26 Aralık 2011 Pazartesi

HABERTÜRK YAZILARI- ANKARA SIRLARI

ANKARA SIRLARI

Dörtte biri yanmış; 20 bin nüfuslu bir kent.
Daha doğrusu bir kasaba...
Otel yok, lokanta, pastane hiç yok.
Birkaç aşçı dükkanı, birkaç han...
Yabancılar kör hatta çekilmiş eski vagonlarda misafir ediliyor.
Bütün yollar toprak, elektrik zaten yok.
Okuryazarlık oranı erkeklerde yüzde 7, kadınlarda binde 4.
Trahom, frengi, verem, sıtma yaygın...
Bebek ölüm oranı yüzde 80.
Frengi nedeniyle evlenmeden önce gelinin de doktor muayenesinden geçirilmesini öneren doktor milletvekiline dayak atılıyor...
xxx
Ankara'nın başkent olmadan önceki manzarasını gösteren bu bilgiler Dr. Necati Yalçın'dan...
"Ankara; Milli Mücadele Cumhuriyet'in Açık Hava Müzesi" adlı kitaptan...
Adeta rehber niteliğinde.
Eski Tunç çağından günümüze Başkent'e ilişkin çok sayıda bilgi yer alıyor.
Hacıbayram Camii'nin tarihi de var, şimdi sadece yıkıntıları bulunan Anafartalar Caddesi 63 numaralı evin arkasındaki, Bizans döneminden kalma Aziz Klemens Kilisesi de.
Atatürk, Ankara'nın Başkent yapılmasına çok önceden karar vermiş;
1918'de.
Ali Fuat Paşa ile İstanbul'da buluşmuş, 20'inci Kolordu'nun Konya'dan ne yapıp edip Ankara'ya taşınmasını kararlaştırmışlar.
Ankara'ya gelmeden tam bir yıl önce.
Yunus Nadi'ye de neden Başkent ilan edildiğini, 1924'te şu cümlelerle açıklamış;
"Ben Ankara'yı coğrafya kitabından ziyade tarihten öğrendim..."

xxx

Kitapta ilginç anekdotlar var;
Altındağ'daki Atatürk İlköğretim Okulu ikiz olarak tasarlanmış.
Biri ‘Latife Hanım Kız İlkokulu'
Diğeri ise "Gazi Erkek İlkokulu."
Mimarı Mukbil Kemal Taş.
Benzerine Anadolu'nun birçok yerinde rastlayabileceğimiz "Ulusal Mimarlık Üslubu"nun ilk örneği...
Atatürk'ün Latife Hanımla 1923'te başlayıp iki yıl süren evlilikleri sırasında tamamlanmış.

xxx

Kalecik karası şaraplarının da ilginç bir öyküsü var.
Macar Balaj usta...
Başkent'in imarı için yurtdışından çok sayıda mimar getirilmiş.
Balaj usta onlardan biri...
Ziraat Bankası inşaatında çalışırken çarşıdan aldığı üzümleri, Macaristan'daki köyünde gördüğü şekilde şarap yapıyor.
Tesadüfen Cenap Beyle (And) tanışıyor.
Ortak şarap üretmeye başlıyorlar.
İlk yıl (1929) ilkel yöntemlerle 28 bin litre şarap üretiyorlar ama 1500 lira zarar.
Yılmayıp, ustalarını eğitim için yurtdışına gönderiyorlar.
1932'de, şimdi Gençlik Parkı'nın bölgede sergi düzenleniyor.
Atatürk tadına baktıktan sonra ‘Hakiki Şarap' diyor.
Ertesi gün şarap pavyonunun önünde izdiham yaşanıyor.
Sonrası ise Kavaklıdere gibi bir dünya markası...

xxx

Dr. Necati Yalçın'ın kitabı Ankara meraklıları için daha çok sırlarla dolu...

18 Aralık 2011 Pazar

HABERTÜRK YAZILARI- MİNİK KUŞ


MİNİK KUŞ

MİNİK Kuş kavramı Türk basınına Emin Çölaşan'la girdi.
Yıllarca ‘Minik Kuş'un getirdiği belgeleri, bilgileri köşesinde yayınladı
Hatta bir ara bürokratlar, birbirlerine "Yoksa Minik Kuş sen misin" diye takılmaya başladı.
Ankara'da neredeyse ‘minik kuş avı' başladı.

xxx
Aslında her gazetecinin her alanda ‘minik kuş'u vardır.
Her gazetecinin ‘minik kuş' ayarlama taktikleri' de farklıdır.
Kimi sık sık ziyaretine gidip sohbet eder;
Kimi lüks lokantalarda buluşur;
Kimisi salaş meyhanede, kimi nargilecide...
Minik kuşuna hediye veren meslektaşlarımızı da duyduk ama önemli olan güven vermektir karşısındakine.
Bir de ‘minik kuş' durumuna düşmemek.
Haber aldığını zannedip haber vermemek kısacası.

xxx

Bir süredir Habertürk Ankara bürosunun da bir ‘minik kuş'u var.
Öyle gizli saklı değil.
Herkesin ortasında.
Zaten görmeseniz de o kendisini göstermeyi, dikkat çekmeyi iyi biliyor.
Adı ‘Zilli' konmuş ama değiştirilmesi için büroda müthiş bir kamuoyu baskısı var.
Çünkü erkek...
Çünkü sürekli kadın meslektaşlarımızın başına konuyor.
Gidip sürekli öpüyor.
Hem de dudaklarından...
Yani bir nevi ‘sapık' bizim minik kuş...
Babasını, yani emektar abimiz Ümit Turpçu'yu ikna edebilirsek adını ‘Çapkın' koymayı düşünüyoruz.

xxx

‘Çınar' doğunca taşınmak zorunda kaldı büromuza.
İyi ki de gelmiş.
Sanki yıllardır bizimle.
Yabancılık çekmediği gibi kısa sürede büronun maskotu oldu.
Haber getiren minik kuşlardan değil ama arkadaşlarımızın haber performansını artırdığı kesin.
Stresi artan soluğu ‘Zilli'nin yanında alıyor.
Zilli de kimi görse başlıyor konuşmaya...
"Canım, cicim..."
Hele bir de sarı kırmızılı topunu verirseniz, değmeyin keyfine.
İnsanda ne sinir kalıyor ne stres.
Her gazeteciye, her büroya bir minik kuş lazım.

