28 Mart 2012 Çarşamba

HABERTÜRK YAZILARI- ZAFER GÜNLERİ





ZAFER GÜNLERİ

Mimarlar Odası'nın basın bildirisi Cumartesi günü öğleden sonra düştü faksımıza;
O saatten sonra da aklıma...
Büyükşehir Belediyesi'ne çağrıda bulunuyordu mimarlar;
"Bırakın Ankara nefes alsın"
Konu ‘Zafer Meydanı'

xxx

O akşam yola koyulduk temsilcimiz Muharrem Sarıkaya ile...
Hava kararmış, henüz saatler ileri alınmamış;
Bildik Kızılay kalabalığı...
Zafer Meydanı'na yaklaştıkça şaşkınlığımız daha da arttı.
Doğrusu epeydir ihmal etmişiz.
Ortada ne meydan kalmıştı, ne tarih.

xxx

Başkent'in ilanından kısa süre sonra 1927 yılında planlanmış;
Ortadaki Zafer Anıtı'nı İtalyan Heykel Sanatçısı Pietro Canonica yapmış;
Cumhuriyet'in ilk yıllarında Lörcher, ardından Jansen planlarında Atatürk Bulvarı üzerinde kent merkezine nefes aldıran meydan olarak tasarlanmış.
Mimarlar Odası, 1960'lı yıllarda Zafer Çarşısı'nın yapılmasını meydanın yeşil dokusunun yok edilmesinin ilk adımı olarak değerlendirmiş.
Biz o günleri görmedik;
Niye yapıldı diye sorgulama gereği de duymadık.
Bizim için buluşmalarımızın adresiydi Zafer...

Xxx

Cumartesi akşamı ağır ağır inerken Zafer Çarşısı'nın merdivenlerinden umduğumuzu bulamayacağımızı biliyorduk.
Ama hayal kırıklığına da hazır değildik.
Ortadaki çay bahçesi çoktan yok olmuştu.
Zaten ‘Zafer Günleri'mizde bizim için lükstü...
Cebimizdeki para orada oturmaya yetmezdi.
Merdivenlerden indiğimizde oraya bakmamak için dalardık hemen karşısındaki galeriye.
Şimdiki gibi belediyelerin kurslarına katılanların değil; sanatçıların sergileri...
Kimi zaman sohbet olanağı bulunca dünyaların bizim olduğu sanatçılar.

xxx

Ardından ver elini kitapçılar...
Toplum Kitapevi tam karşıda;
Remzi İnanç her zamanki yerinde.
Önceleri çekinirdik Aziz Nesin, Hasan Hüseyin gibi yazarları görünce içeriye girmeye.
Sonra attık çekingenliği kitap sorma bahanesiyle;
Ne de olsa gazetecilik öğrencisiydik.
Artık sohbeti bölüp Ahmet Arif'e sorar olmuştuk ‘ikinci kitap ne zaman çıkacak' diye...
Belki alışmıştı büyük şair, sinirlenmez o davudi sesiyle kısa yanıtlar verir asıl bizi konuşturmaya çalışırdı.
Ardından Dost Kitapevi.
Kitap karıştırırken en güzel müzikleri ‘bedava' dinleyebileceğiniz tek mekan.
Sonra ver elini Apo'nun çay ocağı...
Diğer üniversitelerden arkadaşlar da gelmiş.
Ayaküstü saatler süren sohbetler.
Çay ucuz, simit bol, yorulmak yok.

xxx

Bizim bildiğimiz kitapçılar kapanalı yıllar olmuş;
Yerlerinde dersane kitapları.
Apo'nun çay ocağına doğru gitmiyor ayaklarım;
Zaten kepenk indirilmiş.
Bizim için ‘okul' olan Zafer Çarşısı çoktan başkalarının okulu olmuş.
Koşar adım çıkıyoruz çarşıdan.
Adeta kaçıyoruz.

xxx

Üstü daha berbat.
Birkaç yıl önce ‘örnek' diye yapılmıştı taksi durağı.
Şimdi işçiler yıkmaya çalışıyorlardı.
Çevresi beton bloklar...
Zoraki biten çimler çoktan sökülmüş.
Meydan gideli çok olmuş.
Umarız ki ‘Zafer Günleri' yeniden yaşanır.

