Gökyüzünü boyarım her sabah,
Hepiniz uykudayken.
Uyanır bakarsınız ki mavi.
Deniz yırtılır kimi zaman,
Bilmezsiniz kim diker;
Ben dikerim.
Dalga geçerim kimi zaman da,
O da benim vazifem;
Bir baş düşünürüm başımda,
Bir mide düşünürüm midemde,
Bir ayak düşünürüm ayağımda,
Ne haltedeceğimi bilemem."
AYTEN'Dİ DOKUZUNCUNUN ADI
Ayten Aygen de anı çok. Edebiyat tarihi gibi...
"Hasan Ali Yücel Terzi Sabiha Hanımla yaşıyordu. Ruhi Su'yu hatırladığım zaman karısından ayrılmak üzereydi. Melih Cevdet Anday'ı hatırlıyorum. Uzun seneler evlenmedi, sonradan sarışın güzel bir hanımla evlendi.
Dora ile Erol Güney vardı. Rus Musevileriydi. Sonradan İsrail'e yerleştiler. Neden Güney soyadı aldığını anlatırken, "Rusya'dan geldiğimiz için Kuzey alsam komünist sanırlar diye' derdi..."
"Abim çok geç evlendi. Pantolonlarını ben ütülüyordum. Araya Orhan Veli'nin pantolonlarını da sıkıştırırdı. Bir akşam beni de bir yere götürmeye söz verdiler. Ama gelmedi beni almaya. Ben de ütülediğim pantolonları buruşturdum, yatağının altına koydum. Ertesi sabah bayramdı. Geç geldi. Sabah ‘nerede benim pantolonum' dedi. Yatağın altında dedim. Bir de baktı ki felaket durumda pantolon. Kıyameti koparıyor, masanın etrafında dönüyorum. 65 sene evvelini konuşuyoruz..."
Anılar anıları kovalıyor. Sohbetin sonunda aklımıza gelen soruyu sormadan duramıyoruz:
"Orhan Veli'nin son şiiri var. Hani öldüğünde cebinde diş fırçasına sarılı çıkan... Aşk Resmi Geçidi... Orada bir dize var; Ayten'di dokuzuncunun adı... O Ayten siz misiniz yoksa?"
Uzun süre kahkaha atıyor Ayten Aygen... Tek bir cümle söylüyor:
"Ben çok küçüktüm o zaman"
HABERTÜRK YAZILARI- NEREYE BAKIYORLAR
NEREYE BAKIYORLAR
Dün Habertürk'ün de birinci sayfasındaydı o fotoğraf.
Cumhurbaşkanı Gül'ün ABD'nin iki numaralı ismi Joe Biden'a Çankaya Köşkü'nün penceresinden Ankara manzarasını gösterirken çekilen fotoğraf...
xxx
Fotoğrafa bakarken kendi kendime sormadan edemedim doğrusu...
Acaba Sayın Cumhurbaşkanı, Biden'e Ankara manzarasını hangi sözcüklerle anlattı?
"Doyumsuz" dedi mi acaba...
"Yoğun tempoda çalışırken baktığımda huzur veriyor" mu dedi?
Neyse ki randevu öğle saatlerindeydi...
Biden belki birkaç saat gecikse Başkent'in üzerine kirli bir hava tabakası çökecek, Köşk'ün bahçesindeki çam ağaçları bile manzarayı güzelleştirmeye yetmeyecekti.
O pencereden hiç bakma şansım olmadı ama bir çok Ankaralının tanık olduğu ‘ucube' görüş alanında değil...
İyi ki içinde vinç unutulan otel Köşk'ten görünmüyor.
İyi ki Eskişehir Yolu'ndaki ‘Demir kafes' görüş açışı dışında...
Yoksa Sayın Cumhurbaşkanı, uzun yıllardır tanıdığı Biden'e nasıl anlatacaktı?
İyi ki iki saatlik görüşmenin gündemi yoğundu...
Umarım, terör, Arap Baharı, Irak, Suriye, İran'da İngiliz elçiliğinin gibi uluslararası kritik konulardan fırsat bulup da Biden, "O içinden geçtiğimiz duvarları banyo gibi tünel ne?" diye sormamıştır.
Umarım Biden Başkent'ten ‘huzur' içinde ayrılmıştır.
Dün Habertürk'ün de birinci sayfasındaydı o fotoğraf.
Cumhurbaşkanı Gül'ün ABD'nin iki numaralı ismi Joe Biden'a Çankaya Köşkü'nün penceresinden Ankara manzarasını gösterirken çekilen fotoğraf...
xxx
Fotoğrafa bakarken kendi kendime sormadan edemedim doğrusu...
Acaba Sayın Cumhurbaşkanı, Biden'e Ankara manzarasını hangi sözcüklerle anlattı?
"Doyumsuz" dedi mi acaba...
"Yoğun tempoda çalışırken baktığımda huzur veriyor" mu dedi?
Neyse ki randevu öğle saatlerindeydi...
Biden belki birkaç saat gecikse Başkent'in üzerine kirli bir hava tabakası çökecek, Köşk'ün bahçesindeki çam ağaçları bile manzarayı güzelleştirmeye yetmeyecekti.
O pencereden hiç bakma şansım olmadı ama bir çok Ankaralının tanık olduğu ‘ucube' görüş alanında değil...
İyi ki içinde vinç unutulan otel Köşk'ten görünmüyor.
İyi ki Eskişehir Yolu'ndaki ‘Demir kafes' görüş açışı dışında...
Yoksa Sayın Cumhurbaşkanı, uzun yıllardır tanıdığı Biden'e nasıl anlatacaktı?
İyi ki iki saatlik görüşmenin gündemi yoğundu...
Umarım, terör, Arap Baharı, Irak, Suriye, İran'da İngiliz elçiliğinin gibi uluslararası kritik konulardan fırsat bulup da Biden, "O içinden geçtiğimiz duvarları banyo gibi tünel ne?" diye sormamıştır.
Umarım Biden Başkent'ten ‘huzur' içinde ayrılmıştır.
HABERTÜRK YAZILARI- EGEMENLİK
EGEMENLİK
Meclis Genel Kurulu'nun duvarında boydan boya bir yazı asılıdır;
"Egemenlik Kayıtsız Şartsız Milletindir"
Altında da Atatürk'ün imzası...
O yazı asılalı tam 84 yıl olmuş.
30 Kasım 1925'te o zamanki Meclis binasına asıldığı gün tekke ve türbelerin kapatılmasına ilişkin yasa da kabul edilmiş...
xxx
Ne zaman Meclis Genel Kurulu'na girsem o yazıyı görünce aklıma Oltan Sungurlu gelir.
Anavatan Partisi'nde 4 dönem Gümüşhane milletvekilliği ve yıllarca Adalet Bakanlığı yapan Sungurlu o sohbeti yaptığımızda Grup Başkanvekili idi.
Bir grup gazeteci arkadaşla otururken, "Bu sefer soruyu ben soracağım" demişti:
"Sizce Türkiye'yi kim yönetiyor. Siyasetçiler mi, askerler mi, işadamları mı, basın mı?..."
Biz sorusunun ardında ‘bomba' bir haber yattığı kuşkusuyla ağzından laf almaya çalışıyorduk.
O ise bizim cevabımızı merak ediyordu.
Galiba dönem, bin yıl sürecek 28 Şubat sürecinin ilk yıllarıydı.
Sohbetten ne haber çıktı, ne de sorunun yanıtı...
xxx
Genel Kurul salonundaki o söz 'Teşkilatı Esasiye'den beri anayasa hükmü.
İlk hali ''Hakimiyet bila kaydü şart milletindir" şeklindeymiş.
1961 Anayasası'nda "Egemenlik kayıtsız şartsız Türk Milletinindir" cümlesi, 1982 Anayasası'nda ''Egemenlik, kayıtsız şartsız milletindir'' şeklinde yer buldu.
Sonrasındaki hüküm ise hemen hemen aynı:
"Egemenliğin kullanılması, hiçbir suretle belli bir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılmaz. Hiçbir kimse veya organ kaynağını Anayasadan almayan bir Devlet yetkisi kullanamaz..."
xxx
Bugünlerde Meclis yeni anayasa için çalışmaya başladı.
‘Anayasalı devlet' olmak yerine ‘Anayasal devlet' olmak için bir kararlılık var.
Gerçi ‘uzlaşma'nın en başı, ama toplumun hemen her kesiminden ‘sen şusun" demeden görüş isteniyor.
Bugüne kadar toplum dışına itilmeye çalışılanlar, kendilerinden utanılanlar da var.
"Bizden değil" diye ikinci sınıf görülenler de...
Seçimlerdeki gibi bir ‘baraj' da yok.
Meclis'e görüş göndermek için her vatandaşa yolu açık.
xxx
Egemenliğin en önemli göstergelerinden birisi oydur.
Ancak yalnızca seçim yapmak egemenliğin gerçekleştiği anlamına gelmiyor.
Bazen seçimler egemenlik aldatmacasına bile dönüşebiliyor.
Yüzde 93 gibi bir oyla kabul edilen 1982 Anayasası ortada.
Dikkate alınır ya da alınmaz.
Bugün bir fırsat var
84 yıl önce bugün "Egemenlik Kayıtsız Şartsız Milletindir" yazısını Meclis'e asanların hakkını vermek için tek tek her vatandaşa görev düşüyor.
Yoksa yıllar önce Oltan Beyle yaptığımız gibi daha çok tartışırız.
"Ülkeyi kim yönetiyor..."
Meclis Genel Kurulu'nun duvarında boydan boya bir yazı asılıdır;
"Egemenlik Kayıtsız Şartsız Milletindir"
Altında da Atatürk'ün imzası...
O yazı asılalı tam 84 yıl olmuş.
30 Kasım 1925'te o zamanki Meclis binasına asıldığı gün tekke ve türbelerin kapatılmasına ilişkin yasa da kabul edilmiş...
xxx
Ne zaman Meclis Genel Kurulu'na girsem o yazıyı görünce aklıma Oltan Sungurlu gelir.
Anavatan Partisi'nde 4 dönem Gümüşhane milletvekilliği ve yıllarca Adalet Bakanlığı yapan Sungurlu o sohbeti yaptığımızda Grup Başkanvekili idi.
Bir grup gazeteci arkadaşla otururken, "Bu sefer soruyu ben soracağım" demişti:
"Sizce Türkiye'yi kim yönetiyor. Siyasetçiler mi, askerler mi, işadamları mı, basın mı?..."
Biz sorusunun ardında ‘bomba' bir haber yattığı kuşkusuyla ağzından laf almaya çalışıyorduk.
O ise bizim cevabımızı merak ediyordu.
Galiba dönem, bin yıl sürecek 28 Şubat sürecinin ilk yıllarıydı.
Sohbetten ne haber çıktı, ne de sorunun yanıtı...
xxx
Genel Kurul salonundaki o söz 'Teşkilatı Esasiye'den beri anayasa hükmü.
İlk hali ''Hakimiyet bila kaydü şart milletindir" şeklindeymiş.
1961 Anayasası'nda "Egemenlik kayıtsız şartsız Türk Milletinindir" cümlesi, 1982 Anayasası'nda ''Egemenlik, kayıtsız şartsız milletindir'' şeklinde yer buldu.
Sonrasındaki hüküm ise hemen hemen aynı:
"Egemenliğin kullanılması, hiçbir suretle belli bir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılmaz. Hiçbir kimse veya organ kaynağını Anayasadan almayan bir Devlet yetkisi kullanamaz..."
xxx
Bugünlerde Meclis yeni anayasa için çalışmaya başladı.
‘Anayasalı devlet' olmak yerine ‘Anayasal devlet' olmak için bir kararlılık var.
Gerçi ‘uzlaşma'nın en başı, ama toplumun hemen her kesiminden ‘sen şusun" demeden görüş isteniyor.
Bugüne kadar toplum dışına itilmeye çalışılanlar, kendilerinden utanılanlar da var.
"Bizden değil" diye ikinci sınıf görülenler de...
Seçimlerdeki gibi bir ‘baraj' da yok.
Meclis'e görüş göndermek için her vatandaşa yolu açık.
xxx
Egemenliğin en önemli göstergelerinden birisi oydur.
Ancak yalnızca seçim yapmak egemenliğin gerçekleştiği anlamına gelmiyor.
Bazen seçimler egemenlik aldatmacasına bile dönüşebiliyor.
Yüzde 93 gibi bir oyla kabul edilen 1982 Anayasası ortada.
Dikkate alınır ya da alınmaz.
Bugün bir fırsat var
84 yıl önce bugün "Egemenlik Kayıtsız Şartsız Milletindir" yazısını Meclis'e asanların hakkını vermek için tek tek her vatandaşa görev düşüyor.
Yoksa yıllar önce Oltan Beyle yaptığımız gibi daha çok tartışırız.
"Ülkeyi kim yönetiyor..."
HABERTÜRK YAZILARI- PROTOKOL
PROTOKOL
İstanbullu meslektaşlarımız Ankara'yı sıkıcı bulur genellikle.
Ankara'da her şeyin ‘protokol' olduğundan dem vururlar.
Devletin hemen her adımda kendisini hissettirdiğinden yakınır.
Özellikle de ‘sayın' sözcüğüne takılırlar.
Xxx
Dün televizyonda Cumhurbaşkanı Gül'ün Londra görüntülerini izlerken İstanbullu meslektaşların Ankara'ya bakışı geldi aklıma.
Türkiye'den 23 yıl sonra bu düzeyde ilk resmi ziyaretti.
İngiltere açısından bakılırsa Kraliçe, bu yıl ABD Başkanı Obama'dan sonra Gül çiftini ağırlıyordu.
İlgi çok üst düzeydeydi.
Simgeler de öyle...
İmparatorluğun üzerinde güneş batmayan döneminden kalma simgeler.
Kraliyet Süvari Birliği'nin abartılı giysileri...
Cumhurbaşkanı ve eşinin ayrı ayrı arabalarla tören alanına girişi...
Araçlarda Cumhurbaşkanı'na Galler Prensi Charles'ın, eşine kraliyet temsilcisinin eşlik etmesi...
Buckingham Sarayı'ndaki karşılama töreni...
Kraliçe Elizabeth'in davranışları...
Ve Süvari Birliği eşliğindeki atlı Kraliyet arabaları...
Görüntülerdeki tek eksik Prens Charles'ın eşi Cornwall Düşesi Camilla idi.
Hani düğününü bütün dünyanın televizyonlardan canlı izlediği Düşeş...
Galiba rahatsızmış.
xxx
İngiltere ‘demokrasinin beşiği...'
Ama monarşik bir yapı hala bütün ciddiyetiyle sürüyor.
Kraliyet ailesi sembolik.
Ama gücünü sembollerden alıyor.
Ülkenin yazılı bir anayasası bile yok.
Yerleşik gelenekleri her şeyin üstünde...
xxx
Biz ise yeni bir anayasa yapmak için çalışıyoruz.
Meclis'te Uzlaşma Komisyonu çalışmalarını sürdürüyor.
Ankara'da neredeyse haftada bir iki anayasa paneli düzenleniyor.
Bazılarının ise umudu şimdiden kırılmış durumda.
Herkesin üzerinde uzlaşacağı bir anayasa yapılamayacağını, bu yöntemin yeni anayasayı baltalayacağını savunuyorlar.
Yazılı Anayasası bulunmayan İngiltere'nin törensel ciddiyetini izlerken nedense Erdal İnönü hatırladım birden.
Seçimlere girmesi generallerin vetosuna takılmıştı.
SHP Genel Başkanı olarak Anadolu'yu dolaşıyordu.
12 Eylül'ün, baskısının ağır şekilde hissedildiği dönem.
Galiba Afyon'daydık.
Akşam otelde sohbet ederken konu döndü dolaştı, Anayasaya geldi.
"Yaşadığımız sıkıntılar, Anayasadan değil, bu anayasanın bile uygulanmamasından kaynaklanıyor..."
Hayır, 12 Eylül Anayasasını savunmuyor;
O anayasadaki hakların bile engellenmesinden şikayet ediyordu.
Sonrasındaki tespiti ise daha dikkat çekiciydi.
"Üst kattaki komşunun nasıl çamaşır asacağını düzenleyen yasalar yönetmelikler bile var. Önemli olan halkın haklarına sahip çıkmasıdır. Önemli olan uygulamadır. Bunun gelenek haline getirilmesidir."
Rahmetli İnönü yıllar sonra yine haklı.
Protokol hala sadece protokol değil...
İstanbullu meslektaşlarımız Ankara'yı sıkıcı bulur genellikle.
Ankara'da her şeyin ‘protokol' olduğundan dem vururlar.
Devletin hemen her adımda kendisini hissettirdiğinden yakınır.
Özellikle de ‘sayın' sözcüğüne takılırlar.
Xxx
Dün televizyonda Cumhurbaşkanı Gül'ün Londra görüntülerini izlerken İstanbullu meslektaşların Ankara'ya bakışı geldi aklıma.
Türkiye'den 23 yıl sonra bu düzeyde ilk resmi ziyaretti.
İngiltere açısından bakılırsa Kraliçe, bu yıl ABD Başkanı Obama'dan sonra Gül çiftini ağırlıyordu.
İlgi çok üst düzeydeydi.
Simgeler de öyle...
İmparatorluğun üzerinde güneş batmayan döneminden kalma simgeler.
Kraliyet Süvari Birliği'nin abartılı giysileri...
Cumhurbaşkanı ve eşinin ayrı ayrı arabalarla tören alanına girişi...
Araçlarda Cumhurbaşkanı'na Galler Prensi Charles'ın, eşine kraliyet temsilcisinin eşlik etmesi...
Buckingham Sarayı'ndaki karşılama töreni...
Kraliçe Elizabeth'in davranışları...
Ve Süvari Birliği eşliğindeki atlı Kraliyet arabaları...
Görüntülerdeki tek eksik Prens Charles'ın eşi Cornwall Düşesi Camilla idi.
Hani düğününü bütün dünyanın televizyonlardan canlı izlediği Düşeş...
Galiba rahatsızmış.
xxx
İngiltere ‘demokrasinin beşiği...'
Ama monarşik bir yapı hala bütün ciddiyetiyle sürüyor.
Kraliyet ailesi sembolik.
Ama gücünü sembollerden alıyor.
Ülkenin yazılı bir anayasası bile yok.
Yerleşik gelenekleri her şeyin üstünde...
xxx
Biz ise yeni bir anayasa yapmak için çalışıyoruz.
Meclis'te Uzlaşma Komisyonu çalışmalarını sürdürüyor.
Ankara'da neredeyse haftada bir iki anayasa paneli düzenleniyor.
Bazılarının ise umudu şimdiden kırılmış durumda.
Herkesin üzerinde uzlaşacağı bir anayasa yapılamayacağını, bu yöntemin yeni anayasayı baltalayacağını savunuyorlar.
Yazılı Anayasası bulunmayan İngiltere'nin törensel ciddiyetini izlerken nedense Erdal İnönü hatırladım birden.
Seçimlere girmesi generallerin vetosuna takılmıştı.
SHP Genel Başkanı olarak Anadolu'yu dolaşıyordu.
12 Eylül'ün, baskısının ağır şekilde hissedildiği dönem.
Galiba Afyon'daydık.
Akşam otelde sohbet ederken konu döndü dolaştı, Anayasaya geldi.
"Yaşadığımız sıkıntılar, Anayasadan değil, bu anayasanın bile uygulanmamasından kaynaklanıyor..."
Hayır, 12 Eylül Anayasasını savunmuyor;
O anayasadaki hakların bile engellenmesinden şikayet ediyordu.
Sonrasındaki tespiti ise daha dikkat çekiciydi.
"Üst kattaki komşunun nasıl çamaşır asacağını düzenleyen yasalar yönetmelikler bile var. Önemli olan halkın haklarına sahip çıkmasıdır. Önemli olan uygulamadır. Bunun gelenek haline getirilmesidir."
Rahmetli İnönü yıllar sonra yine haklı.
Protokol hala sadece protokol değil...
16 Kasım 2011 Çarşamba
HABERTÜRK YAZILARI- AYTEN
AYTEN
"Ankara'da vefa diye bir semt yoktur, Ankara baştan aşağı bir vefa semtidir" derler ya;
Pek doğru değil galiba...
Ya da bu kez hatırlamak istemedi belki Ankara...
Utancının bir kez daha konuşulmasını istemedi belki de...
xxx
Orhan Veli'nin ölümünün 61'inci yıldönümüydü
61 yıl önce belediyenin kazdığı bir çukura düşmüş.
Başını çarpmış, önemsememiş.
Çekmiş gitmiş bir türlü kopamadığı kendi kentine, İstanbul'a.
4 gün sonra da, 14 Kasım'da...
Orhan Veli denince insanın aklına hep İstanbul geliyor.
Halbuki Ankara da az değil yaşamında.
İlkokulu Ankara'da okumuş; Gazi İlkokulu'nda.
Liseyi Ankara Erkek Lisesi'nde.
Felsefe okumak için ayrılmış Başkent'ten...
Yarım bırakıp geri dönmüş 1936'da.
PTT'de memurluk yapmış
Askerlikten sonra da Milli Eğitim'de tercüme bürosunda...
Bir yıldan fazla sürmüş ‘Yaprak' macerası...
xxx
Hani "Ankara bir düşler kentidir" diyor ya Ali Cengizkan;
"İnsan Ankara'da düş kurmadan yaşayamaz..."
Belki de o düşler yazdırdı Orhan Veli'ye Ankara'da en güzel şiirlerini.
Sabahattin Eyuboğlu'nun Sıhhiye'deki evinde Bella'ya bakarken...
Uzanıp yatıvermiş, sere serpe;
Entarisi sıyrılmış, hafiften;
6ı yıl sonra, şimdi kişiliğini, kimliğini yitirmiş o binada ne Orhan Veli'den iz var, ne de şiirinden...
xxx
Ankara hatırlamadı, çukurunda öldürdüğü Şair'i.
Ayten andı mı acaba?
Hatırlayıp güzel günleri, bir iç çekti mi?
Hani "Aşk Resmigeçidi"ndeki dokuzuncu...
Kızdı mı ki yıllar sonra...
Kıskandı mı anlatmadığı, geçtiği beşinciyi...
Aynı kadın mı sonuncuyla beşinci?
hiçbirine bağlanmadım
ona bağlandığım kadar.
Nurinnisa'yı tanıdı mı ki Ayten
"ah güzelim
ah esmerim
ah
canımın içi" diye iç geçirdiği Nurinnisa'yı...
xxx
"Aşk Resmigeçidi" Şair öldüğünde cebinden çıkmış, bir diş fırçasına sarılı kağıttan...