14 Aralık 2011 Çarşamba

HABERTÜRK YAZILARI- BANLİYÖ

BANLİYÖ

Ankaralı işadamı Namık Tanık konuğumuzdu...
Mamak'ın çehresini değiştiren projelerini anlatırken ‘banliyö durağından servis araçları kaldıracağını' söyleyince dayanamadık;
"Banliyö trenleri çalışmıyor ki..."
Şaşırdı...
Ağustos ayından buyana hatların yenilendiğini, bitirilemediğini söyleyince şaşkınlığı daha da arttı.
"Bu kadar uzun sürmemesi lazım..."
xxx
Banliyö deyince nedense dış mahalleler yerine akla hemen tren geliyor.
Belki de gecekonduları kent merkezleriyle buluşturduğu için...
Şimdi hattın yapımı uzadıkça sıkıntıyı da onlar çekiyor.
Namık Tanık'ı dinlerken, o şarkıyı duydum sanki...
Sevgili arkadaşım Ali Taş'ın dost sohbetlerinde zevkle okuduğu o şarkıyı:
"Uzayıp giden o tren yolları
Açılıp sarmayan yârin kolları"
xxx

"Uzayıp giden tren yolları' en güzel oyuncağımdı" demişti...
Uzun uzun anlatmıştı kendince o şarkının öyküsünü başından geçenlerle...
"Bazen kovboy filmlerinde gördüğü Kızılderililer gibi, raylara kulağını dayayıp uzaklardaki trenlerin sesini duymaya çalışır, bazen de rayların üzerine inşaatlardan topladığı eski çivileri yerleştirir, hızla geçen trenin onları yassılaştırmasını beklerdi. Yassılaşan çivilerin iki yanına tahta parçası bağlarsan çok güzel çakı olur.
Bazen de eğer cesaretini toplar ve arkadaşlarını ikna edebilirse, istasyondan geçen bir trene biner, ‘Ankara' levhasının yazılı olduğu Garda geri iner, yürüyerek dönerdi. Esas heyecan da buydu.
Zira, trene kaçak binerler, 10 dakika süren bu yolculukta, kondüktöre yakalanmamak için harcadıkları efor filmlerdeki gerilimi aratmazdı.
Çoğu zaman da pencerenin önünde oturur, babası ile birlikte geçen trenlerin vagonlarını sayarlardı. Sayan hep küçük çocuktu. Çünkü babası görmezdi. Babası görmediği için de çocuk, hiçbir vagonu atlamadan saymaya çalışır, eğer yanlış sayarsa babasının körlüğünü acıtacağını düşünür, daha bir içi acırdı."
Küçük Ali için "en güzel oyuncak" tren ve tren yoluydu.
Büyüdükçe yaşam tarifesi...
Buluşmalarını, çalışmalarını kısacası yaşamını tren tarifelerine göre ayarlamıştı.

xxx

Kayaş'tan başlar, banliyöler Sincan'a kadar gider.
Aradaki Gazi Mahallesi'ni, Cebeci'yi saymazsak gecekondu mahalleleri...
Etimesgut, Behiçbey, Saimekadın, Üreğil, saymakla bitmez...
Şimdi kentsel dönüşümle kentleşirken kültürünü bedel olarak ödeyen semtler.
Banliyö, bu semtlerin bir parçasıdır. Gecekonduda yetişkinlerin toplu taşım araçları, çocukların oyuncağı. Günlük yaşamın farkına varılmayan parçası. Günlük dedikodular dillendirilir o vagonlarda. Dostluklar çoğalır, yaşanmışlıklar bölüşülür kirli yeşil, vinilex koltuklarda...
Bugün, ne o gecekondular kaldı ne de o insanlar.
Şimdi banliyö hattı da yenileniyor.
Ama ya Ankara'nın yenilendiği (!) gibi yenilenirse...

11 Aralık 2011 Pazar

HABERTÜRK YAZILARI- MAZERET

MAZERET

Meclis bahçesinin tam ortasında kocaman harflerle yazılıdır.
Çankaya Kapısı'ndan girip sağa döndüğünüzde karşılaşırsınız:
Dikkatinizden kaçması mümkün değildir;
"Hiçbir mazeret başarının yerini tutmaz"

xxx
Her gün saatler süren nutukların atıldığı;
Konuşmaların binlerce sayfa tutanakla kaydedildiği;
Arşivdeki rafların raporlarla dolu olduğu;
Türkiye'nin dört bir yanından gelen binlerce ziyaretçinin dertlerine çare aradığı Meclis'in yerleşkesinin ortasındaki bu özdeyişin kaderi de bugünlerde belirlenecek.
Yazı kalacak mı, sökülecek mi?

xxx
Kimilerinin Atatürk'e ait olduğunu söylediği bu sözün yazılı olduğu yer TBMM Muhafız ve Tören Taburu;
Siyasi literatüre geçen adıyla Tabur...
Ankara için en eski kriz merkezlerinden biri;
Hemen her görüşteki siyasetçiler için sivilleşmenin sembolü;
Yılların polemik konusu taburda artık sona gelindi.
Yasa çıktı, bundan sonra Meclis'te asker olmayacak;
Askeri kantinde depoda kalan son mallar da satışa çıkarıldı.
Yıllarca vekillerle gazetecilerin buluştuğu;
Yazın bahçesinde asırlık ağaçlar altında yemeklerin yenildiği askeri gazino kapılarını kapattı.
Artık, "Sakallı milletvekilleri, başörtülü eşleri Meclis'teki lokantaya alınmıyor" gibi haberler de yapılamayacak.
Belki de o gazinoyu bundan sonra Meclis ‘yasaksız' işletecek.

