ÇÖL KANUNU
"Meleklerin vicdanlarını bu renkte görebiliyorum. Öyle yalansız bir mavi ki. Anlatılamaz...."
Atalarının yaşadığı Trablus'u bu cümlelerle anlatıyordu.
Şimdi ayaklanmaların olduğu, ekmek parası için giden Türk vatandaşlarının akın akın kaçtığı Libya çöllerini...
XXX
Babası ve amcasının çocukluğu o sokaklarda geçmişti.
Dedesi Mustafa Raşit, Abdülhamit tarafından Fizan'a sürülmüştü.
Mezarı da orada kalmıştı; isimsiz...
Büyükanne hep o gökyüzünün maviliğini anlatıyordu torunlarına.
xxx
40 yıl sonra aileden Libya'ya giden tek kişi olan Nimet Arzık, büyükannesinden dinlediği Trablus'un gökyüzüne, ‘yalansız mavi'ye bakarken, kafasında iki şey vardı.
O isyankarın isimsiz mezarını bulup ayak ucunda dua etmek...
Aile içinde yıllarca kuşaktan kuşağa anlatılan emaneti bulmak.
1950'li yıllar...
Kaddafi henüz öğrenci, yönetimde Kral İdris var.
Cumhurbaşkanı Celal Bayar, Libya'yı ziyaret ederken yanında Nimet Arzık da var.
Rahle-i tedrisatından geçmekle övündüğüm rahmetli ustam...
Anılarını topladığı ‘Tek At Tek Mızrak'ta anlatıyor;
Önce Jöntürkler'den Mustafa Raşit'in mezarını buluyor.
Sonra üç sandığın emanet edildiği aileyi bulmak için çöl yollarına düşüyor.
"Çöl Kanunu" geçerli o yıllarda.
"Emanete hıyanet olmaz"
Sessiz, gözyaşıyla emanet edilen sandıkların kapağını bile açmamışlar yıllarca.
Bir zamanlar yanlarında çalıştıkları Osmanlı kaymakamının ‘belki bir gün alırız' diye bıraktığı sandıkları yüklükte durmuş öylece.
‘Toprak rengine dönüşmüş, gri bir bezle kaplı, demir çerçeveli" diye yazmış... tarif ederken...
İçinden "buz gibi Bağdat İpeği", içi samur kürklü palto, iki çocuk geceliği çıkar.
Tifodan ölen halasının gecelikleri.
Ve Singer marka dikiş makinesi.
Kitaplar, notlar, bir deste soluk aile resmi...
Gözyaşlarını gizleyeme çalışarak bir bohçaya doldurur resimleri, diğerlerini bırakır:
"İki kuşak sakladınız, sizin hakkınız onlar..."
Geldiği gibi hızla düşer çöl yollarına...
xxx
Nimet Hanımı ilk gördüğümde çok şaşırmıştım;
Dimdik, elinde bir baston...
Altın halkalı, altın armalı...
Nereden bilebilirdik ki, Medine Mollası'nın hediye ettiğini...
Kaymakam Hacı Raşit Bey'in Fizan'da o bastonla dimdik yürüdüğünü.
26 Şubat 2011 Cumartesi
23 Şubat 2011 Çarşamba
HABERTÜRK YAZILARI/ ESNAF MANTIĞI
ESNAF MANTIĞI
Yıllar önce benzer duyguyu Balıkesir'de yaşamıştım.
Araba kullanırken yanımda oturan yakınım ‘yavaşla' dedi;
"Yanda Vali konağı var. Yeni Vali geldi. Caddeye kamera yerleştirildi. Arkadan ceza yazıyorlar."
Trafiği dizayn etmekle kalmadı, Balıkesir'in kolanyasını da yeniden meşhur etti.
xxx
O Vali sonunda Ankara'ya da geldi.
Gittiği her ile damgasını vurmuştu.
Başkent'te ilk işi MOBESE sistemini devreye sokmak oldu.
Kameralı radarların bulunduğu bölgelerde trafik düzene girdi gibi.
Darısı tüm caddelerin başına...
xxx
Vali Alaaddin Yüksel'den bahsediyoruz.
Turizmin başkenti Antalya'dan geldi.
Başkent'te turizmi canlandırmaya çalışıyor.
Bu amaçla önce Ankara Kalesi'ne el attı.
Ortada yılların ihmali var.
Ama "Başlamak yolun yarısıdır" derler...
xxx
Vali Yüksel şimdi de Siteler'e el atmış.
Mobilya denildiğinde akla ilk gelen Siteler olurdu.
Olurdu olmasına da giden pişman, bir de gitmeyen.
Caddeler, sokaklar çamur içinde.
İçinden çıkılmaz bir trafik;
Park yeri yok.
Sürekli bir keşmekeş...
İçerisi ise ‘pazarlığa' tabi.
Kim neyi tutturursa;
Standart yok, garanti yok.
xxx
Bir zamanlar Türkiye'nin mobilya merkezi idi Siteler.
Ama kendisini geliştiremedi.
Bir de mobilya ‘sektör' haline geldi.
Yeni fabrikalar kuruldu.
İnegöl rakip oldu.
İstanbul'da çağdaş ölçülerde mobilyacı siteleri oluşturuldu.
Uluslararası sermaye mağasıyla girdi.
Ama Siteler neredeyse hep aynı kaldı.
Usta çırak ilişkisiyle atadan kalma yöntemlerle çalışıldı, ama el işçiliğinin incelikleri unutuldu.
Sektör, işin sanatını yapan ‘tasarımcı' istihdam edip yeni modelleri piyasaya sürerken fuarlardan çekilen fotoğraflara bakıp ‘korsan' üretim yapıldı.
Siteler'deki iyi ustalar ise kaçtı.
Başkaları birleşip modern tesisler kurarken Siteler esnafı komşusuyla kavgayı tercih etti.
xxx
Şimdi uluslararası mobilya devi IKEA da dev bir yatırımla Ankara'ya hızlı bir giriş yapmaya hazırlanıyor.
Siteler için tehlikeyi gören Vali Yüksel şimdiden alarm zillerini çalıyor.
Hazırlanan ‘Siteler Eylem Planı'nı hayata geçirmek için çırpınıyor.
20 maddelik bir plan;
Aslında yapılacaklar basit:
-Cadde üzerindeki işyerlerinin dış görünümleri güzelleştirilecek
- İşyerlerinin önündeki özel park alanları iyileştirilecek,
-Tabela kirliliği kaldırılacak.