Bazı yerleri eksik...
Ali Cengizkan haklı;
"İnsan Ankara'da düş kurmadan yaşayamaz"
Orhan Veli'nin eksik bıraktığı yerleri tamamlamaya çalışmak için az mı düş kurmadık.
Az mı hayal etmedik Bella'nın sere serpe uzandığı kanepeyi...
Az mı dolaştık oturduğu evleri yerli yerinde bulabilmek için sokakları...
Ulus'taki Üç Nal Lokantası'nı 1950'deki gibi görmeyi.
Onun çukura düşmeden önce yaptığı gibi arkadaşlarla oturup sohbet etmeyi;
Ezberden okuyacağımız şiirlerini rakıya meze yapmayı az mı hayal ettik.
Ankara'nın bu vefasızlığı oldukça daha çok hayalini kuracağız, "Bu apartmanda Orhan Veli oturmuştur" gibi küçük levhalar görmenin...
xxx
Belki de artık hayal kurmayı bırakıp Ayten'le sohbeti ertelememeli...
Bu dizelerin öyküsünü bir de kendisinden dinlemeli...
Ayten'di dokuzuncunun adı.
iş başında şunun bunun esiri,
ama bardan çıktı mı,
kiminle isterse onunla yatar.
"Ankara'da vefa diye bir semt yoktur, Ankara baştan aşağı bir vefa semtidir" derler ya;
Pek doğru değil galiba...
Ya da bu kez hatırlamak istemedi belki Ankara...
Utancının bir kez daha konuşulmasını istemedi belki de...
xxx
Orhan Veli'nin ölümünün 61'inci yıldönümüydü
61 yıl önce belediyenin kazdığı bir çukura düşmüş.
Başını çarpmış, önemsememiş.
Çekmiş gitmiş bir türlü kopamadığı kendi kentine, İstanbul'a.
4 gün sonra da, 14 Kasım'da...
Orhan Veli denince insanın aklına hep İstanbul geliyor.
Halbuki Ankara da az değil yaşamında.
İlkokulu Ankara'da okumuş; Gazi İlkokulu'nda.
Liseyi Ankara Erkek Lisesi'nde.
Felsefe okumak için ayrılmış Başkent'ten...
Yarım bırakıp geri dönmüş 1936'da.
PTT'de memurluk yapmış
Askerlikten sonra da Milli Eğitim'de tercüme bürosunda...
Bir yıldan fazla sürmüş ‘Yaprak' macerası...
xxx
Hani "Ankara bir düşler kentidir" diyor ya Ali Cengizkan;
"İnsan Ankara'da düş kurmadan yaşayamaz..."
Belki de o düşler yazdırdı Orhan Veli'ye Ankara'da en güzel şiirlerini.
Sabahattin Eyuboğlu'nun Sıhhiye'deki evinde Bella'ya bakarken...
Uzanıp yatıvermiş, sere serpe;
Entarisi sıyrılmış, hafiften;
6ı yıl sonra, şimdi kişiliğini, kimliğini yitirmiş o binada ne Orhan Veli'den iz var, ne de şiirinden...
xxx
Ankara hatırlamadı, çukurunda öldürdüğü Şair'i.
Ayten andı mı acaba?
Hatırlayıp güzel günleri, bir iç çekti mi?
Hani "Aşk Resmigeçidi"ndeki dokuzuncu...
Kızdı mı ki yıllar sonra...
Kıskandı mı anlatmadığı, geçtiği beşinciyi...
Aynı kadın mı sonuncuyla beşinci?
hiçbirine bağlanmadım
ona bağlandığım kadar.
Nurinnisa'yı tanıdı mı ki Ayten
"ah güzelim
ah esmerim
ah
canımın içi" diye iç geçirdiği Nurinnisa'yı...
xxx
"Aşk Resmigeçidi" Şair öldüğünde cebinden çıkmış, bir diş fırçasına sarılı kağıttan...
Bazı yerleri eksik...
Ali Cengizkan haklı;
"İnsan Ankara'da düş kurmadan yaşayamaz"
Orhan Veli'nin eksik bıraktığı yerleri tamamlamaya çalışmak için az mı düş kurmadık.
Az mı hayal etmedik Bella'nın sere serpe uzandığı kanepeyi...
Az mı dolaştık oturduğu evleri yerli yerinde bulabilmek için sokakları...
Ulus'taki Üç Nal Lokantası'nı 1950'deki gibi görmeyi.
Onun çukura düşmeden önce yaptığı gibi arkadaşlarla oturup sohbet etmeyi;
Ezberden okuyacağımız şiirlerini rakıya meze yapmayı az mı hayal ettik.
Ankara'nın bu vefasızlığı oldukça daha çok hayalini kuracağız, "Bu apartmanda Orhan Veli oturmuştur" gibi küçük levhalar görmenin...
xxx
Belki de artık hayal kurmayı bırakıp Ayten'le sohbeti ertelememeli...
Bu dizelerin öyküsünü bir de kendisinden dinlemeli...
Ayten'di dokuzuncunun adı.
iş başında şunun bunun esiri,
ama bardan çıktı mı,
kiminle isterse onunla yatar.
9 Kasım 2011 Çarşamba
HABERTÜRK YAZILARI- GÜRLEYİK
GÜRLEYİK
Bütün sorun anayoldan sapmakta.
Direksiyonu yan yollara çevirip kaybolma cesaretini gösterebilmekte...
İşte asıl macera o zaman başlıyor.
xxx
Aslına bakarsanız kaybolma şansımız da yoktu zaten...
Ankara'nın öbür ucunda, Çayırhan'ı geçip Nallıhan'a varmadan direksiyonu köy yoluna çevirdiğimizde gideceğimiz yeri biliyorduk.
Bizim için ‘yan yol' değil, ‘baba yurdu'ydu.
Bilmediğimiz o dağların arkasıydı.
Çayırhan'ın yeşil, Sarıyar'ın kırmızı toprağına alışkındık ama bu kadarını beklemiyorduk doğrusu...
Bodur ağaçların arasından dağa doğru tırmandıkça sonbaharın bütün renklerini tadını çıkarmıştık.
Ama turkuvazın en saf, en yalın, en duru halini hiç hayal etmemiştik.
xxx
Burası Ankara'nın en uç noktası...
Bir taraf Eskişehir, öbür taraf Bolu...
Gürleyik köyü...
Birkaç ay önce hızla geçtiğimizde acelemiz vardı.
Gezme, tadını çıkarma şansımız yoktu.
Yemyeşil ağaçların dallarındaki son kirazlar, yol kenarındaki dutlar, bahçelerdeki domatesler, biberler...
Aklımız orada kalmıştı.
Yazını ıskalasak da sonbaharını kaçırmamaya söz vermiştim Gürleyik'in.
xxx
Bu kez Mihalıççık tarafından değil Sarıyar'dan girdik...
Tipik bir İç Anadolu mimarisi.
En güzeli terk edilmiş bir köy değil.
İnsanlar bayram rehaveti içinde köy meydanında.
Hayat son derece yavaş.
Doğa aynı doğa ama sonbahar renkleriyle bir başka güzel.
Ve köye adını veren dere...
Dağların arasından gürleye gürleye akıyor;
Çoğu zaman delice, yer yer sakin...
Sesinden başka hiçbir sesin duyulmasına izin vermiyor.
Dağın içlerine doğru yürüdükçe içinde yüzen balıkları seyredebileceğiniz yer yer küçük gölcükler.
Gözlerinizi kapattığınızda içinizde bir arınmışlık duygusu...
Gözünü açtığınızda ise yanınızda doğanın armağanı küçük bir ceviz...
xxx
İnsanoğlu hiç rahat bırakır mı böyle bir cennet parçasını;
Dereler özgür kalır mı?
Bırakmamışlar da zaten.
Derenin suyu satılmış;
HES kurulması kararı alınmış.
Doğrusu burnumuzun dibinde haber atlamışız.
"Gürleyikli Avatarlar Doğasına Sahip Çıkıyor..."
Bir ara köyün her tarafını bu pankartlarla donatmışlar.
Kazanmışlar şimdilik.
Bölge doğal SİT alanı ilan edilmiş.
Öyle ya...
331 çeşit bitki bulunmuş Gürleyik'te.
Bunun 31'i endemik.
Yani sadece bu bölgede yetişiyor.
xxx
Biz cesaret edip giremedik ama yaz kış neredeyse aynıymış suyun sıcaklığı.
Gelecek bahara, olmadı yaza kesin buradayız.
Yazılanlara bakılırsa sadece ruhunu dinlendirmiyor insan burada.
Bedeni de yormak gerekiyor.
Yazın Su Festivali yapıyor köylüler.
Derenin içinde yarışmalar düzenleniyor.
Bırakmak gerek vücudu, jakuzi etkisi yapan basınçlı sulara, doğanın masaj yapan ellerine...
Belki dönüşte Kuş Cennetine de uğrarız.
Hiçbir yerde göremeyeceğiz sarı, kahve ve kırmızımsı tabakaların üst üste tekrarlandığı doğal fonda belki turnaların fotoğraflarını çekeriz.
Şansımız varsa kartalları da görürüz.
Ankara'nın ‘cennet'leri var.
Üstelik çok uzak da değil.
Bazen kaçmak gerek.
Bütün sorun anayoldan sapmakta.
Direksiyonu yan yollara çevirip kaybolma cesaretini gösterebilmekte...
İşte asıl macera o zaman başlıyor.
xxx
Aslına bakarsanız kaybolma şansımız da yoktu zaten...
Ankara'nın öbür ucunda, Çayırhan'ı geçip Nallıhan'a varmadan direksiyonu köy yoluna çevirdiğimizde gideceğimiz yeri biliyorduk.
Bizim için ‘yan yol' değil, ‘baba yurdu'ydu.
Bilmediğimiz o dağların arkasıydı.
Çayırhan'ın yeşil, Sarıyar'ın kırmızı toprağına alışkındık ama bu kadarını beklemiyorduk doğrusu...
Bodur ağaçların arasından dağa doğru tırmandıkça sonbaharın bütün renklerini tadını çıkarmıştık.
Ama turkuvazın en saf, en yalın, en duru halini hiç hayal etmemiştik.
xxx
Burası Ankara'nın en uç noktası...
Bir taraf Eskişehir, öbür taraf Bolu...
Gürleyik köyü...
Birkaç ay önce hızla geçtiğimizde acelemiz vardı.
Gezme, tadını çıkarma şansımız yoktu.
Yemyeşil ağaçların dallarındaki son kirazlar, yol kenarındaki dutlar, bahçelerdeki domatesler, biberler...
Aklımız orada kalmıştı.
Yazını ıskalasak da sonbaharını kaçırmamaya söz vermiştim Gürleyik'in.
xxx
Bu kez Mihalıççık tarafından değil Sarıyar'dan girdik...
Tipik bir İç Anadolu mimarisi.
En güzeli terk edilmiş bir köy değil.
İnsanlar bayram rehaveti içinde köy meydanında.
Hayat son derece yavaş.
Doğa aynı doğa ama sonbahar renkleriyle bir başka güzel.
Ve köye adını veren dere...
Dağların arasından gürleye gürleye akıyor;
Çoğu zaman delice, yer yer sakin...
Sesinden başka hiçbir sesin duyulmasına izin vermiyor.
Dağın içlerine doğru yürüdükçe içinde yüzen balıkları seyredebileceğiniz yer yer küçük gölcükler.
Gözlerinizi kapattığınızda içinizde bir arınmışlık duygusu...
Gözünü açtığınızda ise yanınızda doğanın armağanı küçük bir ceviz...
xxx
İnsanoğlu hiç rahat bırakır mı böyle bir cennet parçasını;
Dereler özgür kalır mı?
Bırakmamışlar da zaten.
Derenin suyu satılmış;
HES kurulması kararı alınmış.
Doğrusu burnumuzun dibinde haber atlamışız.
"Gürleyikli Avatarlar Doğasına Sahip Çıkıyor..."
Bir ara köyün her tarafını bu pankartlarla donatmışlar.
Kazanmışlar şimdilik.
Bölge doğal SİT alanı ilan edilmiş.
Öyle ya...
331 çeşit bitki bulunmuş Gürleyik'te.
Bunun 31'i endemik.
Yani sadece bu bölgede yetişiyor.
xxx
Biz cesaret edip giremedik ama yaz kış neredeyse aynıymış suyun sıcaklığı.
Gelecek bahara, olmadı yaza kesin buradayız.
Yazılanlara bakılırsa sadece ruhunu dinlendirmiyor insan burada.
Bedeni de yormak gerekiyor.
Yazın Su Festivali yapıyor köylüler.
Derenin içinde yarışmalar düzenleniyor.
Bırakmak gerek vücudu, jakuzi etkisi yapan basınçlı sulara, doğanın masaj yapan ellerine...
Belki dönüşte Kuş Cennetine de uğrarız.
Hiçbir yerde göremeyeceğiz sarı, kahve ve kırmızımsı tabakaların üst üste tekrarlandığı doğal fonda belki turnaların fotoğraflarını çekeriz.
Şansımız varsa kartalları da görürüz.
Ankara'nın ‘cennet'leri var.
Üstelik çok uzak da değil.
Bazen kaçmak gerek.
7 Kasım 2011 Pazartesi
HABERTÜRK YAZILARI- KÜRESEL BAYRAM
KÜRESEL BAYRAM
Kulakları çınlasın, kavramı ilk kez Korkmaz Alemdar'dan duymuştuk;
"Küresel Köy..."
Daha 80'li yılların karabasan günlerinde bize McLuhan'ı öğretiyordu.
İletişim teknolojilerindeki gelişme, dünyayı küresel bir köye çeviriyordu.
O zaman gençliğimizin iyimser bakış açısıyla sevindik mi bilmem...
McLuhan'dan buyana iletişim teknolojileri hayallerin ötesine taşındı.
Ama Dünya o küçük köyümüz gibi güzel değil...
xxx
Gazetede temsilcimiz Muharrem Sarıkaya küçük bir anket yapıp, "En son ne zaman çocuğunuza bayramlık elbise aldınız" diye sorunca takıldım küreselleşmeye...
Derdim ‘nerde bizim çocukluğumuzdaki bayramlar" değil elbet...
Ankara, geçen Ramazan'da olduğu gibi, sanki ‘paydos' düdüğü çalınmış fabrika gibi boşalıyordu.
AŞTİ yine tıklım tıklımdı.
Yolculuk tatile mi, memleketine mi...
xxx
Dün Barış'a, "Bayramda ne yapıyorsun" diye telefon açtığımda oflayıp pufluyordu;
"Zaten ödevim var... Sen benim Paris'te olduğumu unuttun herhalde..."
Bugün bayram...
Ben Sarıyar'da olacağım...
Annem babam Simav'da beni bekliyor.
Yarın ise gazetede işbaşı...
Küçük bir küreselleşme öyküsü...
McLuhan haklı...
"Kıyıya vurmadıkları sürece balıklar suyun farkında değil..."
Kulakları çınlasın, kavramı ilk kez Korkmaz Alemdar'dan duymuştuk;
"Küresel Köy..."
Daha 80'li yılların karabasan günlerinde bize McLuhan'ı öğretiyordu.
İletişim teknolojilerindeki gelişme, dünyayı küresel bir köye çeviriyordu.
O zaman gençliğimizin iyimser bakış açısıyla sevindik mi bilmem...
McLuhan'dan buyana iletişim teknolojileri hayallerin ötesine taşındı.
Ama Dünya o küçük köyümüz gibi güzel değil...
xxx
Gazetede temsilcimiz Muharrem Sarıkaya küçük bir anket yapıp, "En son ne zaman çocuğunuza bayramlık elbise aldınız" diye sorunca takıldım küreselleşmeye...
Derdim ‘nerde bizim çocukluğumuzdaki bayramlar" değil elbet...
Ankara, geçen Ramazan'da olduğu gibi, sanki ‘paydos' düdüğü çalınmış fabrika gibi boşalıyordu.
AŞTİ yine tıklım tıklımdı.
Yolculuk tatile mi, memleketine mi...
xxx
Dün Barış'a, "Bayramda ne yapıyorsun" diye telefon açtığımda oflayıp pufluyordu;
"Zaten ödevim var... Sen benim Paris'te olduğumu unuttun herhalde..."
Bugün bayram...
Ben Sarıyar'da olacağım...
Annem babam Simav'da beni bekliyor.
Yarın ise gazetede işbaşı...
Küçük bir küreselleşme öyküsü...
McLuhan haklı...
"Kıyıya vurmadıkları sürece balıklar suyun farkında değil..."
2 Kasım 2011 Çarşamba
HABERTÜRK YAZILARI- GUBETTEN BAKINCA
GURBETTEN BAKINCA
ARADAN tam yarım asır geçmiş.
Münih Garında hiçbir şey eskisi gibi değil.
Tek bir şey dışında;
Tren yolcularına yine içinde elma, muz ve armut olan kumanya ikram ediliyor.
Bir de alkışlar...
xxx
Aslında tüm seyahat boyunca birlikte olacaktık...
Ama deprem her şeyi olduğu gibi bizim seyahat programımızı da alt üst etti.
Son gün Salzburg'ta kendilerine katılabildik.
TRT Türk, Türk işçilerinin Almanya'ya gidişinin 50'inci yıl dönümü nedeniyle tarihi yeniden yaşatan bir organizasyon yapmıştı.
50 yıl önce Almanya'ya giden Türk işçileri yine trendeydi.
Bu kez yalnız değildiler.
Göç Treninde Meclis Başkanı, milletvekilleri, bakanlar, bürokratlar, gazeteciler, bazılarının da torunları vardı.
Bu kez korkulu değil, heyecanlıydılar.
Çoğu yol boyunca öykülerini anlatmıştı, ama yine de anlatmaktan gocunmuyordu.
50 yılın muhasebesini yapıyor, nelere katlandıklarını sanki yeniden yaşıyorlardı.
Her birinin yaşamı ayrı bir öykü.
Umarız yakın bir gelecekte Ayla Kutlu ve Nazlı Eray'ın tadına doyulmaz kaleminden okuma şansı buluruz.
xxx
Yıllar önce dilini bile bilmedikleri, ‘gurbet eller'e gelenler bu kez bize mihmandarlık bile yapıyorlardı.
Birkaç saatlik fırsat bulduğumuzda Salzburg'a tepeden bakmak için otobüsümüz dağa tırmanırken, Latif Çelik, Mozart'ın kentinin;
Trenimiz son durağa yaklaştıkça da Münih'in tarihini anlatıyordu.
O ilk kuşak işçilerin aksine, 12 Eylül'den 2 gün önce Türkiye'den ayrılmıştı.
Türkiye'yi terk ederken Ülkü Ocakları Başkanı iken, şimdi Almanya'da bulunduğu kentte sosyal demokrat bir partide yöneticilik yapıyordu.
Zaman çok şeyi değiştirmişti.
Değişmeyen tek şey ‘hasretlik'ti.
Hemen hemen tümü başka gerekçelerle kendilerine ‘gurbetçi' denmesinden hoşlanmıyordu.
Münih Garının önünde Uşaklı biri itirazını daha derin temellere dayandırıyordu;
"Ne demek gurbetçi, sınıfsal bir temeli bile yok. İşçisi, işvereni, öğrencisi, esnafı, yöneticisi hepimize toptan gurbetçi derken sanki acınacak bir grupmuşuz gibi bir potaya dolduruyorsunuz..."
xxx
Almanya'daki Türklerin derdi, anlatacakları çok...
Bizim de gözümüz yollarda, parklarda...
Trene Sirkeci'den binen arkadaşlar, geçtikleri ülkeleri "Her adımda kültür farkı kendini hissettiriyor" diye anlatıyorlardı.
Fark kendisini Mozart'ın kentinde daha çok gösteriyordu.
Yollarda sanki arabadan çok bisikletli vardı.
Dağ yolu bisikletlilerle doluydu.
Sanki çoluğunu çocuğunu, köpeğini alan herkes tırmanmaya, yürüyüşe çıkmıştı.
Sanki İlyas Salman'ın ‘Sarı Mercedes' filminden fırlamış ilk kuşak yaşlı bir işçi trende, "Almanya'ya Mercedes sevdası yüzünden geldim. Şimdi dört Mercedes'im var" diye anlatırken, Münih sokaklarında arabadan çok bisiklet vardı.
Üstelik yolları genişletmek için asırlık çınarları yıkmamışlar, kentlerin içinden geçen nehirleri yok etmek için değil yaşatmaya, yaşamaya çalışıyorlardı.
Biz ise sohbetlerimizde Ankara'nın derelerinin nerelerden geçtiğini hatırlamaya çalışıyorduk.
Keşke Göç Treni'nde yerel yöneticiler de olsaydı...
ARADAN tam yarım asır geçmiş.
Münih Garında hiçbir şey eskisi gibi değil.
Tek bir şey dışında;
Tren yolcularına yine içinde elma, muz ve armut olan kumanya ikram ediliyor.
Bir de alkışlar...
xxx
Aslında tüm seyahat boyunca birlikte olacaktık...
Ama deprem her şeyi olduğu gibi bizim seyahat programımızı da alt üst etti.
Son gün Salzburg'ta kendilerine katılabildik.
TRT Türk, Türk işçilerinin Almanya'ya gidişinin 50'inci yıl dönümü nedeniyle tarihi yeniden yaşatan bir organizasyon yapmıştı.
50 yıl önce Almanya'ya giden Türk işçileri yine trendeydi.
Bu kez yalnız değildiler.
Göç Treninde Meclis Başkanı, milletvekilleri, bakanlar, bürokratlar, gazeteciler, bazılarının da torunları vardı.
Bu kez korkulu değil, heyecanlıydılar.
Çoğu yol boyunca öykülerini anlatmıştı, ama yine de anlatmaktan gocunmuyordu.
50 yılın muhasebesini yapıyor, nelere katlandıklarını sanki yeniden yaşıyorlardı.
Her birinin yaşamı ayrı bir öykü.
Umarız yakın bir gelecekte Ayla Kutlu ve Nazlı Eray'ın tadına doyulmaz kaleminden okuma şansı buluruz.
xxx
Yıllar önce dilini bile bilmedikleri, ‘gurbet eller'e gelenler bu kez bize mihmandarlık bile yapıyorlardı.
Birkaç saatlik fırsat bulduğumuzda Salzburg'a tepeden bakmak için otobüsümüz dağa tırmanırken, Latif Çelik, Mozart'ın kentinin;
Trenimiz son durağa yaklaştıkça da Münih'in tarihini anlatıyordu.
O ilk kuşak işçilerin aksine, 12 Eylül'den 2 gün önce Türkiye'den ayrılmıştı.
