12 Kasım 2012 Pazartesi
HEPSİ HAYAL OLDU
Haber gazetelerde genellikle aynı başlıkla çıktı.
‘Hayali ihracatın mucidi öldü'
9'uncu Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'in yeğeni Yahya Kemal Demirel'in 62 yaşındaki vefatı böyle duyuruldu.
xxx
Televizyonlarda ‘son dakika'ları görünce aklıma önce Örsan Öymen ile Uğur Mumcu geldi;
Bir döneme damgasını vuran sunta yolsuzluğu...
1975 Ekim ayında, Anka Ajansı, Yahya Demirel'in hayali mobilya ihracatını ortaya çıkarmış;
Ardından ‘Mobilya Dosyası' adıyla kitap haline getirerek yayınlamış.
‘Hayali ihracat' kavramı da literatüre bu haberle girmiş.
Biz o dönemler çocuktuk.
Gazetelerden hayal meyal hatırlıyoruz.
Öyküsünü ise yıllar sonra öğrendik.
xxx
1987'de kalp krizi sonucu 49 yaşında aramızdan ayrılan Örsan Öymen'le tanışma şansım olmadı.
Pek çok gazetecinin yetişmesine öncülük etmiş;
Ama ağabeyi Altan Öymen'in katkısı unutulmaz.
Hem kurduğu Anka'da uzun yıllar çalışıp, hem de sohbetlerinden ‘feyz' alma fırsatımız oldu.
Galiba o sohbetlerden aklımızda kaldı.
xxx
Örsan Öymen, Almanya'dan gelip Anka'da çalışmaya başlayınca çevresindeki genç gazetecilere sık sık öğütler veriyormuş:
"Büroda oturmayın, çıkın dolaşın. Hatta memurların işten çıkış saatinde gidin, onlarla birlikte belediye otobüsüne binin. İnsanlar işyerinde rahat konuşamaz. Dışarıda, arkadaşlarına dert yanar, haksızlıkları anlatır. Oradan kulağınıza bir şey takılır. Bakarsınız büyük iş çıkar..."
Çıkar da nitekim.
xxx
Bazen gündeme damgasını vuran büyük haberlerin arkasında ‘komplo' aranır.
Mutlaka ‘birileri sızdırmıştır' denir.
Bazen de küçük tesadüfler vardır.
xxx
Tavsiyeye uyan bir muhabir, belediye otobüsünde giderken kulak kabartır önünde oturanların konuşmalarına.
Sık sık Demirel lafı geçmektedir.
Ama o günlerin Başbakanı Süleyman Demirel değil.
Yahya Kemal Demirel.
Hazine'de çalışan memur, daha 25 yaşındaki bir gencin 20-25 milyon liralık büyük bir işi nasıl yaptığını merak etmektedir.
O döneme göre epey büyük bir rakam.
Arkasından ekip devreye girer;
Uğur Mumcu, Örsan Öymen, İsmet Solak...
Araştırma başlar, sonunda belgelere ulaşılır.
Yeğen Demirel'in başarısının sırrı anlaşılır.
Ceviz yatak odası diye ihraç edilen ürünlerin sunta parçaları olduğu ortaya çıkar.
Örsan Öymen İsviçre'ye gider;
Mobilyaları ihraç ettiğini beyan ettiği firma da yoktur, hayalidir.
Yayınlandığında adeta yer yerinden oynar.
Xxx
Kaderin cilvesi...
O dönemler, ‘Demokrat İzmir' gazetesinin Yazı İşleri Müdürü, eski CHP milletvekili Akın Simav, ‘Sunta Yolsuzluğu' yazısı nedeniyle Demirel'e hakaretten cezaevine girer.
Koğuş arkadaşı da Yahya Demirel'dir.
xxx
Biz bu öyküden çok ders çıkardık.
Umarız, bir daha böyle dersler çıkarılacak olaylar yaşamayız.
