CUMHURİYET'İN ANKARASI
Cumhuriyet Bayramı hediyesi bir gün önceden geldi.
Özel bir hediye ama kişiye özel değil;
Cumhuriyet'e yakışır şekilde ayrımsız, herkese...
xxx
Cuma sabahı gazeteleri okurken çıktı Cumhuriyet'in arasından;
"Yazarların Ankarası"...
Işık Kansu derlemiş, Çankaya Belediyesi basmış.
Cumhuriyet Bayramı için armağan.
"Ankara, taş kalpli midir?"
İlk sorusu bu Işık Abinin...
Önce kendisi veriyor yanıtını;
"Ankara, iyi yürekli insanların da her mevsim çiçeklenebildiği bir bozkırdır."
Sonra yazarların kaleminden gösteriyor kanıtlarını...
xxx
Cumhuriyet olmasaydı çıkabilir miydik köyümüzden...
Cumhuriyet olmasaydı açılır mıydı ufkumuz...
Adnan Binyazar'dan ders alma şansımız olur muydu?
İşte yine bir ders veriyor, Basın Yayın öğrenciliğinin üzerinden 30 yıl geçtikten sonra.
"Ankara böyle anlatılır" diyor sanki binyaşayası Binyazar hoca;
"Gittiğim her yerde o ‘gün ışığı'nı aradım, çiçeklerin rengine burnumu tuttum. Ne o ışığı gördüm, ne o çiçeklerin kokusunu aldım..."
Sardunyalı, ıtırlı, fesleğenli gecekonduları anlatıyor:
"Evlerin önünde gür ağaçlar, günün doğuşunu bekliyor, güneşten alıyor ışığını. Sularca arınık bozkır ışığı, el örmesi temiz perdelerden sızınca, yoksul odaları şenleniyordu..."
Ya bu cümleye ne demeli:
"Dönüş başlayınca içimdeki bozkır ışığı sönüyor, sardunyalar sararıyor, fesleğenler kokusuz otlara dönüyor... Otobüs hareket edip uzun yollara koyulunca, umut, sabaha dek umutsuzluğun yumağını sarar..."
Sardunyaların sararmasın Hocam, umutsuzluğun yumağını sarmayı öğretmedin bizlere...
Sürgün günlerinde Brecht'in dizeleriyle seslenmiştik sana, haberin olmadan yıllarca:
"Kestane ağacına bak avluda boy atan
Elinle suladığın kestane ağacına..."
xxx
Sanatçılar, ressamlar, şairler neden terk eder Ankara'yı;
Hele, "Bozkırda yakamoz gibidir/ Ankara'nın ışıkları" dizelerini yazdıktan sonra...
Neden şairler değil kara camlı mersedesler volta atar Atatürk Bulvarında...
Niye şiir yazanlar sadece kanun yazanlara bırakıp gider bu kenti?
Pişman olurlar mı?
Ankara'dan kaçışını anlatan bir kitap yazmıştı Ahmet Erhan...
Bu kez tek bir cümleye sığdırmış;
"Gözyaşlarım kadar terk ettiğim şehrim nasılsın?"
Başka söze gerek var mı?
Ne kadar şanslıymış Çetin Öner...
Ahmet Arif'in kendi sesinden şiirlerini dinlemiş, Orhan Peker'i resim yaparken izlemiş, Erkan Yücel'le kuliste şakalaşmış.
Ali Özoğuz'un Ankara Garı'nda Ruhi Su'yu karşılayışına tanıklık etmiş;
"Mustafa Kemal'in şişe suyuyla yeşerttiği başkentimize hoş geldiniz Ruhi Abi..."
Yazmamış ama herhalde eşlik etmiştir, o gür sesin bugünlere ışık tutan türküsüne:
"Ankara'nın taşına bak/ Gözlerimin yaşına bak..."
xxx
Ahmet Adnan Azar'ın bir cümlesine takıldım;
"gibi'cilerin şehri değil" diyor.
İnsan yaşadığı yere benzer derler...
Celal İnal da, "karlı bir kış vakti karşılaşan uzak dostların sıcak sohbeti"ne benzetmiş Ankara'yı.
xxx
Dün Cumhuriyet'in 88. yıldönümüydü.
Tören yoktu Cumhuriyetin başkentinde...
Bence siz Ahmet Telli'nin dizelerine kulak verin;
"Bir gün Kale'ye çıkarsanız/ Sevdiğiniz yanınızda olmalı..."
Çıkın Kale'ye;
Ankara'nın ufkuna bakın...
Işık'ları göreceksiniz...
31 Ekim 2011 Pazartesi
26 Ekim 2011 Çarşamba
HABERTÜRK YAZILARI- FAY HATTI
FAY HATTI
Deprem kadar artçı sarsıntıları da ağır oldu maalesef...
Kırılan fay hattı sadece Van'ı değil tüm Türkiye'yi vurdu.
Birileri fırsatını bulup içlerindeki kini kusmaya;
Toplumsal fay hatlarıyla oynamaya başladı.
xxx
İster tanrısal bir güce dayandırın;
İster bilimsel temellere...
Deprem gelince ne sınır tanıyor;
Ne din, ne ırk, ne de dil.
"Sen Türksün, Ermenisin, Kürtsün, Japonsun..." demiyor.
Zengin, fakir ayırt etmiyor.
Ülkelerin sınırına, insanların yaşına, cinsiyetine, ırkına, konuştuğu diline de bakmıyor.
İnsanların uğruna can verdikleri ideolojilerini görmüyor.
Ülkelerin çizdikleri sınırları dikkate almıyor.
İlahi bir uyarı gibi;
İnsanlığın sonradan kurduğu ne varsa yıkıp geçiyor.
xxx
Deprem insanoğlunun doğa karşısındaki çaresizliğinin simgesi.
Çaresiz kalan yanındakine tutunması, yakındakinin el uzatması gerekirken şimdi birileri çıkıp o eli kesmeye, diğer elleri vazgeçirmeye çalışıyor.
Depremin enerji boşaltması gibi içindeki kini, kötülüğü boşaltıyor.
xxx
Her depremden sonra fatura kerpice kesilirdi.
Hep aşağılanırdı kerpiç;
Anadolu fukaralığının simgesiydi.
Ekonomi gelişti, kerpicin yerini beton;
Ustaların yerini müteahhitler aldı.
Tek katlı evlerin yerine apartmanlar yükseldi
xxx
Kerpiç, Anadolu'da tarihi neredeyse insanlık tarihi kadar eski...
Kültürel mirasın pek çok örneği kerpiçten...
Köyde doğmuş, orta yaşı biraz geçmiş, çoğu insanımızın anılarında çamur yoğurmuşluğu, kerpiç dökmüşlüğü vardır.
Atatan dededen öğrendiği şekilde...
Anadolu binlerce yıllık geçmişinde tekniğini de öğrenmiştir.
Hangi toprak daha uygundur, ne kadar suyla çamur karılır;
İçine ne kadar saman katılırsa daha sağlam olur;
Ev yapılırken nasıl örülürse ayakta kalır.
Hepsini iyi bilir(di) Anadolu insanı...
Ta ki gelenekselden uzaklaşıp ‘modernleşinceye' kadar...
Ne yazık ki modernizmin içine bilimi, teknolojiyi katamadık.
