12 Kasım 2012 Pazartesi

HEPSİ HAYAL OLDU


Haber gazetelerde genellikle aynı başlıkla çıktı.
‘Hayali ihracatın mucidi öldü'
9'uncu Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'in yeğeni Yahya Kemal Demirel'in 62 yaşındaki vefatı böyle duyuruldu.

xxx
Televizyonlarda ‘son dakika'ları görünce aklıma önce Örsan Öymen ile Uğur Mumcu geldi;
Bir döneme damgasını vuran sunta yolsuzluğu...
1975 Ekim ayında, Anka Ajansı, Yahya Demirel'in hayali mobilya ihracatını ortaya çıkarmış;
Ardından ‘Mobilya Dosyası' adıyla kitap haline getirerek yayınlamış.
‘Hayali ihracat' kavramı da literatüre bu haberle girmiş.
Biz o dönemler çocuktuk.
Gazetelerden hayal meyal hatırlıyoruz.
Öyküsünü ise yıllar sonra öğrendik.

xxx

1987'de kalp krizi sonucu 49 yaşında aramızdan ayrılan Örsan Öymen'le tanışma şansım olmadı.
Pek çok gazetecinin yetişmesine öncülük etmiş;
Ama ağabeyi Altan Öymen'in katkısı unutulmaz.
Hem kurduğu Anka'da uzun yıllar çalışıp, hem de sohbetlerinden ‘feyz' alma fırsatımız oldu.
Galiba o sohbetlerden aklımızda kaldı.
xxx

Örsan Öymen, Almanya'dan gelip Anka'da çalışmaya başlayınca çevresindeki genç gazetecilere sık sık öğütler veriyormuş:
"Büroda oturmayın, çıkın dolaşın. Hatta memurların işten çıkış saatinde gidin, onlarla birlikte belediye otobüsüne binin. İnsanlar işyerinde rahat konuşamaz. Dışarıda, arkadaşlarına dert yanar, haksızlıkları anlatır. Oradan kulağınıza bir şey takılır. Bakarsınız büyük iş çıkar..."
Çıkar da nitekim.
xxx
Bazen gündeme damgasını vuran büyük haberlerin arkasında ‘komplo' aranır.
Mutlaka ‘birileri sızdırmıştır' denir.
Bazen de küçük tesadüfler vardır.

xxx

Tavsiyeye uyan bir muhabir, belediye otobüsünde giderken kulak kabartır önünde oturanların konuşmalarına.
Sık sık Demirel lafı geçmektedir.
Ama o günlerin Başbakanı Süleyman Demirel değil.
Yahya Kemal Demirel.
Hazine'de çalışan memur, daha 25 yaşındaki bir gencin 20-25 milyon liralık büyük bir işi nasıl yaptığını merak etmektedir.
O döneme göre epey büyük bir rakam.
Arkasından ekip devreye girer;
Uğur Mumcu, Örsan Öymen, İsmet Solak...
Araştırma başlar, sonunda belgelere ulaşılır.
Yeğen Demirel'in başarısının sırrı anlaşılır.
Ceviz yatak odası diye ihraç edilen ürünlerin sunta parçaları olduğu ortaya çıkar.
Örsan Öymen İsviçre'ye gider;
Mobilyaları ihraç ettiğini beyan ettiği firma da yoktur, hayalidir.
Yayınlandığında adeta yer yerinden oynar.

Xxx

Kaderin cilvesi...
O dönemler, ‘Demokrat İzmir' gazetesinin Yazı İşleri Müdürü, eski CHP milletvekili Akın Simav, ‘Sunta Yolsuzluğu' yazısı nedeniyle Demirel'e hakaretten cezaevine girer.
Koğuş arkadaşı da Yahya Demirel'dir.

xxx
Biz bu öyküden çok ders çıkardık.
Umarız, bir daha böyle dersler çıkarılacak olaylar yaşamayız.