25 Mart 2012 Pazar

HABERTÜRK YAZILARI- KORKULUK



KORKULUK

‘Kent Estetiği Daire Başkanlığı' iki yeni ihale açmış.
‘Paslanmaz korkuluk' alınacak.
Merak etmeyin;
Tarlalara karga kovalamak için dikilecek korkuluklardan değil.
Kent içindeki yolların, köprülerin kenarlarına dikilenlerden...
Paslanmaz çelikten olacak.
Ayrıntılar Büyükşehir Belediyesi'nin internet sitesinde...

xxx

Doğrusu bu korkuluklar beni uzun süredir korkutuyor.
Özellikle de geçen sene Mayıs ayında Habertürk TV'den arkadaşımız Beyhan Mutlu'yu trafiğe kurban verdiğimizden bu yana.
İçinde bulunduğu araç ODTÜ köprüsünden aşağıya uçmuş;
Beyhan'ı genç yaşta aramızdan almıştı.
O gece yaralıları otomobilden çıkarmaya çalışan itfaiye personeli uyarmıştı:
"Normal şartlarda bu korkulukların araba çarptığında savurması lazım. Ama Ankara'dakiler nedense hemen parçalanıyor, hatta bıçak gibi kesiyor..."
Benzer manzarayı kısa süre önce bir minibüs kazasında gördük.
Minibüs yoldan çıkarak Fatih Köprüsünde asılı kalmış, ön koltukta oturan yolculardan biri köprüden aşağıya düşmüştü.

xxx

Geçen seneden beri işin uzmanı olabileceğini düşündüğüm kiminle karşılaşsam aynı soruyu soruyorum;
"Yol kenarlarındaki bu korkulukların, bariyerlerin bir standardı var mı?"
Şimdiye kadar doyurucu bir yanıt alabildiğimi söylesem yalan olur.
Belki de yanlış kişilere sorduğum için doğru yanıtı bulamıyorum.

xxx
Aynı şekilde bir başka fotoğraf da dün HT Ankara'nın birinci sayfasındaydı.
Deklanşöre Arif Akdoğan basmıştı.
Sürücüsünün kontrolünü kaybettiği bir cip, Meşrutiyet Caddesinde yoldan çıkmış;
Kaldırımda kalem satan 76 yaşındaki bir vatandaşın ağır yaralanmasına neden olmuştu.
Aracın çarptığı elektrik direğinin üzerinde asılı fotoğrafını görünce, arkadaşımız Ahmet Kıvanç'ın geçen sene yazdığı bir haberi hatırladım.
Şimdi kapatılan Yüksek Denetleme Kurulu, TEDAŞ'a satılan direklerle ilgili Özel İnceleme Raporu hazırlamıştı.
Büyük kentler dahil bazı bölgelerdeki elektrik direklerinin şartnameye uygun üretilmediği tespit edilmişti.
Rapora göre TEDAŞ, direklerin uzunluk itibariyle olması gereken asgari ağırlıklarını belirleyerek, ihale şartnamelerine koymuş;
Ancak dört ayrı firma tarafından üretilen direklerin standartlara uymadığı ve şartnamede belirtilen ağırlıklara sahip olmadığı belirlenmişti.
Kısacası ince sacdan yapılmıştı.
Hatta bir ilimizin valisi resmi yazı yazmıştı.
"Aydınlatma amaçlı olarak tesis edilen direklerimize, bazı belediyeliklerde bayrak, flama, afiş vb malzemeler asılarak direklerin tepe kuvvetlerini zayıflattığı ve anılan malzemelerden dolayı direklerimizin gelen rüzgar kuvvetini karşılayamaması nedeniyle yıkılarak hasar oluştuğu tespit edilmiş..."

xxx

Rapor Meclis'in tozlu raflarındaki yerini çoktan aldı.
Umarız Büyükşehir'in düzenlediği ihalede alacağı malzemeler korku-luk olarak kalmaz.

22 Mart 2012 Perşembe

HABERTÜRK YAZILARI- ÖĞRENCİLER OT MU


ÖĞRENCİLER OT MU?