Gelenekselle bilimselliği, müteahhitle mühendisliği buluşturamadık.
xxx
Anadolu iklimine de uygundur kerpiç...
Briket, tuğla, betonarme yapılar ise kışın soğuk, yazın sıcak olur.
Dışarıdaki ısıyı içeriye alır...
Kerpiç ise 7 kat fazla ısı tasarrufu sağlar.
Kışın sıcak, yazın serin tutar
xxx
Değeri bilinmese de bazı bilim adamlarının hala gözdesi kerpiç.
İTÜ'nün bahçesindeki ‘örnek' kerpiç hala duruyor mu bilmem...
Bilim adamları, kerpici günümüz inşaat ve mimari tarzına uyarlayarak daha modern şekilde kullanmanın yollarını bulmuşlar.
Gelenekselliğin içine bilim katmışlar.
Ortaya çıkan malzemeye de buna uygun bir isim koymuşlar;
‘Alker'
Yani alçı ve kerpicin kısaltılmışı.
100 kilo toprak, 22 litre su, 2 kilo kireç ve 10 kilo alçıyı, 3 dakika kadar karıştırılıp kalıba dökülünce 20 dakika gibi kısa bir sürede kullanılabilecek hale gelen ucuz bir inşaat malzemesi üretmişler.
Ucuz ve dışa bağımlı değil.
Beton gibi sağlam.
İstenilen şekil verilebiliyor.
xxx
Keşke bizi insanlıktan uzaklaştıracak sesleri hiç duymasak;
Keşke uzmanları sadece depremden depreme hatırlamasak..
Deprem kadar artçı sarsıntıları da ağır oldu maalesef...
Kırılan fay hattı sadece Van'ı değil tüm Türkiye'yi vurdu.
Birileri fırsatını bulup içlerindeki kini kusmaya;
Toplumsal fay hatlarıyla oynamaya başladı.
xxx
İster tanrısal bir güce dayandırın;
İster bilimsel temellere...
Deprem gelince ne sınır tanıyor;
Ne din, ne ırk, ne de dil.
"Sen Türksün, Ermenisin, Kürtsün, Japonsun..." demiyor.
Zengin, fakir ayırt etmiyor.
Ülkelerin sınırına, insanların yaşına, cinsiyetine, ırkına, konuştuğu diline de bakmıyor.
İnsanların uğruna can verdikleri ideolojilerini görmüyor.
Ülkelerin çizdikleri sınırları dikkate almıyor.
İlahi bir uyarı gibi;
İnsanlığın sonradan kurduğu ne varsa yıkıp geçiyor.
xxx
Deprem insanoğlunun doğa karşısındaki çaresizliğinin simgesi.
Çaresiz kalan yanındakine tutunması, yakındakinin el uzatması gerekirken şimdi birileri çıkıp o eli kesmeye, diğer elleri vazgeçirmeye çalışıyor.
Depremin enerji boşaltması gibi içindeki kini, kötülüğü boşaltıyor.
xxx
Her depremden sonra fatura kerpice kesilirdi.
Hep aşağılanırdı kerpiç;
Anadolu fukaralığının simgesiydi.
Ekonomi gelişti, kerpicin yerini beton;
Ustaların yerini müteahhitler aldı.
Tek katlı evlerin yerine apartmanlar yükseldi
xxx
Kerpiç, Anadolu'da tarihi neredeyse insanlık tarihi kadar eski...
Kültürel mirasın pek çok örneği kerpiçten...
Köyde doğmuş, orta yaşı biraz geçmiş, çoğu insanımızın anılarında çamur yoğurmuşluğu, kerpiç dökmüşlüğü vardır.
Atatan dededen öğrendiği şekilde...
Anadolu binlerce yıllık geçmişinde tekniğini de öğrenmiştir.
Hangi toprak daha uygundur, ne kadar suyla çamur karılır;
İçine ne kadar saman katılırsa daha sağlam olur;
Ev yapılırken nasıl örülürse ayakta kalır.
Hepsini iyi bilir(di) Anadolu insanı...
Ta ki gelenekselden uzaklaşıp ‘modernleşinceye' kadar...
Ne yazık ki modernizmin içine bilimi, teknolojiyi katamadık.
Gelenekselle bilimselliği, müteahhitle mühendisliği buluşturamadık.
xxx
Anadolu iklimine de uygundur kerpiç...
Briket, tuğla, betonarme yapılar ise kışın soğuk, yazın sıcak olur.
Dışarıdaki ısıyı içeriye alır...
Kerpiç ise 7 kat fazla ısı tasarrufu sağlar.
Kışın sıcak, yazın serin tutar
xxx
Değeri bilinmese de bazı bilim adamlarının hala gözdesi kerpiç.
İTÜ'nün bahçesindeki ‘örnek' kerpiç hala duruyor mu bilmem...
Bilim adamları, kerpici günümüz inşaat ve mimari tarzına uyarlayarak daha modern şekilde kullanmanın yollarını bulmuşlar.
Gelenekselliğin içine bilim katmışlar.
Ortaya çıkan malzemeye de buna uygun bir isim koymuşlar;
‘Alker'
Yani alçı ve kerpicin kısaltılmışı.
100 kilo toprak, 22 litre su, 2 kilo kireç ve 10 kilo alçıyı, 3 dakika kadar karıştırılıp kalıba dökülünce 20 dakika gibi kısa bir sürede kullanılabilecek hale gelen ucuz bir inşaat malzemesi üretmişler.
Ucuz ve dışa bağımlı değil.
Beton gibi sağlam.
İstenilen şekil verilebiliyor.
xxx
Keşke bizi insanlıktan uzaklaştıracak sesleri hiç duymasak;
Keşke uzmanları sadece depremden depreme hatırlamasak..
23 Ekim 2011 Pazar
HABERTÜRK YAZILARI- KIŞLALI
KIŞLALI
"harfleri mi vurdular,
cümle kuramıyorum..."
Tüm Türkiye'ye karabasan günleri yaşatan Çukurca ölümlerinden sonra böyle yazmış Şair...
Peşinden gelen dizelerle de isyanını haykırıyor;
"harfler kan
harfler ocaklarda ağıt
harfler yüreklerde kerbela"
xxx
Cuma akşamı yeniden anımsadım Süheyla Taşçıer'in dizelerini.
Deniz, arkadaşını görünce, beni bırakmış parka yürüyüşe çıkmıştı;
Ahmet Taner Kışlalı parkına...
Hava kararmış, etraf ıssız, park ürkütücüydü...
"Dikkat edin..." demek zorunda kalmıştım.
Halbuki ışıl ışıl olacak, çocuk sesleri eksik kalmayacaktı.
Bıraksalardı fidanlar çoktan orman olacaktı...
xxx
12 yıl olmuş Kışlalı katledileli; koskoca bir 12 yıl...
Sabah Meclis'e gitmek için yola çıkmış;
Kötü haberi duyunca geri dönmüştük.
Kışlalı sadece hocamız, sadece meslektaşımız değil, komşumuzmuş meğerse.
Her bomba gibi kimyamız bozulmuştu;
Şaşkındık, öfkeliydik.
Ama işimizi de yapmak zorundaydık.
xxx
Çayyolu komşusunu, Kışlalı'yı hiç unutmadı.