8 Kasım 2012 Perşembe
BASIN BAYRAMI
24 Temmuz, Türk basını için simge bir gündür;
‘Basın Bayramı' olarak kutlanır.
Her 24 Temmuz'da çok sayıda mesaj yayınlanır;
Hemen hepsi "Türk basınında sansürün kaldırılmasının..." diye başlar...
xxx
Geçen hafta Resmi Gazete'de yayınlanan bir düzenlemeyi görünce, bir kez daha "yıllardır biz neyi kutluyoruz" diye düşünmeden edemedim doğrusu.
46 yıldır yürürlükte olan bir yönetmeliği kaldıran tek cümlelik bir değişiklikti.
Meğer 11 Temmuz 1966 tarihinde ‘Sansür Yönetmeliği' çıkarılmış.
Uygulanmasından Milli Savunma Bakanlığı sorumlu.
Gerçi sadece savaş ve sıkıyönetim dönemleri için geçerli ama...
Öyle ilginç düzenlemeler var ki;
İnsan şaşırıyor, bunları nasıl akıl ettiler diye:
-Mektuplar iki sayfadan fazla olamaz. Her sayfada 25 satırdan fazla yazı bulunamaz. Yazılar kağıdın yalnızca bir yüzüne yazılır. Astarlı zarf kullanılamaz.
- Her türlü gönderide şifre ve stenografi olamaz. Cümlelere bir anlam verilmeyecek yazılar yer alamaz.
-Şehirlerarası konuşmalar Türkçeden başka bir dilde yapılamaz. Açık konuşulmayan kapalı ve imalı kelimeler kullanılan konuşmalar derhal kesilir.
-Gazetelere reklam ve ilan verenlerin kimlikleri yetkili makama bildirilecek. Muhtevası anlamlı olan ilan ve reklamlar yayınlanmaz.
-Türk halkı ve askerlerin moraline zarar verecek haberler yasak.
-Sansür kurulunun izin vermediği hiçbir kitap yayınlanamaz.
-Kişilere ait fotoğraflar sansüre tabi tutulur. Foto muhabirlerinin çektiği fotoğraflar sansür kurulunca sansür edilir.
-Fotoğraflar, bulundukları bölgede banyo edilerek sansüre tabi tutulur. Banyo sırasında da sansür kurulundan birisi hazır bekler. Banyo edilecek ortamın bulunmadığı ortamda fotoğraf makinesi ile dolaşmak dahi yasaktır.
-Hiçbir tiyatro ve sinema eseri sansürden geçmedikçe gösterilemeyecek.
-Gramafon plakları ve basılmış müzik eserleri de sansüre tabi.
- Körler için basılan kabartma baskılı yazılar ancak uzman personel kontrol ederse gönderilebilecek.
xxx
24 Temmuz 1908'de 2. Meşrutiyet ilan edilince o dönemin gazeteleri, 1876'dan kalma sansür kararnamesini uygulamama kararı almışlar.
Aynı gece gazete provalarını görmek için gelen sansür memurlarını kovmuşlar.
İşte o günden buyana 24 Temmuz ‘basın bayramı' olarak kutlanıyor.
xxx
Resmi Gazete'nin internet sitesinde ‘sansür' yazıp arama yaptırınca üç sonuç çıkıyor.
Birisi, 25.10.1923 tarihli;
"Sansürün İlgâsına Dâir Dâhiliye Vekaletinin 7 Teşrîn-i Evvel 339 Tarihli Kararnâmesi..."
Arapça harflerle olduğu için içeriğini okuma şansımız olamadı.
Diğeri 11.07.1966 tarihli ‘Sansür Yönetmeliği..."
Sonuncusu ise "Sansür Yönetmeliğinin Yürürlükten Kaldırılmasına Dair Yönetmelik."
Tarihi yeni: 30.10.2012
Acaba, 30 Ekim'i ‘yeni basın bayramı' mı ilan etsek...
‘Basın Bayramı' olarak kutlanır.