-Doğalgaz çalışmaları bitirilecek,
-Cafe ve WC alanları yapılacak.
-Elektrik direkleri estetik olacak.
-Ana caddeler, meydanlar düzenlenecek, yollar asfaltlanacak, ara sokaklarda çevre düzenlemesi yapılacak.
-Parklar yapılıp, bölgeye uygun ağaçlar dikilecek.
-Trafik düzenlenecek, polis ekipleri takviye edilecek, MOBESE sistemi yerleştirilecek.
-AR-GE için üniversitelerle işbirliği yapılacak, fuar alanı belirlenecek.
xxx
Vali Yüksel, çalışmalarında biraz yalnız bırakılıyor gibi görünüyor.
Ama Siteler'in bu şekilde gitmesinin faturası galiba kamu bankalarının genel merkezlerinin İstanbul'a taşınmasından daha ağır olacak.
Sinerji arayanların IKEA'nın Mamak'taki inşaatına bakması yeterli olur.
Yıllar önce benzer duyguyu Balıkesir'de yaşamıştım.
Araba kullanırken yanımda oturan yakınım ‘yavaşla' dedi;
"Yanda Vali konağı var. Yeni Vali geldi. Caddeye kamera yerleştirildi. Arkadan ceza yazıyorlar."
Trafiği dizayn etmekle kalmadı, Balıkesir'in kolanyasını da yeniden meşhur etti.
xxx
O Vali sonunda Ankara'ya da geldi.
Gittiği her ile damgasını vurmuştu.
Başkent'te ilk işi MOBESE sistemini devreye sokmak oldu.
Kameralı radarların bulunduğu bölgelerde trafik düzene girdi gibi.
Darısı tüm caddelerin başına...
xxx
Vali Alaaddin Yüksel'den bahsediyoruz.
Turizmin başkenti Antalya'dan geldi.
Başkent'te turizmi canlandırmaya çalışıyor.
Bu amaçla önce Ankara Kalesi'ne el attı.
Ortada yılların ihmali var.
Ama "Başlamak yolun yarısıdır" derler...
xxx
Vali Yüksel şimdi de Siteler'e el atmış.
Mobilya denildiğinde akla ilk gelen Siteler olurdu.
Olurdu olmasına da giden pişman, bir de gitmeyen.
Caddeler, sokaklar çamur içinde.
İçinden çıkılmaz bir trafik;
Park yeri yok.
Sürekli bir keşmekeş...
İçerisi ise ‘pazarlığa' tabi.
Kim neyi tutturursa;
Standart yok, garanti yok.
xxx
Bir zamanlar Türkiye'nin mobilya merkezi idi Siteler.
Ama kendisini geliştiremedi.
Bir de mobilya ‘sektör' haline geldi.
Yeni fabrikalar kuruldu.
İnegöl rakip oldu.
İstanbul'da çağdaş ölçülerde mobilyacı siteleri oluşturuldu.
Uluslararası sermaye mağasıyla girdi.
Ama Siteler neredeyse hep aynı kaldı.
Usta çırak ilişkisiyle atadan kalma yöntemlerle çalışıldı, ama el işçiliğinin incelikleri unutuldu.
Sektör, işin sanatını yapan ‘tasarımcı' istihdam edip yeni modelleri piyasaya sürerken fuarlardan çekilen fotoğraflara bakıp ‘korsan' üretim yapıldı.
Siteler'deki iyi ustalar ise kaçtı.
Başkaları birleşip modern tesisler kurarken Siteler esnafı komşusuyla kavgayı tercih etti.
xxx
Şimdi uluslararası mobilya devi IKEA da dev bir yatırımla Ankara'ya hızlı bir giriş yapmaya hazırlanıyor.
Siteler için tehlikeyi gören Vali Yüksel şimdiden alarm zillerini çalıyor.
Hazırlanan ‘Siteler Eylem Planı'nı hayata geçirmek için çırpınıyor.
20 maddelik bir plan;
Aslında yapılacaklar basit:
-Cadde üzerindeki işyerlerinin dış görünümleri güzelleştirilecek
- İşyerlerinin önündeki özel park alanları iyileştirilecek,
-Tabela kirliliği kaldırılacak.
-Doğalgaz çalışmaları bitirilecek,
-Cafe ve WC alanları yapılacak.
-Elektrik direkleri estetik olacak.
-Ana caddeler, meydanlar düzenlenecek, yollar asfaltlanacak, ara sokaklarda çevre düzenlemesi yapılacak.
-Parklar yapılıp, bölgeye uygun ağaçlar dikilecek.
-Trafik düzenlenecek, polis ekipleri takviye edilecek, MOBESE sistemi yerleştirilecek.
-AR-GE için üniversitelerle işbirliği yapılacak, fuar alanı belirlenecek.
xxx
Vali Yüksel, çalışmalarında biraz yalnız bırakılıyor gibi görünüyor.
Ama Siteler'in bu şekilde gitmesinin faturası galiba kamu bankalarının genel merkezlerinin İstanbul'a taşınmasından daha ağır olacak.
Sinerji arayanların IKEA'nın Mamak'taki inşaatına bakması yeterli olur.
21 Şubat 2011 Pazartesi
HABERTÜRK YAZILARI/ HEY GİDİ GÜNLER HEY
HEY GİDİ GÜNLER HEY
İlk cemre düşmüş, havaya.
Darısı suyun, toprağın başına.
Artık yakındır bahar.
Yakında ağaçlar da tomurcuğa durur, ardından da mis gibi toprak kokusu...
"Beni böyle havalar mahvetti" kabilinden...
xxx
Şubat'ın da sonuna yaklaştık.
Gitti, gidiyor...
Ne yazık ki Ankara, bu Şubat'ı da kötü anılarla hatırlayacak.
OSTİM ve İvedik'te patlamalara kurban giden 20 canın yakınları hiç de hayırlı anmayacaklar bu günleri...
xxx
Her ne kadar ‘Sevgililer Günü' bu ayda olsa da ‘Güdük' Şubat diğer aylardan intikam mı alıyor nedir?
Tarih boyunca da çok önemli olayların yaşandığı bir ay olmuş.
Şöyle bir karıştırdım dün.
Adnan Menderes'in uçağı, Londra'da 17 Şubat 1959'da düşmüş. Kazada, 14 kişi ölmüş. Rahmetli Nimet Arzık da hiç hayırla anmazdı, Şubat'ı.
Eşi, dönemin Anadolu Ajansı Genel Müdürü Şerif Arzık bu kazaya kurban gitmişti.