Kurulmasına öncülük ettiği tiyatronun yakınına önce büyük bir park yapıldı, Kışlalı adı ölümsüz kılındı.
Fidanlar dikildi, çocuklar için oyuncaklar konuldu, büstü unutulmadı.
Cıvıltılar, kahkahalar eksik olmayacaktı.
xxx
Ama park da rahat bırakılmadı.
Bir gün koca koca inşaat makineleri geldi; başladılar kazmaya.
Ortasına metro durağı yapılacaktı.
Olsun, park daha hareketlenirdi.
Etrafı çevrildi, Kışlalı'nın büstü bir köşeye atıldı...
Çiçekler kurudu, ağaçların bir kısmı söküldü.
Çocuklar girip oynayamaz, büyükler yürüyüş yapamaz oldu.
Yıllar yıllar geçti;
Çayyolu metrosu gibi durağın yapımı da bir türlü bitmedi.
xxx
Şimdilerde Kışlalı parkının bir bölümü kurtarıldı neyse ki.
Büstü boyandı, kendisine yakışır bir köşeye yeniden yerleştirildi.
Ama ortası hala çirkin, hala yasak bölge...
xxx
12 yıl önce Perşembe sabahı sıkı sıkı sarıldığım 3 yaşındaki Deniz şimdi 15 yaşında bir delikanlı.
12 yıl sonra parkta gezmeye çıkarken "Dikkat edin" diye uyardığım için utanıyorum kendimden.
Süheyla'nın dizelerine Brecht'in Çağrısı ekleniyor:
"Ama barış ağaç değil, ot değil ki
yeşersin:
Sen istersen olur barış, istersen
çiçeklenir."
"harfleri mi vurdular,
cümle kuramıyorum..."
Tüm Türkiye'ye karabasan günleri yaşatan Çukurca ölümlerinden sonra böyle yazmış Şair...
Peşinden gelen dizelerle de isyanını haykırıyor;
"harfler kan
harfler ocaklarda ağıt
harfler yüreklerde kerbela"
xxx
Cuma akşamı yeniden anımsadım Süheyla Taşçıer'in dizelerini.
Deniz, arkadaşını görünce, beni bırakmış parka yürüyüşe çıkmıştı;
Ahmet Taner Kışlalı parkına...
Hava kararmış, etraf ıssız, park ürkütücüydü...
"Dikkat edin..." demek zorunda kalmıştım.
Halbuki ışıl ışıl olacak, çocuk sesleri eksik kalmayacaktı.
Bıraksalardı fidanlar çoktan orman olacaktı...
xxx
12 yıl olmuş Kışlalı katledileli; koskoca bir 12 yıl...
Sabah Meclis'e gitmek için yola çıkmış;
Kötü haberi duyunca geri dönmüştük.
Kışlalı sadece hocamız, sadece meslektaşımız değil, komşumuzmuş meğerse.
Her bomba gibi kimyamız bozulmuştu;
Şaşkındık, öfkeliydik.
Ama işimizi de yapmak zorundaydık.
xxx
Çayyolu komşusunu, Kışlalı'yı hiç unutmadı.
Kurulmasına öncülük ettiği tiyatronun yakınına önce büyük bir park yapıldı, Kışlalı adı ölümsüz kılındı.
Fidanlar dikildi, çocuklar için oyuncaklar konuldu, büstü unutulmadı.
Cıvıltılar, kahkahalar eksik olmayacaktı.
xxx
Ama park da rahat bırakılmadı.
Bir gün koca koca inşaat makineleri geldi; başladılar kazmaya.
Ortasına metro durağı yapılacaktı.
Olsun, park daha hareketlenirdi.
Etrafı çevrildi, Kışlalı'nın büstü bir köşeye atıldı...
Çiçekler kurudu, ağaçların bir kısmı söküldü.
Çocuklar girip oynayamaz, büyükler yürüyüş yapamaz oldu.
Yıllar yıllar geçti;
Çayyolu metrosu gibi durağın yapımı da bir türlü bitmedi.
xxx
Şimdilerde Kışlalı parkının bir bölümü kurtarıldı neyse ki.
Büstü boyandı, kendisine yakışır bir köşeye yeniden yerleştirildi.
Ama ortası hala çirkin, hala yasak bölge...
xxx
12 yıl önce Perşembe sabahı sıkı sıkı sarıldığım 3 yaşındaki Deniz şimdi 15 yaşında bir delikanlı.
12 yıl sonra parkta gezmeye çıkarken "Dikkat edin" diye uyardığım için utanıyorum kendimden.
Süheyla'nın dizelerine Brecht'in Çağrısı ekleniyor:
"Ama barış ağaç değil, ot değil ki
yeşersin:
Sen istersen olur barış, istersen
çiçeklenir."
19 Ekim 2011 Çarşamba
HABERTÜRK YAZILARI- ANKARAWOOD
ANKARAWOOD
"Ankara'da senaryolar bitmez...
Hemen her olayda bir senaryo üretilir.
Siyasetçisinden gazetecisine, bürokratından akademisyenine her duruma uygun bir senaryo mutlaka hazırdır...
Adeta bir Senaryo Üretim Merkezi gibi çalışan Başkent'te sözcük anlamıyla bir film senaryosu maalesef yazılmaz...
Ankara'da çekilen film sayısı ise parmakla gösterilecek kadar azdır."
xxx
Bu satırlar yazıldığında Behzat Ç. henüz ‘afili filintalar' tadındaydı;
Bir Ankara klasiği haline gelmemişti.
"Aşk Tesadüfleri Sever" belki proje aşamasında bile değildi.
Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek henüz AB'ye gitmemiş;
Uçakta, "Aşk Tesadüfleri Sever"i izleyip Kuğulu alt geçidi bile gözüne güzel gözükmemişti.
Ekranda Başkent sokaklarını görüp öykünün ve müziğin de etkisiyle henüz duygulanmamıştı.
xxx
Yanılmışız, Ankara'yı küçük görmüşüz.
Meğerse olurmuş;
Senaryo da yazılır, film de çekilirmiş.
Hatta fazlası, daha fazlası yapılabilirmiş.
xxx
Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan'la birlikte önceki yıl gittiğimizde Şikago sokaklarında ‘Transformers 3' çekiliyordu.
Caddelerin adeta harabeye dönüşmesine, trafiğin sürekli tıkanmasına rağmen insanlar şikayetçi değildi.
Şikago belediyesi, yapımcı firmaya 6 milyon dolar gibi ciddi bir destek vermiş;
İzleyenleri KENTE çekmek için iyi bir fırsat olarak görmüştü...
Film setinin yanında fotoğraf çektirirken hayıflananların başında Bakan Çağlayan vardı:
''Göreceksiniz bu filmin ürünleri de burada satışa çıkacak. Büyük gelir elde edilecek. Gelseler de keşke İstanbul'da, Ankara'da çekseler..."
xxx
Başkan Gökçek de ABD'de Hollywood'dan oldukça etkilenmiş ki önceki gün gazetemiz HT Ankara'ya yaptığı açıklamada vites büyütüyordu:
"Hollywood'u gözümüzde çok büyütmüşüz. Hollywood'da ufak ufak hangarlar var. Topu topu 10 tane. Öyle milyar dolarlık yatırımlar değil. 5 bin metrekarelik 10 dev hangar yaparız. Yılda 100 film çekilir. Ankara'nın en güzel tanıtımı böyle olur."