8 Kasım 2012 Perşembe

BASIN BAYRAMI

24 Temmuz, Türk basını için simge bir gündür;
‘Basın Bayramı' olarak kutlanır.
Her 24 Temmuz'da çok sayıda mesaj yayınlanır;
Hemen hepsi "Türk basınında sansürün kaldırılmasının..." diye başlar...

xxx

Geçen hafta Resmi Gazete'de yayınlanan bir düzenlemeyi görünce, bir kez daha "yıllardır biz neyi kutluyoruz" diye düşünmeden edemedim doğrusu.
46 yıldır yürürlükte olan bir yönetmeliği kaldıran tek cümlelik bir değişiklikti.
Meğer 11 Temmuz 1966 tarihinde ‘Sansür Yönetmeliği' çıkarılmış.
Uygulanmasından Milli Savunma Bakanlığı sorumlu.
Gerçi sadece savaş ve sıkıyönetim dönemleri için geçerli ama...
Öyle ilginç düzenlemeler var ki;
İnsan şaşırıyor, bunları nasıl akıl ettiler diye:
-Mektuplar iki sayfadan fazla olamaz. Her sayfada 25 satırdan fazla yazı bulunamaz. Yazılar kağıdın yalnızca bir yüzüne yazılır. Astarlı zarf kullanılamaz.
- Her türlü gönderide şifre ve stenografi olamaz. Cümlelere bir anlam verilmeyecek yazılar yer alamaz.
-Şehirlerarası konuşmalar Türkçeden başka bir dilde yapılamaz. Açık konuşulmayan kapalı ve imalı kelimeler kullanılan konuşmalar derhal kesilir.
-Gazetelere reklam ve ilan verenlerin kimlikleri yetkili makama bildirilecek. Muhtevası anlamlı olan ilan ve reklamlar yayınlanmaz.
-Türk halkı ve askerlerin moraline zarar verecek haberler yasak.
-Sansür kurulunun izin vermediği hiçbir kitap yayınlanamaz.
-Kişilere ait fotoğraflar sansüre tabi tutulur. Foto muhabirlerinin çektiği fotoğraflar sansür kurulunca sansür edilir.
-Fotoğraflar, bulundukları bölgede banyo edilerek sansüre tabi tutulur. Banyo sırasında da sansür kurulundan birisi hazır bekler. Banyo edilecek ortamın bulunmadığı ortamda fotoğraf makinesi ile dolaşmak dahi yasaktır.
-Hiçbir tiyatro ve sinema eseri sansürden geçmedikçe gösterilemeyecek.
-Gramafon plakları ve basılmış müzik eserleri de sansüre tabi.
- Körler için basılan kabartma baskılı yazılar ancak uzman personel kontrol ederse gönderilebilecek.
xxx

24 Temmuz 1908'de 2. Meşrutiyet ilan edilince o dönemin gazeteleri, 1876'dan kalma sansür kararnamesini uygulamama kararı almışlar.
Aynı gece gazete provalarını görmek için gelen sansür memurlarını kovmuşlar.
İşte o günden buyana 24 Temmuz ‘basın bayramı' olarak kutlanıyor.
xxx
Resmi Gazete'nin internet sitesinde ‘sansür' yazıp arama yaptırınca üç sonuç çıkıyor.
Birisi, 25.10.1923 tarihli;
"Sansürün İlgâsına Dâir Dâhiliye Vekaletinin 7 Teşrîn-i Evvel 339 Tarihli Kararnâmesi..."
Arapça harflerle olduğu için içeriğini okuma şansımız olamadı.
Diğeri 11.07.1966 tarihli ‘Sansür Yönetmeliği..."
Sonuncusu ise "Sansür Yönetmeliğinin Yürürlükten Kaldırılmasına Dair Yönetmelik."
Tarihi yeni: 30.10.2012
Acaba, 30 Ekim'i ‘yeni basın bayramı' mı ilan etsek...

4 Kasım 2012 Pazar

ÖZGÜR AYRILIK




Ankara öyle kolay veda edilebilecek;
Arkana bile dönüp bakmadan çekip gidilebilecek bir kent midir?
Her veda edeni gördüğümde, yanıtsız sorularla boğuşur dururum.

xxx

Ankara'ya ilk veda yazısını okuduğumda galiba üniversite yıllarıydı.
O dönemlerin genç akademisyeni Ertuğrul Özkök hem üniversite hem Ankara ile vedalaşırken arkasından yazmak bir başka akademisyene düşmüştü.
Emre Kongar;
O günlerin sanat dergilerinden birinde yayınlanan yazı; sadece veda yazısı değildi.
12 Eylül döneminin Başkent'in içini nasıl boşalttığının;
Kültürün, sanatın, sanatçının küstürüldüğü, üretken insanların uzaklaştırıldığı bir Başkent'in geleceğini tartışıyordu satır aralarında.
Hoş; sonra kendisi de terk edip gitti ya...

xxx

Benzer bir yazıyı kaleme almak çok istedim gidenlerin arkasından;
Özellikle can dostum Hıdır Göktaş Alaçatı'ya doğru yelken açtığında;
İçimden gelse de kalemim zorlandı.
Kıskandım belki de;
"Çok sıkılacaksın çok" demekle yetindim.