Türkiye'yi terk ederken Ülkü Ocakları Başkanı iken, şimdi Almanya'da bulunduğu kentte sosyal demokrat bir partide yöneticilik yapıyordu.
Zaman çok şeyi değiştirmişti.
Değişmeyen tek şey ‘hasretlik'ti.
Hemen hemen tümü başka gerekçelerle kendilerine ‘gurbetçi' denmesinden hoşlanmıyordu.
Münih Garının önünde Uşaklı biri itirazını daha derin temellere dayandırıyordu;
"Ne demek gurbetçi, sınıfsal bir temeli bile yok. İşçisi, işvereni, öğrencisi, esnafı, yöneticisi hepimize toptan gurbetçi derken sanki acınacak bir grupmuşuz gibi bir potaya dolduruyorsunuz..."
xxx
Almanya'daki Türklerin derdi, anlatacakları çok...
Bizim de gözümüz yollarda, parklarda...
Trene Sirkeci'den binen arkadaşlar, geçtikleri ülkeleri "Her adımda kültür farkı kendini hissettiriyor" diye anlatıyorlardı.
Fark kendisini Mozart'ın kentinde daha çok gösteriyordu.
Yollarda sanki arabadan çok bisikletli vardı.
Dağ yolu bisikletlilerle doluydu.
Sanki çoluğunu çocuğunu, köpeğini alan herkes tırmanmaya, yürüyüşe çıkmıştı.
Sanki İlyas Salman'ın ‘Sarı Mercedes' filminden fırlamış ilk kuşak yaşlı bir işçi trende, "Almanya'ya Mercedes sevdası yüzünden geldim. Şimdi dört Mercedes'im var" diye anlatırken, Münih sokaklarında arabadan çok bisiklet vardı.
Üstelik yolları genişletmek için asırlık çınarları yıkmamışlar, kentlerin içinden geçen nehirleri yok etmek için değil yaşatmaya, yaşamaya çalışıyorlardı.
Biz ise sohbetlerimizde Ankara'nın derelerinin nerelerden geçtiğini hatırlamaya çalışıyorduk.
Keşke Göç Treni'nde yerel yöneticiler de olsaydı...
31 Ekim 2011 Pazartesi
HABERTÜRK YAZILARI- CUMHURİYET'İN ANKARASI
CUMHURİYET'İN ANKARASI
Cumhuriyet Bayramı hediyesi bir gün önceden geldi.
Özel bir hediye ama kişiye özel değil;
Cumhuriyet'e yakışır şekilde ayrımsız, herkese...
xxx
Cuma sabahı gazeteleri okurken çıktı Cumhuriyet'in arasından;
"Yazarların Ankarası"...
Işık Kansu derlemiş, Çankaya Belediyesi basmış.
Cumhuriyet Bayramı için armağan.
"Ankara, taş kalpli midir?"
İlk sorusu bu Işık Abinin...
Önce kendisi veriyor yanıtını;
"Ankara, iyi yürekli insanların da her mevsim çiçeklenebildiği bir bozkırdır."
Sonra yazarların kaleminden gösteriyor kanıtlarını...
xxx
Cumhuriyet olmasaydı çıkabilir miydik köyümüzden...
Cumhuriyet olmasaydı açılır mıydı ufkumuz...
Adnan Binyazar'dan ders alma şansımız olur muydu?
İşte yine bir ders veriyor, Basın Yayın öğrenciliğinin üzerinden 30 yıl geçtikten sonra.
"Ankara böyle anlatılır" diyor sanki binyaşayası Binyazar hoca;
"Gittiğim her yerde o ‘gün ışığı'nı aradım, çiçeklerin rengine burnumu tuttum. Ne o ışığı gördüm, ne o çiçeklerin kokusunu aldım..."
Sardunyalı, ıtırlı, fesleğenli gecekonduları anlatıyor:
"Evlerin önünde gür ağaçlar, günün doğuşunu bekliyor, güneşten alıyor ışığını. Sularca arınık bozkır ışığı, el örmesi temiz perdelerden sızınca, yoksul odaları şenleniyordu..."
Ya bu cümleye ne demeli:
"Dönüş başlayınca içimdeki bozkır ışığı sönüyor, sardunyalar sararıyor, fesleğenler kokusuz otlara dönüyor... Otobüs hareket edip uzun yollara koyulunca, umut, sabaha dek umutsuzluğun yumağını sarar..."
Sardunyaların sararmasın Hocam, umutsuzluğun yumağını sarmayı öğretmedin bizlere...
Sürgün günlerinde Brecht'in dizeleriyle seslenmiştik sana, haberin olmadan yıllarca:
"Kestane ağacına bak avluda boy atan
Elinle suladığın kestane ağacına..."
xxx
Sanatçılar, ressamlar, şairler neden terk eder Ankara'yı;
Hele, "Bozkırda yakamoz gibidir/ Ankara'nın ışıkları" dizelerini yazdıktan sonra...
Neden şairler değil kara camlı mersedesler volta atar Atatürk Bulvarında...
Niye şiir yazanlar sadece kanun yazanlara bırakıp gider bu kenti?
Pişman olurlar mı?
Ankara'dan kaçışını anlatan bir kitap yazmıştı Ahmet Erhan...
Bu kez tek bir cümleye sığdırmış;
"Gözyaşlarım kadar terk ettiğim şehrim nasılsın?"
Başka söze gerek var mı?
Ne kadar şanslıymış Çetin Öner...
Ahmet Arif'in kendi sesinden şiirlerini dinlemiş, Orhan Peker'i resim yaparken izlemiş, Erkan Yücel'le kuliste şakalaşmış.
Ali Özoğuz'un Ankara Garı'nda Ruhi Su'yu karşılayışına tanıklık etmiş;
"Mustafa Kemal'in şişe suyuyla yeşerttiği başkentimize hoş geldiniz Ruhi Abi..."
Yazmamış ama herhalde eşlik etmiştir, o gür sesin bugünlere ışık tutan türküsüne:
"Ankara'nın taşına bak/ Gözlerimin yaşına bak..."
xxx
Ahmet Adnan Azar'ın bir cümlesine takıldım;
"gibi'cilerin şehri değil" diyor.
İnsan yaşadığı yere benzer derler...
Celal İnal da, "karlı bir kış vakti karşılaşan uzak dostların sıcak sohbeti"ne benzetmiş Ankara'yı.
xxx
Dün Cumhuriyet'in 88. yıldönümüydü.
Tören yoktu Cumhuriyetin başkentinde...
Bence siz Ahmet Telli'nin dizelerine kulak verin;
"Bir gün Kale'ye çıkarsanız/ Sevdiğiniz yanınızda olmalı..."
Çıkın Kale'ye;
Ankara'nın ufkuna bakın...
Işık'ları göreceksiniz...
Cumhuriyet Bayramı hediyesi bir gün önceden geldi.
Özel bir hediye ama kişiye özel değil;
Cumhuriyet'e yakışır şekilde ayrımsız, herkese...
xxx
Cuma sabahı gazeteleri okurken çıktı Cumhuriyet'in arasından;
"Yazarların Ankarası"...
Işık Kansu derlemiş, Çankaya Belediyesi basmış.
Cumhuriyet Bayramı için armağan.
"Ankara, taş kalpli midir?"
İlk sorusu bu Işık Abinin...
Önce kendisi veriyor yanıtını;
"Ankara, iyi yürekli insanların da her mevsim çiçeklenebildiği bir bozkırdır."
Sonra yazarların kaleminden gösteriyor kanıtlarını...
xxx
Cumhuriyet olmasaydı çıkabilir miydik köyümüzden...
Cumhuriyet olmasaydı açılır mıydı ufkumuz...
Adnan Binyazar'dan ders alma şansımız olur muydu?
İşte yine bir ders veriyor, Basın Yayın öğrenciliğinin üzerinden 30 yıl geçtikten sonra.
"Ankara böyle anlatılır" diyor sanki binyaşayası Binyazar hoca;
"Gittiğim her yerde o ‘gün ışığı'nı aradım, çiçeklerin rengine burnumu tuttum. Ne o ışığı gördüm, ne o çiçeklerin kokusunu aldım..."
Sardunyalı, ıtırlı, fesleğenli gecekonduları anlatıyor:
"Evlerin önünde gür ağaçlar, günün doğuşunu bekliyor, güneşten alıyor ışığını. Sularca arınık bozkır ışığı, el örmesi temiz perdelerden sızınca, yoksul odaları şenleniyordu..."
Ya bu cümleye ne demeli:
"Dönüş başlayınca içimdeki bozkır ışığı sönüyor, sardunyalar sararıyor, fesleğenler kokusuz otlara dönüyor... Otobüs hareket edip uzun yollara koyulunca, umut, sabaha dek umutsuzluğun yumağını sarar..."
Sardunyaların sararmasın Hocam, umutsuzluğun yumağını sarmayı öğretmedin bizlere...
Sürgün günlerinde Brecht'in dizeleriyle seslenmiştik sana, haberin olmadan yıllarca:
"Kestane ağacına bak avluda boy atan
Elinle suladığın kestane ağacına..."
xxx
Sanatçılar, ressamlar, şairler neden terk eder Ankara'yı;
Hele, "Bozkırda yakamoz gibidir/ Ankara'nın ışıkları" dizelerini yazdıktan sonra...
Neden şairler değil kara camlı mersedesler volta atar Atatürk Bulvarında...
Niye şiir yazanlar sadece kanun yazanlara bırakıp gider bu kenti?
Pişman olurlar mı?
Ankara'dan kaçışını anlatan bir kitap yazmıştı Ahmet Erhan...
Bu kez tek bir cümleye sığdırmış;
"Gözyaşlarım kadar terk ettiğim şehrim nasılsın?"
Başka söze gerek var mı?
Ne kadar şanslıymış Çetin Öner...
Ahmet Arif'in kendi sesinden şiirlerini dinlemiş, Orhan Peker'i resim yaparken izlemiş, Erkan Yücel'le kuliste şakalaşmış.
Ali Özoğuz'un Ankara Garı'nda Ruhi Su'yu karşılayışına tanıklık etmiş;
"Mustafa Kemal'in şişe suyuyla yeşerttiği başkentimize hoş geldiniz Ruhi Abi..."
Yazmamış ama herhalde eşlik etmiştir, o gür sesin bugünlere ışık tutan türküsüne:
"Ankara'nın taşına bak/ Gözlerimin yaşına bak..."
xxx
Ahmet Adnan Azar'ın bir cümlesine takıldım;
"gibi'cilerin şehri değil" diyor.
İnsan yaşadığı yere benzer derler...
Celal İnal da, "karlı bir kış vakti karşılaşan uzak dostların sıcak sohbeti"ne benzetmiş Ankara'yı.
xxx
Dün Cumhuriyet'in 88. yıldönümüydü.
Tören yoktu Cumhuriyetin başkentinde...
Bence siz Ahmet Telli'nin dizelerine kulak verin;
"Bir gün Kale'ye çıkarsanız/ Sevdiğiniz yanınızda olmalı..."
Çıkın Kale'ye;
Ankara'nın ufkuna bakın...
Işık'ları göreceksiniz...
26 Ekim 2011 Çarşamba
HABERTÜRK YAZILARI- FAY HATTI
FAY HATTI
Deprem kadar artçı sarsıntıları da ağır oldu maalesef...
Kırılan fay hattı sadece Van'ı değil tüm Türkiye'yi vurdu.
Birileri fırsatını bulup içlerindeki kini kusmaya;
Toplumsal fay hatlarıyla oynamaya başladı.
xxx
İster tanrısal bir güce dayandırın;
İster bilimsel temellere...
Deprem gelince ne sınır tanıyor;
Ne din, ne ırk, ne de dil.
"Sen Türksün, Ermenisin, Kürtsün, Japonsun..." demiyor.
Zengin, fakir ayırt etmiyor.
Ülkelerin sınırına, insanların yaşına, cinsiyetine, ırkına, konuştuğu diline de bakmıyor.
İnsanların uğruna can verdikleri ideolojilerini görmüyor.
Ülkelerin çizdikleri sınırları dikkate almıyor.
İlahi bir uyarı gibi;
İnsanlığın sonradan kurduğu ne varsa yıkıp geçiyor.
xxx
Deprem insanoğlunun doğa karşısındaki çaresizliğinin simgesi.
Çaresiz kalan yanındakine tutunması, yakındakinin el uzatması gerekirken şimdi birileri çıkıp o eli kesmeye, diğer elleri vazgeçirmeye çalışıyor.
Depremin enerji boşaltması gibi içindeki kini, kötülüğü boşaltıyor.
xxx
Her depremden sonra fatura kerpice kesilirdi.
Hep aşağılanırdı kerpiç;
Anadolu fukaralığının simgesiydi.
Ekonomi gelişti, kerpicin yerini beton;
Ustaların yerini müteahhitler aldı.
Tek katlı evlerin yerine apartmanlar yükseldi
xxx
Kerpiç, Anadolu'da tarihi neredeyse insanlık tarihi kadar eski...
Kültürel mirasın pek çok örneği kerpiçten...
Köyde doğmuş, orta yaşı biraz geçmiş, çoğu insanımızın anılarında çamur yoğurmuşluğu, kerpiç dökmüşlüğü vardır.
Atatan dededen öğrendiği şekilde...
Anadolu binlerce yıllık geçmişinde tekniğini de öğrenmiştir.
Hangi toprak daha uygundur, ne kadar suyla çamur karılır;
İçine ne kadar saman katılırsa daha sağlam olur;
Ev yapılırken nasıl örülürse ayakta kalır.
Hepsini iyi bilir(di) Anadolu insanı...
Ta ki gelenekselden uzaklaşıp ‘modernleşinceye' kadar...
Ne yazık ki modernizmin içine bilimi, teknolojiyi katamadık.
Gelenekselle bilimselliği, müteahhitle mühendisliği buluşturamadık.
xxx
Anadolu iklimine de uygundur kerpiç...
Briket, tuğla, betonarme yapılar ise kışın soğuk, yazın sıcak olur.
Dışarıdaki ısıyı içeriye alır...
Kerpiç ise 7 kat fazla ısı tasarrufu sağlar.
Kışın sıcak, yazın serin tutar
xxx
Değeri bilinmese de bazı bilim adamlarının hala gözdesi kerpiç.
İTÜ'nün bahçesindeki ‘örnek' kerpiç hala duruyor mu bilmem...
Bilim adamları, kerpici günümüz inşaat ve mimari tarzına uyarlayarak daha modern şekilde kullanmanın yollarını bulmuşlar.
Gelenekselliğin içine bilim katmışlar.
Ortaya çıkan malzemeye de buna uygun bir isim koymuşlar;
‘Alker'
Yani alçı ve kerpicin kısaltılmışı.
100 kilo toprak, 22 litre su, 2 kilo kireç ve 10 kilo alçıyı, 3 dakika kadar karıştırılıp kalıba dökülünce 20 dakika gibi kısa bir sürede kullanılabilecek hale gelen ucuz bir inşaat malzemesi üretmişler.
Ucuz ve dışa bağımlı değil.
Beton gibi sağlam.
İstenilen şekil verilebiliyor.
xxx
Keşke bizi insanlıktan uzaklaştıracak sesleri hiç duymasak;
Keşke uzmanları sadece depremden depreme hatırlamasak..
Deprem kadar artçı sarsıntıları da ağır oldu maalesef...
Kırılan fay hattı sadece Van'ı değil tüm Türkiye'yi vurdu.
Birileri fırsatını bulup içlerindeki kini kusmaya;
Toplumsal fay hatlarıyla oynamaya başladı.
xxx
İster tanrısal bir güce dayandırın;
İster bilimsel temellere...
Deprem gelince ne sınır tanıyor;
Ne din, ne ırk, ne de dil.
"Sen Türksün, Ermenisin, Kürtsün, Japonsun..." demiyor.
Zengin, fakir ayırt etmiyor.
Ülkelerin sınırına, insanların yaşına, cinsiyetine, ırkına, konuştuğu diline de bakmıyor.
İnsanların uğruna can verdikleri ideolojilerini görmüyor.
Ülkelerin çizdikleri sınırları dikkate almıyor.
İlahi bir uyarı gibi;
İnsanlığın sonradan kurduğu ne varsa yıkıp geçiyor.
xxx
Deprem insanoğlunun doğa karşısındaki çaresizliğinin simgesi.
Çaresiz kalan yanındakine tutunması, yakındakinin el uzatması gerekirken şimdi birileri çıkıp o eli kesmeye, diğer elleri vazgeçirmeye çalışıyor.
Depremin enerji boşaltması gibi içindeki kini, kötülüğü boşaltıyor.
xxx
Her depremden sonra fatura kerpice kesilirdi.
Hep aşağılanırdı kerpiç;
Anadolu fukaralığının simgesiydi.
Ekonomi gelişti, kerpicin yerini beton;
Ustaların yerini müteahhitler aldı.
Tek katlı evlerin yerine apartmanlar yükseldi
xxx
Kerpiç, Anadolu'da tarihi neredeyse insanlık tarihi kadar eski...
Kültürel mirasın pek çok örneği kerpiçten...
Köyde doğmuş, orta yaşı biraz geçmiş, çoğu insanımızın anılarında çamur yoğurmuşluğu, kerpiç dökmüşlüğü vardır.
Atatan dededen öğrendiği şekilde...
Anadolu binlerce yıllık geçmişinde tekniğini de öğrenmiştir.
Hangi toprak daha uygundur, ne kadar suyla çamur karılır;
İçine ne kadar saman katılırsa daha sağlam olur;
Ev yapılırken nasıl örülürse ayakta kalır.
Hepsini iyi bilir(di) Anadolu insanı...
Ta ki gelenekselden uzaklaşıp ‘modernleşinceye' kadar...
Ne yazık ki modernizmin içine bilimi, teknolojiyi katamadık.
Gelenekselle bilimselliği, müteahhitle mühendisliği buluşturamadık.
xxx
Anadolu iklimine de uygundur kerpiç...
Briket, tuğla, betonarme yapılar ise kışın soğuk, yazın sıcak olur.
Dışarıdaki ısıyı içeriye alır...
Kerpiç ise 7 kat fazla ısı tasarrufu sağlar.
Kışın sıcak, yazın serin tutar
xxx
Değeri bilinmese de bazı bilim adamlarının hala gözdesi kerpiç.
İTÜ'nün bahçesindeki ‘örnek' kerpiç hala duruyor mu bilmem...
Bilim adamları, kerpici günümüz inşaat ve mimari tarzına uyarlayarak daha modern şekilde kullanmanın yollarını bulmuşlar.
Gelenekselliğin içine bilim katmışlar.
Ortaya çıkan malzemeye de buna uygun bir isim koymuşlar;
‘Alker'
Yani alçı ve kerpicin kısaltılmışı.
100 kilo toprak, 22 litre su, 2 kilo kireç ve 10 kilo alçıyı, 3 dakika kadar karıştırılıp kalıba dökülünce 20 dakika gibi kısa bir sürede kullanılabilecek hale gelen ucuz bir inşaat malzemesi üretmişler.
Ucuz ve dışa bağımlı değil.
Beton gibi sağlam.
İstenilen şekil verilebiliyor.
xxx
Keşke bizi insanlıktan uzaklaştıracak sesleri hiç duymasak;
Keşke uzmanları sadece depremden depreme hatırlamasak..
23 Ekim 2011 Pazar
HABERTÜRK YAZILARI- KIŞLALI
KIŞLALI
"harfleri mi vurdular,
cümle kuramıyorum..."
Tüm Türkiye'ye karabasan günleri yaşatan Çukurca ölümlerinden sonra böyle yazmış Şair...
Peşinden gelen dizelerle de isyanını haykırıyor;
"harfler kan
harfler ocaklarda ağıt
harfler yüreklerde kerbela"
xxx
Cuma akşamı yeniden anımsadım Süheyla Taşçıer'in dizelerini.
Deniz, arkadaşını görünce, beni bırakmış parka yürüyüşe çıkmıştı;
Ahmet Taner Kışlalı parkına...
Hava kararmış, etraf ıssız, park ürkütücüydü...
"Dikkat edin..." demek zorunda kalmıştım.
Halbuki ışıl ışıl olacak, çocuk sesleri eksik kalmayacaktı.
Bıraksalardı fidanlar çoktan orman olacaktı...
xxx
12 yıl olmuş Kışlalı katledileli; koskoca bir 12 yıl...
Sabah Meclis'e gitmek için yola çıkmış;
Kötü haberi duyunca geri dönmüştük.
Kışlalı sadece hocamız, sadece meslektaşımız değil, komşumuzmuş meğerse.
Her bomba gibi kimyamız bozulmuştu;
Şaşkındık, öfkeliydik.
Ama işimizi de yapmak zorundaydık.
xxx
Çayyolu komşusunu, Kışlalı'yı hiç unutmadı.
Kurulmasına öncülük ettiği tiyatronun yakınına önce büyük bir park yapıldı, Kışlalı adı ölümsüz kılındı.
Fidanlar dikildi, çocuklar için oyuncaklar konuldu, büstü unutulmadı.
Cıvıltılar, kahkahalar eksik olmayacaktı.
xxx
Ama park da rahat bırakılmadı.
Bir gün koca koca inşaat makineleri geldi; başladılar kazmaya.
Ortasına metro durağı yapılacaktı.
Olsun, park daha hareketlenirdi.
Etrafı çevrildi, Kışlalı'nın büstü bir köşeye atıldı...
Çiçekler kurudu, ağaçların bir kısmı söküldü.
Çocuklar girip oynayamaz, büyükler yürüyüş yapamaz oldu.
Yıllar yıllar geçti;
Çayyolu metrosu gibi durağın yapımı da bir türlü bitmedi.
xxx
Şimdilerde Kışlalı parkının bir bölümü kurtarıldı neyse ki.
Büstü boyandı, kendisine yakışır bir köşeye yeniden yerleştirildi.
Ama ortası hala çirkin, hala yasak bölge...
xxx
12 yıl önce Perşembe sabahı sıkı sıkı sarıldığım 3 yaşındaki Deniz şimdi 15 yaşında bir delikanlı.
12 yıl sonra parkta gezmeye çıkarken "Dikkat edin" diye uyardığım için utanıyorum kendimden.
Süheyla'nın dizelerine Brecht'in Çağrısı ekleniyor:
"Ama barış ağaç değil, ot değil ki
yeşersin:
Sen istersen olur barış, istersen
çiçeklenir."
"harfleri mi vurdular,
cümle kuramıyorum..."
Tüm Türkiye'ye karabasan günleri yaşatan Çukurca ölümlerinden sonra böyle yazmış Şair...
Peşinden gelen dizelerle de isyanını haykırıyor;
"harfler kan
harfler ocaklarda ağıt
harfler yüreklerde kerbela"
xxx
Cuma akşamı yeniden anımsadım Süheyla Taşçıer'in dizelerini.