Bu kadar da değil...
Dünyaca ünlü bir yönetmenin Ankara'da çekeceği bir filme Büyükşehir'in sponsor olması konusuna da sıcak bakıyor.
Woody Allen'in yerel yönetimlerin desteğiyle çektiği ‘Barcelona Barcelona' ve ‘Paris'te Gece Yarısı' filmleri anımsatılınca "Olabilir tabi. Neden olmasın" diyor.
Başkan galiba henüz bu filmleri izlemeye fırsat bulamamış.
Keşke izlese.
xxx
Sinema sektörü yıllardır Hollwod'un tekelini kırmak için çözüm arıyor.
Her ülke alternatif model geliştirmeye çalışıyor.
En çok film üreten ülkelerin başında gelen Hindistan da bu konuda epey yol aldı.
Ama o kadar çabaya ve paraya rağmen Bollywood ile henüz rakip olamadı.
Ankara için bir yerden başlamak gerekiyor.
TRT'de başlayan Mor Menekşeler dizisine ne dersiniz;
1950'lerin Hacettepe'sini anlatan dizinin belki Eskişehir'in tarihi Odunpazarı ilçesi yerine Ankara'da çekilmesini sağlayabiliriz.
"Ankara'da senaryolar bitmez...
Hemen her olayda bir senaryo üretilir.
Siyasetçisinden gazetecisine, bürokratından akademisyenine her duruma uygun bir senaryo mutlaka hazırdır...
Adeta bir Senaryo Üretim Merkezi gibi çalışan Başkent'te sözcük anlamıyla bir film senaryosu maalesef yazılmaz...
Ankara'da çekilen film sayısı ise parmakla gösterilecek kadar azdır."
xxx
Bu satırlar yazıldığında Behzat Ç. henüz ‘afili filintalar' tadındaydı;
Bir Ankara klasiği haline gelmemişti.
"Aşk Tesadüfleri Sever" belki proje aşamasında bile değildi.
Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek henüz AB'ye gitmemiş;
Uçakta, "Aşk Tesadüfleri Sever"i izleyip Kuğulu alt geçidi bile gözüne güzel gözükmemişti.
Ekranda Başkent sokaklarını görüp öykünün ve müziğin de etkisiyle henüz duygulanmamıştı.
xxx
Yanılmışız, Ankara'yı küçük görmüşüz.
Meğerse olurmuş;
Senaryo da yazılır, film de çekilirmiş.
Hatta fazlası, daha fazlası yapılabilirmiş.
xxx
Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan'la birlikte önceki yıl gittiğimizde Şikago sokaklarında ‘Transformers 3' çekiliyordu.
Caddelerin adeta harabeye dönüşmesine, trafiğin sürekli tıkanmasına rağmen insanlar şikayetçi değildi.
Şikago belediyesi, yapımcı firmaya 6 milyon dolar gibi ciddi bir destek vermiş;
İzleyenleri KENTE çekmek için iyi bir fırsat olarak görmüştü...
Film setinin yanında fotoğraf çektirirken hayıflananların başında Bakan Çağlayan vardı:
''Göreceksiniz bu filmin ürünleri de burada satışa çıkacak. Büyük gelir elde edilecek. Gelseler de keşke İstanbul'da, Ankara'da çekseler..."
xxx
Başkan Gökçek de ABD'de Hollywood'dan oldukça etkilenmiş ki önceki gün gazetemiz HT Ankara'ya yaptığı açıklamada vites büyütüyordu:
"Hollywood'u gözümüzde çok büyütmüşüz. Hollywood'da ufak ufak hangarlar var. Topu topu 10 tane. Öyle milyar dolarlık yatırımlar değil. 5 bin metrekarelik 10 dev hangar yaparız. Yılda 100 film çekilir. Ankara'nın en güzel tanıtımı böyle olur."
Bu kadar da değil...
Dünyaca ünlü bir yönetmenin Ankara'da çekeceği bir filme Büyükşehir'in sponsor olması konusuna da sıcak bakıyor.
Woody Allen'in yerel yönetimlerin desteğiyle çektiği ‘Barcelona Barcelona' ve ‘Paris'te Gece Yarısı' filmleri anımsatılınca "Olabilir tabi. Neden olmasın" diyor.
Başkan galiba henüz bu filmleri izlemeye fırsat bulamamış.
Keşke izlese.
xxx
Sinema sektörü yıllardır Hollwod'un tekelini kırmak için çözüm arıyor.
Her ülke alternatif model geliştirmeye çalışıyor.
En çok film üreten ülkelerin başında gelen Hindistan da bu konuda epey yol aldı.
Ama o kadar çabaya ve paraya rağmen Bollywood ile henüz rakip olamadı.
Ankara için bir yerden başlamak gerekiyor.
TRT'de başlayan Mor Menekşeler dizisine ne dersiniz;
1950'lerin Hacettepe'sini anlatan dizinin belki Eskişehir'in tarihi Odunpazarı ilçesi yerine Ankara'da çekilmesini sağlayabiliriz.
17 Ekim 2011 Pazartesi
HABERTÜRK YAZILARI- ŞAKA
ŞAKA
Ahsen, haber peşinde koşarken trafik canavarına kurban verdiğimiz sayısız gazeteci arkadaşımızdan yalnızca biri...
Kaybedeli 14 yıl olmuş.
Koskoca 14 yıl birbirimize takılamamış, şakalaşamamış;
Anılarla yetinmek zorunda kalmışız.
xxx
Bizim mesleğin şakaları meşhurdur.
Arkadaşların birbirlerini işletmeleri yıllarca konuşulur.
O koşuşturmaca, haber atlama, haber atlatma rekabetinin stresi şakalarla atılır...
Hele Meclis basın koridorlarındaki şakalar...
Biz haber konusunda şaka yapmaktan, bir arkadaşımızı işlettiğimizi zannederken haber atlayınca vazgeçmiştik.
xxx
Galiba 90'lı yıllar...
O dönemin en renkli isimlerinden biri de Yılmaz Hacıoğlu...
ANAP'ın TBMM Başkanvekili.
Şimdi mesleği bırakıp Kuşadası'nda emekliliğin tadını çıkaran Cengiz Kuşçuoğlu ile birlikte haftada birkaç gün odasına uğrayıp Hocaoğlu ile sohbet ediyoruz.
Bazen haber çıkmıyor ama muhabbet güzel.
Yine bir gün odasından çıktığımızda bizi gören meslektaşımızı "Yine ne atlattınız" diye sorunca başladık işletmeye...
Aslında kritik bir konu.
Dönemin Meclis Başkanı Hüsamettin Cindoruk, HEP milletvekilleri hakkındaki dokunulmazlık fezlekelerini geri çevirmiş, ancak DGM yeniden gönderip parti içinden baskı da gelince çıkış yolu arıyordu.
Biz de kendi aramızda senaryolar geliştiriyorduk.
Arkadaşımız "Yine ne atlattınız" deyince aklımıza o senaryolardan biri geldi.
Cindoruk Ankara dışında, yerine Hocaoğlu vekalet ediyor.