xxx

25 yıldır bıkmadan usanmadan tartıştığımız tabur artık Meclis'te yok;
Milletvekilleri bundan sonra eğitim yapan askerlerin seslerini duymayacak.
Dün taşınmaya başladılar;
Ama o yazı hala bina girişinin üzerinde asılı;
"Hiçbir mazeret başarının yerini tutmaz"
Ne zaman, kimin döneminde yapıldı o bina;
O yazıyı kim astırdı;
Siyasetçilere bir mesajı var mıydı bilmiyorum.
Ama her okuyuşumda farklı algıladım nedense;
Kimi zaman irkilticiydi;
"Otoriter, emredici, affı yok" bir psikoloji yarattı;
Faşizan anlamlar yükledim.
Kimi zaman motive etti;
"Ömrünü şikayetle geçirme, sorun yaratan değil, çözen ol. Başarmanın tadını çıkar" mesajı algıladım.
xxx
Her dönemde Meclis yönetimi o bina için plan yaptı;
Kimi yıkılıp yerine kütüphane ve arşiv yapılmasını istedi;
Kimi lojman...
Şimdi plan ne bilmiyorum;
Ama bu haliyle tabur binasının kullanılması mümkün değil.
Ayakta kalmayacağı kesin.
Artık vekiller için hiçbir mazeret kalmadı...

7 Aralık 2011 Çarşamba

HABERTÜRK YAZILARI- GAZETESİZ İLETİŞİM

GAZETESİZ İLETİŞİM

"Gazete okumadan gazetecilik öğrenilir mi?"
Ya da soruyu başka türlü soralım.
"Gazeteci yetiştirmek üzere eğitim veren İletişim Fakültesi'ne gazete alınması yasaklanır mı?"
Meğerse olurmuş.
Hem de mezun olduğumuz okulda.
xxx
Biz girdiğimizde Ankara İktisadi Ticari İlimler Akademisi'ne bağlıydı.
Gazetecilik ve Halkla İlişkiler Yüksek Okulu'ydu.
YÖK devriyle birlikte üniversitelerdeki değişimden ‘Akademi' de nasibini aldı; Gazi Üniversitesi'ne bağlandı.
Mezun olduğumuzda adı da Basın Yayın Yüksek Okulu olarak değiştirildi.
Sonradan İletişim Fakültesi oldu.
Meğer sonradan adının değişmesiyle kalmamış, epeyce bir şey değişmiş.
Dün okulda öğrencilere haber yazmayı öğreten hocalardan biri anlatınca inanamadım.
Meğer okula gazete alınması yasaklanmış.
Hatta daha ileriye gidilmiş.
Daha önce çay-kahve paralarından kesilip gazete alındığı için soruşturma bile açılmış.
Çaresizdi...
"Eeee öğrencilere gazete okumadan haber yazmayı nasıl öğretiyorsun" diye sorduğumda verecek yanıt bulamadı.
"Öğretmeye çalışıyoruz işte" deyip geçiştirdi.

xxx

Arkadaşımın anlattıklarını dinledikçe geçmişe döndüm:
Şanslı kuşaktık galiba...
Bülent Daver, siyaset dersinde önce gazeteleri okuyup okumadığımızı sorguluyordu,
Onur Kumbaracıbaşı ekonomi sayfalarından örnek veriyordu.
Aydın Güven Gürkan, Korkmaz Alemdar...
İyi bir gazete okuru olmadan derslerinden iyi not almak olanaksızdı.
Her gün kantine gelip çayın kalitesini kontrol eden okul müdürü İsmail Bulmuş'a tek şikayetimiz gazetelerin yetersizliğiydi.

xxx
Eski hocaları andıktan sonra arkadaşım, "Şimdi sen bana inanmaz kontrol edersin" dedi; ardından ekledi:
"Okul yönetimine sor istersen. Ben de merak ediyorum, ne yanıt verecekler..."
Gittikten sonra aradım okulu...
Önce internet sitesinden telefonuna bakıp çevirdik.
Karşımızda, mekanik bir ses kaydı, "Hukuk Fakültesi..."
Galiba yanlış çevirdik deyip tekrar denediğimizde ise yine aynı ses...
Meğer İletişim Fakültesi'nin internet sitesindeki ‘iletişim' bilgileri de yanlışmış.
Neyse bulduk doğrusunu ama Dekan bey ‘toplantıda' idi...
Dekan Yardımcısı sağ olsun içtenlikle cevap verdi sorularımıza...
"Evet, gazete alınmaktan vazgeçilmiş. Bütçe, okuldaki yer darlığı, gazeteleri sadece almak değil ciltlemek de gerekiyormuş. Ciltleri koyacak yer bulunamıyormuş. Birkaç hoca aynı odada oturmak zorunda kalıyormuş. Yandaki bina alınabilirse... Öğrenciler gazeteleri internetten okuyabiliyormuş..."
Dekan Yardımcısını uzun süre dinledikten sonra dayanamadım;
"Hocam söz, bir daha sizden staja gelen arkadaşlara kızmayacağım... Onların hiçbir suçu yok..."
xxx
Mezun olalı 25 yılı geçti.
Şimdiye kadar çalışmaktan fırsat bulup diplomamı alamamıştım.
Galiba almayacağım.