Deniz, arkadaşını görünce, beni bırakmış parka yürüyüşe çıkmıştı;
Ahmet Taner Kışlalı parkına...
Hava kararmış, etraf ıssız, park ürkütücüydü...
"Dikkat edin..." demek zorunda kalmıştım.
Halbuki ışıl ışıl olacak, çocuk sesleri eksik kalmayacaktı.
Bıraksalardı fidanlar çoktan orman olacaktı...
xxx
12 yıl olmuş Kışlalı katledileli; koskoca bir 12 yıl...
Sabah Meclis'e gitmek için yola çıkmış;
Kötü haberi duyunca geri dönmüştük.
Kışlalı sadece hocamız, sadece meslektaşımız değil, komşumuzmuş meğerse.
Her bomba gibi kimyamız bozulmuştu;
Şaşkındık, öfkeliydik.
Ama işimizi de yapmak zorundaydık.
xxx
Çayyolu komşusunu, Kışlalı'yı hiç unutmadı.
Kurulmasına öncülük ettiği tiyatronun yakınına önce büyük bir park yapıldı, Kışlalı adı ölümsüz kılındı.
Fidanlar dikildi, çocuklar için oyuncaklar konuldu, büstü unutulmadı.
Cıvıltılar, kahkahalar eksik olmayacaktı.
xxx
Ama park da rahat bırakılmadı.
Bir gün koca koca inşaat makineleri geldi; başladılar kazmaya.
Ortasına metro durağı yapılacaktı.
Olsun, park daha hareketlenirdi.
Etrafı çevrildi, Kışlalı'nın büstü bir köşeye atıldı...
Çiçekler kurudu, ağaçların bir kısmı söküldü.
Çocuklar girip oynayamaz, büyükler yürüyüş yapamaz oldu.
Yıllar yıllar geçti;
Çayyolu metrosu gibi durağın yapımı da bir türlü bitmedi.
xxx
Şimdilerde Kışlalı parkının bir bölümü kurtarıldı neyse ki.
Büstü boyandı, kendisine yakışır bir köşeye yeniden yerleştirildi.
Ama ortası hala çirkin, hala yasak bölge...
xxx
12 yıl önce Perşembe sabahı sıkı sıkı sarıldığım 3 yaşındaki Deniz şimdi 15 yaşında bir delikanlı.
12 yıl sonra parkta gezmeye çıkarken "Dikkat edin" diye uyardığım için utanıyorum kendimden.
Süheyla'nın dizelerine Brecht'in Çağrısı ekleniyor:
"Ama barış ağaç değil, ot değil ki
yeşersin:
Sen istersen olur barış, istersen
çiçeklenir."
19 Ekim 2011 Çarşamba
HABERTÜRK YAZILARI- ANKARAWOOD
ANKARAWOOD
"Ankara'da senaryolar bitmez...
Hemen her olayda bir senaryo üretilir.
Siyasetçisinden gazetecisine, bürokratından akademisyenine her duruma uygun bir senaryo mutlaka hazırdır...
Adeta bir Senaryo Üretim Merkezi gibi çalışan Başkent'te sözcük anlamıyla bir film senaryosu maalesef yazılmaz...
Ankara'da çekilen film sayısı ise parmakla gösterilecek kadar azdır."
xxx
Bu satırlar yazıldığında Behzat Ç. henüz ‘afili filintalar' tadındaydı;
Bir Ankara klasiği haline gelmemişti.
"Aşk Tesadüfleri Sever" belki proje aşamasında bile değildi.
Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek henüz AB'ye gitmemiş;
Uçakta, "Aşk Tesadüfleri Sever"i izleyip Kuğulu alt geçidi bile gözüne güzel gözükmemişti.
Ekranda Başkent sokaklarını görüp öykünün ve müziğin de etkisiyle henüz duygulanmamıştı.
xxx
Yanılmışız, Ankara'yı küçük görmüşüz.
Meğerse olurmuş;
Senaryo da yazılır, film de çekilirmiş.
Hatta fazlası, daha fazlası yapılabilirmiş.
xxx
Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan'la birlikte önceki yıl gittiğimizde Şikago sokaklarında ‘Transformers 3' çekiliyordu.
Caddelerin adeta harabeye dönüşmesine, trafiğin sürekli tıkanmasına rağmen insanlar şikayetçi değildi.
Şikago belediyesi, yapımcı firmaya 6 milyon dolar gibi ciddi bir destek vermiş;
İzleyenleri KENTE çekmek için iyi bir fırsat olarak görmüştü...
Film setinin yanında fotoğraf çektirirken hayıflananların başında Bakan Çağlayan vardı:
''Göreceksiniz bu filmin ürünleri de burada satışa çıkacak. Büyük gelir elde edilecek. Gelseler de keşke İstanbul'da, Ankara'da çekseler..."
xxx
Başkan Gökçek de ABD'de Hollywood'dan oldukça etkilenmiş ki önceki gün gazetemiz HT Ankara'ya yaptığı açıklamada vites büyütüyordu:
"Hollywood'u gözümüzde çok büyütmüşüz. Hollywood'da ufak ufak hangarlar var. Topu topu 10 tane. Öyle milyar dolarlık yatırımlar değil. 5 bin metrekarelik 10 dev hangar yaparız. Yılda 100 film çekilir. Ankara'nın en güzel tanıtımı böyle olur."
Bu kadar da değil...
Dünyaca ünlü bir yönetmenin Ankara'da çekeceği bir filme Büyükşehir'in sponsor olması konusuna da sıcak bakıyor.
Woody Allen'in yerel yönetimlerin desteğiyle çektiği ‘Barcelona Barcelona' ve ‘Paris'te Gece Yarısı' filmleri anımsatılınca "Olabilir tabi. Neden olmasın" diyor.
Başkan galiba henüz bu filmleri izlemeye fırsat bulamamış.
Keşke izlese.
xxx
Sinema sektörü yıllardır Hollwod'un tekelini kırmak için çözüm arıyor.
Her ülke alternatif model geliştirmeye çalışıyor.
En çok film üreten ülkelerin başında gelen Hindistan da bu konuda epey yol aldı.
Ama o kadar çabaya ve paraya rağmen Bollywood ile henüz rakip olamadı.
Ankara için bir yerden başlamak gerekiyor.
TRT'de başlayan Mor Menekşeler dizisine ne dersiniz;
1950'lerin Hacettepe'sini anlatan dizinin belki Eskişehir'in tarihi Odunpazarı ilçesi yerine Ankara'da çekilmesini sağlayabiliriz.
"Ankara'da senaryolar bitmez...
Hemen her olayda bir senaryo üretilir.
Siyasetçisinden gazetecisine, bürokratından akademisyenine her duruma uygun bir senaryo mutlaka hazırdır...
Adeta bir Senaryo Üretim Merkezi gibi çalışan Başkent'te sözcük anlamıyla bir film senaryosu maalesef yazılmaz...
Ankara'da çekilen film sayısı ise parmakla gösterilecek kadar azdır."
xxx
Bu satırlar yazıldığında Behzat Ç. henüz ‘afili filintalar' tadındaydı;
Bir Ankara klasiği haline gelmemişti.
"Aşk Tesadüfleri Sever" belki proje aşamasında bile değildi.
Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek henüz AB'ye gitmemiş;
Uçakta, "Aşk Tesadüfleri Sever"i izleyip Kuğulu alt geçidi bile gözüne güzel gözükmemişti.
Ekranda Başkent sokaklarını görüp öykünün ve müziğin de etkisiyle henüz duygulanmamıştı.
xxx
Yanılmışız, Ankara'yı küçük görmüşüz.
Meğerse olurmuş;
Senaryo da yazılır, film de çekilirmiş.
Hatta fazlası, daha fazlası yapılabilirmiş.
xxx
Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan'la birlikte önceki yıl gittiğimizde Şikago sokaklarında ‘Transformers 3' çekiliyordu.
Caddelerin adeta harabeye dönüşmesine, trafiğin sürekli tıkanmasına rağmen insanlar şikayetçi değildi.
Şikago belediyesi, yapımcı firmaya 6 milyon dolar gibi ciddi bir destek vermiş;
İzleyenleri KENTE çekmek için iyi bir fırsat olarak görmüştü...
Film setinin yanında fotoğraf çektirirken hayıflananların başında Bakan Çağlayan vardı:
''Göreceksiniz bu filmin ürünleri de burada satışa çıkacak. Büyük gelir elde edilecek. Gelseler de keşke İstanbul'da, Ankara'da çekseler..."
xxx
Başkan Gökçek de ABD'de Hollywood'dan oldukça etkilenmiş ki önceki gün gazetemiz HT Ankara'ya yaptığı açıklamada vites büyütüyordu:
"Hollywood'u gözümüzde çok büyütmüşüz. Hollywood'da ufak ufak hangarlar var. Topu topu 10 tane. Öyle milyar dolarlık yatırımlar değil. 5 bin metrekarelik 10 dev hangar yaparız. Yılda 100 film çekilir. Ankara'nın en güzel tanıtımı böyle olur."
Bu kadar da değil...
Dünyaca ünlü bir yönetmenin Ankara'da çekeceği bir filme Büyükşehir'in sponsor olması konusuna da sıcak bakıyor.
Woody Allen'in yerel yönetimlerin desteğiyle çektiği ‘Barcelona Barcelona' ve ‘Paris'te Gece Yarısı' filmleri anımsatılınca "Olabilir tabi. Neden olmasın" diyor.
Başkan galiba henüz bu filmleri izlemeye fırsat bulamamış.
Keşke izlese.
xxx
Sinema sektörü yıllardır Hollwod'un tekelini kırmak için çözüm arıyor.
Her ülke alternatif model geliştirmeye çalışıyor.
En çok film üreten ülkelerin başında gelen Hindistan da bu konuda epey yol aldı.
Ama o kadar çabaya ve paraya rağmen Bollywood ile henüz rakip olamadı.
Ankara için bir yerden başlamak gerekiyor.
TRT'de başlayan Mor Menekşeler dizisine ne dersiniz;
1950'lerin Hacettepe'sini anlatan dizinin belki Eskişehir'in tarihi Odunpazarı ilçesi yerine Ankara'da çekilmesini sağlayabiliriz.
17 Ekim 2011 Pazartesi
HABERTÜRK YAZILARI- ŞAKA
ŞAKA
Ahsen, haber peşinde koşarken trafik canavarına kurban verdiğimiz sayısız gazeteci arkadaşımızdan yalnızca biri...
Kaybedeli 14 yıl olmuş.
Koskoca 14 yıl birbirimize takılamamış, şakalaşamamış;
Anılarla yetinmek zorunda kalmışız.
xxx
Bizim mesleğin şakaları meşhurdur.
Arkadaşların birbirlerini işletmeleri yıllarca konuşulur.
O koşuşturmaca, haber atlama, haber atlatma rekabetinin stresi şakalarla atılır...
Hele Meclis basın koridorlarındaki şakalar...
Biz haber konusunda şaka yapmaktan, bir arkadaşımızı işlettiğimizi zannederken haber atlayınca vazgeçmiştik.
xxx
Galiba 90'lı yıllar...
O dönemin en renkli isimlerinden biri de Yılmaz Hacıoğlu...
ANAP'ın TBMM Başkanvekili.
Şimdi mesleği bırakıp Kuşadası'nda emekliliğin tadını çıkaran Cengiz Kuşçuoğlu ile birlikte haftada birkaç gün odasına uğrayıp Hocaoğlu ile sohbet ediyoruz.
Bazen haber çıkmıyor ama muhabbet güzel.
Yine bir gün odasından çıktığımızda bizi gören meslektaşımızı "Yine ne atlattınız" diye sorunca başladık işletmeye...
Aslında kritik bir konu.
Dönemin Meclis Başkanı Hüsamettin Cindoruk, HEP milletvekilleri hakkındaki dokunulmazlık fezlekelerini geri çevirmiş, ancak DGM yeniden gönderip parti içinden baskı da gelince çıkış yolu arıyordu.
Biz de kendi aramızda senaryolar geliştiriyorduk.
Arkadaşımız "Yine ne atlattınız" deyince aklımıza o senaryolardan biri geldi.
Cindoruk Ankara dışında, yerine Hocaoğlu vekalet ediyor.
"Hocaoğlu tezkereleri Anayasa Komisyonu'na göndermiş, dokunulmazlıklar kalkıyor..."
Bunu duyan arkadaşımız soluğu bürosunda alıp haberi yazmaya otururken biz Cengiz'le birbirimize baktık:
"Eeee. Biz bunu Hocaoğlu'na niye sormadık..."
Hemen geri göndük tabii...
Rahmetli Hocaoğlu yanına gelene çay kahve ısmarlayıp en az bir saat sohbet etmeden bırakmazdı.
Bizi yeniden görünce, "Gelin. Kahvemizi içtik ama çayı da beraber içelim."
Sorumuza gelince...
"Fezlekeleri Anayasa Komisyonu'na sevkettim. Zaten Cindoruk'un yaptığı yanlıştı..."
Biz işlettiğimizi zannederken meğer günün bombasını kaçırmışız.
Basın bürosuna geri döndüğümüzde ajansta çalışan arkadaş haberini çoktan geçmiş, ortalık karışmıştı.
xxx
Basın bürosunun şaka makinelerinden birisi de Ahsen Çetiner'di.
Taa ki o ‘müteahhit Mercedesi'nin anahtarını lokantada unutuncaya kadar.
Haydar Öztürk ile hemen anahtarı kapıp soluğu arabanın başında almıştık.
Arabayı başka bir yere park edip döndüğümüzde Ahsen telaşta anahtar arıyordu.
Tabii biz görmemiştik.
"Arabanın üstünde unutmuşsundur" diye gönderdiğimizde, Mercedes'ini de bulamayınca olanları siz düşünün...
Sonrasında yediğimiz küfürleri çoktan unuttuk...
Bundan tam 14 yıl önce Demirel'i tatip etmek üzere Balıkesir'e gidiyordu.
Çalıştığı kurum, araç vermemiş, O da şehirlerarası otobüse binmişti.
Acı haber tez ulaştı.
Otobüs Bozüyük yakınlarında kaza geçirmiş, Ahsen'de küçük bir yara vardı.
Ama hastane hastane dolaşmak bitirmişti Ahsen'i.
Kan kaybına fazla dayanamamıştı.
Şaka gibiydi...
Ahsen, haber peşinde koşarken trafik canavarına kurban verdiğimiz sayısız gazeteci arkadaşımızdan yalnızca biri...
Kaybedeli 14 yıl olmuş.
Koskoca 14 yıl birbirimize takılamamış, şakalaşamamış;
Anılarla yetinmek zorunda kalmışız.
xxx
Bizim mesleğin şakaları meşhurdur.
Arkadaşların birbirlerini işletmeleri yıllarca konuşulur.
O koşuşturmaca, haber atlama, haber atlatma rekabetinin stresi şakalarla atılır...
Hele Meclis basın koridorlarındaki şakalar...
Biz haber konusunda şaka yapmaktan, bir arkadaşımızı işlettiğimizi zannederken haber atlayınca vazgeçmiştik.
xxx
Galiba 90'lı yıllar...
O dönemin en renkli isimlerinden biri de Yılmaz Hacıoğlu...
ANAP'ın TBMM Başkanvekili.
Şimdi mesleği bırakıp Kuşadası'nda emekliliğin tadını çıkaran Cengiz Kuşçuoğlu ile birlikte haftada birkaç gün odasına uğrayıp Hocaoğlu ile sohbet ediyoruz.
Bazen haber çıkmıyor ama muhabbet güzel.
Yine bir gün odasından çıktığımızda bizi gören meslektaşımızı "Yine ne atlattınız" diye sorunca başladık işletmeye...
Aslında kritik bir konu.
Dönemin Meclis Başkanı Hüsamettin Cindoruk, HEP milletvekilleri hakkındaki dokunulmazlık fezlekelerini geri çevirmiş, ancak DGM yeniden gönderip parti içinden baskı da gelince çıkış yolu arıyordu.
Biz de kendi aramızda senaryolar geliştiriyorduk.
Arkadaşımız "Yine ne atlattınız" deyince aklımıza o senaryolardan biri geldi.
Cindoruk Ankara dışında, yerine Hocaoğlu vekalet ediyor.
"Hocaoğlu tezkereleri Anayasa Komisyonu'na göndermiş, dokunulmazlıklar kalkıyor..."
Bunu duyan arkadaşımız soluğu bürosunda alıp haberi yazmaya otururken biz Cengiz'le birbirimize baktık:
"Eeee. Biz bunu Hocaoğlu'na niye sormadık..."
Hemen geri göndük tabii...
Rahmetli Hocaoğlu yanına gelene çay kahve ısmarlayıp en az bir saat sohbet etmeden bırakmazdı.
Bizi yeniden görünce, "Gelin. Kahvemizi içtik ama çayı da beraber içelim."
Sorumuza gelince...
"Fezlekeleri Anayasa Komisyonu'na sevkettim. Zaten Cindoruk'un yaptığı yanlıştı..."
Biz işlettiğimizi zannederken meğer günün bombasını kaçırmışız.
Basın bürosuna geri döndüğümüzde ajansta çalışan arkadaş haberini çoktan geçmiş, ortalık karışmıştı.
xxx
Basın bürosunun şaka makinelerinden birisi de Ahsen Çetiner'di.
Taa ki o ‘müteahhit Mercedesi'nin anahtarını lokantada unutuncaya kadar.
Haydar Öztürk ile hemen anahtarı kapıp soluğu arabanın başında almıştık.
Arabayı başka bir yere park edip döndüğümüzde Ahsen telaşta anahtar arıyordu.
Tabii biz görmemiştik.
"Arabanın üstünde unutmuşsundur" diye gönderdiğimizde, Mercedes'ini de bulamayınca olanları siz düşünün...
Sonrasında yediğimiz küfürleri çoktan unuttuk...
Bundan tam 14 yıl önce Demirel'i tatip etmek üzere Balıkesir'e gidiyordu.
Çalıştığı kurum, araç vermemiş, O da şehirlerarası otobüse binmişti.
Acı haber tez ulaştı.
Otobüs Bozüyük yakınlarında kaza geçirmiş, Ahsen'de küçük bir yara vardı.
Ama hastane hastane dolaşmak bitirmişti Ahsen'i.
Kan kaybına fazla dayanamamıştı.
Şaka gibiydi...
12 Ekim 2011 Çarşamba
HABERTÜRK YAZILARI- ANI ARKEOLOGU
ANI ARKEOLOGU
Eskiler ‘hatırat' dermiş.
Bizim dönemimizde ‘anı' oldu...
Anı da dense hatırat da dense kişi kendisi kaleme almışsa maalesef ‘sansürlü' oluyor.
İnsan kendisi sözkonusu olunca objektif davranamıyor, olayları ‘işine geldiği gibi' hatırlıyor;
Ya da ‘benimle mezara gidecek' anlayışıyla anlatmıyor, yazmıyor...
xxx
Bir de anılarını dahi yazmaya fırsat bulamayanlar var.
Tarihe rüzgar gibi gelip geçenler...
Avukat arkadaşım Ali Yıldırım, onlardan birinin öyküsünü kaleme almış;
"Deniz Gezmiş'in Günlüğü"...
Bir arkeolog titizliğiyle dalmış anılara;
Belgeleri, mahkeme tutanaklarını, gazete arşivlerini, tanıkların anlattıklarını derlemiş.
İncitmeden, saptırmadan, abartmadan ‘günlük' haline getirmiş.
xxx
Anılar tarih değildir.
Ama Ali'nin kitabı Başkent'in binalarının tarihi sanki;
İçinde oturanların bile haberinin olmadığı evlerin gizli tarihi.
Güvenlik Caddesi, Amaç Apartmanı, 3 numara...
Belki on, belki yüz kere geçtik önünden hiç dikkat etmeden.
Belki çoktan adı bile değişti apartmanın, belki de yıkıldı bina.
Hiç fark etmedik.
Halbuki bir döneme tanıklık etmiş.
Deniz ve arkadaşlarının Balgat'taki üsten kaçırdıkları 4 Amerikalı askeri günlerce ‘misafir' ettikleri daire...
Sokakta polis arabasını görünce baskın olacağını zannedip, bildirilerini yazdıkları daktiloyu, birinci sigaralarını, ekmeklerini Amerikalılarla birlikte bırakıp çıktıkları bahçe katı.
O dönem gazetelerinde, "İşte 9 ekmeğin yendiği apartman dairesi' diye boy boy fotoğraflarla meşhur olmuş halbuki...
xxx
Sadece Güvenlik Caddesi mi?
İlbank Sitesi C Blok 64 numara;
8'inci kattaki Ankara manzaralı daire...
Henüz çevrede başka yüksek bina yok.
Ankara ayaklarının altında.
Halbuki yanında ‘Olca' da var.
Hani o dönem gazetelerinde ‘Her gece bir kadının evinde kalıyor'
Ya da "Olca ile aramızdaki aşka kimse karışamaz" manşetleriyle sevgilisi ilan edilen kadın.
Ama kimsenin derdi değil manzaranın tadını çıkarmak...
Peşlerinde polis.
Talihsizlik bu ya...
Kapıyı çalan icra memurları; yanlarında da çilingir ve taksi şoförüyle karakol polisi.
İcralık olan da evin eski sahibi, o dönem Ankara Sanat Tiyatrosu'nun sahibi Bülent Akkurt...
Sahi, o Bülent, Adalet Ağaoğlu'nun kardeşi Bülent Akkurt mudur?
Adalet Ağaoğlu'nun o güzelim Ankara anılarında geniş yer tutan İlbank bloklarında bu anekdotlar niye yok acaba..
xxx
Ali Yıldırım'ın kitabının sonuna geldiğimde saat gece yarısını geçmiş, takvim 8 Ekim'e dönmüştü.
33 yıldır kapanmayan bir yaranın yıldönümüne...
Binaların tarihi bu kez Bahçelievler 15. Sokak 56 numaraya çevrilmişti.
Sokakların adını değiştirsek de, unutmaya, unutturmaya çalışsak, farkına varmasak da binaların gizli tarihi değişmiyor.
Eskiler ‘hatırat' dermiş.
Bizim dönemimizde ‘anı' oldu...
Anı da dense hatırat da dense kişi kendisi kaleme almışsa maalesef ‘sansürlü' oluyor.
İnsan kendisi sözkonusu olunca objektif davranamıyor, olayları ‘işine geldiği gibi' hatırlıyor;
Ya da ‘benimle mezara gidecek' anlayışıyla anlatmıyor, yazmıyor...
xxx
Bir de anılarını dahi yazmaya fırsat bulamayanlar var.