HOCA'yı en son üç yıl kadar önce görmüştük.
HABERTÜRK TV'de katıldığı bir programdan sonra uzun süre sohbet etmiştik.
İlginç projeleri vardı;
Okula gitmeden bilgisayar üzerinden evden eğitim...
Evde özel bir dolapta yaz-kış taze hayvan yemi üretebilecek taze ot makinesi...
Projeleri haberleştirince büyük ilgi görmüştü.

xxx

Manisa'da Celal Bayar Üniversitesi'ni ziyaret eden Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç'ı "Biz görevi Atatürk'ten devraldık" diyerek protesto eden öğrenciye çıkışan rektörün soyadı ilginçti.
"Atatürk'ten sen görev alamazsın. Görev aldıysan ben de sizi okuldan atarım. Cumhuriyet'i savunacak biri varsa o da benim. Ben Rektörüm. Siyasi slogan atarsanız üniversiten atarım" diyen Rektör Mehmet Pakdemirli, Hoca'nın oğluydu.
O gün arkadaşlar Prof. Dr. Ekrem Pakdemirli'yi aradılar;
"Oğlumla telefonla konuştum. Kimseyi okuldan atmaz" demişti.

xxx

Pakdemirli'yi müsteşarlığı döneminden tanımıştık;
Hazine'nin patronu olarak bakanlar üstüydü.
Adı ‘Uçan Müsteşar'a çıkmıştı.
Pilot brövesi vardı.
Uçak kullanmaya meraklıydı.
İzmir'den Ankara'ya konuklarını getirirken evinin penceresinin açık kaldığını havadan gördüğü, konuklarını bıraktıktan sonra İzmir'e geri dönüp penceresini kapatarak tekrar Ankara'ya gittiği efsane gibi anlatılırdı.
Sonradan Manisa'dan siyasete atıldı. Ulaştırma, Maliye ve Gümrük Bakanlığı yaptı.
Şimdilerde çok eleştiriyor ama rahmetli Turgut Özal'ın Köşk'e çıkmasından sonra Yıldırım Akbulut'un karşısında desteklediği Mesut Yılmaz hükümetinde Başbakan Yardımcılığı yaptı.

xxx

Bakanlığı döneminde sürekli proje geliştiren, emekliliğinde boş durmayıp kafa yoran Prof. Dr. Ekrem Pakdemirli'nin, "Benim oğlum kimseyi okuldan atmaz" sözleri şaşırtıcı değildi.
Ama maalesef oldu;
Oğul Pakdemirli, "Atarım" dediği öğrenciyi okuldan attı.
Arkadaşlardan yeniden rica ettim;
Baba Pakdemirli'yi yeniden aradılar.
Bu kez oğlunun yanında yer alıyordu:
"Öğrencinin zaten Selçuk Üniversitesi'nden de atıldığını duydum. 4 yıldır okuyor, ancak bir dersten geçmiş...."
Bu kez yanıtı şaşırtıcıydı;
Anlaşılan Pakdemirli hoca son dönemde eğitim projelerini bir kenara bırakmış, ot makinesi üzerinde daha fazla kafa yormuş.
İki metre boyunda özel bir dolap yapılacak, içine güneş ışığı veren özel lamba yerleştirilecek.
Raflara çekmeceler konulacak.
İçindeki özel fıskiye sistemi ile kimyasal besin maddesi püskürtülecek.
Çekmecelere tohum serpilecek. Ot bir haftada 20 santime ulaşacak.
Yabani otlar da temizlenecek.

HABERTÜRK YAZILARI- GÖKÇEKLİ YILLAR


GÖKÇEKLİ YILLAR

Aradan 18 yıl geçmiş.
Üst üste dördüncü dönem...
Geçenlerde "Yine aday olmak istiyorum" diyordu...

xxx

Melih Gökçek'ten bahsediyorum.
İlk olarak Keçiören Belediye başkanlığı döneminden tanımıştık.
25 Mart 1984 yerel seçimlerinde işbaşına gelmişti.
Bizim öğrenci olduğumuz yıllardı.
O dönemki hocalarımızdan Prof. Dr. Onur Kumbaracıbaşı'nın Türk Haberler Ajansı için düzenlediği ankette anketör olarak görev yapmış, bir arkadaşımızla Keçiören'i dolaşmıştık.
O günlerde insanlar Gökçek'i tanımıyor, "Oylar Özal'a" diyordu...
İkinci seçiminde 1989'da aday olduğunda İnönü rüzgarı esiyordu;
Bu kez başkanlığı Hamza Kırmızı'ya kaptırmıştı.
Bürokrasiye; Çocuk Esirgeme Kurumu Genel Müdürlüğü'ne geçiş yaptı.
1991 yılı ise dönüm noktasıydı.
ANAP'ta desteklediği Yıldırım Akbulut, Mesut Yılmaz'a karşı genel başkanlığı kaybedince o da Refah Partisi'ne geçmişi;
Refah, MHP ve şimdilerde artık bilinmeyen Islahatçı Demokrasi Partisi'nin ittifak yaptığı 20 Ekim 91 seçimlerinde milletvekili olmuştu.