"Hocaoğlu tezkereleri Anayasa Komisyonu'na göndermiş, dokunulmazlıklar kalkıyor..."
Bunu duyan arkadaşımız soluğu bürosunda alıp haberi yazmaya otururken biz Cengiz'le birbirimize baktık:
"Eeee. Biz bunu Hocaoğlu'na niye sormadık..."
Hemen geri göndük tabii...
Rahmetli Hocaoğlu yanına gelene çay kahve ısmarlayıp en az bir saat sohbet etmeden bırakmazdı.
Bizi yeniden görünce, "Gelin. Kahvemizi içtik ama çayı da beraber içelim."
Sorumuza gelince...
"Fezlekeleri Anayasa Komisyonu'na sevkettim. Zaten Cindoruk'un yaptığı yanlıştı..."
Biz işlettiğimizi zannederken meğer günün bombasını kaçırmışız.
Basın bürosuna geri döndüğümüzde ajansta çalışan arkadaş haberini çoktan geçmiş, ortalık karışmıştı.
xxx
Basın bürosunun şaka makinelerinden birisi de Ahsen Çetiner'di.
Taa ki o ‘müteahhit Mercedesi'nin anahtarını lokantada unutuncaya kadar.
Haydar Öztürk ile hemen anahtarı kapıp soluğu arabanın başında almıştık.
Arabayı başka bir yere park edip döndüğümüzde Ahsen telaşta anahtar arıyordu.
Tabii biz görmemiştik.
"Arabanın üstünde unutmuşsundur" diye gönderdiğimizde, Mercedes'ini de bulamayınca olanları siz düşünün...
Sonrasında yediğimiz küfürleri çoktan unuttuk...
Bundan tam 14 yıl önce Demirel'i tatip etmek üzere Balıkesir'e gidiyordu.
Çalıştığı kurum, araç vermemiş, O da şehirlerarası otobüse binmişti.
Acı haber tez ulaştı.
Otobüs Bozüyük yakınlarında kaza geçirmiş, Ahsen'de küçük bir yara vardı.
Ama hastane hastane dolaşmak bitirmişti Ahsen'i.
Kan kaybına fazla dayanamamıştı.
Şaka gibiydi...
Ahsen, haber peşinde koşarken trafik canavarına kurban verdiğimiz sayısız gazeteci arkadaşımızdan yalnızca biri...
Kaybedeli 14 yıl olmuş.
Koskoca 14 yıl birbirimize takılamamış, şakalaşamamış;
Anılarla yetinmek zorunda kalmışız.
xxx
Bizim mesleğin şakaları meşhurdur.
Arkadaşların birbirlerini işletmeleri yıllarca konuşulur.
O koşuşturmaca, haber atlama, haber atlatma rekabetinin stresi şakalarla atılır...
Hele Meclis basın koridorlarındaki şakalar...
Biz haber konusunda şaka yapmaktan, bir arkadaşımızı işlettiğimizi zannederken haber atlayınca vazgeçmiştik.
xxx
Galiba 90'lı yıllar...
O dönemin en renkli isimlerinden biri de Yılmaz Hacıoğlu...
ANAP'ın TBMM Başkanvekili.
Şimdi mesleği bırakıp Kuşadası'nda emekliliğin tadını çıkaran Cengiz Kuşçuoğlu ile birlikte haftada birkaç gün odasına uğrayıp Hocaoğlu ile sohbet ediyoruz.
Bazen haber çıkmıyor ama muhabbet güzel.
Yine bir gün odasından çıktığımızda bizi gören meslektaşımızı "Yine ne atlattınız" diye sorunca başladık işletmeye...
Aslında kritik bir konu.
Dönemin Meclis Başkanı Hüsamettin Cindoruk, HEP milletvekilleri hakkındaki dokunulmazlık fezlekelerini geri çevirmiş, ancak DGM yeniden gönderip parti içinden baskı da gelince çıkış yolu arıyordu.
Biz de kendi aramızda senaryolar geliştiriyorduk.
Arkadaşımız "Yine ne atlattınız" deyince aklımıza o senaryolardan biri geldi.
Cindoruk Ankara dışında, yerine Hocaoğlu vekalet ediyor.
"Hocaoğlu tezkereleri Anayasa Komisyonu'na göndermiş, dokunulmazlıklar kalkıyor..."
Bunu duyan arkadaşımız soluğu bürosunda alıp haberi yazmaya otururken biz Cengiz'le birbirimize baktık:
"Eeee. Biz bunu Hocaoğlu'na niye sormadık..."
Hemen geri göndük tabii...
Rahmetli Hocaoğlu yanına gelene çay kahve ısmarlayıp en az bir saat sohbet etmeden bırakmazdı.
Bizi yeniden görünce, "Gelin. Kahvemizi içtik ama çayı da beraber içelim."
Sorumuza gelince...
"Fezlekeleri Anayasa Komisyonu'na sevkettim. Zaten Cindoruk'un yaptığı yanlıştı..."
Biz işlettiğimizi zannederken meğer günün bombasını kaçırmışız.
Basın bürosuna geri döndüğümüzde ajansta çalışan arkadaş haberini çoktan geçmiş, ortalık karışmıştı.
xxx
Basın bürosunun şaka makinelerinden birisi de Ahsen Çetiner'di.
Taa ki o ‘müteahhit Mercedesi'nin anahtarını lokantada unutuncaya kadar.
Haydar Öztürk ile hemen anahtarı kapıp soluğu arabanın başında almıştık.
Arabayı başka bir yere park edip döndüğümüzde Ahsen telaşta anahtar arıyordu.
Tabii biz görmemiştik.
"Arabanın üstünde unutmuşsundur" diye gönderdiğimizde, Mercedes'ini de bulamayınca olanları siz düşünün...
Sonrasında yediğimiz küfürleri çoktan unuttuk...
Bundan tam 14 yıl önce Demirel'i tatip etmek üzere Balıkesir'e gidiyordu.
Çalıştığı kurum, araç vermemiş, O da şehirlerarası otobüse binmişti.
Acı haber tez ulaştı.
Otobüs Bozüyük yakınlarında kaza geçirmiş, Ahsen'de küçük bir yara vardı.
Ama hastane hastane dolaşmak bitirmişti Ahsen'i.
Kan kaybına fazla dayanamamıştı.
Şaka gibiydi...
12 Ekim 2011 Çarşamba
HABERTÜRK YAZILARI- ANI ARKEOLOGU
ANI ARKEOLOGU
Eskiler ‘hatırat' dermiş.
Bizim dönemimizde ‘anı' oldu...
Anı da dense hatırat da dense kişi kendisi kaleme almışsa maalesef ‘sansürlü' oluyor.
İnsan kendisi sözkonusu olunca objektif davranamıyor, olayları ‘işine geldiği gibi' hatırlıyor;
Ya da ‘benimle mezara gidecek' anlayışıyla anlatmıyor, yazmıyor...
xxx
Bir de anılarını dahi yazmaya fırsat bulamayanlar var.
Tarihe rüzgar gibi gelip geçenler...
Avukat arkadaşım Ali Yıldırım, onlardan birinin öyküsünü kaleme almış;
"Deniz Gezmiş'in Günlüğü"...