Xxx
Sosyal paylaşım sitelerinden birinde karşılaşınca benzer bir veda yazısıyla;
Yeniden daldım yanıtsız sorulara...
Özgür Çoban;
Tanıdığımda mesleğe ilk adımlarını atmaya çalışıyordu, Anadolu Ajansı'nda.
Sonraki yıllarda fazla karşılaşmasam da uzaktan izlemeye çalıştım.

Özgür de vedalaşmış Ankara'yla.

Çekmiş gitmiş çok uzaklara.

Veda yazısını da çok önceden yazmış:

xxx

"Bir hazırlık arifesindeyim. Telaş kapladı dört bir yanımı. Bir gidişin eşiğindeyim. Çocukluğumun, gençliğimin topraklarından kopuşun öncesindeyim. Gideceğim, dönmemek pahasına. Bir yürek sarasına tutuldum. Oksijen genzimi yakıyor, soluyamıyorum gönlümce. Vedalaşıyorum yavaş yavaş bu kentin kuşlarıyla, ağaçlarıyla.
Özlememek elde mi? Sinmiş kokusu üzerime. Bir ayrılık havası hasıl oluyor gökyüzünde. Kaplıyor her yanı. Mutlu muyum? Bilmiyorum bu sorunun yanıtını.
İlk aşk, ilk heyecan, ilk hüzün, ilk öpücük, ilk kalp ağrısı. Asılı bu topraklarda hepsi. Onlar burada kalacak. Belki anlamsız, belki biçare. Hiç kimseye ait olamamanın verdiği acıyı tadacaklar ilk kez.
Bense yeni topraklarda yeni hüzünler, yeni sevinçler, yeni kalp ağrıları yeşerteceğim belki. Gidiyorum... Bu kentin unutmasını bekleyeceğim beni.
Kalpten helalleşiyorum davamla, dedim ya bir ayrılık havası hasıl oldu bugünlerde gökyüzünde. Ağız dolusu bağıra bağıra yaşadım bu toprakları. Her çiçeğine gönlüm kaydı, her kuşun kanat çırpışı büyüledi beni.
Ama hayat çekiştiriyor paçamdan. Ciğerimin bir parçası burada, gözlerimi hayata açtığım bu topraklarda kalacak biliyorum. Bu kopuş yaralıyor, incitiyor. Sesi benim sesim gibi, yüzü benim yüzüm gibi olan insanları bırakmak zor geliyor.
Gidiş yakın, biliyorum kaybetmeyeceğim dönüş yolunu. Diyor ya şarkıda, ‘yaprak döker bir yanımız, bir yanımız bahar bahçe'
Sonra bir gün belki yine dönerim bu bedbaht, melankolik kente.
Gidiş yakın... Kederli bir veda havası hasıl oldu bu kentin üzerinde."

xxx

Gidenlerin yeri kolay doluyor bu vefasız kentte.
Kolay insanlarla...