Bir de ‘Kanlı Pazar' var;
1969'da 6. Filoyu protesto mitinginde iki gencin öldüğü, çok sayıda insanın yaralandığı.
Beyrut Büyükelçiliği Başkatibi Oktar Cirit, ASALA militanlarınca öldürüldüğünde, tarih 16 Şubat 1976'yı gösteriyordu.
Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Eşref Bitlis ile üç subay ve bir PTT görevlisinin şehit olduğu, hala tartışmalı Ankara'daki uçak kazası 17 Şubat 1993'te meydana geldi.
Eski Sağlık Bakanı, İstanbul Valisi ve Belediye Başkanı Lütfi Kırdar, 17 Şubat 1961'de Yassıada'da ifade verirken kalp krizi geçirip 73 yaşında vefat etmiş.
2001 yılının 19 Şubat sabahının ilk saatlerinde Ankara'da bir salondaki tartışma ise sadece Başkent'i değil, bütün ülkeyi etkiledi.
Milli Güvenlik Kurulu'nda dönemin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer ile Başkan Bülent Ecevit arasındaki tartışma ‘Anayasa fırlatma' iddiasının ötesine geçip bütün ülkeyi krize soktu.
Ankara'yı filleriyle mahveden ‘Aksak Timur' da yüzyıllar önce Şubat ayında ölmüş.
xxx
Haksızlık etmeyelim iyi şeyler de olmuş Şubat'ta...
1876: ABD'li bilim adamı Alexander Graham Bell telefonu icat etti.
1925: Sonradan Türk Hava Kurumu adını alan 'Türk Tayyare Cemiyeti' kuruldu.
1926: Türk Medeni Kanunu kabul edildi.
1926: Ankara'da Devlet Resim Sergisi açıldı.
1931: Türkiye Güzeli Naşide Saffet Hanım, Avrupa'da ''Güzel Göz Kraliçesi'' seçildi.
1951: İdil Biret, on yaşında Paris'teki ilk piyano resitalini verdi.
1953: Türkiye-Amerika telefon hattı açıldı.
1957: Ordular arası futbol karşılaşmalarında Türk takımı, ABD ordu takımını 19-0 yenerek rekor kırdı.
1963: İngiltere'de dünyada ilk kez insandan insana böbrek nakli yapıldı.
1984: Neşe Erberk, Avrupa Güzellik Yarışması'nda birinci seçildi.
2004- Berlin Film Festivali'nde, ‘Altın Ayı' ödülü, Fatih Akın'ın ‘Duvara Karşı' filmine verildi.
2009: Türkiye'nin Kyoto Protokolü'ne Katıldı.
2010- Berlin Film Festivali'nde 'Altın Ayı' ödülü Semih Kaplanoğlu'nun ‘Bal' filmine verildi.
xxx
Liste uzun...
Ama olumsuzluklara sırt dönme mevsimi geliyor.
Zaten ‘cemre'ler de düşmeye başladı.
Doğa, yaşamımızı güzelleştirmek için elinden geleni yapıyor.
Sıra bizde...
İlk cemre düşmüş, havaya.
Darısı suyun, toprağın başına.
Artık yakındır bahar.
Yakında ağaçlar da tomurcuğa durur, ardından da mis gibi toprak kokusu...
"Beni böyle havalar mahvetti" kabilinden...
xxx
Şubat'ın da sonuna yaklaştık.
Gitti, gidiyor...
Ne yazık ki Ankara, bu Şubat'ı da kötü anılarla hatırlayacak.
OSTİM ve İvedik'te patlamalara kurban giden 20 canın yakınları hiç de hayırlı anmayacaklar bu günleri...
xxx
Her ne kadar ‘Sevgililer Günü' bu ayda olsa da ‘Güdük' Şubat diğer aylardan intikam mı alıyor nedir?
Tarih boyunca da çok önemli olayların yaşandığı bir ay olmuş.
Şöyle bir karıştırdım dün.
Adnan Menderes'in uçağı, Londra'da 17 Şubat 1959'da düşmüş. Kazada, 14 kişi ölmüş. Rahmetli Nimet Arzık da hiç hayırla anmazdı, Şubat'ı.
Eşi, dönemin Anadolu Ajansı Genel Müdürü Şerif Arzık bu kazaya kurban gitmişti.
Bir de ‘Kanlı Pazar' var;
1969'da 6. Filoyu protesto mitinginde iki gencin öldüğü, çok sayıda insanın yaralandığı.
Beyrut Büyükelçiliği Başkatibi Oktar Cirit, ASALA militanlarınca öldürüldüğünde, tarih 16 Şubat 1976'yı gösteriyordu.
Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Eşref Bitlis ile üç subay ve bir PTT görevlisinin şehit olduğu, hala tartışmalı Ankara'daki uçak kazası 17 Şubat 1993'te meydana geldi.
Eski Sağlık Bakanı, İstanbul Valisi ve Belediye Başkanı Lütfi Kırdar, 17 Şubat 1961'de Yassıada'da ifade verirken kalp krizi geçirip 73 yaşında vefat etmiş.
2001 yılının 19 Şubat sabahının ilk saatlerinde Ankara'da bir salondaki tartışma ise sadece Başkent'i değil, bütün ülkeyi etkiledi.
Milli Güvenlik Kurulu'nda dönemin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer ile Başkan Bülent Ecevit arasındaki tartışma ‘Anayasa fırlatma' iddiasının ötesine geçip bütün ülkeyi krize soktu.
Ankara'yı filleriyle mahveden ‘Aksak Timur' da yüzyıllar önce Şubat ayında ölmüş.
xxx
Haksızlık etmeyelim iyi şeyler de olmuş Şubat'ta...
1876: ABD'li bilim adamı Alexander Graham Bell telefonu icat etti.
1925: Sonradan Türk Hava Kurumu adını alan 'Türk Tayyare Cemiyeti' kuruldu.
1926: Türk Medeni Kanunu kabul edildi.
1926: Ankara'da Devlet Resim Sergisi açıldı.
1931: Türkiye Güzeli Naşide Saffet Hanım, Avrupa'da ''Güzel Göz Kraliçesi'' seçildi.
1951: İdil Biret, on yaşında Paris'teki ilk piyano resitalini verdi.
1953: Türkiye-Amerika telefon hattı açıldı.
1957: Ordular arası futbol karşılaşmalarında Türk takımı, ABD ordu takımını 19-0 yenerek rekor kırdı.
1963: İngiltere'de dünyada ilk kez insandan insana böbrek nakli yapıldı.