Bir arkeolog titizliğiyle dalmış anılara;
Belgeleri, mahkeme tutanaklarını, gazete arşivlerini, tanıkların anlattıklarını derlemiş.
İncitmeden, saptırmadan, abartmadan ‘günlük' haline getirmiş.
xxx
Anılar tarih değildir.
Ama Ali'nin kitabı Başkent'in binalarının tarihi sanki;
İçinde oturanların bile haberinin olmadığı evlerin gizli tarihi.
Güvenlik Caddesi, Amaç Apartmanı, 3 numara...
Belki on, belki yüz kere geçtik önünden hiç dikkat etmeden.
Belki çoktan adı bile değişti apartmanın, belki de yıkıldı bina.
Hiç fark etmedik.
Halbuki bir döneme tanıklık etmiş.
Deniz ve arkadaşlarının Balgat'taki üsten kaçırdıkları 4 Amerikalı askeri günlerce ‘misafir' ettikleri daire...
Sokakta polis arabasını görünce baskın olacağını zannedip, bildirilerini yazdıkları daktiloyu, birinci sigaralarını, ekmeklerini Amerikalılarla birlikte bırakıp çıktıkları bahçe katı.
O dönem gazetelerinde, "İşte 9 ekmeğin yendiği apartman dairesi' diye boy boy fotoğraflarla meşhur olmuş halbuki...
xxx
Sadece Güvenlik Caddesi mi?
İlbank Sitesi C Blok 64 numara;
8'inci kattaki Ankara manzaralı daire...
Henüz çevrede başka yüksek bina yok.
Ankara ayaklarının altında.
Halbuki yanında ‘Olca' da var.
Hani o dönem gazetelerinde ‘Her gece bir kadının evinde kalıyor'
Ya da "Olca ile aramızdaki aşka kimse karışamaz" manşetleriyle sevgilisi ilan edilen kadın.
Ama kimsenin derdi değil manzaranın tadını çıkarmak...
Peşlerinde polis.
Talihsizlik bu ya...
Kapıyı çalan icra memurları; yanlarında da çilingir ve taksi şoförüyle karakol polisi.
İcralık olan da evin eski sahibi, o dönem Ankara Sanat Tiyatrosu'nun sahibi Bülent Akkurt...
Sahi, o Bülent, Adalet Ağaoğlu'nun kardeşi Bülent Akkurt mudur?
Adalet Ağaoğlu'nun o güzelim Ankara anılarında geniş yer tutan İlbank bloklarında bu anekdotlar niye yok acaba..
xxx
Ali Yıldırım'ın kitabının sonuna geldiğimde saat gece yarısını geçmiş, takvim 8 Ekim'e dönmüştü.
33 yıldır kapanmayan bir yaranın yıldönümüne...
Binaların tarihi bu kez Bahçelievler 15. Sokak 56 numaraya çevrilmişti.
Sokakların adını değiştirsek de, unutmaya, unutturmaya çalışsak, farkına varmasak da binaların gizli tarihi değişmiyor.
Eskiler ‘hatırat' dermiş.
Bizim dönemimizde ‘anı' oldu...
Anı da dense hatırat da dense kişi kendisi kaleme almışsa maalesef ‘sansürlü' oluyor.
İnsan kendisi sözkonusu olunca objektif davranamıyor, olayları ‘işine geldiği gibi' hatırlıyor;
Ya da ‘benimle mezara gidecek' anlayışıyla anlatmıyor, yazmıyor...
xxx
Bir de anılarını dahi yazmaya fırsat bulamayanlar var.
Tarihe rüzgar gibi gelip geçenler...
Avukat arkadaşım Ali Yıldırım, onlardan birinin öyküsünü kaleme almış;
"Deniz Gezmiş'in Günlüğü"...
Bir arkeolog titizliğiyle dalmış anılara;
Belgeleri, mahkeme tutanaklarını, gazete arşivlerini, tanıkların anlattıklarını derlemiş.
İncitmeden, saptırmadan, abartmadan ‘günlük' haline getirmiş.
xxx
Anılar tarih değildir.
Ama Ali'nin kitabı Başkent'in binalarının tarihi sanki;
İçinde oturanların bile haberinin olmadığı evlerin gizli tarihi.
Güvenlik Caddesi, Amaç Apartmanı, 3 numara...
Belki on, belki yüz kere geçtik önünden hiç dikkat etmeden.
Belki çoktan adı bile değişti apartmanın, belki de yıkıldı bina.
Hiç fark etmedik.
Halbuki bir döneme tanıklık etmiş.
Deniz ve arkadaşlarının Balgat'taki üsten kaçırdıkları 4 Amerikalı askeri günlerce ‘misafir' ettikleri daire...
Sokakta polis arabasını görünce baskın olacağını zannedip, bildirilerini yazdıkları daktiloyu, birinci sigaralarını, ekmeklerini Amerikalılarla birlikte bırakıp çıktıkları bahçe katı.
O dönem gazetelerinde, "İşte 9 ekmeğin yendiği apartman dairesi' diye boy boy fotoğraflarla meşhur olmuş halbuki...
xxx
Sadece Güvenlik Caddesi mi?
İlbank Sitesi C Blok 64 numara;
8'inci kattaki Ankara manzaralı daire...
Henüz çevrede başka yüksek bina yok.
Ankara ayaklarının altında.
Halbuki yanında ‘Olca' da var.
Hani o dönem gazetelerinde ‘Her gece bir kadının evinde kalıyor'
Ya da "Olca ile aramızdaki aşka kimse karışamaz" manşetleriyle sevgilisi ilan edilen kadın.
Ama kimsenin derdi değil manzaranın tadını çıkarmak...
Peşlerinde polis.
Talihsizlik bu ya...
Kapıyı çalan icra memurları; yanlarında da çilingir ve taksi şoförüyle karakol polisi.
İcralık olan da evin eski sahibi, o dönem Ankara Sanat Tiyatrosu'nun sahibi Bülent Akkurt...
Sahi, o Bülent, Adalet Ağaoğlu'nun kardeşi Bülent Akkurt mudur?
Adalet Ağaoğlu'nun o güzelim Ankara anılarında geniş yer tutan İlbank bloklarında bu anekdotlar niye yok acaba..
xxx
Ali Yıldırım'ın kitabının sonuna geldiğimde saat gece yarısını geçmiş, takvim 8 Ekim'e dönmüştü.
33 yıldır kapanmayan bir yaranın yıldönümüne...
Binaların tarihi bu kez Bahçelievler 15. Sokak 56 numaraya çevrilmişti.
Sokakların adını değiştirsek de, unutmaya, unutturmaya çalışsak, farkına varmasak da binaların gizli tarihi değişmiyor.
9 Ekim 2011 Pazar
HABERTÜRK YAZILARI- BİZİM ÖYKÜMÜZ
BİZİM ÖYKÜMÜZ
Herkesin anlatacak bir öyküsü vardır.
Kimi acı, kimi tatlı;
Kimi güldüren, kimi düşündüren...
Bu da bizim öykümüz...
xxx
Geçen hafta bu köşe boş kaldı;
Elimizde olmadan.
İstemesek de o öyküye son noktayı koymak zorunda kaldık.
Ankara'nın en ücra köşesinde başlayan öyküyü yine aynı yerde sonlandırdık.