Her 24 Temmuz'da çok sayıda mesaj yayınlanır;
Hemen hepsi "Türk basınında sansürün kaldırılmasının..." diye başlar...
xxx
Geçen hafta Resmi Gazete'de yayınlanan bir düzenlemeyi görünce, bir kez daha "yıllardır biz neyi kutluyoruz" diye düşünmeden edemedim doğrusu.
46 yıldır yürürlükte olan bir yönetmeliği kaldıran tek cümlelik bir değişiklikti.
Meğer 11 Temmuz 1966 tarihinde ‘Sansür Yönetmeliği' çıkarılmış.
Uygulanmasından Milli Savunma Bakanlığı sorumlu.
Gerçi sadece savaş ve sıkıyönetim dönemleri için geçerli ama...
Öyle ilginç düzenlemeler var ki;
İnsan şaşırıyor, bunları nasıl akıl ettiler diye:
-Mektuplar iki sayfadan fazla olamaz. Her sayfada 25 satırdan fazla yazı bulunamaz. Yazılar kağıdın yalnızca bir yüzüne yazılır. Astarlı zarf kullanılamaz.
- Her türlü gönderide şifre ve stenografi olamaz. Cümlelere bir anlam verilmeyecek yazılar yer alamaz.
-Şehirlerarası konuşmalar Türkçeden başka bir dilde yapılamaz. Açık konuşulmayan kapalı ve imalı kelimeler kullanılan konuşmalar derhal kesilir.
-Gazetelere reklam ve ilan verenlerin kimlikleri yetkili makama bildirilecek. Muhtevası anlamlı olan ilan ve reklamlar yayınlanmaz.
-Türk halkı ve askerlerin moraline zarar verecek haberler yasak.
-Sansür kurulunun izin vermediği hiçbir kitap yayınlanamaz.
-Kişilere ait fotoğraflar sansüre tabi tutulur. Foto muhabirlerinin çektiği fotoğraflar sansür kurulunca sansür edilir.
-Fotoğraflar, bulundukları bölgede banyo edilerek sansüre tabi tutulur. Banyo sırasında da sansür kurulundan birisi hazır bekler. Banyo edilecek ortamın bulunmadığı ortamda fotoğraf makinesi ile dolaşmak dahi yasaktır.
-Hiçbir tiyatro ve sinema eseri sansürden geçmedikçe gösterilemeyecek.
-Gramafon plakları ve basılmış müzik eserleri de sansüre tabi.
- Körler için basılan kabartma baskılı yazılar ancak uzman personel kontrol ederse gönderilebilecek.
xxx
24 Temmuz 1908'de 2. Meşrutiyet ilan edilince o dönemin gazeteleri, 1876'dan kalma sansür kararnamesini uygulamama kararı almışlar.
Aynı gece gazete provalarını görmek için gelen sansür memurlarını kovmuşlar.
İşte o günden buyana 24 Temmuz ‘basın bayramı' olarak kutlanıyor.
xxx
Resmi Gazete'nin internet sitesinde ‘sansür' yazıp arama yaptırınca üç sonuç çıkıyor.
Birisi, 25.10.1923 tarihli;
"Sansürün İlgâsına Dâir Dâhiliye Vekaletinin 7 Teşrîn-i Evvel 339 Tarihli Kararnâmesi..."
Arapça harflerle olduğu için içeriğini okuma şansımız olamadı.
Diğeri 11.07.1966 tarihli ‘Sansür Yönetmeliği..."
Sonuncusu ise "Sansür Yönetmeliğinin Yürürlükten Kaldırılmasına Dair Yönetmelik."
Tarihi yeni: 30.10.2012
Acaba, 30 Ekim'i ‘yeni basın bayramı' mı ilan etsek...
4 Kasım 2012 Pazar
ÖZGÜR AYRILIK
Ankara öyle kolay veda edilebilecek;
Arkana bile dönüp bakmadan çekip gidilebilecek bir kent midir?