24 Ekim 2012 Çarşamba

TAHTACI BAYRAMI





Anıtkabir'i hiç böyle gördüğünüz mü bilmiyorum.
Cıvıl cıvıl, rengarenk...
Yıllardır defalarca gittim, hiç böyle bir manzara ile karşılaşmadım
xxx
Biz Ankara Valiliği'nin ‘yasak' kararı ile uğraşırken geldi fotoğraf,
Bazı gruplar, 29 Ekim öncesi, "Cumhuriyet Bayramı'nda 1. Meclis'in önünde toplanma" çağrısı yapıyor;
Valilik ise "kanuna aykırı, gerekli yasal işlemler yapılacaktır" diye uyarıyordu.
Eyleme katılan olursa "güvenlik güçleri tarafından engellenecek."
Eylem denilen de "Cumhuriyet Bayramı..."
29 Ekim günü Ulus'ta yaşanabilecekleri gözümüzün önüne getirmeye çalışırken neyse ki dostumuz Faruk Demir girdi içeriye...
Aldı götürdü, olası karanlık görüntüleri;
Rengarenk bu fotoğrafı koydu.
O fotoğraf bugün HT Ankara'nın birinci sayfasında.
xxx
'Tahtacı Kültür, Eğitim, Kalkınma ve Yardımlaşma Derneği' üyeleri gelmiş İzmir'den.
Faruk Demir almış Anıtkabir'e götürmüş.
İyi ki de götürmüş.
Her zaman devlet ciddiyeti içinde hareket edilen;
Devlet protokolünün siyah ve gri, askeri protokolün yeşil üniformaları ile görmeye alıştığımız Anıtkabir'de bu fotoğraf çıkmış.
Xxx
Tahtacılar, bu ülkenin en az bilinen kesimlerinden.
Kaynaklara baktığınızda ortak şu cümle şu:
"Tahtacılar Ege ve Akdeniz bölgelerinde yaşayan Alevilerdir"
Onun dışındaki bilgiler çelişkili.
Yavuz Sultan Selim'in tahta geçmesinden sonra; Alevilere karşı yaptığı zorbalıklara boyun eğmektense, dağlarda yaşamayı tercih edenler olduğunu yazanlar da var; Fatih'in İstanbul'u fethederken kullandığı gemileri yapması için Toroslar ve Kazdağları'na gönderdiğini söyleyenler de.
xxx

Tahtacılar'la ilk kez rahle-i tedrisatından geçmekle her zaman övündüğüm, 8 yıl önce kaybettiğimiz ustam rahmetli Müşerref Hekimoğlu sayesinde tanıştım.
Altınoluk'tan Akçay'a doğru giderken, yolun 15. kilometresinden sağa sapıp iki kilometre kadar tırmanınca Körfezin mavisi ile sırtını yasladığı Kaz Dağlarının yeşilinin içine saklanmış bir köyde.
Tahtakuşlar Köyünde...
Alibey Kudar...
Geleneklerinin, göreneklerinin kaybolmaması için doğup büyüdüğü köyünde, iğneyle kuyu kazarcasına Etnografya Müzesi kurmuş;
Devletin değil ama UNESCO'nun desteğini almayı başarmıştı.
Her Köy Enstitülü öğretmen gibi kendisini eğitime adamıştı.
xxx
Anıtkabir fotoğraflarını görünce yeniden hatırladım Alibey Kudar'ı.
Bize müzeyi gezdirirken anlatmıştı;
Kazdağları'ndaki Tahtacı köylerinde yaşayanlar bayramlarını, düğünlerini mezarlıklarda kutlarmış.
Mutluluklarını öbür dünyaya göçen atalarıyla paylaşırlarmış.
Kadınların, neden bayram kıyafetleriyle geldiği, neden Anıtkabir'de yüzlerinin parladığı belki kültürlerinde gizli.

21 Ekim 2012 Pazar

EMİRLERİN DRAMI

Başkent bambaşka bir drama sahne oldu bu hafta...
Her gün onlarcasına tanık olduğumuz;
artık kanıksadığımız trafik kazalarının
yol açtığı bir dram...
Ama bu kez zincirleme bir dram...

xxx


"Genç yaşında geçirdiği trafik kazası
sonucu hayatını kaybetti..."
Benzerini gazetelerde, televizyonlarda,
radyolarda defalarca duyabileceğimiz
bu haberle ilgili gelişmeleri hafta boyunca izledik.
Yaşamının baharında trafik kazasına
kurban verilen genç 22 yaşındaki Emir Hilmioğlu'nun
babası eski rektör, 'Ergenekon' davası sanığı
Fatih Hilmioğlu olunca
o melun kaza bambaşka anlam kazandı.
Üstelik kanser hastası olan Baba Hilmioğlu,
oğlunun cenazesine katılmak için
birkaç günlüğüne cezaevinden çıkarılmasına rağmen
acısını evinde, eşiyle paylaşmasına
izin verilmeyince skandala dönüştü.
Üç yıldır cezaevinde olan bilim adamı,
‘kaçabilir' endişesiyle gece
Sincan Cezaevinde tutulunca işe siyaset karıştı.
Bir babaya yaşayabileceği en ağır acı,
katmerli şekilde yaşatılınca nutuklar atıldı,
‘çözüm' için sözler verildi.
Cenaze töreni ise bambaşka sürprizlere sahne oldu.
Acıyı paylaşmak için aynı görüşte,
aynı ideolojide buluşmak gerekmiyordu.
BDP'li Sırrı Sakık'tı o isim.
Evlat acısının ‘öteki mahallesi', ‘karşı kampı' yoktu...