Tarihe rüzgar gibi gelip geçenler...
Avukat arkadaşım Ali Yıldırım, onlardan birinin öyküsünü kaleme almış;
"Deniz Gezmiş'in Günlüğü"...
Bir arkeolog titizliğiyle dalmış anılara;
Belgeleri, mahkeme tutanaklarını, gazete arşivlerini, tanıkların anlattıklarını derlemiş.
İncitmeden, saptırmadan, abartmadan ‘günlük' haline getirmiş.
xxx
Anılar tarih değildir.
Ama Ali'nin kitabı Başkent'in binalarının tarihi sanki;
İçinde oturanların bile haberinin olmadığı evlerin gizli tarihi.
Güvenlik Caddesi, Amaç Apartmanı, 3 numara...
Belki on, belki yüz kere geçtik önünden hiç dikkat etmeden.
Belki çoktan adı bile değişti apartmanın, belki de yıkıldı bina.
Hiç fark etmedik.
Halbuki bir döneme tanıklık etmiş.
Deniz ve arkadaşlarının Balgat'taki üsten kaçırdıkları 4 Amerikalı askeri günlerce ‘misafir' ettikleri daire...
Sokakta polis arabasını görünce baskın olacağını zannedip, bildirilerini yazdıkları daktiloyu, birinci sigaralarını, ekmeklerini Amerikalılarla birlikte bırakıp çıktıkları bahçe katı.
O dönem gazetelerinde, "İşte 9 ekmeğin yendiği apartman dairesi' diye boy boy fotoğraflarla meşhur olmuş halbuki...
xxx
Sadece Güvenlik Caddesi mi?
İlbank Sitesi C Blok 64 numara;
8'inci kattaki Ankara manzaralı daire...
Henüz çevrede başka yüksek bina yok.
Ankara ayaklarının altında.
Halbuki yanında ‘Olca' da var.
Hani o dönem gazetelerinde ‘Her gece bir kadının evinde kalıyor'
Ya da "Olca ile aramızdaki aşka kimse karışamaz" manşetleriyle sevgilisi ilan edilen kadın.
Ama kimsenin derdi değil manzaranın tadını çıkarmak...
Peşlerinde polis.
Talihsizlik bu ya...
Kapıyı çalan icra memurları; yanlarında da çilingir ve taksi şoförüyle karakol polisi.
İcralık olan da evin eski sahibi, o dönem Ankara Sanat Tiyatrosu'nun sahibi Bülent Akkurt...
Sahi, o Bülent, Adalet Ağaoğlu'nun kardeşi Bülent Akkurt mudur?
Adalet Ağaoğlu'nun o güzelim Ankara anılarında geniş yer tutan İlbank bloklarında bu anekdotlar niye yok acaba..
xxx
Ali Yıldırım'ın kitabının sonuna geldiğimde saat gece yarısını geçmiş, takvim 8 Ekim'e dönmüştü.
33 yıldır kapanmayan bir yaranın yıldönümüne...
Binaların tarihi bu kez Bahçelievler 15. Sokak 56 numaraya çevrilmişti.
Sokakların adını değiştirsek de, unutmaya, unutturmaya çalışsak, farkına varmasak da binaların gizli tarihi değişmiyor.
9 Ekim 2011 Pazar
HABERTÜRK YAZILARI- BİZİM ÖYKÜMÜZ
BİZİM ÖYKÜMÜZ
Herkesin anlatacak bir öyküsü vardır.
Kimi acı, kimi tatlı;
Kimi güldüren, kimi düşündüren...
Bu da bizim öykümüz...
xxx
Geçen hafta bu köşe boş kaldı;
Elimizde olmadan.
İstemesek de o öyküye son noktayı koymak zorunda kaldık.
Ankara'nın en ücra köşesinde başlayan öyküyü yine aynı yerde sonlandırdık.
Bir çok Ankaralı'nın hiç görmediği, gelip gitmediği, adını bile duymadığı Sarıyar'da...
İç Anadolu'nun Kuzey Batı ucunda; Batı Karadeniz Bölgesinin sınırları içerisinde.
Ankara-Eskişehir-Bolu üçgeninin ortasında.
Aslında tarihi Ankara kadar eski.
İlk tunç çağlarından beri yerleşim yeri olmuş.
Kıyısındaki Sakarya'dan can bulmuş asırlar boyu...
Kaderini de baraj belirlemiş.
Bizim kaderimizi de.
xxxx
1950'lerde başlamış yapımı barajın;
Adına da dönemin devlet adamlarından Hasan Polatkan'ın adı verilmiş.
O tarihlerde 400-500 kişi yaşarken bir anda 5 bine çıkmış nüfus.
Almanlarla tanışmış köylüler.
O ise daha küçük bir çocuk.
Ve öksüz...
5-6 yaşlarında kaybetmiş babasını.
İki kız kardeşle, bir ana...
Hayatın yükü erken binmiş omuzlarına.
Daha çocuk yaşta başlamış çalışmaya.
13-14 yaşında çıkmış gurbete.
Kamyonlarda muavinlik yapmış yıllarca.
18'inde kamyon sahibi olunca almış kardeşini yanına, taşınmış Ankara'ya;
"Okutacağım seni" diye...
O Demirlibahçe'deki tek göz ev sadece onlara değil köyden gelen herkese yuva olmuş.
xxx
Kızı, "İşte evleneceğim adam" diye tanıştırdığında korkuyorduk biraz.
Ama o sert görünümün ardındaki sıcak yürek kısa sürede gösterdi kendisini...
20 yıl boyunca da o sevgi hiç eksilmedi.
Büyüyen ailesiyle birlikte o sevgi de büyüdü.
Ama yorulmuştu o kalp;
Doktorların müdahalesi yılların yorgunluğunu gidermeye yetmiyordu.
Artık emeklilik, dinlenme zamanıydı...
Yaz başında Ayvalık'a bıraktığımda dönüş için tarih vermişti.
"Eylül bitmeden gelme... Huzur buluyorum burada..."
Halbuki Eylül bitmemişti daha...
xxx
Hayattaki gibi son yolculuğu da öğreticiydi.
Güzellikleri görmek için ana yollardan sapma cesareti göstermek gerekiyordu;
Kaybolmak pahasına da olsa.
O ücra yollarda insanların önüne kartallar çıkıyor;
Sincaplar, geyikler dolaşıyor.
Gürleyik'te şelaleler gürlüyor.
Ve o şelalenin HES'e kurban gideceği görünmüyor Ankara'da.
xxx
‘Kayınpeder'in sözcük anlamı "baba yerine" demekmiş.
Dün Sarıyar'da bir kez daha vedalaştık babamla.
Eylül bitmiş, hüzün mevsimi gelmişti.
Herkesin anlatacak bir öyküsü vardır.
Kimi acı, kimi tatlı;
Kimi güldüren, kimi düşündüren...
Bu da bizim öykümüz...
xxx
Geçen hafta bu köşe boş kaldı;
Elimizde olmadan.
İstemesek de o öyküye son noktayı koymak zorunda kaldık.
Ankara'nın en ücra köşesinde başlayan öyküyü yine aynı yerde sonlandırdık.
Bir çok Ankaralı'nın hiç görmediği, gelip gitmediği, adını bile duymadığı Sarıyar'da...
İç Anadolu'nun Kuzey Batı ucunda; Batı Karadeniz Bölgesinin sınırları içerisinde.
Ankara-Eskişehir-Bolu üçgeninin ortasında.
Aslında tarihi Ankara kadar eski.
İlk tunç çağlarından beri yerleşim yeri olmuş.
Kıyısındaki Sakarya'dan can bulmuş asırlar boyu...
Kaderini de baraj belirlemiş.
Bizim kaderimizi de.
xxxx
1950'lerde başlamış yapımı barajın;
Adına da dönemin devlet adamlarından Hasan Polatkan'ın adı verilmiş.
O tarihlerde 400-500 kişi yaşarken bir anda 5 bine çıkmış nüfus.
Almanlarla tanışmış köylüler.
O ise daha küçük bir çocuk.
Ve öksüz...
5-6 yaşlarında kaybetmiş babasını.
İki kız kardeşle, bir ana...
Hayatın yükü erken binmiş omuzlarına.
Daha çocuk yaşta başlamış çalışmaya.
13-14 yaşında çıkmış gurbete.
Kamyonlarda muavinlik yapmış yıllarca.
18'inde kamyon sahibi olunca almış kardeşini yanına, taşınmış Ankara'ya;
"Okutacağım seni" diye...
O Demirlibahçe'deki tek göz ev sadece onlara değil köyden gelen herkese yuva olmuş.
xxx
Kızı, "İşte evleneceğim adam" diye tanıştırdığında korkuyorduk biraz.
Ama o sert görünümün ardındaki sıcak yürek kısa sürede gösterdi kendisini...
20 yıl boyunca da o sevgi hiç eksilmedi.
Büyüyen ailesiyle birlikte o sevgi de büyüdü.
Ama yorulmuştu o kalp;
Doktorların müdahalesi yılların yorgunluğunu gidermeye yetmiyordu.
Artık emeklilik, dinlenme zamanıydı...
Yaz başında Ayvalık'a bıraktığımda dönüş için tarih vermişti.
"Eylül bitmeden gelme... Huzur buluyorum burada..."
Halbuki Eylül bitmemişti daha...
xxx
Hayattaki gibi son yolculuğu da öğreticiydi.
Güzellikleri görmek için ana yollardan sapma cesareti göstermek gerekiyordu;
Kaybolmak pahasına da olsa.
O ücra yollarda insanların önüne kartallar çıkıyor;
Sincaplar, geyikler dolaşıyor.
Gürleyik'te şelaleler gürlüyor.
Ve o şelalenin HES'e kurban gideceği görünmüyor Ankara'da.
xxx
‘Kayınpeder'in sözcük anlamı "baba yerine" demekmiş.
Dün Sarıyar'da bir kez daha vedalaştık babamla.
Eylül bitmiş, hüzün mevsimi gelmişti.
6 Ekim 2011 Perşembe
HABERTÜRK YAZILARI- BAŞKENT MİMARİSİ
BAŞKENT MİMARİSİ
İki tarih üst üste örtüşünce karşılaştırma yapmadan duramıyor insan.
Bir başka gözle bakıyor Bakanlıklara, Eskişehir Yoluna...
Hangisi daha estetik, hangisi daha yaşanılır...
xxx
Bugün Atatürk'ün Ankara hemşeriliğini kabul edişinin 89. yıldönümü.
Önümüzdeki hafta da Ankara'nın Başkent oluşunun yıldönümü.
Ekim ayının ilk haftası ayrıca Dünya Mimarlık Günü olarak kutlanıyor.
Mimarlar Odası, bu iki tarihi dikkate alarak 13 Ekim tarihine kadar süren bir "Mimarlık Şenliği" düzenliyor.
Bu yılın ana teması ise ‘İnsan Hakları ve Mimarlık...'
Mimarlık bir bilim dalı.
Aynı zamanda bir sanat;
Teknikle estetik yaratıcılığı birleştirip binaları tasarlama ve kurma sanatı...
Uzmanı olmayanların ahkam keseceği bir alan değil.
xxx
Uzmanı değiliz ama Başkent'te Atatürk'ün mimari mirasına sahip çıkılmadığını görmek için mimar olmaya gerek yok.
Ulus'tan itibaren Kızılay'a, Bakanlıklar'a bakın yeter.
Cumhuriyet Türkiyesi'nin Başkenti planlanırken eski yok edilmemiş.
İki sembolik öğe ortaya konulmuş;
‘Kale' ve ‘Çankaya'.
Biri tarihi geçmişi, diğeri Cumhuriyet Türkiye'sinin sembolü.
Bu iki sembol arasına Atatürk Bulvarı yerleştirilmiş.
Ulus'tan itibaren iki yanına da şimdi hayranlıkla izlediğimiz anıtsal binalar yapılmış.
Ulus'tan Kızılay'a yolculuk adeta bir Cumhuriyet resmi geçidi...
Ziraat Bankası, Opera binası, TRT binası, Dil Tarih, Etnografya Müzesi, bakanlık binaları...
Bu binalar birilerinin canı istediği için değil, uzun vadeli bir planlama ile yapılmış.
Genç Cumhuriyeti kuranlar, "ben dedim, olacak" deyip emir buyurmamış.
1928 yılında uluslararası yarışma açılmış.
Ankara Şehri İmar Planı yarışması...
Planı hazırlayan Prof. Hermann Jansen de eski Ankara'ya dokunmamış.
Eski ile yeniyi birlikte iç içe yaşatacak yeni bir kent kurulması kararı alınmış.
Cumhuriyetin ideallerini simgeleyen yeni bir kent;
Eğitimi, sağlığı, kültürüyle yepyeni çağdaş bir şehir...
xxx
Aradan geçen sürede Cumhuriyetin mimari mirasına ne kadar sahip çıkıldığı ortada.
Kızılay ve çevresinde binalar çoktan yıkılıp yeniden yapılmış.
Rant her şeye galip gelmiş.
Şimdi o çirkinlik ‘giydirilerek' yok edilmeye çalışılıyor.
SİT alanı ilan edildiği için korunan bazı bakanlık binaları ile Saraçoğlu Mahallesi de kararname tehdidi altında.
Belki onlar da ‘kentsel dönüşüm'e kurban gidecek.
xxx
Arada mimarinin bile olmadığı ‘demirkafes dönemi'ni atlarsak bugünlere de TOKİ mimarisi damgasını vuracak gibi.
Eskişehir yolunda sürekli yeni bir bakanlık binası yükseliyor.
Yüzyıllar önce Mimar Sinan'ın yaptığı Selimiye'ye bakın;
Bir de Eskişehir yolunda yeni yapılan Diyanet Camisine...
Bakanlıklardaki eski Tarım Bakanlığı binasına bakın;
Bir de Eskişehir yolundaki yeni Tarım Bakanlığı binasına.
Bir Yargıtay binasına bakın;
Bir de Eskişehir yolundaki yeni Danıştay binasına...
Aradaki farkları görebilmek için mimar olmaya gerek var mı?
İki tarih üst üste örtüşünce karşılaştırma yapmadan duramıyor insan.
Bir başka gözle bakıyor Bakanlıklara, Eskişehir Yoluna...
Hangisi daha estetik, hangisi daha yaşanılır...
xxx
Bugün Atatürk'ün Ankara hemşeriliğini kabul edişinin 89. yıldönümü.
Önümüzdeki hafta da Ankara'nın Başkent oluşunun yıldönümü.
Ekim ayının ilk haftası ayrıca Dünya Mimarlık Günü olarak kutlanıyor.
Mimarlar Odası, bu iki tarihi dikkate alarak 13 Ekim tarihine kadar süren bir "Mimarlık Şenliği" düzenliyor.
Bu yılın ana teması ise ‘İnsan Hakları ve Mimarlık...'
Mimarlık bir bilim dalı.
Aynı zamanda bir sanat;
Teknikle estetik yaratıcılığı birleştirip binaları tasarlama ve kurma sanatı...
Uzmanı olmayanların ahkam keseceği bir alan değil.
xxx
Uzmanı değiliz ama Başkent'te Atatürk'ün mimari mirasına sahip çıkılmadığını görmek için mimar olmaya gerek yok.
Ulus'tan itibaren Kızılay'a, Bakanlıklar'a bakın yeter.
Cumhuriyet Türkiyesi'nin Başkenti planlanırken eski yok edilmemiş.
İki sembolik öğe ortaya konulmuş;
‘Kale' ve ‘Çankaya'.
Biri tarihi geçmişi, diğeri Cumhuriyet Türkiye'sinin sembolü.
Bu iki sembol arasına Atatürk Bulvarı yerleştirilmiş.
Ulus'tan itibaren iki yanına da şimdi hayranlıkla izlediğimiz anıtsal binalar yapılmış.
Ulus'tan Kızılay'a yolculuk adeta bir Cumhuriyet resmi geçidi...
Ziraat Bankası, Opera binası, TRT binası, Dil Tarih, Etnografya Müzesi, bakanlık binaları...
Bu binalar birilerinin canı istediği için değil, uzun vadeli bir planlama ile yapılmış.
Genç Cumhuriyeti kuranlar, "ben dedim, olacak" deyip emir buyurmamış.
1928 yılında uluslararası yarışma açılmış.
Ankara Şehri İmar Planı yarışması...
Planı hazırlayan Prof. Hermann Jansen de eski Ankara'ya dokunmamış.
Eski ile yeniyi birlikte iç içe yaşatacak yeni bir kent kurulması kararı alınmış.
Cumhuriyetin ideallerini simgeleyen yeni bir kent;
Eğitimi, sağlığı, kültürüyle yepyeni çağdaş bir şehir...
xxx
Aradan geçen sürede Cumhuriyetin mimari mirasına ne kadar sahip çıkıldığı ortada.
Kızılay ve çevresinde binalar çoktan yıkılıp yeniden yapılmış.
Rant her şeye galip gelmiş.
Şimdi o çirkinlik ‘giydirilerek' yok edilmeye çalışılıyor.
SİT alanı ilan edildiği için korunan bazı bakanlık binaları ile Saraçoğlu Mahallesi de kararname tehdidi altında.
Belki onlar da ‘kentsel dönüşüm'e kurban gidecek.
xxx
Arada mimarinin bile olmadığı ‘demirkafes dönemi'ni atlarsak bugünlere de TOKİ mimarisi damgasını vuracak gibi.
Eskişehir yolunda sürekli yeni bir bakanlık binası yükseliyor.
Yüzyıllar önce Mimar Sinan'ın yaptığı Selimiye'ye bakın;
Bir de Eskişehir yolunda yeni yapılan Diyanet Camisine...
Bakanlıklardaki eski Tarım Bakanlığı binasına bakın;
Bir de Eskişehir yolundaki yeni Tarım Bakanlığı binasına.
Bir Yargıtay binasına bakın;
Bir de Eskişehir yolundaki yeni Danıştay binasına...
Aradaki farkları görebilmek için mimar olmaya gerek var mı?
28 Eylül 2011 Çarşamba
HABERTÜRK YAZILARI- 'SOKAK' SİYASETİ
‘SOKAK' SİYASETİ
Ankara'nın siyaset dili uzun süredir farklı.
Artık kavramlarla konuşulmuyor.
Siyaset literatüründeki kavramlar giderek anlamını yitiriyor, unutuluyor.
xxx
12 Eylül öncesini Ankara'da yaşamadık ama geldiğimizde kavramlar yabancı değildi.
Henüz ‘Konsey' işbaşındaydı, sıkıyönetim vardı;
Belki açık açık söylenemediğinden insanlar birbirlerine kavramları fısıldardı.
Hamzaköy denildiğinde Demirel; Dil Okulu denildiğinde Ecevit akla gelirdi.
Ama ‘Demokrasiye geçilince' 12 Eylül öncesinin kavramlarına geri dönüldü.
Yeni kavramlar siyaset diline girse de ana eksen Güniz Sokak'tı...
Özal, ANAP'ın genel merkezi için Kennedy Caddesi'ni mesken tutmuştu.
Henüz milletvekilleri birbirine kuşkuyla bakıyor;
Meclis kulislerinde, "Güniz Sokak'ta görülmüş" dedikoduları eksik olmuyordu.
Demirel de durumdan hoşnuttu;
"Çare Güniz Sokak'ta, kimin derdi varsa kapı her zaman açık" demeçleri veriyordu.
xxx
Ama Çevre Sokak'ın boynu büküktü.
12 Eylül'ün vurduğu darbeden sonra dirilememişti.
‘Konsey' CHP'nin Genel Merkez binasına el koymuş;
El koymakla da kalmamış, Devlet Güvenlik Mahkemesi binası yapılmış;
Sol siyasetin merkezi, siyasetçilerden hesap sorulan yer haline gelmişti.
Ecevit de yolunu başka yöne çevirince ‘Çevre Sokak' unutulmuştu.
90'larda eski partilerin yeniden açılması sağlansa da Çevre Sokak tarihteki ününü arar hale gelmişti.
Sonrası zaten malum...
Adı değişti; Üsküp Caddesi oldu.
CHP de kendisine yeni genel merkez binası yaptı, taşındı.
Şimdilerde ‘Siyaset Okulu' adıyla hizmet veriyor ama ‘Çevre Sokak' denildiğinde çoğunluğa başka şeyler çağrıştırıyor.
Güniz Sokak'ta ise ‘cami-mihrap dengesi' epey bozuldu.
Çankaya'dan ayrılırken "Giderim ama tavuk beslemem" diyerek bir süre ‘Koza Sokak'ı mesken tutan Demirel için Güniz Sokak şimdilerde sanki emekliliğin geçirildiği bir sahil kasabası...
xxx
Partilerde ‘plaza' dönemine geçileli çok oldu.
Bu işin öncüsü Özal'ın açtığı ANAP Genel Merkezi bile ‘demode' kaldı.
Balgat-Söğütözü siyasi merkez oldu;
MHP, AK Parti ve CHP'de ‘akıllı bina' dönemine geçildi.
Eskilerin apartman dairelerine sıkışan siyaset, ünlü mimarların tasarladığı ‘ödüllü' binalara taşındı.
Kapıdan adımını atan istediği kata çıkamaz, istediği parti yönetici ise görüşemez oldu.
Genel Merkezlere gelenlerin sayısı azaldı.
Yerini randevulu heyetler aldı.
‘Plaza' trendinden midir bilinmez ama artık partiler sokak isimleriyle anılmıyor.
Balgat denildiğinde MHP;
Söğütözü denildiğinde AK Parti akla gelmiyor.
CHP'nin plazasının bulunduğu caddenin adını bilen bile yok.
Oran Ecevit'in, Baykal'ın evlerini çağrıştırırken Subayevleri semti her zaman Erdoğan'la örtüşmüyor.
Muhafazakar siyasetçilerin son dönemdeki trend semti Çukurambar içinde Kılıçdaroğlu'nun adı bile geçmiyor.
Galiba Ankara'da kavramlarla konuşma modası MİT'in ‘Yenimahalle'den ‘Saray'a taşınmasıyla iyice tarihe karışacak.
Ankara'nın siyaset dili uzun süredir farklı.
Artık kavramlarla konuşulmuyor.
Siyaset literatüründeki kavramlar giderek anlamını yitiriyor, unutuluyor.
xxx
12 Eylül öncesini Ankara'da yaşamadık ama geldiğimizde kavramlar yabancı değildi.
Henüz ‘Konsey' işbaşındaydı, sıkıyönetim vardı;
Belki açık açık söylenemediğinden insanlar birbirlerine kavramları fısıldardı.
Hamzaköy denildiğinde Demirel; Dil Okulu denildiğinde Ecevit akla gelirdi.