xxx
Gökçek kazanmıştı ama partisi muhalefette idi.
Meclis Meclis olalı herhalde böyle bir muhalefet görmemişti.
Erbakan, saatler süren basın toplantısında nasıl iktidara geleceklerini anlatıyor;
Partisi, bir avuç milletvekili ile dönemin iktidar ortakları DYP ile SHP'ye adeta nefes aldırmıyordu.
Partinin iki ağır topu Oğuzhan Asiltürk ile Şevket Kazan Genel Kurul'da hiç yerlerine oturmuyor;
Kürsü performansında iki genç milletvekili, Bülent Arınç ile Abdullah Gül öne çıkıyordu.
Özal'ın beklenmedik ölümü üzerine Demirel Köşk'e çıkıyor; İnönü sürpriz bir şekilde siyaseti bıraktığını açıklıyor;
DYP'de Tansu Çiller, SHP'de Murat Karayalçın dönemi başlarken yerel seçim sınavı da gelip çatmıştı.

xxx

Ankara'da Karayalçın'ın boşalttığı koltuğu Korel Köymen doldurmaya hazırlanıyordu.
Rakibi Gökçek ise milletvekilliğinden istifa etmeden aday olmuştu.
Galiba seçimlerden bir hafta kadar önceydi;
Yani 18 yıl önce bugünler.
Meclis koridorlarında gazeteci arkadaşım Emin Varol ile dolaşırken Gökçek ile karşılaşınca laf attık;
"Ne işin var buralarda? Nasıl olsa seçimi kaybedeceğim deyip Meclis'te mi dolaşıyorsun..."
Gökçek ise altta kalmadı:
-Kesin ben kazanıyorum. İnanmazsanız gelin bir anket yapalım..."
Şevket Kazan'ın odasına geçtik.
Anket yöntemi ilginçti.
Ben üç rakam söylüyorum, arkadan Emin, geri kalanı bir başkası...
Yani aranan numaranın kime ait olduğunu bilmek mümkün değil...
Melih bey karşısında çıkana kimin oy vereceğini soruyor.
Yanıtların büyük bölümü Gökçek diyordu.
Sonunda ‘tamam' deyip bıraktık.
Zaten Gökçek de bir hafta sonra 6 bin 500 oy farkla kazandı,
2 yıl 3 ay süren milletvekilliğine veda etti.
Çöplükteki oylar tartışması kısa süre sonra unutuldu.,

xxx
Geçenlerde ziyaretimize geldiğinde o günü hatırlattım;
-7'inci telefondan sonra kaçtınız. Var mısınız yeni bir anket yapmaya...
4 dönem üst üste seçilerek rekor kıran Gökçek, dün İzmir'den davet geldiğini söylüyordu.

14 Mart 2012 Çarşamba

HABERTÜRK YAZILARI- FIRLATMA TARİHİ





FIRLATMA TARİHİ

"300-400 gram ağırlıktaki bu cisim, kafamı 5-6 santim sıyırarak geçti. Kafama çarpsaydı bu açıklamayı muhtemelen hastanede yapıyor olacaktım..."
Pazar günü evde dinlenirken televizyonda film izlemek yerine haber kanallarını zaplıyordum;
Postacı tatil gününde sokakları dolaşırmış misali...
Doğrusu televizyonlardaki Pazar filmlerinden daha heyecanlıydı.
Ama Meclis'te, olay yerinde olmanın heyecanı başka...