xxx

Hafta boyunca hep kalanlar konuşuldu;
Giden hep unutuldu.
Emir, Emirler kolay yetişirmiş gibi;

xxx

Emir'in öyküsünü de
Habertürk Televizyonu'ndan arkadaşımız Anıl Ergin yazdı;
Yazdı yazmasına da o hengame arasında
dikkatlerden kaçtı gitti...
Emir Hilmioğlu Başkent Üniversitesi
Hukuk Fakültesi son sınıf öğrencisiydi.
Ama hayata kendisini
sadece bir avukat olmak üzere hazırlamıyordu.
Ankara Sanat Atölyesi ve Müjdat Gezen Sanat Merkezi'nde
oyunculuk dersleri alıyordu;
aynı zamanda kısa filmler üzerinde çalışıyordu.
Son olarak "Kolo'nun Mirası" adıyla bir film çekmiş;
Ankara'yı anlatmıştı.
Babası cezaevinde olmasına
rağmen bütün yoklukları aşmayı bilmiş,
Kısıtlı imkanlarla, dar bütçeyle bir belgesel yapmış;
Ankara'nın efsanevi belediye başkanlarından
Vedat Dalokay'ı anlatmıştı. O film,
4. İstanbul Uluslararası Mimarlık ve Kent Filmleri Festivali'nde yer aldı.
Mimarlar Odası Ankara Şubesi'nin "Çocukça Kısa Film Yarışması"nda
teşvik ödülü almaya hak kazandı.
Ama ölüm, sevincini kursağında bıraktı.
Ömrü, 16 Kasım'da yapılacak törene,
ödülünü kaldırmaya yetmedi.

xxx

Biz Emir'i trafik terörü nedeniyle;
Babasının adı yüzünden tanıdık.
Tanıdığımızda çok geçti.
Keşke biraz daha zamanı olsa;
Duruşmalardaki savunmalarıyla,
yaptığı belgesellerle tanısaydık.
Emirler kolay yetişmiyor;
Onları yetiştirenler de.

17 Ekim 2012 Çarşamba

YILDIZLARA YOLCULUK


YILDIZLARA YOLCULUK

"Yıldızları ve göklerdeki sonsuzluğu fark edin. O zaman hayat büyülü duruyor"
Cer Modern'de ‘Yıldızlı Gece'ye bakarken insan fark etmekle kalmıyor, sonsuzluğun içinde kaybolup gidiyor.
Van Gogh'ta yıldızlar sadece yıldız değil;
Dokunmak isteyeceğiniz kadar gerçek...

xxx

İstanbul'da ziyaretçi akınına uğrayan sergi nihayet Ankara'ya geldi.
3 Ocak'a kadar Cer Modern'de.
Van Gogh'a meraklısıysanız;
"Bir daha nerede göreceğim" diye düşünüyorsanız her şeyden önce klasik müze ya da galeri gezintilerini kafanızdan çıkarın.
Bu sessiz bir sanat galerisi değil.
Parmak uçlarında dolaşmanıza, yanınızdakiyle fısıldayarak konuşmanıza, eserlere uzaktan bakmanıza gerek yok;
Tanıtımında olduğu gibi çerçevesinin içindesiniz.

xxx

Bu klasik bir sergi değil.
Güçlü bir klasik müzikle senkronize olarak değişen devasa boyutlardaki 3000'den fazla ‘canlı tablo' salonun her yerini dolduruyor.
Van Gogh'un coşkulu renkleri, canlı detaylarla her yerde.
Dokunmak isteyeceğiniz kadar gerçek.
xxx