1984: Neşe Erberk, Avrupa Güzellik Yarışması'nda birinci seçildi.
2004- Berlin Film Festivali'nde, ‘Altın Ayı' ödülü, Fatih Akın'ın ‘Duvara Karşı' filmine verildi.
2009: Türkiye'nin Kyoto Protokolü'ne Katıldı.
2010- Berlin Film Festivali'nde 'Altın Ayı' ödülü Semih Kaplanoğlu'nun ‘Bal' filmine verildi.
xxx
Liste uzun...
Ama olumsuzluklara sırt dönme mevsimi geliyor.
Zaten ‘cemre'ler de düşmeye başladı.
Doğa, yaşamımızı güzelleştirmek için elinden geleni yapıyor.
Sıra bizde...
16 Şubat 2011 Çarşamba
HABERTÜRK YAZILARI/ TEK BAŞINA ORKESTRA
TEK BAŞINA ORKESTRA
Filmde Ankara caddelerini görünce nedense Mahmut Tali Öngören geldi aklıma.
Bize sinemayı sevdiren, öğreten, öğretmekle kalmayıp yoktan var ettiği Ankara Film Festivali'nde yıllarca kaliteli filmleri izlememizi sağlayan sevgili hocamızı;
TRT'yi kuran, ödülünü kovulmakla alan, buna rağmen küsmeyip bize televizyonculuğu öğretmek için yazan, anlatan öğretmenimizi...
O kadar kitabı arasında kendisini yazmaya fırsat bulamayan; ölümünden sonra odasını teslim alıp hayatını yazan Metin Aksoy'un deyimiyle ‘Tek Başına Orkestra'yı düşündüm...
xxx
Ankara'yı ilk kez bir filmde onun sayesinde izlemiştik ta çocukluk yıllarımızda.
"Türkiye'nin Kalbi Ankara" filmini O bulup çıkarmıştı.
Sovyet yapımıydı.
Onlarca sinemacı yetiştirmiş, senaryo tekniklerini öğretmiş, ama öğrencilerinden hiç biri Ankara'yı çekmemişti.
Sadece birkaç filmde rastlamıştık Başkent'e...
Mesela, "Uçurtmayı Vurmasınlar"
Ulucanlar cezaevi ve cezaevi aracının penceresinden görünebildiği kadar...
"Cumhurbaşkanı Öteki Türkiye'de" ve "Siyah Beyaz" filmlerine de ev sahipliği yapmıştı.
‘Vizontele Tuba'nın bir bölümü Ankara'da geçiyordu.
Yabancı yapım olarak sadece "Büyük Yolculuk' vardı, çok az sahneleri Başkent'e çekilen.
xxx
Oysa Ankara adeta bir Senaryo Üretim Merkezi gibi çalışır.
Siyasetçisinden gazetecisine, bürokratından akademisyene her duruma uygun bir senaryo mutlaka hazırdır...
Ama bir film senaryosu maalesef yoktur.
xxx
Yaz aylarında gittiğimiz Şikago caddeleri adeta bir film seti gibiydi.
Transformers 3 filmi çekiliyordu.
Film daha çekim aşamasında ilgi odağı olmuştu.
Gece gündüz trafik aksamasına rağmen insanlar şikâyetçi değildi.
Dünyanın en çok tanınan kentlerinin başında gelen Şikago, bu fırsatı kaçırmamıştı.
Belediye, yapımcı firmaya 6 milyon dolar gibi ciddi bir destek vermiş;
Filmi izleyenleri Şikago'ya çekmek için iyi bir fırsat olarak görmüştü...
Biz o gün ‘Neden Ankara'da film çekilmez' diye hayıflanıyorduk.
xxx
Neyse ki son dönemde yönetmenler ve yapımcılar Ankara'yı keşfetti.
'Behzat Ç.' bir Ankara klasiği olmayı başarıyor git gide.
'Aşk Tesadüfleri Sever', 'Siyah Beyaz' ve 'Bizim Büyük Çaresizliğimiz' adlı filmler çekildi.
Şimdi de ünlü yönetmen Zeki Demirkubuz'a set sahipliği yapıyor.
Engin Günaydın'ın başrolde oynadığı 'Yeraltından Notlar'ın çekimine Başkent'te başlandı.
xxx
İtiraf edeyim; ‘Aşk Tesadüfleri Sever'de o fayansla kaplı alt geçitler bile güzel göründü gözüme.
"Gazi Mahallesi'nin arka sokaklarını en son ne zaman dolaştım" diye hayıflandım.
AST'ı ihmal ettiğimi; Şinasi Sahnesi'ni özlediğimi fark ettim.
xxx
Sinema bir kentin tanıtımı için bulunmaz fırsat.
Yerel yöneticilerin panayır gibi festivaller düzenlemekten, kısır çekişmelerden vazgeçip, alt- üst geçitlerle övünmeyi bırakıp kent estetiğine daha fazla önem verip, insanları çeken meydanlar yapmasının vakti çoktan geçiyor.
Filmde Ankara caddelerini görünce nedense Mahmut Tali Öngören geldi aklıma.
Bize sinemayı sevdiren, öğreten, öğretmekle kalmayıp yoktan var ettiği Ankara Film Festivali'nde yıllarca kaliteli filmleri izlememizi sağlayan sevgili hocamızı;
TRT'yi kuran, ödülünü kovulmakla alan, buna rağmen küsmeyip bize televizyonculuğu öğretmek için yazan, anlatan öğretmenimizi...
O kadar kitabı arasında kendisini yazmaya fırsat bulamayan; ölümünden sonra odasını teslim alıp hayatını yazan Metin Aksoy'un deyimiyle ‘Tek Başına Orkestra'yı düşündüm...
xxx
Ankara'yı ilk kez bir filmde onun sayesinde izlemiştik ta çocukluk yıllarımızda.
"Türkiye'nin Kalbi Ankara" filmini O bulup çıkarmıştı.
Sovyet yapımıydı.
Onlarca sinemacı yetiştirmiş, senaryo tekniklerini öğretmiş, ama öğrencilerinden hiç biri Ankara'yı çekmemişti.
Sadece birkaç filmde rastlamıştık Başkent'e...
Mesela, "Uçurtmayı Vurmasınlar"
Ulucanlar cezaevi ve cezaevi aracının penceresinden görünebildiği kadar...
"Cumhurbaşkanı Öteki Türkiye'de" ve "Siyah Beyaz" filmlerine de ev sahipliği yapmıştı.