4 Aralık 2011 Pazar

HABERTÜRK YAZILARI- DALGACI MAHMUT


DALGACI MAHMUT


61 yıl önce 10 Kasım gecesi yine buluşmuş arkadaşlarıyla Üç Nal Lokantasında.
"Bir de balık olsam" dediği rakı şişesinden ne kadar içtiler bilinmez.
Ama arkadaşlarından ayrılıp evine dönerken düşmüş Ankara'nın meşhur çukurlarına.
Ciddiye almaz.
Dört gün sonra da İstanbul'da beyin kanaması...
Çekip gider dünyadan tıpkı Sabahattin Eyuboğlu'nun ‘Şiirin Garip Kişisi' yazısında anlattığı gibi:
"Alır başını giderdi sıkılınca, tadına doyurmadan. Dünyadan gidişi de öyle oldu."
Ölümünün 61. yılında Orhan Veli'den izler arıyoruz Ankara'da.
Orhan Veli denince insanın aklına hep İstanbul geliyor.
Orhan Veli'nin Ankara ile ilişkisi, ölümüne neden olan çukura düşmesinden çok derindir.
İlkokul ve liseyi Ankara'da okumuştur.
Burada istifa etmiştir, Evkaf'taki memuriyetinden.
Çevirilerinin bir kısmını burada yapmıştır. Sabahattin Eyyüboğlu'nun evinde yazmıştır Bella'ya, o meşhur, "olmaz ki, böyle de yatılmaz ki" dizelerini.
Her ne kadar "İstanbul'u dinliyorum gözüm kapalı" dese de, Ankara'ya karşı gözleri hep açık olmuş, yaşamının bir yerinde Ankara hep var olmuştur.
Nice şair, aydınla burada dostluklarını pekiştirmiş, 36 yıl gibi kısacık ömrüne sığdırdığı büyük dostluklarının, arkadaşlıklarının ve sevdalarının hatırı sayılır kısmını burada var etmiştir.
Bu yaşanmışlıkların parçası olan isimlerin bir kısmı hala bugün hayattalar ve koca bir çınar gibi tarihe tanıklık etmenin vakurluğu ile bize yol gösteriyorlar.
Ayten...
65 yıl önce Ankara'daki evinin sahibinin 15-16 yaşındaki kızı.
Ayten Aygen...
82 yaşında, yaşıtlarının aksine durmadan çalışıyor. Ailesinin hayatını anlattığı romanlar yazıyor.
Rumeli Benimdi, Nart'ın Prensleri, Devrimin Kadınları...
Babası Rıfat Vardar Giresun Valisi iken Atatürk ile Latife Hanıma ev sahipliği yapmış. Sonrasında 1946'ya kadar tam 5 dönem milletvekili...
Orhan Veli'nin de ev sahibi.
Evi bulan da Haydarpaşa Lisesi'nden sınıf arkadaşı oğlu Mahmut Ekrem...
Üç Nal Lokantasının müdavimlerinden...
MÜŞTEMİLATTAKİ ORHAN VELİ
Ayten Aygen, kiracıları Orhan Veli'yi HABERTÜRK'e anlattı:
"Abim Mahmut Ekrem, Orhan Veli'nin liseden sınıf arkadaşıydı. Bizim bahçedeki evi de o kiraya verdi. Hemen her akşam beraber olurlardı. Meyhaneleri posta caddesindeydi. İşinden çıkan oraya kapaklanır, edebiyatçılar eserlerini orada okurlardı.
Evimiz o zaman Yenigün Sokak'taydı. Sonradan Sümer sokak oldu. Bir bahçe içinde yan yana 4 katlı iki apartman. Nahit Hanım da apartmanın 4'üncü katında. Çok güzel bir kadındı. Evi edebiyat tapınağı gibiydi ta o zamanlardan... Edebiyat sohbeti yapılırdı. Bunlar Her Cuma akşamı Nahit Hanımın evinde toplanır. Hepimiz ona hayrandık. Omzuna düşen sarı saçlarını yandan tarardı.
Ben o zaman 15 yaşında falandım.
Orhan Veli Ankara'ya geldiğinde herkes tanıyordu. Bir yenilik getirmişti şiire. ‘Rakı şişesinde balık olsam' diye ilk şiiri çıkınca çok güldüler hafife aldılar ama tanınmıştı.
Bahçede iki apartmanın ortasında bir müştemilat var. Orhan Veli orada otururdu. Annem kiraya vermişti. Orhan Veli'nin parası yok. Abim annemden harçlık alır, Orhan Veli'ye verirmiş, o da anneme... Belki de bir sefer abim verirse bir sefer Nahit hanım verirdi. Sabahları Orhan Veli'yi merdivenlerden inerken hatırlıyorum. Avucunda Nahit Hanımın verdiği bozuk paraları sayarken..."
Nahit Hanım, Orhan Veli'nin can yoldaşı, esin kaynağı, hocası ‘adı söylenmeyen' sevgilisi... Hep aşık olduğu kadın.
Can Yücel, bir şiirinde şöyle anlatıyor, Nahit Hanımı ve o apartmanı:
Nahit Hanım yıktığı Osmanlı İmparatorluğu'na karşı
Yenişehir'deki 50 metre karelik kira katında
Olanca insanlığıyla kurmuş yeni bir saltanat
Dizinin altındaki o kara ben kadar güzel bir Ben, Sevgiden
Bakardım geçtikçe Zafer Meydanı'nın ordan
O ikinci kattaki pencereye değil, zafere
Aşkla kurulmuştu sanki dünyanın en meridiyenindeki o daire"

DİNO'NUN ODUN KÖMÜRÜNDEN RESİMLERİ
İlginç bir Abidin Dino anısı da var Ayten Aygen'in:
"Yaprak Dergisini çıkarırken bir Fransız yayıncı gelmiş. Derginin idarehanesini görmek istemiş. Dergi de o evde hazırlanıyor. Ama bir kanepe dışında bir şey yok. Gece bizim evden abim koltuk halı falan götürdü. Abidin Dino odun kömürüyle duvarlara resim falan yapmış. Tabi geliyor Fransız, çok etkileniyor."
Şimdi o apartmanın da bahçenin de yerinde yeller esiyor. Kim bilir kimler yıktı Abidin Dino'nun resim yaptığı o duvarları...
Melih Cevdet Anday ise anılarında şöyle anlatıyor aynı olayı:
"Unutamayacağım anılarımdan biri, ünlü Fransız ozanı Philippe Soupault'yu Yaprak yönetim evimizde ağırlamamızdır. Gerçekte böyle bir ev yoktu. Orhan Veli, o zaman, bir apartmanın bahçesindeki tek odalı bir evde oturuyordu. Odanın duvarları çatlak çatlaktı. Döşeme dayama bakımından yoksuldu. Tuvaleti yoktu diyebilirim. Bu yüzden biz, ünlü Fransız ozanını bir lokantaya davet etmek istedik. Ama o razı olmamış buna, ille de Yaprakçıların yönetim evine geleceğim diye tutturmuş. Odaya iki gün içinde badana vurduk, çatlakları elimizdeki Yaprak dergileriyle kapattık, evlerimizden koltuklar, masa, kilimler, içki-yemek takımları getirdik. Hiç unutamam, şiir okuma sırası kendine geldiğinde, Orhan Veli, Soupault'dan yaptığı 'Şakir efendi öldü / dün / gece Çerkeş'te / Çerkeş'te öldü gitti' çevirisini okudu. Biz gülüşmeye başlayınca, adam ne oluyor gibilerden bakındı. Anlattık. Bir daha dinledi. 'Tamam' dedi, 'benim şiirim bu.' Sonra ülkemizden ayrılırken, 'şiiri Türkiye'de buldum' diye demeç verdi gazetelere. "