Bir çok Ankaralı'nın hiç görmediği, gelip gitmediği, adını bile duymadığı Sarıyar'da...
İç Anadolu'nun Kuzey Batı ucunda; Batı Karadeniz Bölgesinin sınırları içerisinde.
Ankara-Eskişehir-Bolu üçgeninin ortasında.
Aslında tarihi Ankara kadar eski.
İlk tunç çağlarından beri yerleşim yeri olmuş.
Kıyısındaki Sakarya'dan can bulmuş asırlar boyu...
Kaderini de baraj belirlemiş.
Bizim kaderimizi de.
xxxx
1950'lerde başlamış yapımı barajın;
Adına da dönemin devlet adamlarından Hasan Polatkan'ın adı verilmiş.
O tarihlerde 400-500 kişi yaşarken bir anda 5 bine çıkmış nüfus.
Almanlarla tanışmış köylüler.
O ise daha küçük bir çocuk.
Ve öksüz...
5-6 yaşlarında kaybetmiş babasını.
İki kız kardeşle, bir ana...
Hayatın yükü erken binmiş omuzlarına.
Daha çocuk yaşta başlamış çalışmaya.
13-14 yaşında çıkmış gurbete.
Kamyonlarda muavinlik yapmış yıllarca.
18'inde kamyon sahibi olunca almış kardeşini yanına, taşınmış Ankara'ya;
"Okutacağım seni" diye...
O Demirlibahçe'deki tek göz ev sadece onlara değil köyden gelen herkese yuva olmuş.
xxx
Kızı, "İşte evleneceğim adam" diye tanıştırdığında korkuyorduk biraz.
Ama o sert görünümün ardındaki sıcak yürek kısa sürede gösterdi kendisini...
20 yıl boyunca da o sevgi hiç eksilmedi.
Büyüyen ailesiyle birlikte o sevgi de büyüdü.
Ama yorulmuştu o kalp;
Doktorların müdahalesi yılların yorgunluğunu gidermeye yetmiyordu.
Artık emeklilik, dinlenme zamanıydı...
Yaz başında Ayvalık'a bıraktığımda dönüş için tarih vermişti.
"Eylül bitmeden gelme... Huzur buluyorum burada..."
Halbuki Eylül bitmemişti daha...
xxx
Hayattaki gibi son yolculuğu da öğreticiydi.
Güzellikleri görmek için ana yollardan sapma cesareti göstermek gerekiyordu;
Kaybolmak pahasına da olsa.
O ücra yollarda insanların önüne kartallar çıkıyor;
Sincaplar, geyikler dolaşıyor.
Gürleyik'te şelaleler gürlüyor.
Ve o şelalenin HES'e kurban gideceği görünmüyor Ankara'da.
xxx
‘Kayınpeder'in sözcük anlamı "baba yerine" demekmiş.
Dün Sarıyar'da bir kez daha vedalaştık babamla.
Eylül bitmiş, hüzün mevsimi gelmişti.
Herkesin anlatacak bir öyküsü vardır.
Kimi acı, kimi tatlı;
Kimi güldüren, kimi düşündüren...
Bu da bizim öykümüz...
xxx
Geçen hafta bu köşe boş kaldı;
Elimizde olmadan.
İstemesek de o öyküye son noktayı koymak zorunda kaldık.
Ankara'nın en ücra köşesinde başlayan öyküyü yine aynı yerde sonlandırdık.
Bir çok Ankaralı'nın hiç görmediği, gelip gitmediği, adını bile duymadığı Sarıyar'da...
İç Anadolu'nun Kuzey Batı ucunda; Batı Karadeniz Bölgesinin sınırları içerisinde.
Ankara-Eskişehir-Bolu üçgeninin ortasında.
Aslında tarihi Ankara kadar eski.
İlk tunç çağlarından beri yerleşim yeri olmuş.
Kıyısındaki Sakarya'dan can bulmuş asırlar boyu...
Kaderini de baraj belirlemiş.
Bizim kaderimizi de.
xxxx
1950'lerde başlamış yapımı barajın;
Adına da dönemin devlet adamlarından Hasan Polatkan'ın adı verilmiş.
O tarihlerde 400-500 kişi yaşarken bir anda 5 bine çıkmış nüfus.
Almanlarla tanışmış köylüler.
O ise daha küçük bir çocuk.
Ve öksüz...
5-6 yaşlarında kaybetmiş babasını.
İki kız kardeşle, bir ana...
Hayatın yükü erken binmiş omuzlarına.
Daha çocuk yaşta başlamış çalışmaya.
13-14 yaşında çıkmış gurbete.
Kamyonlarda muavinlik yapmış yıllarca.
18'inde kamyon sahibi olunca almış kardeşini yanına, taşınmış Ankara'ya;
"Okutacağım seni" diye...
O Demirlibahçe'deki tek göz ev sadece onlara değil köyden gelen herkese yuva olmuş.
xxx
Kızı, "İşte evleneceğim adam" diye tanıştırdığında korkuyorduk biraz.
Ama o sert görünümün ardındaki sıcak yürek kısa sürede gösterdi kendisini...
20 yıl boyunca da o sevgi hiç eksilmedi.
Büyüyen ailesiyle birlikte o sevgi de büyüdü.
Ama yorulmuştu o kalp;
Doktorların müdahalesi yılların yorgunluğunu gidermeye yetmiyordu.
Artık emeklilik, dinlenme zamanıydı...
Yaz başında Ayvalık'a bıraktığımda dönüş için tarih vermişti.
"Eylül bitmeden gelme... Huzur buluyorum burada..."
Halbuki Eylül bitmemişti daha...
xxx
Hayattaki gibi son yolculuğu da öğreticiydi.
Güzellikleri görmek için ana yollardan sapma cesareti göstermek gerekiyordu;
Kaybolmak pahasına da olsa.
O ücra yollarda insanların önüne kartallar çıkıyor;
Sincaplar, geyikler dolaşıyor.
Gürleyik'te şelaleler gürlüyor.
Ve o şelalenin HES'e kurban gideceği görünmüyor Ankara'da.
xxx
‘Kayınpeder'in sözcük anlamı "baba yerine" demekmiş.
Dün Sarıyar'da bir kez daha vedalaştık babamla.
Eylül bitmiş, hüzün mevsimi gelmişti.
6 Ekim 2011 Perşembe
HABERTÜRK YAZILARI- BAŞKENT MİMARİSİ
BAŞKENT MİMARİSİ
İki tarih üst üste örtüşünce karşılaştırma yapmadan duramıyor insan.
Bir başka gözle bakıyor Bakanlıklara, Eskişehir Yoluna...
Hangisi daha estetik, hangisi daha yaşanılır...
xxx
Bugün Atatürk'ün Ankara hemşeriliğini kabul edişinin 89. yıldönümü.
Önümüzdeki hafta da Ankara'nın Başkent oluşunun yıldönümü.
Ekim ayının ilk haftası ayrıca Dünya Mimarlık Günü olarak kutlanıyor.
Mimarlar Odası, bu iki tarihi dikkate alarak 13 Ekim tarihine kadar süren bir "Mimarlık Şenliği" düzenliyor.
Bu yılın ana teması ise ‘İnsan Hakları ve Mimarlık...'
Mimarlık bir bilim dalı.