‘Vizontele Tuba'nın bir bölümü Ankara'da geçiyordu.
Yabancı yapım olarak sadece "Büyük Yolculuk' vardı, çok az sahneleri Başkent'e çekilen.
xxx
Oysa Ankara adeta bir Senaryo Üretim Merkezi gibi çalışır.
Siyasetçisinden gazetecisine, bürokratından akademisyene her duruma uygun bir senaryo mutlaka hazırdır...
Ama bir film senaryosu maalesef yoktur.
xxx
Yaz aylarında gittiğimiz Şikago caddeleri adeta bir film seti gibiydi.
Transformers 3 filmi çekiliyordu.
Film daha çekim aşamasında ilgi odağı olmuştu.
Gece gündüz trafik aksamasına rağmen insanlar şikâyetçi değildi.
Dünyanın en çok tanınan kentlerinin başında gelen Şikago, bu fırsatı kaçırmamıştı.
Belediye, yapımcı firmaya 6 milyon dolar gibi ciddi bir destek vermiş;
Filmi izleyenleri Şikago'ya çekmek için iyi bir fırsat olarak görmüştü...
Biz o gün ‘Neden Ankara'da film çekilmez' diye hayıflanıyorduk.
xxx
Neyse ki son dönemde yönetmenler ve yapımcılar Ankara'yı keşfetti.
'Behzat Ç.' bir Ankara klasiği olmayı başarıyor git gide.
'Aşk Tesadüfleri Sever', 'Siyah Beyaz' ve 'Bizim Büyük Çaresizliğimiz' adlı filmler çekildi.
Şimdi de ünlü yönetmen Zeki Demirkubuz'a set sahipliği yapıyor.
Engin Günaydın'ın başrolde oynadığı 'Yeraltından Notlar'ın çekimine Başkent'te başlandı.
xxx
İtiraf edeyim; ‘Aşk Tesadüfleri Sever'de o fayansla kaplı alt geçitler bile güzel göründü gözüme.
"Gazi Mahallesi'nin arka sokaklarını en son ne zaman dolaştım" diye hayıflandım.
AST'ı ihmal ettiğimi; Şinasi Sahnesi'ni özlediğimi fark ettim.
xxx
Sinema bir kentin tanıtımı için bulunmaz fırsat.
Yerel yöneticilerin panayır gibi festivaller düzenlemekten, kısır çekişmelerden vazgeçip, alt- üst geçitlerle övünmeyi bırakıp kent estetiğine daha fazla önem verip, insanları çeken meydanlar yapmasının vakti çoktan geçiyor.
14 Şubat 2011 Pazartesi
HABERTÜRK YAZILARI/ SEZONLUK DEĞİL ÖMÜRLÜK
SEZONLUK DEĞİL ÖMÜRLÜK
Malum, Sevgililer Günü geldi çattı;
Hani, hafta içine denk geldiği için bu yıl 2 gün geriye alınan, son yıllarda ‘milli bayram' gibi coşkuyla kutlanılan gün.
Kampanyalar gırla gidiyor...
Bir banka, Sevgililer Günü'nde parasız kalanları bile düşünmüş, özel kredi açıyor.
Bir başkası helikopter turu düzenlemiş.
Sevgiliye ‘silikon' kampanyası bile var.
Yeter ki para harcayın, yeter ki tüketin...
Sevgiye, sevgiliye giden yol tüketmekten geçermiş gibi...
Neyse ki Ankara Sevgililer Günü coşkusuna fazla kendisini kaptırmamış.
Neyse ki caddeler dün ‘sevgi' için kırmızıya bezenmemişti.
xxx
Her ne kadar Zuhal Olcay "Ankara'da aşık olmak zor iki gözüm...." dese de Ankara'da aşk başkadır.
Sahil kentlerinin yaz aşklarına benzemez.
Sezonluk değil ömürlüktür.
Filmdeki gibi ‘tesadüf' değildir.
Paraya pula da bakmaz Ankara'da aşk...
Parklarda randevu verilir.
Kurtuluş'ta, Seğmenlerde, Güvenpark'ta...
Üşüyen eller buluştuğunda sevginin, sevgilinin sıcaklığı iliklerine kadar işler.
Daha sıkı sarılır Ankara'da aşıklar.
Romantik olmak için çevreye bakmanız gerekmez;
Zaten yoktur.
Gri binaların ciddiyeti yardımcı olmaz.
Kırmızı, siyah renkli plakalı arabaların gürültüsü müzik gibi ruhu okşamaz hiçbir zaman.
Kendini sadece sevgiliye verir, her yerde sevgiliyi ararsın.
Kuğulu'da beklerken sevgiliyi, göz göze gelirsin Kuğu'nun buğulu gözleriyle.
Ufka dalacak denizi olmadığı için sevgilinin gözlerinde dalıp gidersin.
Martılar değil, ‘Kumrular'da kumrular, Eymir'de yıldızlar eşlik eder.
xxx
Her ne kadar kar yağışı bekleniyor olsa da Ankara bahar havasına girdi.
Hava henüz yeteri kadar ısınmasa da parklara koşun.
Kurtuluş Parkı'nda atkestanelerinin gövdelerine yavaş yavaş su yürümeye başlamış bile. Koyu gölgesi yakındır.
Kuğulu Park'ta kuğu ve ördekler tüyleri artık daha bir parlak
Cemrelerin düşme vakti şimdi...
Bir de gönüllere düşen cemreler var elbet.
Baharın gelmesini beklemeyen zamansız cemreler.
Sevgiyi göstermek için tüketmek gerekmiyor.
Koşun parklara;
Gönlünde "çiçeklere çimen üstü düğün kurduranlar", 14 Şubatınız kutlu olsun...
Malum, Sevgililer Günü geldi çattı;
Hani, hafta içine denk geldiği için bu yıl 2 gün geriye alınan, son yıllarda ‘milli bayram' gibi coşkuyla kutlanılan gün.
Kampanyalar gırla gidiyor...
Bir banka, Sevgililer Günü'nde parasız kalanları bile düşünmüş, özel kredi açıyor.
Bir başkası helikopter turu düzenlemiş.
Sevgiliye ‘silikon' kampanyası bile var.
Yeter ki para harcayın, yeter ki tüketin...
Sevgiye, sevgiliye giden yol tüketmekten geçermiş gibi...
Neyse ki Ankara Sevgililer Günü coşkusuna fazla kendisini kaptırmamış.