DALGACI MAHMUT

Ağabeyinin ailedeki lakabı ‘maço' imiş. Bir de sır veriyor Ayten Aygen...
"Orhan Veli, ‘Dalgacı Mahmut' şiirini abim için yazmış. Orjinali de duruyor..."
Mahmut Ekrem Vardar çok olmuş yaşama veda edeli. Ailesi saklamış. Eşi Afife Vardar'ı arıyoruz.
O da önce Nahit Hanım'ı anlatıyor uzun uzun, "Aşık olunacak kadındı..."
Şiiri soruyoruz:
"Evet bende. Ama temizlik yapılırken üzerine su damlamış..."
Afife Hanım ilerlemiş yaşına rağmen şiiri bulmak için koşturuyor.
Sararmış bir kağıt, zor okunuyor...
Altında kitaplarından tanıdığımız Orhan Veli'nin imzası...
Edebiyat tarihçileri, ‘Dalgacı Mahmut'ta kendisini anlattığını yazarlar Şair'in...
Ama eşi ve kardeşi, Mahmut Ekrem Vardar için ‘Aynen şiirdeki gibiydi" diyorlar.
"İşim gücüm budur benim,
Gökyüzünü boyarım her sabah,
Hepiniz uykudayken.
Uyanır bakarsınız ki mavi.

Deniz yırtılır kimi zaman,
Bilmezsiniz kim diker;
Ben dikerim.

Dalga geçerim kimi zaman da,
O da benim vazifem;
Bir baş düşünürüm başımda,
Bir mide düşünürüm midemde,
Bir ayak düşünürüm ayağımda,
Ne haltedeceğimi bilemem."

AYTEN'Dİ DOKUZUNCUNUN ADI

Ayten Aygen de anı çok. Edebiyat tarihi gibi...
"Hasan Ali Yücel Terzi Sabiha Hanımla yaşıyordu. Ruhi Su'yu hatırladığım zaman karısından ayrılmak üzereydi. Melih Cevdet Anday'ı hatırlıyorum. Uzun seneler evlenmedi, sonradan sarışın güzel bir hanımla evlendi.
Dora ile Erol Güney vardı. Rus Musevileriydi. Sonradan İsrail'e yerleştiler. Neden Güney soyadı aldığını anlatırken, "Rusya'dan geldiğimiz için Kuzey alsam komünist sanırlar diye' derdi..."
"Abim çok geç evlendi. Pantolonlarını ben ütülüyordum. Araya Orhan Veli'nin pantolonlarını da sıkıştırırdı. Bir akşam beni de bir yere götürmeye söz verdiler. Ama gelmedi beni almaya. Ben de ütülediğim pantolonları buruşturdum, yatağının altına koydum. Ertesi sabah bayramdı. Geç geldi. Sabah ‘nerede benim pantolonum' dedi. Yatağın altında dedim. Bir de baktı ki felaket durumda pantolon. Kıyameti koparıyor, masanın etrafında dönüyorum. 65 sene evvelini konuşuyoruz..."
Anılar anıları kovalıyor. Sohbetin sonunda aklımıza gelen soruyu sormadan duramıyoruz:
"Orhan Veli'nin son şiiri var. Hani öldüğünde cebinde diş fırçasına sarılı çıkan... Aşk Resmi Geçidi... Orada bir dize var; Ayten'di dokuzuncunun adı... O Ayten siz misiniz yoksa?"
Uzun süre kahkaha atıyor Ayten Aygen... Tek bir cümle söylüyor:
"Ben çok küçüktüm o zaman"