Her veda edeni gördüğümde, yanıtsız sorularla boğuşur dururum.
xxx
Ankara'ya ilk veda yazısını okuduğumda galiba üniversite yıllarıydı.
O dönemlerin genç akademisyeni Ertuğrul Özkök hem üniversite hem Ankara ile vedalaşırken arkasından yazmak bir başka akademisyene düşmüştü.
Emre Kongar;
O günlerin sanat dergilerinden birinde yayınlanan yazı; sadece veda yazısı değildi.
12 Eylül döneminin Başkent'in içini nasıl boşalttığının;
Kültürün, sanatın, sanatçının küstürüldüğü, üretken insanların uzaklaştırıldığı bir Başkent'in geleceğini tartışıyordu satır aralarında.
Hoş; sonra kendisi de terk edip gitti ya...
xxx
Benzer bir yazıyı kaleme almak çok istedim gidenlerin arkasından;
Özellikle can dostum Hıdır Göktaş Alaçatı'ya doğru yelken açtığında;
İçimden gelse de kalemim zorlandı.
Kıskandım belki de;
"Çok sıkılacaksın çok" demekle yetindim.
Xxx
Sosyal paylaşım sitelerinden birinde karşılaşınca benzer bir veda yazısıyla;
Yeniden daldım yanıtsız sorulara...
Özgür Çoban;
Tanıdığımda mesleğe ilk adımlarını atmaya çalışıyordu, Anadolu Ajansı'nda.
Sonraki yıllarda fazla karşılaşmasam da uzaktan izlemeye çalıştım.
Özgür de vedalaşmış Ankara'yla.
Çekmiş gitmiş çok uzaklara.
Veda yazısını da çok önceden yazmış:
xxx
"Bir hazırlık arifesindeyim. Telaş kapladı dört bir yanımı. Bir gidişin eşiğindeyim. Çocukluğumun, gençliğimin topraklarından kopuşun öncesindeyim. Gideceğim, dönmemek pahasına. Bir yürek sarasına tutuldum. Oksijen genzimi yakıyor, soluyamıyorum gönlümce. Vedalaşıyorum yavaş yavaş bu kentin kuşlarıyla, ağaçlarıyla.
Özlememek elde mi? Sinmiş kokusu üzerime. Bir ayrılık havası hasıl oluyor gökyüzünde. Kaplıyor her yanı. Mutlu muyum? Bilmiyorum bu sorunun yanıtını.
İlk aşk, ilk heyecan, ilk hüzün, ilk öpücük, ilk kalp ağrısı. Asılı bu topraklarda hepsi. Onlar burada kalacak. Belki anlamsız, belki biçare. Hiç kimseye ait olamamanın verdiği acıyı tadacaklar ilk kez.
Bense yeni topraklarda yeni hüzünler, yeni sevinçler, yeni kalp ağrıları yeşerteceğim belki. Gidiyorum... Bu kentin unutmasını bekleyeceğim beni.
Kalpten helalleşiyorum davamla, dedim ya bir ayrılık havası hasıl oldu bugünlerde gökyüzünde. Ağız dolusu bağıra bağıra yaşadım bu toprakları. Her çiçeğine gönlüm kaydı, her kuşun kanat çırpışı büyüledi beni.
Ama hayat çekiştiriyor paçamdan. Ciğerimin bir parçası burada, gözlerimi hayata açtığım bu topraklarda kalacak biliyorum. Bu kopuş yaralıyor, incitiyor. Sesi benim sesim gibi, yüzü benim yüzüm gibi olan insanları bırakmak zor geliyor.
Gidiş yakın, biliyorum kaybetmeyeceğim dönüş yolunu. Diyor ya şarkıda, ‘yaprak döker bir yanımız, bir yanımız bahar bahçe'
Sonra bir gün belki yine dönerim bu bedbaht, melankolik kente.
Gidiş yakın... Kederli bir veda havası hasıl oldu bu kentin üzerinde."
xxx
Gidenlerin yeri kolay doluyor bu vefasız kentte.
Kolay insanlarla...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