xxx
Günlerdir yazıyoruz, televizyonlardan da izliyorsunuz.
4+4+4 ne getiriyor, iyi mi kötü mü; onun tartışmasına girecek değilim.
Ama doğrusu ‘alet'e taktım...
Nabi Avcı'nın ‘başıma fırsattılar' deyip basın toplantısında gösterdiği; "300-400 gramlık" cisme.
Nabi Hoca, "Bu, Akif Hamzaçebi tarafından Komisyon Başkanı'na atılan kırtasiye malzemesidir'' dediği andan itibaren hemen herkese soruyorum.
-Bunun adı ne?...
Sorduğumda herkesin gözünün önüne geliyordu ama kimse adını koyamıyordu.
Herkesten farklı bir yanıt, çoğu da uydurma...
Sonunda kırtasiye malzemesi satan mağazalara bile sorduk.
Galiba onlar da uydurdu:
"Bant kesme makinesi..."
Derken televizyonda bir alt yazı;
"Bant tankını kim attı?..."
Meğerse ‘tank'mış adı.
Sonunda bu da olmuş;
Meclis'te tank da atılırmış...

xxx
Eskiden vekiller bu konuda daha uzmandı.
Misal;
Yılmaz Demir...
Nam-ı diğer ‘Çantacı Yılmaz...'
Artvin Şavşatlı ama Bilecik'ten milletvekili seçilmişti.
17 Dönem Halkçı Parti Milletvekili.
Bond çantaların meşhur olduğu yıllar.
ANAP milletvekilleriyle sık sık çıkan kavgalarda fırlattığı çantalarla meşhur olmuştu.
Göğüs göğüse kavgaya karışmaz, uzaktan fırlattığı çantayla tam isabet vururdu.

xxx

Işılay Saygın...
Birçok ilke imza atan politikacı...
İzmir'de iki dönem Buca Belediye Başkanlığı;
5 dönem milletvekilliği;
TBMM Bayındırlık-İmar-Ulaştırma-Turizm Komisyonu'nun ilk kadın Başkanı;
Türkiye'nin ilk kadın Turizm Bakanı;
İlk Kadın Çevre Bakanı...
Biraz sert bir politikacıydı.
‘Demir leblebi' misali...
Biz tanık olmadık ama özellikle danışmanları fırlattığı kül tablalarından şikayetçiydi.
Ama hiçbir zaman denk getirmezmiş.
Belli ki siniri böyle geçiyordu...

xxx

Son dönemde Hasip Kaplan kürsüye vurduğu bardakla kayıtlara geçti ama Meclis'in ‘fırlatma' tarihine baktığımızda Kamer Genç'i saymadan geçmek olmaz.
Her ne kadar ‘çiçek sulama' esprisi her şeyin önüne geçse de kürsüden önündeki bardak dolusu suyu fırlattığı da çok olmuştur.
Tek şansı o dönem bilgisayar teknolojisinin bu kadar yaygın olmaması, her şeyin google kayıtlarına girmemesidir.
Zaten finali de Salim Uslu'nun kendisini Meclis kürsüsünden fırlatmasıyla yapmıştır.

xxx

İyi ki ‘tank' Nabi Hoca'nın başına gelmedi.
Komisyondaki 4+4+4 görüşmeleri zaten Meclis tarihine geçti.
Yoksa ‘tank' tarihteki yerini yine alacaktı.