HABERTÜRK YAZILARI- DALGACI MAHMUT

DALGACI MAHMUT


61 yıl önce 10 Kasım gecesi yine buluşmuş arkadaşlarıyla Üç Nal Lokantasında.
"Bir de balık olsam" dediği rakı şişesinden ne kadar içtiler bilinmez.
Ama arkadaşlarından ayrılıp evine dönerken düşmüş Ankara'nın meşhur çukurlarına.
Ciddiye almaz.
Dört gün sonra da İstanbul'da beyin kanaması...
Çekip gider dünyadan tıpkı Sabahattin Eyuboğlu'nun ‘Şiirin Garip Kişisi' yazısında anlattığı gibi:
"Alır başını giderdi sıkılınca, tadına doyurmadan. Dünyadan gidişi de öyle oldu."
Ölümünün 61. yılında Orhan Veli'den izler arıyoruz Ankara'da.
Orhan Veli denince insanın aklına hep İstanbul geliyor.
Orhan Veli'nin Ankara ile ilişkisi, ölümüne neden olan çukura düşmesinden çok derindir.
İlkokul ve liseyi Ankara'da okumuştur.
Burada istifa etmiştir, Evkaf'taki memuriyetinden.
Çevirilerinin bir kısmını burada yapmıştır. Sabahattin Eyyüboğlu'nun evinde yazmıştır Bella'ya, o meşhur, "olmaz ki, böyle de yatılmaz ki" dizelerini.
Her ne kadar "İstanbul'u dinliyorum gözüm kapalı" dese de, Ankara'ya karşı gözleri hep açık olmuş, yaşamının bir yerinde Ankara hep var olmuştur.
Nice şair, aydınla burada dostluklarını pekiştirmiş, 36 yıl gibi kısacık ömrüne sığdırdığı büyük dostluklarının, arkadaşlıklarının ve sevdalarının hatırı sayılır kısmını burada var etmiştir.
Bu yaşanmışlıkların parçası olan isimlerin bir kısmı hala bugün hayattalar ve koca bir çınar gibi tarihe tanıklık etmenin vakurluğu ile bize yol gösteriyorlar.
Ayten...
65 yıl önce Ankara'daki evinin sahibinin 15-16 yaşındaki kızı.
Ayten Aygen...
82 yaşında, yaşıtlarının aksine durmadan çalışıyor. Ailesinin hayatını anlattığı romanlar yazıyor.
Rumeli Benimdi, Nart'ın Prensleri, Devrimin Kadınları...
Babası Rıfat Vardar Giresun Valisi iken Atatürk ile Latife Hanıma ev sahipliği yapmış. Sonrasında 1946'ya kadar tam 5 dönem milletvekili...
Orhan Veli'nin de ev sahibi.
Evi bulan da Haydarpaşa Lisesi'nden sınıf arkadaşı oğlu Mahmut Ekrem...
Üç Nal Lokantasının müdavimlerinden...
MÜŞTEMİLATTAKİ ORHAN VELİ
Ayten Aygen, kiracıları Orhan Veli'yi HABERTÜRK'e anlattı:
"Abim Mahmut Ekrem, Orhan Veli'nin liseden sınıf arkadaşıydı. Bizim bahçedeki evi de o kiraya verdi. Hemen her akşam beraber olurlardı. Meyhaneleri posta caddesindeydi. İşinden çıkan oraya kapaklanır, edebiyatçılar eserlerini orada okurlardı.
Evimiz o zaman Yenigün Sokak'taydı. Sonradan Sümer sokak oldu. Bir bahçe içinde yan yana 4 katlı iki apartman. Nahit Hanım da apartmanın 4'üncü katında. Çok güzel bir kadındı. Evi edebiyat tapınağı gibiydi ta o zamanlardan... Edebiyat sohbeti yapılırdı. Bunlar Her Cuma akşamı Nahit Hanımın evinde toplanır. Hepimiz ona hayrandık. Omzuna düşen sarı saçlarını yandan tarardı.
Ben o zaman 15 yaşında falandım.
Orhan Veli Ankara'ya geldiğinde herkes tanıyordu. Bir yenilik getirmişti şiire. ‘Rakı şişesinde balık olsam' diye ilk şiiri çıkınca çok güldüler hafife aldılar ama tanınmıştı.
Bahçede iki apartmanın ortasında bir müştemilat var. Orhan Veli orada otururdu. Annem kiraya vermişti. Orhan Veli'nin parası yok. Abim annemden harçlık alır, Orhan Veli'ye verirmiş, o da anneme... Belki de bir sefer abim verirse bir sefer Nahit hanım verirdi. Sabahları Orhan Veli'yi merdivenlerden inerken hatırlıyorum. Avucunda Nahit Hanımın verdiği bozuk paraları sayarken..."
Nahit Hanım, Orhan Veli'nin can yoldaşı, esin kaynağı, hocası ‘adı söylenmeyen' sevgilisi... Hep aşık olduğu kadın.
Can Yücel, bir şiirinde şöyle anlatıyor, Nahit Hanımı ve o apartmanı:
Nahit Hanım yıktığı Osmanlı İmparatorluğu'na karşı
Yenişehir'deki 50 metre karelik kira katında
Olanca insanlığıyla kurmuş yeni bir saltanat
Dizinin altındaki o kara ben kadar güzel bir Ben, Sevgiden
Bakardım geçtikçe Zafer Meydanı'nın ordan
O ikinci kattaki pencereye değil, zafere
Aşkla kurulmuştu sanki dünyanın en meridiyenindeki o daire"

DİNO'NUN ODUN KÖMÜRÜNDEN RESİMLERİ
İlginç bir Abidin Dino anısı da var Ayten Aygen'in:
"Yaprak Dergisini çıkarırken bir Fransız yayıncı gelmiş. Derginin idarehanesini görmek istemiş. Dergi de o evde hazırlanıyor. Ama bir kanepe dışında bir şey yok. Gece bizim evden abim koltuk halı falan götürdü. Abidin Dino odun kömürüyle duvarlara resim falan yapmış. Tabi geliyor Fransız, çok etkileniyor."
Şimdi o apartmanın da bahçenin de yerinde yeller esiyor. Kim bilir kimler yıktı Abidin Dino'nun resim yaptığı o duvarları...
Melih Cevdet Anday ise anılarında şöyle anlatıyor aynı olayı:
"Unutamayacağım anılarımdan biri, ünlü Fransız ozanı Philippe Soupault'yu Yaprak yönetim evimizde ağırlamamızdır. Gerçekte böyle bir ev yoktu. Orhan Veli, o zaman, bir apartmanın bahçesindeki tek odalı bir evde oturuyordu. Odanın duvarları çatlak çatlaktı. Döşeme dayama bakımından yoksuldu. Tuvaleti yoktu diyebilirim. Bu yüzden biz, ünlü Fransız ozanını bir lokantaya davet etmek istedik. Ama o razı olmamış buna, ille de Yaprakçıların yönetim evine geleceğim diye tutturmuş. Odaya iki gün içinde badana vurduk, çatlakları elimizdeki Yaprak dergileriyle kapattık, evlerimizden koltuklar, masa, kilimler, içki-yemek takımları getirdik. Hiç unutamam, şiir okuma sırası kendine geldiğinde, Orhan Veli, Soupault'dan yaptığı 'Şakir efendi öldü / dün / gece Çerkeş'te / Çerkeş'te öldü gitti' çevirisini okudu. Biz gülüşmeye başlayınca, adam ne oluyor gibilerden bakındı. Anlattık. Bir daha dinledi. 'Tamam' dedi, 'benim şiirim bu.' Sonra ülkemizden ayrılırken, 'şiiri Türkiye'de buldum' diye demeç verdi gazetelere. "

DALGACI MAHMUT

Ağabeyinin ailedeki lakabı ‘maço' imiş. Bir de sır veriyor Ayten Aygen...
"Orhan Veli, ‘Dalgacı Mahmut' şiirini abim için yazmış. Orjinali de duruyor..."
Mahmut Ekrem Vardar çok olmuş yaşama veda edeli. Ailesi saklamış. Eşi Afife Vardar'ı arıyoruz.
O da önce Nahit Hanım'ı anlatıyor uzun uzun, "Aşık olunacak kadındı..."
Şiiri soruyoruz:
"Evet bende. Ama temizlik yapılırken üzerine su damlamış..."
Afife Hanım ilerlemiş yaşına rağmen şiiri bulmak için koşturuyor.
Sararmış bir kağıt, zor okunuyor...
Altında kitaplarından tanıdığımız Orhan Veli'nin imzası...
Edebiyat tarihçileri, ‘Dalgacı Mahmut'ta kendisini anlattığını yazarlar Şair'in...
Ama eşi ve kardeşi, Mahmut Ekrem Vardar için ‘Aynen şiirdeki gibiydi" diyorlar.
"İşim gücüm budur benim,
Gökyüzünü boyarım her sabah,
Hepiniz uykudayken.
Uyanır bakarsınız ki mavi.