‘Yıldızlı Gece' sanırım Van Gogh'un en ünlü resmi.
Ressamın akıl sağlığının çok da düzenli olmadığı bir zamanda ortaya koyduğu eserlerden.
Akıl hastanesinde yatarken hayal gücünü kullanarak yaptığı bir tablo.
Aslını görme fırsatı olmadı.
Ama duvarları, kolonları, tavanı, hatta yerleri bile dolduran bir ‘Yıldızlı Gece'ye bakarken Van Gogh'un o ünlü sözünü hatırlamadan duramıyor insan;
"Yıldızları ve göklerdeki sonsuzluğu fark edin. O zaman hayat büyülü duruyor"
Girdap gibi bulutlar sizi alıp götürüyor, yıldızlarla umut ışıltısı zirveye ulaşıyor.
Sarmalların arasında başka şeyler mi gizli diye ararken buluyorsunuz kendinizi.
Fondaki müzik sizi daha da itiyor gökyüzüne...
Uzmanlar araya dursun yıldızların gizli anlamını;
Zaten O da yazmış mektubunda:
"Yıldızlı bir gökyüzünü resmetmek için mavi-siyah üzerine küçük beyaz noktalar koymak yeterli değildir..."
Siz dokunun limon sarısı, pembe yıldızlara...

xxx

Van Gogh Alive'da, dahi ressamın fırtınalı hayatı kronolojik olarak duvarlarda akarken ruh halini de izleyebiliyorsunuz.
Ayçiçekleri çıkıyor karşısına,
Sonra buğday tarlası ve kargalar...
Ölümün yakınlığını hissettiriyor size;
Işığı ve refahı temsil eden sarı renklerle...
Ardından 1886 Paris sokaklarında dolaşıyorsunuz...
Ve;
Çiçek açmış badem ağacı...
Buram buram ‘sevgi' ve ‘hayat' kokusu salonu sarıyor;
Dokun bana diye bağırıyor sanki...
xxx

Son dönemde bu tür sergiler İstanbullu firmaların sponsorluğunda Başkent'e gelmeye başladı.
Ankaralı işadamları herhalde bir pay çıkarır.



15 Ekim 2012 Pazartesi

GAZEL AYI

"GAZEL AYI"

Eskiden Teşrin-i evvel denirmiş;
Süryaniceden kalma bir ad.
Aramice 'Tişri'den geldiğini söyleyenler de var.
Cumhuriyet'ten sonra İlk Teşrin ya da Birinci Teşrin olarak kullanılmaya başlanmış.
15 Ocak 1945'te yürürlüğe giren bir yasa ile adı değiştirilmiş;
Ekim olmuş, tarlaların sürüldüğü dönem yani...

xxx

Son günlerde gelen elektronik postalardan 'anma' mesajlarını okuyunca aklıma geldi birden;
"Gazel ayı"
Çocukluk günlerinden çağrışım yapan bir deyim.
Anadolu'da ekim ayı için ‘Gazel ayı' da denir.
Kuruyan gazellerin, yaprakların dökülme ayı...
Sadece kuru yapraklar dökülse keşke;
Ne çok yaprak düşmüş, nice çınarlar kurumuş meğerse...
xxx

Ahsen;
Haber peşinde koşarken trafik canavarına kurban verdiğimiz sayısız gazeteci arkadaşımızdan yalnızca biri...
Bundan 15 yıl önce 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'i takip etmek üzere Balıkesir'e giderken Bozüyük yakınlarında geçirdiği trafik kazası değil, küçük bir yara için hastane hastane dolaştırılması aramızdan almıştı Ahsen Çetiner'i.
Kaybedeli 15 yıl olmuş.
Koskoca 15 yıl birbirimize takılamamış, şakalaşamamışız.
Önceki gün Cebeci Asri Mezarlığında anmak üzere buluştu sevenleri.
Gidemedik maalesef...
Anılarla yetinmek zorunda kaldık.

xxx

Mahmut hocamızı da kaybedeli 13 yıl olmuş.
Anlatmak için sıfat yetmez.
En doğrusu Metin Aksoy'un deyimi galiba:
'Tek Başına Orkestra'...
Okulda bize sinemayı sevdiren, öğreten, öğretmekle kalmayıp yoktan var ettiği Ankara Film Festivali'nde yıllarca kaliteli filmleri izlememizi sağlayan;
TRT'yi kuran, ödülünü kovulmakla alan, buna rağmen küsmeyip bize televizyonculuğu öğretmek için yazan, anlatan öğretmenimiz...
Çağdaş Gazeteciler Derneği'nin eski Genel Başkanı...
Mahmut Tali Öngören...
Dün, biz bu satırları karalarken dostları Öngören'i anlatıyordu Cumhuriyet Kültür Merkezi'nde...
Ama, Ankara'nın Başkent oluşunun 89'uncu yıldönümünü kutlayan protokolün aklına bile gelmiyordu Öngören'i anmak...
Halbuki, Ankara'yı O'nun sayesinde tanımıştı bir kuşak...
Sovyet yapımı, "Türkiye'nin Kalbi Ankara" filmini O bulup çıkarmış;
Anadolu'da Ankara'yı hiç görmeyen çocuklar O'nun sayesinde sevmişti, siyah beyaz tek kanallı TRT döneminde...
Onlarca sinemacı yetiştirmiş, senaryo tekniklerini öğretmiş, ama öğrencilerinden hiç biri Ankara'yı çekmemişti.