11 Mart 2012 Pazar

HABERTÜRK YAZILARI- CAN DOSTU



CAN DOSTU

Salim Taşçı;
Adını duyunca herkesin aklına ‘emlak' geliyor...
Doğru, en iyi bildiği, en iyi yaptığı iş;
Ama başka şapkaları da var.
Aynı zamanda TÜSİAV yani Türk Sanayici ve İş Adamları Vakfı Emlak Sektör Kurul Başkanı...
Aynı zamanda yazar ve doğa aşığı...
Kısacası Ankara'nın akil adamlarından...
xxx
Salim Ağabey, bir anketin sonuçlarını göndermiş.
Başkentlinin hayvan sevgisi haritasını çıkarmış.
Ankara'nın bir gözü mavi, diğer gözü sarı kedisinin çok ünlü olduğunu biliyorduk.
Hatta ünü Nobel ödüllü Kolombiyalı yazar Gabriel Garcia Marquez'in, ‘Benim Hüzünlü Orospularım'a kadar ulaşmıştı.
Ama Ankaralıların en çok kedi beslediğini bilmiyorduk.
Başkent'te ankete katılan 1210 kişiden 250'si kedi;
80'i hem kedi, hem köpek ikisini birlikte;
55 kişi kuş;
6 kişi kaplumbağa beslediklerini anlatmış.
Yani 1210 kişiden 391'i evlerinde hayvan besliyor.
Gelip geçici çocukça bir heves de değil.
600'ü 18 - 30; 255'i 30 - 40; 160'ı 40 – 60 yaş arası,
195 kişi de 60 yaş üstü deneklerden oluşuyor.
Kaplumbağalar genellikle çocuğa mezuniyette diploma hediyesi olarak alınmış.
Kedi, köpekler tüm aile bireylerinin kararıyla;
Kuşlar ise çocuklarının isteğiyle eve girmiş.
xxx
Hayvanseverlerin yüzde 90'ı can dostları için "onlar ailenin birer ferdi. Bir gün ayrı kalsam dayanamam özlerim. Kendim yemem yediririm" yanıtı vermiş. Çoğunluk, "24 saat beraberiz, Seyahatlere beraber çıkarız, O hasta olsa, ben de hasta olurum. Çocuğumdan farksızdır" diyor.
Daha önce besledikleri ve kaybettikleri kedi, köpek ve kuşları için "günlerce yas tuttuklarını" söyleyenler de azımsanmayacak boyutlarda.
Müstakil evi olanlardan ölen kedi, köpekleri için bahçelerinde özenle mezar yaptıran; apartmanlar da besleyenlerden şehrin dışında bir yerlere gömüp sık sık ziyarete gidenler de var.
Kedisinin veya köpeğinin kaybından dolayı duydukları üzüntüyü anlatanlardan birkaç cümleyi de sıralamış Salim Taşçı;
"Günlerce kendime gelemedim.
Hala yas tutarım.
Travma yaşadım.
O da can."
xxx
Anketten ilginç bir sonuç daha...
Çankaya, Or-An, Kavaklıdere, Ayrancı, Gaziosmanpaşa semtlerinde oturanlar daha çok köpek besliyor;
Yenimahalle, Gazi Mahallesi, Keçiören ve Cebeci semtlerindekilerin tercihi ise kedi...
Köpek beslemek daha masraflı da ondan mı acaba...
Salim Ağabey gerekçesine ilişkin bir yorumda bulunmamış.
Ama diyor ki, "Dünya sadece insanlara mahsus değildir. Canlıların ortak malıdır..."
Akil insan kolay olunmuyor...

7 Mart 2012 Çarşamba

HABERTÜRK YAZILARI- ANKARA SANATI





ANKARA SANATI

Can Bonomo'yu izlediniz mi bilmiyorum.

Bugünlerde internette izlenme rekorları kırıyor.

Eurovision'da söyleyeceği "Love Me Back" adlı şarkısından bahsetmiyorum.

Birileri üşenmemiş yeni bir şarkı monte etmiş.

Ankaralı Namık'ın şarkısı;

"Ankara'ya kurdum Pazar"

Oldukça da profesyonel.

Montaj yüzde yüz uyumlu.

İzlerken insan gülüyor.

Ama Ankara adına dramatik.



xxx



Son birkaç gündür Başkent için geliştirilen projeleri tartışıyoruz.

*Güvenpark'a devasa dönme dolap...

*Minimum 50 hatta 100 saat kulesi...

*Saat kulelerinde saat başı dans eden seymenler

*Hacıbayram'ın yanındakiler saat başı ilahi, ezan vakti ezan okuyacak...

*Kuleler ‘tarihi nitelikte' olacak.

Örnekleri daha çok aslında...

Okuyunca nedense insanın aklına Bonomo'ya montajlanan "Ankara'ya Kurdum Pazar' şarkısı geliyor;

"Domates üç yaşındayken biber kaç yaşında olur..."



xxx



Başkent'te sanat galeri bir bir kapanıyor.

Sanat aşığı, özverili birkaç özel galeri direniyor ama sanata öncülük eden, sanatçıları koruyup kollayan bankalar ellerini bu işten çekmeye başladı.

Meşrutiyet'teki İş Sanat Galerisi yıllar önce kapısına kilit vurdu;

Artık orası ‘Meşhur Peynirci...'

Halk Bankası galerileri yok.

Atatürk Bulvarı'ndaki Şekerbank Sanat Galerisi'nin yerinde yeller esiyor.

Merkez Bankası bile Cinnah'taki galerisini kapattıktan sonra...



xxx



Ankara'ya yıllardır uluslararası çapta bir sanatçı gelmemiş.

Elton John gibi isimleri de sadece yüksek bilet ücretini ödeyebilen belli bir kesim izlemiş.