Deniz yırtılır kimi zaman,
Bilmezsiniz kim diker;
Ben dikerim.

Dalga geçerim kimi zaman da,
O da benim vazifem;
Bir baş düşünürüm başımda,
Bir mide düşünürüm midemde,
Bir ayak düşünürüm ayağımda,
Ne haltedeceğimi bilemem."

AYTEN'Dİ DOKUZUNCUNUN ADI

Ayten Aygen de anı çok. Edebiyat tarihi gibi...
"Hasan Ali Yücel Terzi Sabiha Hanımla yaşıyordu. Ruhi Su'yu hatırladığım zaman karısından ayrılmak üzereydi. Melih Cevdet Anday'ı hatırlıyorum. Uzun seneler evlenmedi, sonradan sarışın güzel bir hanımla evlendi.
Dora ile Erol Güney vardı. Rus Musevileriydi. Sonradan İsrail'e yerleştiler. Neden Güney soyadı aldığını anlatırken, "Rusya'dan geldiğimiz için Kuzey alsam komünist sanırlar diye' derdi..."
"Abim çok geç evlendi. Pantolonlarını ben ütülüyordum. Araya Orhan Veli'nin pantolonlarını da sıkıştırırdı. Bir akşam beni de bir yere götürmeye söz verdiler. Ama gelmedi beni almaya. Ben de ütülediğim pantolonları buruşturdum, yatağının altına koydum. Ertesi sabah bayramdı. Geç geldi. Sabah ‘nerede benim pantolonum' dedi. Yatağın altında dedim. Bir de baktı ki felaket durumda pantolon. Kıyameti koparıyor, masanın etrafında dönüyorum. 65 sene evvelini konuşuyoruz..."
Anılar anıları kovalıyor. Sohbetin sonunda aklımıza gelen soruyu sormadan duramıyoruz:
"Orhan Veli'nin son şiiri var. Hani öldüğünde cebinde diş fırçasına sarılı çıkan... Aşk Resmi Geçidi... Orada bir dize var; Ayten'di dokuzuncunun adı... O Ayten siz misiniz yoksa?"
Uzun süre kahkaha atıyor Ayten Aygen... Tek bir cümle söylüyor:
"Ben çok küçüktüm o zaman"

HABERTÜRK YAZILARI- NEREYE BAKIYORLAR

NEREYE BAKIYORLAR

Dün Habertürk'ün de birinci sayfasındaydı o fotoğraf.
Cumhurbaşkanı Gül'ün ABD'nin iki numaralı ismi Joe Biden'a Çankaya Köşkü'nün penceresinden Ankara manzarasını gösterirken çekilen fotoğraf...

xxx
Fotoğrafa bakarken kendi kendime sormadan edemedim doğrusu...
Acaba Sayın Cumhurbaşkanı, Biden'e Ankara manzarasını hangi sözcüklerle anlattı?
"Doyumsuz" dedi mi acaba...
"Yoğun tempoda çalışırken baktığımda huzur veriyor" mu dedi?
Neyse ki randevu öğle saatlerindeydi...
Biden belki birkaç saat gecikse Başkent'in üzerine kirli bir hava tabakası çökecek, Köşk'ün bahçesindeki çam ağaçları bile manzarayı güzelleştirmeye yetmeyecekti.
O pencereden hiç bakma şansım olmadı ama bir çok Ankaralının tanık olduğu ‘ucube' görüş alanında değil...
İyi ki içinde vinç unutulan otel Köşk'ten görünmüyor.
İyi ki Eskişehir Yolu'ndaki ‘Demir kafes' görüş açışı dışında...
Yoksa Sayın Cumhurbaşkanı, uzun yıllardır tanıdığı Biden'e nasıl anlatacaktı?
İyi ki iki saatlik görüşmenin gündemi yoğundu...
Umarım, terör, Arap Baharı, Irak, Suriye, İran'da İngiliz elçiliğinin gibi uluslararası kritik konulardan fırsat bulup da Biden, "O içinden geçtiğimiz duvarları banyo gibi tünel ne?" diye sormamıştır.
Umarım Biden Başkent'ten ‘huzur' içinde ayrılmıştır.

HABERTÜRK YAZILARI- EGEMENLİK

EGEMENLİK

Meclis Genel Kurulu'nun duvarında boydan boya bir yazı asılıdır;
"Egemenlik Kayıtsız Şartsız Milletindir"
Altında da Atatürk'ün imzası...
O yazı asılalı tam 84 yıl olmuş.
30 Kasım 1925'te o zamanki Meclis binasına asıldığı gün tekke ve türbelerin kapatılmasına ilişkin yasa da kabul edilmiş...

xxx
Ne zaman Meclis Genel Kurulu'na girsem o yazıyı görünce aklıma Oltan Sungurlu gelir.
Anavatan Partisi'nde 4 dönem Gümüşhane milletvekilliği ve yıllarca Adalet Bakanlığı yapan Sungurlu o sohbeti yaptığımızda Grup Başkanvekili idi.
Bir grup gazeteci arkadaşla otururken, "Bu sefer soruyu ben soracağım" demişti:
"Sizce Türkiye'yi kim yönetiyor. Siyasetçiler mi, askerler mi, işadamları mı, basın mı?..."
Biz sorusunun ardında ‘bomba' bir haber yattığı kuşkusuyla ağzından laf almaya çalışıyorduk.
O ise bizim cevabımızı merak ediyordu.
Galiba dönem, bin yıl sürecek 28 Şubat sürecinin ilk yıllarıydı.
Sohbetten ne haber çıktı, ne de sorunun yanıtı...