Neyse ki caddeler dün ‘sevgi' için kırmızıya bezenmemişti.
xxx
Her ne kadar Zuhal Olcay "Ankara'da aşık olmak zor iki gözüm...." dese de Ankara'da aşk başkadır.
Sahil kentlerinin yaz aşklarına benzemez.
Sezonluk değil ömürlüktür.
Filmdeki gibi ‘tesadüf' değildir.
Paraya pula da bakmaz Ankara'da aşk...
Parklarda randevu verilir.
Kurtuluş'ta, Seğmenlerde, Güvenpark'ta...
Üşüyen eller buluştuğunda sevginin, sevgilinin sıcaklığı iliklerine kadar işler.
Daha sıkı sarılır Ankara'da aşıklar.
Romantik olmak için çevreye bakmanız gerekmez;
Zaten yoktur.
Gri binaların ciddiyeti yardımcı olmaz.
Kırmızı, siyah renkli plakalı arabaların gürültüsü müzik gibi ruhu okşamaz hiçbir zaman.
Kendini sadece sevgiliye verir, her yerde sevgiliyi ararsın.
Kuğulu'da beklerken sevgiliyi, göz göze gelirsin Kuğu'nun buğulu gözleriyle.
Ufka dalacak denizi olmadığı için sevgilinin gözlerinde dalıp gidersin.
Martılar değil, ‘Kumrular'da kumrular, Eymir'de yıldızlar eşlik eder.
xxx
Her ne kadar kar yağışı bekleniyor olsa da Ankara bahar havasına girdi.
Hava henüz yeteri kadar ısınmasa da parklara koşun.
Kurtuluş Parkı'nda atkestanelerinin gövdelerine yavaş yavaş su yürümeye başlamış bile. Koyu gölgesi yakındır.
Kuğulu Park'ta kuğu ve ördekler tüyleri artık daha bir parlak
Cemrelerin düşme vakti şimdi...
Bir de gönüllere düşen cemreler var elbet.
Baharın gelmesini beklemeyen zamansız cemreler.
Sevgiyi göstermek için tüketmek gerekmiyor.
Koşun parklara;
Gönlünde "çiçeklere çimen üstü düğün kurduranlar", 14 Şubatınız kutlu olsun...
9 Şubat 2011 Çarşamba
HABERTÜRK YAZILARI/ ORGANİZE SORUMSUZLUK
"ORGANİZE SORUMSUZLUK"
Yirmi can göz göre göre gitti ‘Avrupa Başkenti'nde...
Yirmi ayrı umut, yirmi ayrı özlem...
Yirmi ocak söndü, gelecek karardı.
Oysa kaza geliyorum demişti.
Son 4 yıl içinde aynı bölgede, üstelik aynı sokakta üç patlama olmuştu.
Sadece üç kişi yaralanmış, facianın kıyısından dönünce ‘haber' bile olmamış;
Kameralar canlı yayına geçmemiş;
Yetkililer olay yerine koşmamıştı.
xxx
OSTİM ve İvedik'te 20 canı alan patlamaların üzerinden neredeyse bir hafta geçti...
Tartışmalar sürüyor, her gün bir açıklama.
Bütün kurumların, bütün yetkililerin ‘üzüntüsü büyük'
Herkesin bir çözüm önerisi var.
Ama üzerine alınan, sorumluluğu üstlenen, ihmali kabullenen yok.
Adeta ‘organize sorumsuzluk' sergileniyor.
xxx
Patlamalardan bu yana her kurum yetkisi olmadığından şikayetçi.
Bazıları buralardan pay çıkarma peşinde.
Bu türden tehlikeli iş yapılan yerlere izin verme, denetim yapma yetkisinde olanlar ise başkalarını suçluyor;
‘İşletme Belgesi' olmadığını söylüyor.
Sanki denetimi uzaydan birileri gelip yapacakmış gibi.
Gerçekleri ortaya çıkarma peşinde olanlara ise yafta hazır;
"Ahlaksız, art niyetli..."
xxx
Cumhurbaşkanı'nın onayladığı, son yasanın numarası 6109 idi.
Yani 6 bin 109 yasamız var.
Hele 27 Mayıs 1960'dan sonra numaraların sıfırlandığı dikkate alındığında yürürlükteki yasa sayısı daha fazla...
Genelgeleri, yönetmelikleri, yönergeleri de sayarsak tam bir mevzuat devleti.
Bir sorun mu çıktı, hemen bir genelge yayınla, yasayı, yönetmeliği değiştir tamam...
Sanki bütün sorunlar çözülüyor, her şey süt liman,
Üst kattaki komşunun balkonuna nasıl çamaşır asacağı bile düşünülmüş.
Başınıza gelecekleri göze alıyorsanız hakkınızı arayın.
İsterseniz çıkın yukarıya, komşunuza söyleyin;
Gidin karakola, ‘çamaşırı yanlış asıyor' diye şikayet edin...
xxx
‘Organize sorumsuzluk' tanımına ODTÜ'den Murat Balamir'in yazısında rastladım.
Kayseri'de düzenlenen "34. Dünya Şehircilik Günü Kolokyumu'nda sunulmuş bir bildiride.
Oldukça kapsamlı, günümüze de ışık tutan bilimsel bir çalışma.
"‘Hangi ortamda ve düzeyde, ne zaman bir plan yapıyorsak, kaynak dağıtım kararlarını piyasaya bırakmamak amacıyla yapıyoruz" diyor Balamir.
Ardından can alıcı noktaya değiniyor:
"Plan kararlarının gerekçelendirilmesi ve sorumluluklar üstlenilmesi kaçınılmaz bir zorunluluktur. Oysa piyasa kararlarından kimse sorumlu tutulamayacaktır; Piyasa, bir ‘toplumsal özgürlük' (ya da ‘kural tanımazlık'/ ‘organize sorumsuzluk') ortamıdır."
Bildirisinin bir bölümünde de şöyle yazıyor:
"Modern toplum sonrasındaki gelişmelerde denetimlerden muaf kalabilen bilim ve teknoloji, bilinemeyen ve kestirilemeyen sonuçlar getirmekte, yürürlükteki toplumsal örgütlenme içinde ise, bir tür ‘organize sorumsuzluk' meşruiyet kazanmaktadır..."
xxx
Bilimden uzaklaşıldıkça, yöneticilerin bilimsel yaklaşımlarla, bilim adamlarıyla yıldızı barışmadıkça, ‘piyasa' her şeyin önüne geçtikçe ne kadar çok yetki verilirse verilsin galiba felaket kaçınılmaz olacak...
Yenilerine yelken açacak..