Ama ‘Demokrasiye geçilince' 12 Eylül öncesinin kavramlarına geri dönüldü.
Yeni kavramlar siyaset diline girse de ana eksen Güniz Sokak'tı...
Özal, ANAP'ın genel merkezi için Kennedy Caddesi'ni mesken tutmuştu.
Henüz milletvekilleri birbirine kuşkuyla bakıyor;
Meclis kulislerinde, "Güniz Sokak'ta görülmüş" dedikoduları eksik olmuyordu.
Demirel de durumdan hoşnuttu;
"Çare Güniz Sokak'ta, kimin derdi varsa kapı her zaman açık" demeçleri veriyordu.
xxx
Ama Çevre Sokak'ın boynu büküktü.
12 Eylül'ün vurduğu darbeden sonra dirilememişti.
‘Konsey' CHP'nin Genel Merkez binasına el koymuş;
El koymakla da kalmamış, Devlet Güvenlik Mahkemesi binası yapılmış;
Sol siyasetin merkezi, siyasetçilerden hesap sorulan yer haline gelmişti.
Ecevit de yolunu başka yöne çevirince ‘Çevre Sokak' unutulmuştu.
90'larda eski partilerin yeniden açılması sağlansa da Çevre Sokak tarihteki ününü arar hale gelmişti.
Sonrası zaten malum...
Adı değişti; Üsküp Caddesi oldu.
CHP de kendisine yeni genel merkez binası yaptı, taşındı.
Şimdilerde ‘Siyaset Okulu' adıyla hizmet veriyor ama ‘Çevre Sokak' denildiğinde çoğunluğa başka şeyler çağrıştırıyor.
Güniz Sokak'ta ise ‘cami-mihrap dengesi' epey bozuldu.
Çankaya'dan ayrılırken "Giderim ama tavuk beslemem" diyerek bir süre ‘Koza Sokak'ı mesken tutan Demirel için Güniz Sokak şimdilerde sanki emekliliğin geçirildiği bir sahil kasabası...
xxx
Partilerde ‘plaza' dönemine geçileli çok oldu.
Bu işin öncüsü Özal'ın açtığı ANAP Genel Merkezi bile ‘demode' kaldı.
Balgat-Söğütözü siyasi merkez oldu;
MHP, AK Parti ve CHP'de ‘akıllı bina' dönemine geçildi.
Eskilerin apartman dairelerine sıkışan siyaset, ünlü mimarların tasarladığı ‘ödüllü' binalara taşındı.
Kapıdan adımını atan istediği kata çıkamaz, istediği parti yönetici ise görüşemez oldu.
Genel Merkezlere gelenlerin sayısı azaldı.
Yerini randevulu heyetler aldı.
‘Plaza' trendinden midir bilinmez ama artık partiler sokak isimleriyle anılmıyor.
Balgat denildiğinde MHP;
Söğütözü denildiğinde AK Parti akla gelmiyor.
CHP'nin plazasının bulunduğu caddenin adını bilen bile yok.
Oran Ecevit'in, Baykal'ın evlerini çağrıştırırken Subayevleri semti her zaman Erdoğan'la örtüşmüyor.
Muhafazakar siyasetçilerin son dönemdeki trend semti Çukurambar içinde Kılıçdaroğlu'nun adı bile geçmiyor.
Galiba Ankara'da kavramlarla konuşma modası MİT'in ‘Yenimahalle'den ‘Saray'a taşınmasıyla iyice tarihe karışacak.
25 Eylül 2011 Pazar
HABERTÜRK YAZILARI- OLGA TEYZE
OLGA TEYZE
Duyunca "Nasıl bu hale geldik" diye soramadan duramıyor insan...
Kumrular'da bomba patlayalı daha birkaç saat olmuş...
Ambulansların seferleri yeni bitmiş.
Daha kaç kişinin öldüğü, yaralandığı bile belli değil;
Herkes telefonlara sarılmış yakınını arıyor.
Polis caddeyi kapatmış;
Kimseyi sokmamaya çalışıyor.
Hem ikinci bomba ihtimali var, hem deliller toplanacak.
Görevlilerdeki panik havası da televizyonlardaki canlı yayın heyecanı da sürüyor.
Hemen yan tarafta ise şaşkın, meraklı bir kalabalık.
Hele birileri;
İnanmak mümkün değil, oturmuş dönerciye, karnını doyuruyor.
Gözü olay yerinde.
Sanki televizyonda film izliyor.
O kadar duyarsız...
xxx
Her terör saldırısından sonra birileri çıkar; basını suçlar.
Neden bu kadar abartıyorlar;
Manşetten duyurulması teröre hizmettir;
Panik, korku havası yaratılmasın...
Demeçler birbirini izler.
Klasik kınama mesajlarından sonra biz de nasibimizi alırız.
xxx
Peki ya bu duyarsızlık...
Ertesi gün unutmak;
Hiç olmamış gibi davranmak;
Tepkisiz kalmak, kanıksamak ölümleri.
Hiçbir şey olmamış gibi o binanın önünden geçmek,
xxx
Önceki gün bir ölüm ilanına takıldı gözüm;
‘Olga Arslangül'ün acı kaybını duyuruyordu yakınları...
İsimler dikkat çekiciydi.
Biraz araştırınca Ankara'nın en eski Ermenisi olduğu çıktı ortaya...
1915'ten 3 yıl sonra doğmuştu.
Yaşanmış onca acıya rağmen terk etmemişti doğup büyüdüğü yerleri.
Kurtuluş savaşını yaşamış, Cumhuriyetin okullarında okumuş, Atatürk'le bile tanışmış.
93 yıl boyunca Keçiörenli olmuştu.
Ulus'taki Azize Terasa Kilisesi'ndeki cenaze töreninde komşuları da vardı.
Irk, din farkı gözetmeden...
xxx
Keçiörenli komşuları nasıl tanıyordu bilmem;
Çocuklar, ‘Olga teyze' diye mi sesleniyordu.
Acaba ‘öteki' gözüyle mi bakıyorlardı.
Gerçi cenaze törenine bakılırsa ‘öteki' görmedikleri;
Kilise'den de korkmadıkları belli.
xxx
Keçiörenli Olga'nın ‘öteki' olmadığı belli ama Kumrular'a o bombalı aracı bırakanın ‘öteki'den öte ‘düşman' gözüyle baktığı kesin.
Bombayı bırakırken çoluk, çocuk, genç yaşlı kimi öldüreceğini bile düşünmediğine göre ‘düşman' sözcüğü de yetersiz kalıyor aslında.
O yol kenarında umursamadan ‘döner' yedirten duyarsızlık da körüklüyor düşmanlığı...
Duyunca "Nasıl bu hale geldik" diye soramadan duramıyor insan...
Kumrular'da bomba patlayalı daha birkaç saat olmuş...
Ambulansların seferleri yeni bitmiş.
Daha kaç kişinin öldüğü, yaralandığı bile belli değil;
Herkes telefonlara sarılmış yakınını arıyor.
Polis caddeyi kapatmış;
Kimseyi sokmamaya çalışıyor.
Hem ikinci bomba ihtimali var, hem deliller toplanacak.
Görevlilerdeki panik havası da televizyonlardaki canlı yayın heyecanı da sürüyor.
Hemen yan tarafta ise şaşkın, meraklı bir kalabalık.
Hele birileri;
İnanmak mümkün değil, oturmuş dönerciye, karnını doyuruyor.
Gözü olay yerinde.
Sanki televizyonda film izliyor.
O kadar duyarsız...
xxx
Her terör saldırısından sonra birileri çıkar; basını suçlar.
Neden bu kadar abartıyorlar;
Manşetten duyurulması teröre hizmettir;
Panik, korku havası yaratılmasın...
Demeçler birbirini izler.
Klasik kınama mesajlarından sonra biz de nasibimizi alırız.
xxx
Peki ya bu duyarsızlık...
Ertesi gün unutmak;
Hiç olmamış gibi davranmak;
Tepkisiz kalmak, kanıksamak ölümleri.
Hiçbir şey olmamış gibi o binanın önünden geçmek,
xxx
Önceki gün bir ölüm ilanına takıldı gözüm;
‘Olga Arslangül'ün acı kaybını duyuruyordu yakınları...
İsimler dikkat çekiciydi.
Biraz araştırınca Ankara'nın en eski Ermenisi olduğu çıktı ortaya...
1915'ten 3 yıl sonra doğmuştu.
Yaşanmış onca acıya rağmen terk etmemişti doğup büyüdüğü yerleri.
Kurtuluş savaşını yaşamış, Cumhuriyetin okullarında okumuş, Atatürk'le bile tanışmış.
93 yıl boyunca Keçiörenli olmuştu.
Ulus'taki Azize Terasa Kilisesi'ndeki cenaze töreninde komşuları da vardı.
Irk, din farkı gözetmeden...
xxx
Keçiörenli komşuları nasıl tanıyordu bilmem;
Çocuklar, ‘Olga teyze' diye mi sesleniyordu.
Acaba ‘öteki' gözüyle mi bakıyorlardı.
Gerçi cenaze törenine bakılırsa ‘öteki' görmedikleri;
Kilise'den de korkmadıkları belli.
xxx
Keçiörenli Olga'nın ‘öteki' olmadığı belli ama Kumrular'a o bombalı aracı bırakanın ‘öteki'den öte ‘düşman' gözüyle baktığı kesin.
Bombayı bırakırken çoluk, çocuk, genç yaşlı kimi öldüreceğini bile düşünmediğine göre ‘düşman' sözcüğü de yetersiz kalıyor aslında.
O yol kenarında umursamadan ‘döner' yedirten duyarsızlık da körüklüyor düşmanlığı...
21 Eylül 2011 Çarşamba
HABERTÜRK YAZILARI- KUMRULAR
KUMRULAR
İlk telefon Meclis'teki arkadaşlardan geldi;
"Sesi duydunuz mu, Kızılay tarafından geldi. Büyük bir patlama var..."
Foto Muhabirimiz Arif Akdoğan makinesini kapıp fırladığında daha nereye gideceğini bile bilmiyordu.
Meğer, Kumrular'daymış;
Başkent'in en güzel sokağında...
xxx
Çınar, hep iz bırakanlar için dikilir;
Görkemlidir.
Yıllara meydan okur...
Ankara'ya ilk geldiğimde en çok sevdiren çınarları olmuştu.
Kızılay, Bakanlıklar, İnönü Bulvarı...
Belki de geldiğim yerlerin esintisini hissetmiş, daha çabuk ısınmıştım Başkent'e...
Ama nedense sayıları giderek azaldı.
Atatürk Bulvarı bir gecede çırılçıplak kaldı.
İnönü Bulvarı'nda yol ortasında kalan asırlık çınarlar birer birer ‘çaktırmadan' yok oldu.
Hava kirliliğinin çaresi olarak gösterilen çınarlar, kim bilir hangi kirliliğe kurban gitti.
xxx
O asırlık çınarlar galiba sadece Kumrular'da direniyordu.
Adını çınarlara konan kumrulardan mı aldı bilmem;
Ama ‘sokak'tan ‘cadde'ye terfi etmiş;
Trafiğin yönü değiştirilince Güvenpark'tan kalkan otobüs ve dolmuşların egzoz gazıyla dolsa da en güzel sokaklardan biriydi yine de.
Yıllardır çınarların dallarını mesken tutan kumrular trafik gürültüsüne alışmış, yoldan geçenlere ‘şans' dağıtmaya devam ediyordu.
Taaa ki dün sabaha kadar...
Kim bilir hangi güzelliklere şahit olan kumrular hiç alışkın olmadıkları bir sesle irkildiler.
Dakikalarca Güvenpark'ın üzerinde bir ağaca konmaya cesaret edemeden acı çığlıklar attılar.
Aşağıdaki manzara daha acıydı.
xxx
Ne yazık ki Kumrular delince artık insanların aklına Adnan Ötüken Kütüphanesi, Çankaya Kaymakamlığı, Devlet Mahallesi, kafeleri gelmeyecek.
Ne yazık ki aynı Anafartalar gibi Kumrular deyince insanlar ölümü anımsayacak.
Kumrularıyla değil terörle anılacak.
Şimdi Başkent'in en güzel okulunda Namık Kemal'de okuyan minikler, yıllar boyu bu travmayı unutamayacak.
xxx
Yıllarca Özveren Sokak'ta oturmuş, işe gelip giderken her gün Kumrular'ı adımlamıştım.
Yanımda da çoğu zaman elini hala bırakmadığım sevgilim...
Fırını, katmercisi, çiçekçisi, dönercisi, Milli Piyango bayileri;
Süper marketlere direnmiş, büyük kentin soğukluğuna yenik düşmemiş esnaf sıcaklığıyla her gün merhabalaşıyorduk.
Ne yazık ki dün o sokak terörün soğuk yüzüyle tanıştı.
Hiçbir yere yakışmayan terör Kumrular'a hiç yakışmadı.
İlk telefon Meclis'teki arkadaşlardan geldi;
"Sesi duydunuz mu, Kızılay tarafından geldi. Büyük bir patlama var..."
Foto Muhabirimiz Arif Akdoğan makinesini kapıp fırladığında daha nereye gideceğini bile bilmiyordu.
Meğer, Kumrular'daymış;
Başkent'in en güzel sokağında...
xxx
Çınar, hep iz bırakanlar için dikilir;
Görkemlidir.
Yıllara meydan okur...
Ankara'ya ilk geldiğimde en çok sevdiren çınarları olmuştu.
Kızılay, Bakanlıklar, İnönü Bulvarı...
Belki de geldiğim yerlerin esintisini hissetmiş, daha çabuk ısınmıştım Başkent'e...
Ama nedense sayıları giderek azaldı.
Atatürk Bulvarı bir gecede çırılçıplak kaldı.
İnönü Bulvarı'nda yol ortasında kalan asırlık çınarlar birer birer ‘çaktırmadan' yok oldu.
Hava kirliliğinin çaresi olarak gösterilen çınarlar, kim bilir hangi kirliliğe kurban gitti.
xxx
O asırlık çınarlar galiba sadece Kumrular'da direniyordu.
Adını çınarlara konan kumrulardan mı aldı bilmem;
Ama ‘sokak'tan ‘cadde'ye terfi etmiş;
Trafiğin yönü değiştirilince Güvenpark'tan kalkan otobüs ve dolmuşların egzoz gazıyla dolsa da en güzel sokaklardan biriydi yine de.
Yıllardır çınarların dallarını mesken tutan kumrular trafik gürültüsüne alışmış, yoldan geçenlere ‘şans' dağıtmaya devam ediyordu.
Taaa ki dün sabaha kadar...
Kim bilir hangi güzelliklere şahit olan kumrular hiç alışkın olmadıkları bir sesle irkildiler.
Dakikalarca Güvenpark'ın üzerinde bir ağaca konmaya cesaret edemeden acı çığlıklar attılar.
Aşağıdaki manzara daha acıydı.
xxx
Ne yazık ki Kumrular delince artık insanların aklına Adnan Ötüken Kütüphanesi, Çankaya Kaymakamlığı, Devlet Mahallesi, kafeleri gelmeyecek.
Ne yazık ki aynı Anafartalar gibi Kumrular deyince insanlar ölümü anımsayacak.
Kumrularıyla değil terörle anılacak.
Şimdi Başkent'in en güzel okulunda Namık Kemal'de okuyan minikler, yıllar boyu bu travmayı unutamayacak.
xxx
Yıllarca Özveren Sokak'ta oturmuş, işe gelip giderken her gün Kumrular'ı adımlamıştım.
Yanımda da çoğu zaman elini hala bırakmadığım sevgilim...
Fırını, katmercisi, çiçekçisi, dönercisi, Milli Piyango bayileri;
Süper marketlere direnmiş, büyük kentin soğukluğuna yenik düşmemiş esnaf sıcaklığıyla her gün merhabalaşıyorduk.
Ne yazık ki dün o sokak terörün soğuk yüzüyle tanıştı.
Hiçbir yere yakışmayan terör Kumrular'a hiç yakışmadı.
18 Eylül 2011 Pazar
HABERTÜRK YAZILARI/ SAĞLIK SOKAK
SAĞLIK SOKAK
Sağlık Sokak dün daha bir mahzundu sanki...
Sonbahar erken gelmiş;
Ağaçlar yapraklarına veda etmeye hazırlanıyordu...
Sanki yarım asır önceki gibi...
Ama ne yazık ki ağaçlardan başka hatırlayan yoktu...
xxx
Dün eski Başbakanlardan Adnan Menderes'in idamının 50'inci yıldönümüydü.
İstanbul'da mezarı başında törenler yapıldı, televizyonlarda belgeseller, nutuklar birbirini izledi.
Ama Sağlık Sokak'ta kimse yoktu...
Halbuki Cumhuriyet tarihin en büyük aşkına tanık olmuştu yıllar önce.
Erkek, ‘Başbakan' olmasına rağmen aşkı için gizlenme gereği duymadan makam arabasını o apartmanın önüne park etmiş.
Sevgilisi kendisine küsünce elinde çiçeklerle merdivenlerde oturmaktan çekinmeyip içeriye çağrılmayı beklemiş.
Affedilmesi için yıllarca haftanın iki üç günü, ne zaman solacağını hesaplayıp çiçek göndermişti.
Genç kadın da evliliğini aşkına engel görmüyordu.
Aldatılınca da her aşık kadın gibi sevgilisini affetmemiş;
Ama o ünlü mahkeme huzurunda, binlerce radyo dileyicisinin huzurunda, aşkını ilan etmekten çekinmemişti:
"Ben Adnan Menderes'i çok sevdim"
xxx
Menderes'in idamının üzerinden yarım asır geçti.
Ayhan Aydan yaşama veda edeli iki yıl oldu.
Şimdi o aşıklardan biri şimdi İstanbul'da Anıtmezar'da;
Diğeri Alaçatı Mezarlığı'nda...
Dün Sağlık Sokak'ta izleri bile yoktu.
Yıllar önce o sokakta perdeyi aralayıp Başbakanın gelişini izleyenler belki çoktan bu dünyadan ayrıldı.
O sokakta top oynarken Başbakanın başını okşadığı çocuklar emekliliğin tadını çıkarıyor belki de.
Sağlık Sokak'ın eski tadı da yok zaten.
Başkent'in çoğu sokağı gibi otopark oldu.
Artık 50 yıl önceki gibi top oynayan, ip atlayan çocuk da yok.
Annelerinden, babalarından bu öyküyü dinleyenler de çoktan unuttu sanki.
Apartmanın kapısında da hatırlatacak hiçbir ize rastlanmıyor.
xxx
Dünyanın belli başlı kültür başkentlerinde yerel yönetimler bu tür öyküleri kaçırmıyor.
Ünlülerden kim hangi apartmanda yaşamışsa kapısına plaket koyuyor.
Oturdukları, yemek yedikleri kafelere bile fotoğrafları asılıyor.
Böylece hem o kahramanlara saygı gösteriliyor, hem yaşayanlara o öyküler unutturulmuyor, hem de kent kimliğine sahip çıkılıyor.
Herhalde bunları yapmak çok zor ve maliyetli değil.
Sağlık Sokak dün daha bir mahzundu sanki...
Sonbahar erken gelmiş;
Ağaçlar yapraklarına veda etmeye hazırlanıyordu...
Sanki yarım asır önceki gibi...
Ama ne yazık ki ağaçlardan başka hatırlayan yoktu...
xxx
Dün eski Başbakanlardan Adnan Menderes'in idamının 50'inci yıldönümüydü.
İstanbul'da mezarı başında törenler yapıldı, televizyonlarda belgeseller, nutuklar birbirini izledi.
Ama Sağlık Sokak'ta kimse yoktu...
Halbuki Cumhuriyet tarihin en büyük aşkına tanık olmuştu yıllar önce.
Erkek, ‘Başbakan' olmasına rağmen aşkı için gizlenme gereği duymadan makam arabasını o apartmanın önüne park etmiş.
Sevgilisi kendisine küsünce elinde çiçeklerle merdivenlerde oturmaktan çekinmeyip içeriye çağrılmayı beklemiş.
Affedilmesi için yıllarca haftanın iki üç günü, ne zaman solacağını hesaplayıp çiçek göndermişti.
Genç kadın da evliliğini aşkına engel görmüyordu.
Aldatılınca da her aşık kadın gibi sevgilisini affetmemiş;
Ama o ünlü mahkeme huzurunda, binlerce radyo dileyicisinin huzurunda, aşkını ilan etmekten çekinmemişti:
"Ben Adnan Menderes'i çok sevdim"
xxx
Menderes'in idamının üzerinden yarım asır geçti.
Ayhan Aydan yaşama veda edeli iki yıl oldu.
Şimdi o aşıklardan biri şimdi İstanbul'da Anıtmezar'da;
Diğeri Alaçatı Mezarlığı'nda...
Dün Sağlık Sokak'ta izleri bile yoktu.
Yıllar önce o sokakta perdeyi aralayıp Başbakanın gelişini izleyenler belki çoktan bu dünyadan ayrıldı.
O sokakta top oynarken Başbakanın başını okşadığı çocuklar emekliliğin tadını çıkarıyor belki de.
Sağlık Sokak'ın eski tadı da yok zaten.
Başkent'in çoğu sokağı gibi otopark oldu.
Artık 50 yıl önceki gibi top oynayan, ip atlayan çocuk da yok.
Annelerinden, babalarından bu öyküyü dinleyenler de çoktan unuttu sanki.
Apartmanın kapısında da hatırlatacak hiçbir ize rastlanmıyor.
xxx
Dünyanın belli başlı kültür başkentlerinde yerel yönetimler bu tür öyküleri kaçırmıyor.
Ünlülerden kim hangi apartmanda yaşamışsa kapısına plaket koyuyor.
Oturdukları, yemek yedikleri kafelere bile fotoğrafları asılıyor.
Böylece hem o kahramanlara saygı gösteriliyor, hem yaşayanlara o öyküler unutturulmuyor, hem de kent kimliğine sahip çıkılıyor.
Herhalde bunları yapmak çok zor ve maliyetli değil.
14 Eylül 2011 Çarşamba
HABERTÜRK YAZILARI- KONUT'TAKİ ÇİÇEK
KONUT'TAKİ ÇİÇEK
Bir tarafı Çankaya Köşkü,
Bir tarafı Başbakanlık ve Dışişleri Konutu.
Hemen yanında Japonya Büyükelçiliği Rezidansı
Protokol yolunun hemen başında...
Burası, protokolde ‘1 Numara'nın, yani Meclis Başkanının Konutu...
Ama sanki gözden düşmüş gibi...
xxx
Çankaya'nın en kritik noktasındaki bu bina da 12 Eylül ürünü...