xxx
Ya Kaptan'a ne demeli?
Usta kalem Attila İlhan, ölümünün 7'inci yılında anılırken güçlü bir ses çıkmadı Başkent'ten.
"Ulan Ankara ben senin oğlun değil miyim" demekte haklı mıydı acaba?
Sanki yıllarını Ankara'da geçirmemiş;
Sırtlan Payı, Yaraya Tuz Basmak ve Fena Halde Leman'ı burada yazmamış gibiydi.
'İyi kalpli üvey ana' yine göstermişti vefasızlığı
Ulan Ankara sana bu yakıştı mı hiç Gazel Ayı'nda?

10 Ekim 2012 Çarşamba

BAŞIMIZ GÖĞE ERİNCE


BAŞIMIZ GÖĞE ERİNCE


Her kentin bir kimliği vardır ya;
Pek öyle değil galiba.
Bütün şehirler birbirine benzemeye başlamış.
xxx
Hafta sonu Ankara'dan uzaklaşmak zorunda kaldım;
Birkaç günlüğüne Balıkesir yolculuğu...
Otobüs terminale yaklaştığında, manzara Ankara girişinden farksızdı.
Kentin girişinde yükselen TOKİ konutları...
Ankara'da neyse Balıkesir'de de o.
5'er 10'ar katlı toplu konutlar.
Mimari aynı olunca manzara da aynı;
Sadece Balıkesir değil, yol üzerindeki kentler de aynı.
Şimdi toplu yıkım, toplu dönüşüm de başladı.
Birkaç yıla kalmaz bütün kentlerin siluetleri birbirine benzeyecek gibi...
xxx

Şimdilik Ankara'yı farklı kılan; Başkent'in siluetini giderek değiştiren farklı yapılar var.
Mania engeli fiilen kalkınca kentin dört bir yanından gökdelenler de fışkırmaya başladı.
Bugün daha çok Konya Yolu ve Çukurambar tarafında daha çok dikkati çekse de eskinin gecekondu simgesi Mamak da hızla yükseliyor, Etimesgut da.
40 katı aşan binalar yapılıyor.
Bu kez ‘dönüşüm' daha hızlı...
Gecekondudan doğru rezidansa...
Arada ‘apartmanlaşma' bile yaşanmıyor.
xxx

Konya Yolu'nda, Eskişehir Yolu'nda yapılan gökdelenlere şimdilik kamu kuruluşları, bakanlıklar yerleşti.
Kira dolarla...
Henüz konut olarak kullanılan pek yok gibi...
xxx
Ardı ardına yükselen dev kuleler tasarımlarıyla da fark yaratıyor
Ama hepsini devletin kiralaması akla mantığa aykırı.
Zaten Türkiye'nin önde gelen firmaları, kampanyalarıyla yeni bir yaşam stili satmaya başladı;
"Rezidans" kavramıyla otel konforunda yaşam vaat ediliyor.
‘Memur kenti' denilen ‘gri' rengiyle eleştirilen, çevresi gecekondularla çevrili bu kent göğe doğru yükseldikçe herhalde kültürü de değişecek;
Herhalde yaşamsal çelişkileri de keskinleşecek...

xxx

Son günlerde çevremdeki bütün tanıdıklara soruyorum:
En çok kaç katlı evde yaşadınız?
7'yi 8'i geçene pek rastlamadım.
"Peki 40'ıncı katta yaşar mısın?" soruma ise yanıt hiç gelmedi.
Hemen herkes durup bir düşündü.
Nedense ‘yükseklik korkusu' ağır bastı.
Ama ‘kesinlikle oturmam' diyen de çıkmadı.

xxx

Eskiden Oran'da, Yıldız'da, Dikmen Vadisi'nde gecekondusunu müteahhide verip ev sahibi olanların genelde evlerini kiraya verip başka semtlere taşındığı anlatılırdı.
Sosyolojik değişim yılları aldı;
Sonuçları ağır oldu.
Varoşların yerini ‘yeni varoşlar';
Gecekondu kültürünün yerini ‘yeni varoş kültürü' aldı.
Şimdi torunlar dedelerine göre değişime daha hazır.
Gecekonduda oturup yanlarında yükselen gökdelenleri seyretmeye niyetleri yok.
En alt kattan 40'ıncı kata çıkmaya daha ‘aç'
En azından hayallerinin sınırı yok.
Belli ki televizyonlarda izledikleri yabancı filmlere bakıp ayakkabıları 40'ıncı katta kapının önüne koymayacaklar.
Bir de 40. katta oturmanın ekonomisi olsa...