Yirmi can göz göre göre gitti ‘Avrupa Başkenti'nde...
Yirmi ayrı umut, yirmi ayrı özlem...
Yirmi ocak söndü, gelecek karardı.
Oysa kaza geliyorum demişti.
Son 4 yıl içinde aynı bölgede, üstelik aynı sokakta üç patlama olmuştu.
Sadece üç kişi yaralanmış, facianın kıyısından dönünce ‘haber' bile olmamış;
Kameralar canlı yayına geçmemiş;
Yetkililer olay yerine koşmamıştı.
xxx
OSTİM ve İvedik'te 20 canı alan patlamaların üzerinden neredeyse bir hafta geçti...
Tartışmalar sürüyor, her gün bir açıklama.
Bütün kurumların, bütün yetkililerin ‘üzüntüsü büyük'
Herkesin bir çözüm önerisi var.
Ama üzerine alınan, sorumluluğu üstlenen, ihmali kabullenen yok.
Adeta ‘organize sorumsuzluk' sergileniyor.
xxx
Patlamalardan bu yana her kurum yetkisi olmadığından şikayetçi.
Bazıları buralardan pay çıkarma peşinde.
Bu türden tehlikeli iş yapılan yerlere izin verme, denetim yapma yetkisinde olanlar ise başkalarını suçluyor;
‘İşletme Belgesi' olmadığını söylüyor.
Sanki denetimi uzaydan birileri gelip yapacakmış gibi.
Gerçekleri ortaya çıkarma peşinde olanlara ise yafta hazır;
"Ahlaksız, art niyetli..."
xxx
Cumhurbaşkanı'nın onayladığı, son yasanın numarası 6109 idi.
Yani 6 bin 109 yasamız var.
Hele 27 Mayıs 1960'dan sonra numaraların sıfırlandığı dikkate alındığında yürürlükteki yasa sayısı daha fazla...
Genelgeleri, yönetmelikleri, yönergeleri de sayarsak tam bir mevzuat devleti.
Bir sorun mu çıktı, hemen bir genelge yayınla, yasayı, yönetmeliği değiştir tamam...
Sanki bütün sorunlar çözülüyor, her şey süt liman,
Üst kattaki komşunun balkonuna nasıl çamaşır asacağı bile düşünülmüş.
Başınıza gelecekleri göze alıyorsanız hakkınızı arayın.
İsterseniz çıkın yukarıya, komşunuza söyleyin;
Gidin karakola, ‘çamaşırı yanlış asıyor' diye şikayet edin...
xxx
‘Organize sorumsuzluk' tanımına ODTÜ'den Murat Balamir'in yazısında rastladım.
Kayseri'de düzenlenen "34. Dünya Şehircilik Günü Kolokyumu'nda sunulmuş bir bildiride.
Oldukça kapsamlı, günümüze de ışık tutan bilimsel bir çalışma.
"‘Hangi ortamda ve düzeyde, ne zaman bir plan yapıyorsak, kaynak dağıtım kararlarını piyasaya bırakmamak amacıyla yapıyoruz" diyor Balamir.
Ardından can alıcı noktaya değiniyor:
"Plan kararlarının gerekçelendirilmesi ve sorumluluklar üstlenilmesi kaçınılmaz bir zorunluluktur. Oysa piyasa kararlarından kimse sorumlu tutulamayacaktır; Piyasa, bir ‘toplumsal özgürlük' (ya da ‘kural tanımazlık'/ ‘organize sorumsuzluk') ortamıdır."
Bildirisinin bir bölümünde de şöyle yazıyor:
"Modern toplum sonrasındaki gelişmelerde denetimlerden muaf kalabilen bilim ve teknoloji, bilinemeyen ve kestirilemeyen sonuçlar getirmekte, yürürlükteki toplumsal örgütlenme içinde ise, bir tür ‘organize sorumsuzluk' meşruiyet kazanmaktadır..."
xxx
Bilimden uzaklaşıldıkça, yöneticilerin bilimsel yaklaşımlarla, bilim adamlarıyla yıldızı barışmadıkça, ‘piyasa' her şeyin önüne geçtikçe ne kadar çok yetki verilirse verilsin galiba felaket kaçınılmaz olacak...
Yenilerine yelken açacak..
6 Şubat 2011 Pazar
HABERTÜRK YAZILARI/ KOL DÜĞMELERİ
KOL DÜĞMELERİ
Hatırlarım bugün gibi sessiz geçen son geceyi
Başın öne eğik bir suçlu gibi bana verdiğin hediyeyi
İki küçük kol düğmesi bütün bir aşk hikâyesi
İki düğme iki ayrı kolda bizim gibi ayrı yolda
xxx
Ne zaman dinlense insanın yüreğine bir sızı saplanır;
İki damla gözyaşı birikir, süzülemez bir türlü.
Yutkunmak istersin, boğazın düğümlenir...
İmkânsız aşkın acısı bütün vücudu sarar ilmik ilmik...
Alıp götürür şarkı sizi;
Hele peşinden bir de ‘Gamzedeyim deva bulmam' diye başlarsa...
xxx
Bu unutulmaz şarkıların sahibi Barış Manço aramızdan ayrılalı 12 yıl olmuş.
Ölüm yıldönümünde Kale'deyim.
Hava aynı şarkısındaki gibi;
‘Ayaz mı ayaz'
‘Kol Düğmeleri'nin öyküsü ısıtıyor içimizi...
Bir arkeolog gibi anılara dalıyoruz.
Bir sır gibi saklanan, aile içinde kulaktan kulağa anlatılan öyküye...
xxx
Yıl 60'ların ortası...
İnci, Ankara'nın en gözde genç kadınlarından;
Kocası fabrikatör, bürosu Sıhhiye'de; işleri oldukça iyi.
Geceyi de gündüzü de dolu dolu yaşayan,
Sık sık evlerinde de partiler veren bir aile.
Sanat çevresiyle de içli dışlı.
‘Cemiyet hayatının ünlü isimleri' babından...
xxx
Barış'ın da yolu Ankara'ya düşer o yıllarda.
Zaten Başkent'in yabancısı da değildir.
İlkokul 4'üncü sınıfı Ankara Maarif Koleji'nde okumuştur.
Şişli Terakki Lisesi'nden mezun olduktan sonra abisinin yanına Belçika'ya gitmiştir.
Amacı müziktir...
Önce Paris'e düşer yolu, tutunamaz.
Belçika Kraliyet Akademisi'nde okurken bir yandan çalışır bir yandan şarkılar besteler.