Yıllarca Yunanistan'ın Ankara Büyükelçisinin rezidansı olarak kullanılmış.
12 Eylül'den sonra ‘demokrasiye geçilirken' 5 general "Cumhurbaşkanı'nın, Başbakan'ın, Dışişleri Bakanı'nın konutu var, Meclis Başkanı'nın niye yok" diye düşünmüş.
Aslında düşündükleri, 12 Eylül döneminin Başbakanı Bülend Ulusu....
Plan, o dönem iktidara gelmesine kesin gözüyle bakılan Turgut Sunalp'in partisi MDP listelerinden ‘bağıımsız' aday olan Ulusu'nun ‘demokrasiye geçilince' Meclis Başkanı olması.
Paşalar ne de olsa vefalı...
Tabii kendisine yakışır bir konut da lazım.
En uygun adres de, Protokol Yolunun başı...
Ama o adreste Yunanistan Büyükelçisi oturuyor.
Ne de olsa NATO'ya girişine izin verilmiş.
Milli Güvenlik Konseyi kararıyla konut satın alınmış.
Ancak, paşalar, siyasetçilerin sık dile getirdikleri, "Sandığa güvenilmez" ilkesini pek çok şey gibi göz ardı edince hesap tutmamış.
Sürpriz şekilde Özal iktidara gelince ANAP'ın Meclis Başkanlığına seçtiği Necmettin Karaduman konutun ilk ‘sakini' olmuş...
xxx
Meclis Başkanlığı konutu o tarihten buyana kritik siyasi kararların yanı sıra gülümseten olaylara da tanıklık etti.
Eski Başkan Mustafa Kalemli'nin kızının kına gecesi de burada yapıldı;
Hüsamettin Cindoruk'la Mesut Yılmaz'ın ‘Çankaya' pazarlığı da...
Yıldırım Akbulut'un torununun yaş günü partisine de, Ömer İzgi'nin tavuklarına da ev sahipliği yaptı.
Kimi zaman ‘mangal partisi'nde anayasa; kimi zaman tezkere pazarlığına tanık oldu.
Kimi Meclis Başkan gerçekten ‘konut' olarak kullandı, kimi Başkan da gözlerden uzak çalışma mekanı olarak gördü.
xxx
Yeni Başkan Cemil Çiçek'in evinden ‘konut'a taşınmaya niyeti yok.
Meclis Başkanlığı konutu uzun zamandır boş duruyor.
Boş olunca belli ki Meclis de burayı boşlamış.
Murat Bardakçı'nın ortaya çıkardığı ‘Yalova Baskını' gibi Başkan Çiçek geçenlerde Konut'a da baskın düzenlemiş.
Bahçe bakımsız, çiçekler kurumuş, etraf dağınık...
Kimseye haber vermeden gidince belli ki ‘makyaj' yapılamamış.
xxx
Meclis personeline duyurulur.
Başkan Çiçek'in, "görevi savsaklayan, kaytaran, suiistimal eden" personele pek hoşgörüsü yok.
Yalova'da epey personelin yeri değişti.
Burada da faturayı Ziraat Mühendisi ödedi.
xxx
Doğrusu Başkanlık Konutu, ev olarak yaşamak için pek uygun değil.
Yatak odası ile toplantı odası neredeyse iç içe.
Ama gözden ırak, kritik kararları almak için ideal bir mekan...
Kim bilir daha nelere tanıklık edecek.
Bir tarafı Çankaya Köşkü,
Bir tarafı Başbakanlık ve Dışişleri Konutu.
Hemen yanında Japonya Büyükelçiliği Rezidansı
Protokol yolunun hemen başında...
Burası, protokolde ‘1 Numara'nın, yani Meclis Başkanının Konutu...
Ama sanki gözden düşmüş gibi...
xxx
Çankaya'nın en kritik noktasındaki bu bina da 12 Eylül ürünü...
Yıllarca Yunanistan'ın Ankara Büyükelçisinin rezidansı olarak kullanılmış.
12 Eylül'den sonra ‘demokrasiye geçilirken' 5 general "Cumhurbaşkanı'nın, Başbakan'ın, Dışişleri Bakanı'nın konutu var, Meclis Başkanı'nın niye yok" diye düşünmüş.
Aslında düşündükleri, 12 Eylül döneminin Başbakanı Bülend Ulusu....
Plan, o dönem iktidara gelmesine kesin gözüyle bakılan Turgut Sunalp'in partisi MDP listelerinden ‘bağıımsız' aday olan Ulusu'nun ‘demokrasiye geçilince' Meclis Başkanı olması.
Paşalar ne de olsa vefalı...
Tabii kendisine yakışır bir konut da lazım.
En uygun adres de, Protokol Yolunun başı...
Ama o adreste Yunanistan Büyükelçisi oturuyor.
Ne de olsa NATO'ya girişine izin verilmiş.
Milli Güvenlik Konseyi kararıyla konut satın alınmış.
Ancak, paşalar, siyasetçilerin sık dile getirdikleri, "Sandığa güvenilmez" ilkesini pek çok şey gibi göz ardı edince hesap tutmamış.
Sürpriz şekilde Özal iktidara gelince ANAP'ın Meclis Başkanlığına seçtiği Necmettin Karaduman konutun ilk ‘sakini' olmuş...
xxx
Meclis Başkanlığı konutu o tarihten buyana kritik siyasi kararların yanı sıra gülümseten olaylara da tanıklık etti.
Eski Başkan Mustafa Kalemli'nin kızının kına gecesi de burada yapıldı;
Hüsamettin Cindoruk'la Mesut Yılmaz'ın ‘Çankaya' pazarlığı da...
Yıldırım Akbulut'un torununun yaş günü partisine de, Ömer İzgi'nin tavuklarına da ev sahipliği yaptı.
Kimi zaman ‘mangal partisi'nde anayasa; kimi zaman tezkere pazarlığına tanık oldu.
Kimi Meclis Başkan gerçekten ‘konut' olarak kullandı, kimi Başkan da gözlerden uzak çalışma mekanı olarak gördü.
xxx
Yeni Başkan Cemil Çiçek'in evinden ‘konut'a taşınmaya niyeti yok.
Meclis Başkanlığı konutu uzun zamandır boş duruyor.
Boş olunca belli ki Meclis de burayı boşlamış.
Murat Bardakçı'nın ortaya çıkardığı ‘Yalova Baskını' gibi Başkan Çiçek geçenlerde Konut'a da baskın düzenlemiş.
Bahçe bakımsız, çiçekler kurumuş, etraf dağınık...
Kimseye haber vermeden gidince belli ki ‘makyaj' yapılamamış.
xxx
Meclis personeline duyurulur.
Başkan Çiçek'in, "görevi savsaklayan, kaytaran, suiistimal eden" personele pek hoşgörüsü yok.
Yalova'da epey personelin yeri değişti.
Burada da faturayı Ziraat Mühendisi ödedi.
xxx
Doğrusu Başkanlık Konutu, ev olarak yaşamak için pek uygun değil.
Yatak odası ile toplantı odası neredeyse iç içe.
Ama gözden ırak, kritik kararları almak için ideal bir mekan...
Kim bilir daha nelere tanıklık edecek.
11 Eylül 2011 Pazar
HABERTÜRK YAZILARI- DARBELER VE ODTÜ
DARBELER VE ODTÜ
Geçen gün gazetelerde bir cenaze ilanı vardı.
"27 Mayıs Devrimi Öncülerinden Kurmay Albay, eski Tabii Senatör Sami Küçük'ü kaybettik..."
Cenazesi Cuma günü kaldırıldı.
Kocatepe Camii'ndeki cenaze töreninde 27 Mayıs 1960 ihtilalinden sonra kurulan Milli Birlik Komitesi'nde yer alan Kadri Kaplan, Suphi Gürsoytrak ve Numan Esin de vardı.
xxx
27 Mayıs, 12 Eylül'e kadar ‘Bayram'dı.
"Hürriyet ve Anayasa Bayramı..."
Doğrusu o döneme kadar ne bayramı olduğunu anlamamıştık.
Çok da kafa yormamız gerekmiyordu.
Ders kitaplarında falan da fazla bir bilgi yoktu.
Zaten öğretmenlerin verdiği ödevler arasında geçmiyordu.
Bizim için anlamı sadece ‘tatil'di.
Bir darbenin bayramı bir başka darbe tarafından kaldırılmıştı.
12 Eylül darbesinin generalleri ‘bayram'ı iptal ederken, yerine yeni bir bayram koysaydı belki de yarın yine ‘tatil' olacaktı.
xxx
Sami Küçük'ün ölüm ilanını görünce kızdım kendime.
Halbuki bir dönem 27 Mayıs'la ilgili epeyce okumuş, dönemin tanıklarıyla uzun sohbetlere özel gayret göstermiştim.
Yıllarca hem patronumuz, hem ablamız, hem hocamız olan Müşerref Hekimoğlu da "27 Mayıs'ın Romanı"nı yazmıştı.
Doğrusu Sami Küçük'ün hayatta olduğundan haberim yoktu.
Cenaze ilanından sonra da ‘keşke'ler peşi sıra geldi.
Halbuki sorulacak o kadar çok soru, dinlenecek o kadar anı vardı ki...
1916'da Drama'da doğmuş.
Harp Okulu'nu, Harp Akademisini bitirmiş.
Kore Savaşı'nda Türk Tugayı'na lojistik destek için Tokyo Askeri İrtibat Bürosunda görev almış...
27 Mayıs Darbesinde Kurmay Albay olarak yer almış.
Darbeden sonra diğer arkadaşları rütbelerini yükseltirken o karşı çıkmış, aynı rütbeden emekli olmuş...
Konuşabilseydim yakın tarihe ışık tutacak o kadar çok olayı yaşamış ki...
xxx
Merak edip okurken bugüne kadar hiç duymadığım bir ayrıntıya takıldım.
27 Mayıs Darbesini yapanlar ODTÜ'yü kapatmak istemişler;
"Burası Adnan Menderes'in eseri" diyorlarmış.
O karşı çıkmış, engellemiş.
xxx
12 Eylül'de ODTÜ'nün, ODTÜ'lülerin ne badireler atlattığına yaşayarak tanık olmuştuk.
Meğer ODTÜ hep darbecilerin hedefindeymiş.
ODTÜ bugünlerde yine gündemde.
Darbelerden kurtulan ODTÜ, dilerim yol darbesinden de kurtulmayı başarır.
Geçen gün gazetelerde bir cenaze ilanı vardı.
"27 Mayıs Devrimi Öncülerinden Kurmay Albay, eski Tabii Senatör Sami Küçük'ü kaybettik..."
Cenazesi Cuma günü kaldırıldı.
Kocatepe Camii'ndeki cenaze töreninde 27 Mayıs 1960 ihtilalinden sonra kurulan Milli Birlik Komitesi'nde yer alan Kadri Kaplan, Suphi Gürsoytrak ve Numan Esin de vardı.
xxx
27 Mayıs, 12 Eylül'e kadar ‘Bayram'dı.
"Hürriyet ve Anayasa Bayramı..."
Doğrusu o döneme kadar ne bayramı olduğunu anlamamıştık.
Çok da kafa yormamız gerekmiyordu.
Ders kitaplarında falan da fazla bir bilgi yoktu.
Zaten öğretmenlerin verdiği ödevler arasında geçmiyordu.
Bizim için anlamı sadece ‘tatil'di.
Bir darbenin bayramı bir başka darbe tarafından kaldırılmıştı.
12 Eylül darbesinin generalleri ‘bayram'ı iptal ederken, yerine yeni bir bayram koysaydı belki de yarın yine ‘tatil' olacaktı.
xxx
Sami Küçük'ün ölüm ilanını görünce kızdım kendime.
Halbuki bir dönem 27 Mayıs'la ilgili epeyce okumuş, dönemin tanıklarıyla uzun sohbetlere özel gayret göstermiştim.
Yıllarca hem patronumuz, hem ablamız, hem hocamız olan Müşerref Hekimoğlu da "27 Mayıs'ın Romanı"nı yazmıştı.
Doğrusu Sami Küçük'ün hayatta olduğundan haberim yoktu.
Cenaze ilanından sonra da ‘keşke'ler peşi sıra geldi.
Halbuki sorulacak o kadar çok soru, dinlenecek o kadar anı vardı ki...
1916'da Drama'da doğmuş.
Harp Okulu'nu, Harp Akademisini bitirmiş.
Kore Savaşı'nda Türk Tugayı'na lojistik destek için Tokyo Askeri İrtibat Bürosunda görev almış...
27 Mayıs Darbesinde Kurmay Albay olarak yer almış.
Darbeden sonra diğer arkadaşları rütbelerini yükseltirken o karşı çıkmış, aynı rütbeden emekli olmuş...
Konuşabilseydim yakın tarihe ışık tutacak o kadar çok olayı yaşamış ki...
xxx
Merak edip okurken bugüne kadar hiç duymadığım bir ayrıntıya takıldım.
27 Mayıs Darbesini yapanlar ODTÜ'yü kapatmak istemişler;
"Burası Adnan Menderes'in eseri" diyorlarmış.
O karşı çıkmış, engellemiş.
xxx
12 Eylül'de ODTÜ'nün, ODTÜ'lülerin ne badireler atlattığına yaşayarak tanık olmuştuk.
Meğer ODTÜ hep darbecilerin hedefindeymiş.
ODTÜ bugünlerde yine gündemde.
Darbelerden kurtulan ODTÜ, dilerim yol darbesinden de kurtulmayı başarır.
7 Eylül 2011 Çarşamba
HABERTÜRK YAZILARI- EYLÜL
EYLÜL
Nedense Eylül gelince başlar yeni yıl benim için...
Belki okulların başlamasından;
Belki yıllarca Meclis'in açılışının 1 Eylül'de yapılmasından.
Belki de Alpay'ın o meşhur şarkısının ruhumuzla bıraktığı travmadan;
"Eylül'de gel..."
xxx
Doğrusu yaz aylarında hiç çekilmiyor Ankara.
Meclis tatil, milletvekilleri seçim bölgelerinde;
Siyaset yok.
Cumhurbaşkanı ‘Yaz dönemi çalışmaları için Huber Köşkü'nde"...
Başbakan zaten hemen her hafta sonu İstanbul'da...
Bakanlar Anadolu'da.
Telefonda ‘toplantıda' dense de bürokratlar çoktan Ankara dışında.
Devlet memurları yıllık izinde...
Devlet tiyatroları turnede, CSO kapalı.
Konser zaten yok.
Sanat yok, siyaset yok, bürokrasi yok, trafik yok.
En kötüsü çocuk yok,
Okulların tatil olmasıyla birçoğu dedelerin yanında yazlıkta...
Sokaklarda, parklarda cıvıltı yok.
xxx
Hele bayramda.
9 güne çıkınca tatil sanki ‘paydos' zili çalan fabrika gibi boşalmıştı.
Tam bir hayalet kent görünümündeydi Ankara.
Caddeler, parklar, alışveriş merkezleri öksüz kalmış gibi mahzun;
Belki üç beş kuruş kazanırız diye dükkanını açan esnaf mutsuz...
Ne gelen var ne giden.
Sanki ‘kışlık' başkent...
xxx
Eylül öyle mi?
Bu yıl Bayram tatili nedeniyle biraz gecikti ama...
Her Eylül'de yeniden canlanır Ankara.
Sanki bahar gibi.
Perde açma vakti yaklaşır, tiyatrolarda provalar hızlanır.
Meclis'te hareketlilik başlar;
Her gün bir basın toplantısı, karşılıklı polemikle yavaş yavaş kızışır siyaset.
Yargı yılı açılışıyla birlikte adliye koridorları kalabalıklaşır.
Kızılay çevresindeki simitçiler bir başka başlar güne.
Devlet memurları dönmüş, sabah işe; akşam eve yetişme telaşındadır.
Öğleyin daha kalabalıktır lokantalar.
Konur'da tur atan üniversite öğrencileri sıklaşır;
Kafelerin bahçeleri dolar, raflardaki kitaplara dokunanların sayısı artar.
Palamutlar Sakarya'daki balıkçı tezgahlarına düşmeye başlar.
Meyhaneler canlanır...
xxx
Eylül en güzel ayıdır Ankara'nın
Yaz ile sonbaharın buluşma ayı;
Gündüzleri yazdan kalma sıcaklık, akşamları olağanüstü bir serinlik;
Alpay'ın şarkısındaki gibi tatilin ayırdığı sevgililerin;
Kendisini öğrenmeye adayan gençliğin üniversite koridorlarıyla buluşma ayı.
xxx
Üniversitelerin açılmasıyla birlikte göç almaya başlıyor Ankara.
Yandaki sütunlarda röportajını yayınladığımız gazeteci-yazar arkadaşım Adnan Gerger'in de değindiği gibi, diğer şehirlerin aksine Ankara'ya yaşamaya gelenlerin gücü bu kenti değiştirmeye yetmiyor.
Eninde sonunda onlar da Ankaralı oluyor.
Tıpkı 25 yıl önce bizim de Başkent'e adım attığımız gibi.
Yeter ki yöneticiler bu kentin genleriyle, kültürüyle oynamasınlar...
Nedense Eylül gelince başlar yeni yıl benim için...
Belki okulların başlamasından;
Belki yıllarca Meclis'in açılışının 1 Eylül'de yapılmasından.
Belki de Alpay'ın o meşhur şarkısının ruhumuzla bıraktığı travmadan;
"Eylül'de gel..."
xxx
Doğrusu yaz aylarında hiç çekilmiyor Ankara.
Meclis tatil, milletvekilleri seçim bölgelerinde;
Siyaset yok.
Cumhurbaşkanı ‘Yaz dönemi çalışmaları için Huber Köşkü'nde"...
Başbakan zaten hemen her hafta sonu İstanbul'da...
Bakanlar Anadolu'da.
Telefonda ‘toplantıda' dense de bürokratlar çoktan Ankara dışında.
Devlet memurları yıllık izinde...
Devlet tiyatroları turnede, CSO kapalı.
Konser zaten yok.
Sanat yok, siyaset yok, bürokrasi yok, trafik yok.
En kötüsü çocuk yok,
Okulların tatil olmasıyla birçoğu dedelerin yanında yazlıkta...
Sokaklarda, parklarda cıvıltı yok.
xxx
Hele bayramda.
9 güne çıkınca tatil sanki ‘paydos' zili çalan fabrika gibi boşalmıştı.
Tam bir hayalet kent görünümündeydi Ankara.
Caddeler, parklar, alışveriş merkezleri öksüz kalmış gibi mahzun;
Belki üç beş kuruş kazanırız diye dükkanını açan esnaf mutsuz...
Ne gelen var ne giden.
Sanki ‘kışlık' başkent...
xxx
Eylül öyle mi?
Bu yıl Bayram tatili nedeniyle biraz gecikti ama...
Her Eylül'de yeniden canlanır Ankara.
Sanki bahar gibi.
Perde açma vakti yaklaşır, tiyatrolarda provalar hızlanır.
Meclis'te hareketlilik başlar;
Her gün bir basın toplantısı, karşılıklı polemikle yavaş yavaş kızışır siyaset.
Yargı yılı açılışıyla birlikte adliye koridorları kalabalıklaşır.
Kızılay çevresindeki simitçiler bir başka başlar güne.
Devlet memurları dönmüş, sabah işe; akşam eve yetişme telaşındadır.
Öğleyin daha kalabalıktır lokantalar.
Konur'da tur atan üniversite öğrencileri sıklaşır;
Kafelerin bahçeleri dolar, raflardaki kitaplara dokunanların sayısı artar.
Palamutlar Sakarya'daki balıkçı tezgahlarına düşmeye başlar.
Meyhaneler canlanır...
xxx
Eylül en güzel ayıdır Ankara'nın
Yaz ile sonbaharın buluşma ayı;
Gündüzleri yazdan kalma sıcaklık, akşamları olağanüstü bir serinlik;
Alpay'ın şarkısındaki gibi tatilin ayırdığı sevgililerin;
Kendisini öğrenmeye adayan gençliğin üniversite koridorlarıyla buluşma ayı.
xxx
Üniversitelerin açılmasıyla birlikte göç almaya başlıyor Ankara.
Yandaki sütunlarda röportajını yayınladığımız gazeteci-yazar arkadaşım Adnan Gerger'in de değindiği gibi, diğer şehirlerin aksine Ankara'ya yaşamaya gelenlerin gücü bu kenti değiştirmeye yetmiyor.
Eninde sonunda onlar da Ankaralı oluyor.
Tıpkı 25 yıl önce bizim de Başkent'e adım attığımız gibi.
Yeter ki yöneticiler bu kentin genleriyle, kültürüyle oynamasınlar...
4 Eylül 2011 Pazar
HABERTÜRK YAZILARI- DARAĞACI
DARAĞACI
Önümüzdeki hafta Çağdaş Sanatlar Merkezi'nde bir ‘müze' açılacak.
‘Utanç Müzesi'
Kısa demokrasi tarihimizin, utanılması ama unutulmaması gereken ne varsa sergilenecek 12 Eylül'ün yıldönümünde...
Üç hafta boyunca açık kalacak.
Sergiyi gezerken belki yüzümüz kızaracak ama yine ders alacağız.
xxx
Müze daha açılmadan tartışmaları başladı.
Hem de dünya demokrasi tarihinde az rastlanır cinsinden bir tartışma;
Etkinliği düzenleyen 78'liler Federasyonu, ‘müze'de Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının asıldığı darağacını da sergilemek istiyor.
Altındağ Belediyesi ‘vermem' diyor.
78'liler kararlılığını ironik bir dile getiriyor;
"Vermezseniz çalarız..."
xxx
Darağacı yıllarca Adalet Bakanlığı depolarında saklanmış.
Şimdi müzeye dönüştürülen Ulucanlar Cezaevi'nde.
Üç Fidan'ın asıldığı yerde; ama kafeste...
Dün Milliyet'ten arkadaşımız Gökçer Tahincioğlu'nun "Dünyanın En İyi Korunan Darağacı" başlıklı haberini okuduktan sonra Veysel Tiryaki ile konuştuk.
Ulucanlar Cezaevi 2006 yılında boşaltıldıktan sonra Mimarlar Odası Ankara Şubesi direnmiş, bir dizi etkinlikle yıkılıp yerine iş merkezi yapılmasını engellemişti.
Ardından Altındağ Belediye Başkanı Tiryaki, projeye sahip çıktı.
Eleştirilen çok yanı olsa da cezaevini ‘müze' haline getirdi.
Şimdi müzenin sahibi...