xxx
Genel Kurul salonundaki o söz 'Teşkilatı Esasiye'den beri anayasa hükmü.
İlk hali ''Hakimiyet bila kaydü şart milletindir" şeklindeymiş.
1961 Anayasası'nda "Egemenlik kayıtsız şartsız Türk Milletinindir" cümlesi, 1982 Anayasası'nda ''Egemenlik, kayıtsız şartsız milletindir'' şeklinde yer buldu.
Sonrasındaki hüküm ise hemen hemen aynı:
"Egemenliğin kullanılması, hiçbir suretle belli bir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılmaz. Hiçbir kimse veya organ kaynağını Anayasadan almayan bir Devlet yetkisi kullanamaz..."

xxx

Bugünlerde Meclis yeni anayasa için çalışmaya başladı.
‘Anayasalı devlet' olmak yerine ‘Anayasal devlet' olmak için bir kararlılık var.
Gerçi ‘uzlaşma'nın en başı, ama toplumun hemen her kesiminden ‘sen şusun" demeden görüş isteniyor.
Bugüne kadar toplum dışına itilmeye çalışılanlar, kendilerinden utanılanlar da var.
"Bizden değil" diye ikinci sınıf görülenler de...
Seçimlerdeki gibi bir ‘baraj' da yok.
Meclis'e görüş göndermek için her vatandaşa yolu açık.
xxx

Egemenliğin en önemli göstergelerinden birisi oydur.
Ancak yalnızca seçim yapmak egemenliğin gerçekleştiği anlamına gelmiyor.
Bazen seçimler egemenlik aldatmacasına bile dönüşebiliyor.
Yüzde 93 gibi bir oyla kabul edilen 1982 Anayasası ortada.
Dikkate alınır ya da alınmaz.
Bugün bir fırsat var
84 yıl önce bugün "Egemenlik Kayıtsız Şartsız Milletindir" yazısını Meclis'e asanların hakkını vermek için tek tek her vatandaşa görev düşüyor.
Yoksa yıllar önce Oltan Beyle yaptığımız gibi daha çok tartışırız.
"Ülkeyi kim yönetiyor..."

HABERTÜRK YAZILARI- PROTOKOL

PROTOKOL

İstanbullu meslektaşlarımız Ankara'yı sıkıcı bulur genellikle.
Ankara'da her şeyin ‘protokol' olduğundan dem vururlar.
Devletin hemen her adımda kendisini hissettirdiğinden yakınır.
Özellikle de ‘sayın' sözcüğüne takılırlar.

Xxx
Dün televizyonda Cumhurbaşkanı Gül'ün Londra görüntülerini izlerken İstanbullu meslektaşların Ankara'ya bakışı geldi aklıma.
Türkiye'den 23 yıl sonra bu düzeyde ilk resmi ziyaretti.
İngiltere açısından bakılırsa Kraliçe, bu yıl ABD Başkanı Obama'dan sonra Gül çiftini ağırlıyordu.
İlgi çok üst düzeydeydi.
Simgeler de öyle...
İmparatorluğun üzerinde güneş batmayan döneminden kalma simgeler.
Kraliyet Süvari Birliği'nin abartılı giysileri...
Cumhurbaşkanı ve eşinin ayrı ayrı arabalarla tören alanına girişi...
Araçlarda Cumhurbaşkanı'na Galler Prensi Charles'ın, eşine kraliyet temsilcisinin eşlik etmesi...
Buckingham Sarayı'ndaki karşılama töreni...
Kraliçe Elizabeth'in davranışları...
Ve Süvari Birliği eşliğindeki atlı Kraliyet arabaları...
Görüntülerdeki tek eksik Prens Charles'ın eşi Cornwall Düşesi Camilla idi.
Hani düğününü bütün dünyanın televizyonlardan canlı izlediği Düşeş...
Galiba rahatsızmış.

xxx

İngiltere ‘demokrasinin beşiği...'
Ama monarşik bir yapı hala bütün ciddiyetiyle sürüyor.
Kraliyet ailesi sembolik.
Ama gücünü sembollerden alıyor.
Ülkenin yazılı bir anayasası bile yok.
Yerleşik gelenekleri her şeyin üstünde...

xxx

Biz ise yeni bir anayasa yapmak için çalışıyoruz.
Meclis'te Uzlaşma Komisyonu çalışmalarını sürdürüyor.
Ankara'da neredeyse haftada bir iki anayasa paneli düzenleniyor.
Bazılarının ise umudu şimdiden kırılmış durumda.
Herkesin üzerinde uzlaşacağı bir anayasa yapılamayacağını, bu yöntemin yeni anayasayı baltalayacağını savunuyorlar.
Yazılı Anayasası bulunmayan İngiltere'nin törensel ciddiyetini izlerken nedense Erdal İnönü hatırladım birden.
Seçimlere girmesi generallerin vetosuna takılmıştı.
SHP Genel Başkanı olarak Anadolu'yu dolaşıyordu.
12 Eylül'ün, baskısının ağır şekilde hissedildiği dönem.
Galiba Afyon'daydık.
Akşam otelde sohbet ederken konu döndü dolaştı, Anayasaya geldi.
"Yaşadığımız sıkıntılar, Anayasadan değil, bu anayasanın bile uygulanmamasından kaynaklanıyor..."
Hayır, 12 Eylül Anayasasını savunmuyor;
O anayasadaki hakların bile engellenmesinden şikayet ediyordu.
Sonrasındaki tespiti ise daha dikkat çekiciydi.
"Üst kattaki komşunun nasıl çamaşır asacağını düzenleyen yasalar yönetmelikler bile var. Önemli olan halkın haklarına sahip çıkmasıdır. Önemli olan uygulamadır. Bunun gelenek haline getirilmesidir."
Rahmetli İnönü yıllar sonra yine haklı.
Protokol hala sadece protokol değil...