Aynı zamanda bir sanat;
Teknikle estetik yaratıcılığı birleştirip binaları tasarlama ve kurma sanatı...
Uzmanı olmayanların ahkam keseceği bir alan değil.
xxx
Uzmanı değiliz ama Başkent'te Atatürk'ün mimari mirasına sahip çıkılmadığını görmek için mimar olmaya gerek yok.
Ulus'tan itibaren Kızılay'a, Bakanlıklar'a bakın yeter.
Cumhuriyet Türkiyesi'nin Başkenti planlanırken eski yok edilmemiş.
İki sembolik öğe ortaya konulmuş;
‘Kale' ve ‘Çankaya'.
Biri tarihi geçmişi, diğeri Cumhuriyet Türkiye'sinin sembolü.
Bu iki sembol arasına Atatürk Bulvarı yerleştirilmiş.
Ulus'tan itibaren iki yanına da şimdi hayranlıkla izlediğimiz anıtsal binalar yapılmış.
Ulus'tan Kızılay'a yolculuk adeta bir Cumhuriyet resmi geçidi...
Ziraat Bankası, Opera binası, TRT binası, Dil Tarih, Etnografya Müzesi, bakanlık binaları...
Bu binalar birilerinin canı istediği için değil, uzun vadeli bir planlama ile yapılmış.
Genç Cumhuriyeti kuranlar, "ben dedim, olacak" deyip emir buyurmamış.
1928 yılında uluslararası yarışma açılmış.
Ankara Şehri İmar Planı yarışması...
Planı hazırlayan Prof. Hermann Jansen de eski Ankara'ya dokunmamış.
Eski ile yeniyi birlikte iç içe yaşatacak yeni bir kent kurulması kararı alınmış.
Cumhuriyetin ideallerini simgeleyen yeni bir kent;
Eğitimi, sağlığı, kültürüyle yepyeni çağdaş bir şehir...
xxx
Aradan geçen sürede Cumhuriyetin mimari mirasına ne kadar sahip çıkıldığı ortada.
Kızılay ve çevresinde binalar çoktan yıkılıp yeniden yapılmış.
Rant her şeye galip gelmiş.
Şimdi o çirkinlik ‘giydirilerek' yok edilmeye çalışılıyor.
SİT alanı ilan edildiği için korunan bazı bakanlık binaları ile Saraçoğlu Mahallesi de kararname tehdidi altında.
Belki onlar da ‘kentsel dönüşüm'e kurban gidecek.
xxx
Arada mimarinin bile olmadığı ‘demirkafes dönemi'ni atlarsak bugünlere de TOKİ mimarisi damgasını vuracak gibi.
Eskişehir yolunda sürekli yeni bir bakanlık binası yükseliyor.
Yüzyıllar önce Mimar Sinan'ın yaptığı Selimiye'ye bakın;
Bir de Eskişehir yolunda yeni yapılan Diyanet Camisine...
Bakanlıklardaki eski Tarım Bakanlığı binasına bakın;
Bir de Eskişehir yolundaki yeni Tarım Bakanlığı binasına.
Bir Yargıtay binasına bakın;
Bir de Eskişehir yolundaki yeni Danıştay binasına...
Aradaki farkları görebilmek için mimar olmaya gerek var mı?
İki tarih üst üste örtüşünce karşılaştırma yapmadan duramıyor insan.
Bir başka gözle bakıyor Bakanlıklara, Eskişehir Yoluna...
Hangisi daha estetik, hangisi daha yaşanılır...
xxx
Bugün Atatürk'ün Ankara hemşeriliğini kabul edişinin 89. yıldönümü.
Önümüzdeki hafta da Ankara'nın Başkent oluşunun yıldönümü.
Ekim ayının ilk haftası ayrıca Dünya Mimarlık Günü olarak kutlanıyor.
Mimarlar Odası, bu iki tarihi dikkate alarak 13 Ekim tarihine kadar süren bir "Mimarlık Şenliği" düzenliyor.
Bu yılın ana teması ise ‘İnsan Hakları ve Mimarlık...'
Mimarlık bir bilim dalı.
Aynı zamanda bir sanat;
Teknikle estetik yaratıcılığı birleştirip binaları tasarlama ve kurma sanatı...
Uzmanı olmayanların ahkam keseceği bir alan değil.
xxx
Uzmanı değiliz ama Başkent'te Atatürk'ün mimari mirasına sahip çıkılmadığını görmek için mimar olmaya gerek yok.
Ulus'tan itibaren Kızılay'a, Bakanlıklar'a bakın yeter.
Cumhuriyet Türkiyesi'nin Başkenti planlanırken eski yok edilmemiş.
İki sembolik öğe ortaya konulmuş;
‘Kale' ve ‘Çankaya'.
Biri tarihi geçmişi, diğeri Cumhuriyet Türkiye'sinin sembolü.
Bu iki sembol arasına Atatürk Bulvarı yerleştirilmiş.
Ulus'tan itibaren iki yanına da şimdi hayranlıkla izlediğimiz anıtsal binalar yapılmış.
Ulus'tan Kızılay'a yolculuk adeta bir Cumhuriyet resmi geçidi...
Ziraat Bankası, Opera binası, TRT binası, Dil Tarih, Etnografya Müzesi, bakanlık binaları...
Bu binalar birilerinin canı istediği için değil, uzun vadeli bir planlama ile yapılmış.
Genç Cumhuriyeti kuranlar, "ben dedim, olacak" deyip emir buyurmamış.
1928 yılında uluslararası yarışma açılmış.
Ankara Şehri İmar Planı yarışması...
Planı hazırlayan Prof. Hermann Jansen de eski Ankara'ya dokunmamış.
Eski ile yeniyi birlikte iç içe yaşatacak yeni bir kent kurulması kararı alınmış.
Cumhuriyetin ideallerini simgeleyen yeni bir kent;
Eğitimi, sağlığı, kültürüyle yepyeni çağdaş bir şehir...
xxx
Aradan geçen sürede Cumhuriyetin mimari mirasına ne kadar sahip çıkıldığı ortada.
Kızılay ve çevresinde binalar çoktan yıkılıp yeniden yapılmış.
Rant her şeye galip gelmiş.
Şimdi o çirkinlik ‘giydirilerek' yok edilmeye çalışılıyor.
SİT alanı ilan edildiği için korunan bazı bakanlık binaları ile Saraçoğlu Mahallesi de kararname tehdidi altında.
Belki onlar da ‘kentsel dönüşüm'e kurban gidecek.
xxx
Arada mimarinin bile olmadığı ‘demirkafes dönemi'ni atlarsak bugünlere de TOKİ mimarisi damgasını vuracak gibi.
Eskişehir yolunda sürekli yeni bir bakanlık binası yükseliyor.
Yüzyıllar önce Mimar Sinan'ın yaptığı Selimiye'ye bakın;
Bir de Eskişehir yolunda yeni yapılan Diyanet Camisine...
Bakanlıklardaki eski Tarım Bakanlığı binasına bakın;
Bir de Eskişehir yolundaki yeni Tarım Bakanlığı binasına.
Bir Yargıtay binasına bakın;
Bir de Eskişehir yolundaki yeni Danıştay binasına...
Aradaki farkları görebilmek için mimar olmaya gerek var mı?
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)