Başkan Tiryaki bayram nedeniyle köyünden dönüyordu, gazeteleri henüz görmemiş ama tartışmalardan haberdardı:
"Bir defa darağacını biz güvenlik nedeniyle koruma altına almadık. Basit bir malzemeyle koruma altına aldık. Önce rengini bile değiştirmeyecek koruyucu bir boya sürdük. O bile eleştirildi. Yağmurdan, güneşten, soğuktan, sıcaktan etkilenmemesi için basit bir koruma. Çalacaklarmış. Hadi çalsınlar da görelim."
Aslında, 78'liler Federasyonu, darağacını, geçen sene de istemişti.
Tiryaki, önce "Ulucanlar'da yatanların eşyalarını sergilenmek üzere bize verin, biz de darağacını verelim" demişti.
Ama olmadı;
Geçen sene Federasyon kendi yaptıkları darağacını sergiledi.
Başkan Tiryaki'ye; "Niye ısrarlısınız. Verseniz ne olur, üç haftalığına değil mi" diye sorduk.
Darağacının yerinin cezaevi olduğunu üstüne basa basa tekrarladı;
"Devrimciler orada, o cezaevinde asıldı. Onların anılarının yaşatılacağı en iyi yer Ulucanlar'dır. Eşyaları da orada. Onlar orada canını verdi, bunlar şov peşinde. Daha iyi bir yerde anılarının yaşatılacağını ispat etsinler vereyim. Bir ay içinde Ulucanlar'ı 20 bin kişi ziyaret etti."
xxx
Darağacı çalınıp ‘Çağdaş Sanatlar Merkezi'ne getirilir mi bilemem.
Ama 12 Eylül'den de cezaevlerinden de daha alacağımız çok ders var.
Önümüzdeki hafta Çağdaş Sanatlar Merkezi'nde bir ‘müze' açılacak.
‘Utanç Müzesi'
Kısa demokrasi tarihimizin, utanılması ama unutulmaması gereken ne varsa sergilenecek 12 Eylül'ün yıldönümünde...
Üç hafta boyunca açık kalacak.
Sergiyi gezerken belki yüzümüz kızaracak ama yine ders alacağız.
xxx
Müze daha açılmadan tartışmaları başladı.
Hem de dünya demokrasi tarihinde az rastlanır cinsinden bir tartışma;
Etkinliği düzenleyen 78'liler Federasyonu, ‘müze'de Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının asıldığı darağacını da sergilemek istiyor.
Altındağ Belediyesi ‘vermem' diyor.
78'liler kararlılığını ironik bir dile getiriyor;
"Vermezseniz çalarız..."
xxx
Darağacı yıllarca Adalet Bakanlığı depolarında saklanmış.
Şimdi müzeye dönüştürülen Ulucanlar Cezaevi'nde.
Üç Fidan'ın asıldığı yerde; ama kafeste...
Dün Milliyet'ten arkadaşımız Gökçer Tahincioğlu'nun "Dünyanın En İyi Korunan Darağacı" başlıklı haberini okuduktan sonra Veysel Tiryaki ile konuştuk.
Ulucanlar Cezaevi 2006 yılında boşaltıldıktan sonra Mimarlar Odası Ankara Şubesi direnmiş, bir dizi etkinlikle yıkılıp yerine iş merkezi yapılmasını engellemişti.
Ardından Altındağ Belediye Başkanı Tiryaki, projeye sahip çıktı.
Eleştirilen çok yanı olsa da cezaevini ‘müze' haline getirdi.
Şimdi müzenin sahibi...
Başkan Tiryaki bayram nedeniyle köyünden dönüyordu, gazeteleri henüz görmemiş ama tartışmalardan haberdardı:
"Bir defa darağacını biz güvenlik nedeniyle koruma altına almadık. Basit bir malzemeyle koruma altına aldık. Önce rengini bile değiştirmeyecek koruyucu bir boya sürdük. O bile eleştirildi. Yağmurdan, güneşten, soğuktan, sıcaktan etkilenmemesi için basit bir koruma. Çalacaklarmış. Hadi çalsınlar da görelim."
Aslında, 78'liler Federasyonu, darağacını, geçen sene de istemişti.
Tiryaki, önce "Ulucanlar'da yatanların eşyalarını sergilenmek üzere bize verin, biz de darağacını verelim" demişti.
Ama olmadı;
Geçen sene Federasyon kendi yaptıkları darağacını sergiledi.
Başkan Tiryaki'ye; "Niye ısrarlısınız. Verseniz ne olur, üç haftalığına değil mi" diye sorduk.
Darağacının yerinin cezaevi olduğunu üstüne basa basa tekrarladı;
"Devrimciler orada, o cezaevinde asıldı. Onların anılarının yaşatılacağı en iyi yer Ulucanlar'dır. Eşyaları da orada. Onlar orada canını verdi, bunlar şov peşinde. Daha iyi bir yerde anılarının yaşatılacağını ispat etsinler vereyim. Bir ay içinde Ulucanlar'ı 20 bin kişi ziyaret etti."
xxx
Darağacı çalınıp ‘Çağdaş Sanatlar Merkezi'ne getirilir mi bilemem.
Ama 12 Eylül'den de cezaevlerinden de daha alacağımız çok ders var.
31 Ağustos 2011 Çarşamba
HABERTÜRK YAZILARI- TUZAK
TUZAK
Bayram tatili 9 güne çıktı ya;
Yurdun hemen her tarafından trafik kazası haberleri yağmaya başladı.
İlk üç günde 62 ölü, yaralı sayısı 338...
Sadece arife günü 26 ölü, 140 yaralı vardı.
Trafik canavarı ‘bayram bile' dinlemiyordu;
Eskişehir, Karacabey, Gelibolu'dan peş peşe kaza haberleri geliyordu.
xxx
Dün radyoda kaza haberlerini dinleyip büroya gelirken, yolda trafik kontrolü vardı.
AŞTİ Bulvarı olarak da bilinen Sakıp Sabancı Bulvarı'nda trafik ekipleri hız kontrolü yapıyordu.
Öyle ya;
Başkent'in belli başlı bulvarlarına yerleştirilen radarlı kameralara yaklaşınca bütün sürücüler frene asılıyor;
Hepsi birden 70 kilometreye düşüyor.
Kameraları geçer geçmez de gaza basıyorlar.
Polis yine uyanıklık yapmış, MOBESE kameralarını 500 metre kadar geçince bu kez yola başka bir radar koymuş;
İstisnasız bütün sürücüleri avlıyordu.
xxx
Devlet trafik canavarına çözüm bulabilmek için yıllardır sürücülere deyim yerindeyse ‘tuzak' kuruyor.
Henüz duble yollar bu kadar yaygın değilken hemen her tepe üstünde trafik kontrolü yapılır;
Kamyonun peşinde kaldığı için dakikalarca dayanamayıp sollayan sürücüler mutlaka yakalanırdı.
Yıllarca bu çeşit ‘terbiye' yöntemi bir işe yaramadı.
Kazalarda rekor üstüne rekor kırıldı.
Şimdi henüz tam olarak bitmese de duble yollarla karayollarındaki ‘kör nokta'lar giderek kayboluyor.
xxx
Galiba henüz tam bilincine ulaşamadığımız nokta, yol yapımının bir mühendislik;
Trafiğin de 'bilim' konusu olduğu.
Şehirlerarası yollarda ‘kör noktaların kaldırılması için yeni yollar yapılırken, Ankara içinde yeni yapılan yollarla kör noktalar yaratılıyor.
Örnek yine AŞTİ Bulvarı'ndan...
Tıkanan Eskişehir yoluna alternatif olarak inşa edilirken yolun iki kıyısında yapılaşmaya izin verilmeyeceği, bağlantı yolları olmayacağı söylenmişti.
Ama şimdi hemen Mustafa Kemal Mahallesi'ni geçer geçmez yeni bir bağlantı yolu bağlanıyor.
Hem de tam virajın orta noktasında.
Her iki taraftan gelen araçların birbirini görmesi mümkün değil...
Kaza olduğunda ise söylenecekler belli;
"Kader..."
xxx
Trafikte de polis ‘tuzak' kurmaktan; sürücüler ‘kader' deyip kuralları hiçe sayarak gaza basmaktan vazgeçmediği, yol yapımının mühendislik olduğunu kabul etmediğimiz sürece anlaşılan daha çok rekor kırılacak.
Bayram tatili 9 güne çıktı ya;
Yurdun hemen her tarafından trafik kazası haberleri yağmaya başladı.
İlk üç günde 62 ölü, yaralı sayısı 338...
Sadece arife günü 26 ölü, 140 yaralı vardı.
Trafik canavarı ‘bayram bile' dinlemiyordu;
Eskişehir, Karacabey, Gelibolu'dan peş peşe kaza haberleri geliyordu.
xxx
Dün radyoda kaza haberlerini dinleyip büroya gelirken, yolda trafik kontrolü vardı.
AŞTİ Bulvarı olarak da bilinen Sakıp Sabancı Bulvarı'nda trafik ekipleri hız kontrolü yapıyordu.
Öyle ya;
Başkent'in belli başlı bulvarlarına yerleştirilen radarlı kameralara yaklaşınca bütün sürücüler frene asılıyor;
Hepsi birden 70 kilometreye düşüyor.
Kameraları geçer geçmez de gaza basıyorlar.
Polis yine uyanıklık yapmış, MOBESE kameralarını 500 metre kadar geçince bu kez yola başka bir radar koymuş;
İstisnasız bütün sürücüleri avlıyordu.
xxx
Devlet trafik canavarına çözüm bulabilmek için yıllardır sürücülere deyim yerindeyse ‘tuzak' kuruyor.
Henüz duble yollar bu kadar yaygın değilken hemen her tepe üstünde trafik kontrolü yapılır;
Kamyonun peşinde kaldığı için dakikalarca dayanamayıp sollayan sürücüler mutlaka yakalanırdı.
Yıllarca bu çeşit ‘terbiye' yöntemi bir işe yaramadı.
Kazalarda rekor üstüne rekor kırıldı.
Şimdi henüz tam olarak bitmese de duble yollarla karayollarındaki ‘kör nokta'lar giderek kayboluyor.
xxx
Galiba henüz tam bilincine ulaşamadığımız nokta, yol yapımının bir mühendislik;
Trafiğin de 'bilim' konusu olduğu.
Şehirlerarası yollarda ‘kör noktaların kaldırılması için yeni yollar yapılırken, Ankara içinde yeni yapılan yollarla kör noktalar yaratılıyor.
Örnek yine AŞTİ Bulvarı'ndan...
Tıkanan Eskişehir yoluna alternatif olarak inşa edilirken yolun iki kıyısında yapılaşmaya izin verilmeyeceği, bağlantı yolları olmayacağı söylenmişti.
Ama şimdi hemen Mustafa Kemal Mahallesi'ni geçer geçmez yeni bir bağlantı yolu bağlanıyor.
Hem de tam virajın orta noktasında.
Her iki taraftan gelen araçların birbirini görmesi mümkün değil...
Kaza olduğunda ise söylenecekler belli;
"Kader..."
xxx
Trafikte de polis ‘tuzak' kurmaktan; sürücüler ‘kader' deyip kuralları hiçe sayarak gaza basmaktan vazgeçmediği, yol yapımının mühendislik olduğunu kabul etmediğimiz sürece anlaşılan daha çok rekor kırılacak.
28 Ağustos 2011 Pazar
HABERTÜRK YAZILARI- BU KENT FABRİKA MIDIR?
BU KENT FABRİKA MIDIR?
Meğer herkesin gözü kulağı Bakanlar Kurulu'ndan çıkacak karardaymış.
Zaten Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç kararı "Kamuoyunun en çok merak ettiği" cümlesiyle açıkladı.
Televizyonlar da ‘müjde' diye verdi.
xxx
9 günlük bayram tatilinden bahsediyorum.
Kamu çalışanları, 29 Ağustos Pazartesi yarım gün, 2 Eylül Cuma günü tam gün idari izinli sayılınca otomatikman 9 güne çıkan bayram tatilinden...
Sanki Arınç fabrikanın ‘paydos' zilini çaldı;
Başkent boşalıyor.
AŞTİ ana baba günü gibi...
Otobüsler boş geliyor, dolu gidiyor.
Şehirlerarası yollar, ‘gidiş' yönüne doğru tıklım tıklım.
xxx
Burası bir başkent;
Nüfusu 4.5 milyonu çoktan geçti.
Siyaseti, ekonomisi ile bütün ülkenin gözü bu kentin üzerinde.
Sanatı, kültürü, sineması, tiyatrosu eskiye göre zayıflasa da diğer şehirlere göre hala gözde.
Bu kent bütün ülkenin gündemine damga vuruyor.
Burada ülkenin geleceğini belirleyen kararlar alınıyor.
Ama ‘bayram'lar yaklaşmayagörsün...
Hesaplar yapılıyor, aradaki günler hafta sonu ile birleştiriyor;
9 gün mü olacak, 10 gün mü?..
Herkesin gözü kulağı buraya çevriliyor.
Bakanlar Kurulu'ndan ‘müjde' çıkınca sevinç çığlıkları atılıyor.
İnsanlar kendisini akın akın Ankara dışına atıyor.
Galiba bu kent, çalışmak için gelinen bir fabrika...
Galiba insanlar tatil için çalışıp para kazanmak amacıyla bu kentte yaşıyor.
xxx
Ankara boşaldı yine.
Sokaklar sessiz;
Caddeler boş, trafik rahat...
Belki Bayramın ilk günleri tatile gidemeyenler çıkacak sokağa;
Kimi nasıl olsa ücretsiz diye tıklım tıklım dolduracaklar otobüsleri, akraba ziyaretine gidecek.
Kimi alışveriş merkezlerinin serin koridorlarında dolaşacak.
Belki Kızılay'da, Ulus'ta bayram harçlığını alan birkaç genç volta atacak.
Ama Kale öksüz;
Eymir kenarı sessiz.
Ahlatlıbel uçurtma uçuracak çocukları bekliyor...
Boş salonlarda oynayacak sezonun en güzel filmleri
xxx
Halbuki en güzel mevsimi Ankara'nın...
Gündüzleri biraz sıcak olsa da ödülü var akşamları;
Olağanüstü bir serinlik
Ne üşüten ne ürperten...
Eksik olan sadece deniz mi?
Buralara çalışmaya gelen kimse Ankaralı olamıyor mu?
Bayramda kalanlarla Ankara'nın keyfini çıkarmak üzere;
İyi Bayramlar...
24 Ağustos 2011 Çarşamba
HABERTÜRK YAZILARI- DÜNYANIN BÜTÜN ÇİÇEKLERİ
DÜNYANIN BÜTÜN ÇİÇEKLERİ
Biri şair, gazeteci, felsefeci, siyasetçi milletvekili;
Diğeri bir köy öğretmeni ama sadece öğretmen değil, bir köy önderi...
Büyük bir tevazu ve sessizlikle aramızdan ayrıldılar...
Geride çok sayıda ‘eser' bırakarak...
xxx
Ölüm hep soğuktur. Hep başa çıkılmazdır.
"Ölüm adın kalleş olsun" isyanlarının öznesidir.
Şehitler gider yurdun dört bir yanına.
Hangisine içinin yanacağını bilmez insan.
Bir yandan haber yapmanın dayanılmaz soğukluğu, diğer yandan içinin acısı.
Ama bazen yanı başında bitiverir ölüm....
xxx
İlkokul öğretmenleri unutulmaz.
Hele birinci sınıf öğretmenleri...
Korkarak girer minik çocuklar sınıfa, ağlar.
Alışamaz bir türlü okula, evine dönmek ister.
Öğretmen yaptığı işi sadece ‘iş' olarak görüyorsa vay çocuğun haline.
Okuldan da okumaktan da nefret eder.
Ama ya öğretmen sadece ‘iş'ini yapmıyor;
Gerektiğinde çocuk olup onlarla oyunlar oynarsa
Gerektiğinde hem anne hem babalık yapıyorsa yıllarca unutulmaz.
xxx
Biz şanslıydık belki de.
Öğretmenimiz Köy Enstitülüydü.
Köyde çoluğu, çocuğu, genci yaşlısı hepsinin üzerinde bir ağırlığı vardı.
Yoldan geçerken herkes saygıyla ayağa kalkardı.
Şanslıydık, oğlu Recep Nuri de aynı sınıftaydı.
Az mı dayak yedi bizim yüzümüzden;
Babasından değil, öğretmeninden.
Oğluna farklı davranmadığını göstermek için en çok ona yüklenirdi.
Bizim yaptığımız yaramazlıkların faturasını da o öderdi.
Artık ‘büyüdüğümüzde' de bırakmazdı peşimizi.
Sadece ‘okuma yazma' öğretmekle kalmadı.
İnsanları sevmeyi de, ağaç dikmeyi de, dünyaya bakmayı da zeybek oynamayı da öğretmişti.
Kısacası korkmamayı...
Tek öğretemediği hep beraber türkü söylemekti.
xxx
Gazi Üniversitesi'nde ‘gazetecilik' okurken tanıdık O'nu.
Şairdi; tek kanallı TRT'de şiir programları yapardı.
Eskiden milletvekiliymiş diyorlardı.
12 Eylül günleriydi.
Henüz YÖK düzeni tam gelmediği için derslere devam zorunluluğumuz yoktu.
Adalet Partisi'nde siyaset yaptığını öğrenince belki biraz mesafeli yaklaşmıştık.
Ama o ne olursa olsun nezaketinden bir şey kaybetmiyor;
Bizi eleştirirken bile ders vermeyi ihmal etmiyordu;
"Hep birlikte hareket ettiğinizi söylüyorsunuz ama 10 kişi bir araya gelip bir türkü söyleyemiyorsunuz..."
Haklıydı.
Daha çocukken ilkokul öğretmenimiz bile başaramamıştı.
xxx
Önce ilkokul öğretmenim Ali Haydar Hacıoğlu'nun acı haberi geldi.
Ardından üniversitedeki hocamız Gökhan Evliyaoğlu'nun...
"Dünyanın bütün çiçekleri"nin özlemini bırakmışlardı bize miras olarak.
Gökhan Hocanın yakınları var mı bilemiyorum.
Ama bizim yüzümüzden babasından çok dayak yiyen Recep Nuri'yi arayıp Ceyhun Atıf Kansu'nun dizeleri ile başsağlığı dilemek istedim.
"Dünyanın bütün çiçeklerini diyorum
Bütün çiçeklerini getirin buraya,
Öğrencilerimi getirin, getirin buraya,
Kaya diplerinde açmış çiğdemlere benzer
Bütün köy çocuklarını getirin buraya,
Son bir ders vereceğim onlara,
Son şarkımı söyleyeceğim,
Getirin, getirin...ve sonra öleceğim."
Biri şair, gazeteci, felsefeci, siyasetçi milletvekili;
Diğeri bir köy öğretmeni ama sadece öğretmen değil, bir köy önderi...
Büyük bir tevazu ve sessizlikle aramızdan ayrıldılar...
Geride çok sayıda ‘eser' bırakarak...
xxx
Ölüm hep soğuktur. Hep başa çıkılmazdır.
"Ölüm adın kalleş olsun" isyanlarının öznesidir.
Şehitler gider yurdun dört bir yanına.
Hangisine içinin yanacağını bilmez insan.
Bir yandan haber yapmanın dayanılmaz soğukluğu, diğer yandan içinin acısı.
Ama bazen yanı başında bitiverir ölüm....
xxx
İlkokul öğretmenleri unutulmaz.
Hele birinci sınıf öğretmenleri...
Korkarak girer minik çocuklar sınıfa, ağlar.
Alışamaz bir türlü okula, evine dönmek ister.
Öğretmen yaptığı işi sadece ‘iş' olarak görüyorsa vay çocuğun haline.
Okuldan da okumaktan da nefret eder.
Ama ya öğretmen sadece ‘iş'ini yapmıyor;
Gerektiğinde çocuk olup onlarla oyunlar oynarsa
Gerektiğinde hem anne hem babalık yapıyorsa yıllarca unutulmaz.
xxx
Biz şanslıydık belki de.
Öğretmenimiz Köy Enstitülüydü.
Köyde çoluğu, çocuğu, genci yaşlısı hepsinin üzerinde bir ağırlığı vardı.
Yoldan geçerken herkes saygıyla ayağa kalkardı.
Şanslıydık, oğlu Recep Nuri de aynı sınıftaydı.
Az mı dayak yedi bizim yüzümüzden;
Babasından değil, öğretmeninden.
Oğluna farklı davranmadığını göstermek için en çok ona yüklenirdi.
Bizim yaptığımız yaramazlıkların faturasını da o öderdi.
Artık ‘büyüdüğümüzde' de bırakmazdı peşimizi.
Sadece ‘okuma yazma' öğretmekle kalmadı.
İnsanları sevmeyi de, ağaç dikmeyi de, dünyaya bakmayı da zeybek oynamayı da öğretmişti.
Kısacası korkmamayı...
Tek öğretemediği hep beraber türkü söylemekti.
xxx
Gazi Üniversitesi'nde ‘gazetecilik' okurken tanıdık O'nu.
Şairdi; tek kanallı TRT'de şiir programları yapardı.
Eskiden milletvekiliymiş diyorlardı.
12 Eylül günleriydi.
Henüz YÖK düzeni tam gelmediği için derslere devam zorunluluğumuz yoktu.
Adalet Partisi'nde siyaset yaptığını öğrenince belki biraz mesafeli yaklaşmıştık.
Ama o ne olursa olsun nezaketinden bir şey kaybetmiyor;
Bizi eleştirirken bile ders vermeyi ihmal etmiyordu;
"Hep birlikte hareket ettiğinizi söylüyorsunuz ama 10 kişi bir araya gelip bir türkü söyleyemiyorsunuz..."
Haklıydı.
Daha çocukken ilkokul öğretmenimiz bile başaramamıştı.
xxx
Önce ilkokul öğretmenim Ali Haydar Hacıoğlu'nun acı haberi geldi.
Ardından üniversitedeki hocamız Gökhan Evliyaoğlu'nun...
"Dünyanın bütün çiçekleri"nin özlemini bırakmışlardı bize miras olarak.
Gökhan Hocanın yakınları var mı bilemiyorum.
Ama bizim yüzümüzden babasından çok dayak yiyen Recep Nuri'yi arayıp Ceyhun Atıf Kansu'nun dizeleri ile başsağlığı dilemek istedim.
"Dünyanın bütün çiçeklerini diyorum
Bütün çiçeklerini getirin buraya,
Öğrencilerimi getirin, getirin buraya,
Kaya diplerinde açmış çiğdemlere benzer
Bütün köy çocuklarını getirin buraya,
Son bir ders vereceğim onlara,
Son şarkımı söyleyeceğim,
Getirin, getirin...ve sonra öleceğim."
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)