Yerel yönetimlerin öncülük yaptığı açık hava konserleri ise arabesk kalitesini geçememiş.

Üniversitelerin bahar şenlikleri, ‘hadi eller havaya' moduna dönüştürülmüş.

Klasikleşen Caz Festivali, Film Festivalinin seyirci sayısı giderek düşmüş;

Organizatörler yenilerini düzenleyebilmek için her geçen yıl daha fazla zorlanmaya başlamış...



xxx

Bırakın yeni heykeller dikmeyi;

Başkent'le özdeşleşen Su Perileri gibileri yıllarca depolara atılmış;

Biraz kamuoyu baskısı olunca merkezi bir bölge yerine gözden uzak bir yere dikilmiş;

Yerlerinden sökmeye güç yetmeyen Hitit Güneşi gibileri tartışma konusu yapılıp aşağılanmış;

Tiftik keçileri kaldırılıp yerine çaydanlık heykeli konmuş.



xxx

Artık şairlerin buluşup dizelerini okuduğu, yeni şiir kitaplarının konuşulduğu şiir günleri beklemiyoruz.

Artık şarkı deyince insanların aklına CSO konserleri, Hikmet Şimşek, Suna Kan'ın gelmesini düşünmüyoruz

Ama içine müstehcenlik çağrıştıran üç beş bozuk cümle yerleştirilmiş şarkılarla anılmanın da birilerine ağır gelmesinin zamanı çoktan geldi de geçiyor.

Bunun için galiba ‘zihni sinirlikleri' bırakıp tarihe geçecek projeleri düşünmek gerekiyor.

Başkent'e yaraşır, çağdaş...

5 Mart 2012 Pazartesi

HABERTÜRK YAZILARI- MAVİ AT



"MAVİ AT"

Nereden aklıma düştü bilmiyorum;
Akşam üzeri telefon açıp sordum;
"Açık mısınız?..."
Nedense ekonomik zorluklara dayanamamış, kapanmış olabileceği kanısına kapıldım.
Epeydir uğrayamadım çünkü.
"Elbette açığız" dedi, ahizenin karşı ucundaki ses...
Ama ortalık neredeyse göz gözü görmüyor;
Kar tipi, rüzgar...
"Hava yine kötü, erken kapatmayı düşünüyorduk. İsterseniz bekleyelim" yanıtını alınca vazgeçtim gitmekten...

xxx

Bu cümleyi ilk kim kurdu, bu sözü ilk kim kullandı bilemiyorum...
Ama kimi zaman düştüğüm ruh hali içinde tekrarlamaktan kaçınamıyorum:
"Çalışmak eğlenceli olsaydı patronlar üste para verir miydi?"
Gerçekçi de olsa doğrusu sağlıklı bir ruh hali değil...
Tam aksine içinde bulunduğumuz çağda çalışmak, insanın içinde yaşadığı topluma ait olma hissini, üretkenliği ve özgüveni sağlayan bir yaşam biçimi artık...
İşte bu gerçekten hareketle açılmıştı o kafe;
'Mavi At'

xxx

Gerçekten çok farklı bir mekan...
Tek bir hedefi var;
"Çalışmak ve topluma kazanmak"...
Çalışanları şizofren.
Sizden bizden farksız...
Çünkü çalışmak ve topluma katılmak rehabilite ediyor.
Çalışınca insan toplumla bağ kurmaya, iletişime ve gündelik yaşamdaki düzene ayak uydurmaya ihtiyaç duyuyor.

xxx

Kafenin adı 70'li yılların başında İtalya'da ruh sağlığı alanında gerçekleşen köklü değişiklikler sırasında yaşanmış bir öyküden geliyor.
Yasa gereği İtalya'daki akıl hastanelerinin kapıları açılıyor.
O güne kadar sadece dışarıya hastaların çamaşırını taşıyan at özgürlüğün simgesi haline geliyor.
Bu atın hastalar ve personel tarafından 2,5 metre büyüklüğünde tahtadan, mavi renkli bir heykeli yapılıyor.
O günden sonra ‘Mavi At' simge haline geliyor...

xxx

Kafenin açılışını üç yıl önce HT Ankara'da duyurduktan sonra ara sıra uğramıştım.
Galiba son günlerde ihmal ettik.
Ne dersiniz, Mavi At'ta buluşup bir çay içebilir miyiz?