Belçikalı grupla tanışır, onlarla çalmaya başlar.
Hatta plağı basılır, kapağında ‘Barısh Mancho' yazılı.
O zamanlar Engin Arman plağı, ‘Fransa'da müzik yapan genç şarkıcı Bari Manso' diye sununca annesi 'Rikkat Hanım' ayağında terliklerle basar İstanbul radyosunu;
"Yaa, benim oğlumdan bahsediyorsunuz, onun adı Barış Manço'dur" der.
xxx
Barış o sıralar bir konser sırasında tanıştığı, Türkçe de bilen Belçikalı Marie Claude'la nişanlanmıştır.
Türkiye'ye döner konserlere başlar.
Ancak grubunun vize problemi çıkınca yeni ve yerli arkadaşlar bulur.
Şimdilerin ‘Mazhar- Fuat'ı ile kurduğu gruba ‘Kaygısızlar' adı verir.
xxx
İşte o yıllarda kesişir İnci ile yolları.
Ankara'da bir konserde mi tanışırlar, yoksa ortak arkadaşları mı tanıştırır bilinmez ama Barış sık sık İnci'nin Tunalı Hilmi'deki geniş dairesine konuk olur arkadaşlarıyla.
Konserlerden sonra sabahın ilk ışıklarına kadar sürer sohbetler.
Kaygısız kalamaz İnci'ye,
Giderek ilgisi artar;
Hayranlık aşka dönüşür.
Ne var ki İnci evlidir.
Aşkı platonik kalmak zorundadır.
İnci de farkındadır bu ilginin.
Ama imkânsızdır.
Bu imkânsızlığı bir hediye ile anlatır kendisine.
Babasından yadigâr kol düğmelerini verir Barış'a...
Barış anlamıştır;
"İki küçük kol düğmesi"dir bütün bu aşk hikayesi,
İki düğme iki ayrı kolda, onlar gibi ayrılacaktır yolları...
xxx
Kim bilir; belki İnci de aradan yıllar yıllar geçtikten sonra şimdi Almanya'da o şarkıyı dinleyerek anıyordur Barış'ı ölüm yıldönümünde;
"Bitsin bu işkence kalsınlar bir arada"
Hatırlarım bugün gibi sessiz geçen son geceyi
Başın öne eğik bir suçlu gibi bana verdiğin hediyeyi
İki küçük kol düğmesi bütün bir aşk hikâyesi
İki düğme iki ayrı kolda bizim gibi ayrı yolda
xxx
Ne zaman dinlense insanın yüreğine bir sızı saplanır;
İki damla gözyaşı birikir, süzülemez bir türlü.
Yutkunmak istersin, boğazın düğümlenir...
İmkânsız aşkın acısı bütün vücudu sarar ilmik ilmik...
Alıp götürür şarkı sizi;
Hele peşinden bir de ‘Gamzedeyim deva bulmam' diye başlarsa...
xxx
Bu unutulmaz şarkıların sahibi Barış Manço aramızdan ayrılalı 12 yıl olmuş.
Ölüm yıldönümünde Kale'deyim.
Hava aynı şarkısındaki gibi;
‘Ayaz mı ayaz'
‘Kol Düğmeleri'nin öyküsü ısıtıyor içimizi...
Bir arkeolog gibi anılara dalıyoruz.
Bir sır gibi saklanan, aile içinde kulaktan kulağa anlatılan öyküye...
xxx
Yıl 60'ların ortası...
İnci, Ankara'nın en gözde genç kadınlarından;
Kocası fabrikatör, bürosu Sıhhiye'de; işleri oldukça iyi.
Geceyi de gündüzü de dolu dolu yaşayan,
Sık sık evlerinde de partiler veren bir aile.
Sanat çevresiyle de içli dışlı.
‘Cemiyet hayatının ünlü isimleri' babından...
xxx
Barış'ın da yolu Ankara'ya düşer o yıllarda.
Zaten Başkent'in yabancısı da değildir.
İlkokul 4'üncü sınıfı Ankara Maarif Koleji'nde okumuştur.
Şişli Terakki Lisesi'nden mezun olduktan sonra abisinin yanına Belçika'ya gitmiştir.
Amacı müziktir...
Önce Paris'e düşer yolu, tutunamaz.
Belçika Kraliyet Akademisi'nde okurken bir yandan çalışır bir yandan şarkılar besteler.
Belçikalı grupla tanışır, onlarla çalmaya başlar.
Hatta plağı basılır, kapağında ‘Barısh Mancho' yazılı.
O zamanlar Engin Arman plağı, ‘Fransa'da müzik yapan genç şarkıcı Bari Manso' diye sununca annesi 'Rikkat Hanım' ayağında terliklerle basar İstanbul radyosunu;
"Yaa, benim oğlumdan bahsediyorsunuz, onun adı Barış Manço'dur" der.
xxx
Barış o sıralar bir konser sırasında tanıştığı, Türkçe de bilen Belçikalı Marie Claude'la nişanlanmıştır.
Türkiye'ye döner konserlere başlar.
Ancak grubunun vize problemi çıkınca yeni ve yerli arkadaşlar bulur.
Şimdilerin ‘Mazhar- Fuat'ı ile kurduğu gruba ‘Kaygısızlar' adı verir.
xxx
İşte o yıllarda kesişir İnci ile yolları.
Ankara'da bir konserde mi tanışırlar, yoksa ortak arkadaşları mı tanıştırır bilinmez ama Barış sık sık İnci'nin Tunalı Hilmi'deki geniş dairesine konuk olur arkadaşlarıyla.
Konserlerden sonra sabahın ilk ışıklarına kadar sürer sohbetler.
Kaygısız kalamaz İnci'ye,
Giderek ilgisi artar;
Hayranlık aşka dönüşür.
Ne var ki İnci evlidir.
Aşkı platonik kalmak zorundadır.
İnci de farkındadır bu ilginin.
Ama imkânsızdır.
Bu imkânsızlığı bir hediye ile anlatır kendisine.
Babasından yadigâr kol düğmelerini verir Barış'a...
Barış anlamıştır;
"İki küçük kol düğmesi"dir bütün bu aşk hikayesi,
İki düğme iki ayrı kolda, onlar gibi ayrılacaktır yolları...
xxx
Kim bilir; belki İnci de aradan yıllar yıllar geçtikten sonra şimdi Almanya'da o şarkıyı dinleyerek anıyordur Barış'ı ölüm yıldönümünde;
"Bitsin bu işkence kalsınlar bir arada"
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)