9 Ekim 2012 Salı

NERELİSİN BACIM


"NERELİSİN BACIM?"


Yıl 1922
Bazı milletvekilleri kanun teklifi hazırlamış.
"Misak-ı Milli sınırları içinde doğmayan ve bu sınırlar içinde 5 yıl yaşayamayanlar milletvekili olamaz..."
Amaç; Mustafa Kemal'i kurduğu Meclis'ten uzaklaştırmak...
Bunun üzerine Ankaralılar toplanır;
Belediye aracılığıyla hemşerilik beratını iletirler.
Mustafa Kemal, cevap verir;
"Beni Ankara'nın hamiyetli hemşehrileri arasına girmeğe davet suretiyle tecelli eden iltifatınıza samimi ruhumdan arz-ı şükran eylerim.
Ankaralı hemşehrilerimizin bu ihtihlas-ı vatan mücadelesinde ayrı bir hisse-i şerefi vardır.
Hemşehrilerimi bir kardeş samimiyetiyle tebrik eder ve bana karşı gösterdiğiniz kalbî muhabete mukabeleten cümlenizi derâgûş eylerim."
Tarih 5 Ekim 1922
Yani 90 yıl önce...
xxx
Önceki gün Atatürk'ün Atatürk'ün Ankara hemşeriliğini kabul edilişinin 90. yıl dönümü nedeniyle törenler düzenlendi.
Bu özel günde Ankara Kulübü Derneği üyeleri Anıtkabir'i ziyaret ederken dikkatimi çekti.
Seymenlerin yanında ‘Bacı Erenler' de vardı.
Geleneksel bindallılarıyla...
xxx
Birkaç kez yazdık.
TÜİK istatistiklerine göre 4.5 milyonluk Başkent'te yaşayanların sadece üçte biri, yani 1.5 milyonu gerçek Ankaralı.
74 ilden gelip yerleşenler var.
Her biri belirli bölgelere yerleşip, kendi mahallelerini kurmuş...
Herkes birbirine, "Memleket nere hemşerim" diye soruyor.
Hiç biri Ankaralı değil.
Ama hepsi erkek...
xxx
Siz hiç duydunuz mu bilmiyorum.
Ben günlük yaşamımda hiç karşılaşmadım.
Kadınlar sormaz birbirine, "Nerelisin?" diye;
"Hemşerim" hiç demezler...
Erkekler nereye göçerse göçsün; ‘baba toprağı'nı arayıp,
yaşadığı topraklara yabancı kalır.
Güveneceği ‘hemşeri' arar.
İşte bu yüzden olsa gerek;
Türkiye'de hemşerilik meselesi de,
Hemşerilik dernekleri de hep erkekler üzerinden yürür.
xxx
Erkeğin ‘nüfusa kayıtlı yer' değişmez.
Kadınlar ise evlendiğinde, ‘baba ocağı' biter;
Nüfus cüzdanında ‘nüfusa kayıtlı yer' kocasının kayıtlı olduğu yere geçer. Eşinin ölümünde bile kaydını başka yere alamazlar.
Yani nüfusuna göre kağıt üstünde bile ‘kalıcı memleketi' olamaz...
Erkek ‘baba toprağı' ararken kadınlar ‘ana toprağı'na ihtiyaç duymaz;
Geriye değil, ileriye bakar.
Hemşerilik kadınlar için destek alınacak değil, kısıtlayıcı unsurdur.
xxx
4.5 milyonluk Başkent, belki de kadınlar Ankaralı yapılamadığı için hala bayramlarda boşalıyor.
Belki Ankaragücü, taraftar gruplar arasında yeterince ‘kadın' olmadığı için kurtulamıyor.
Ankara'nın sorunları belki de 103 kişilik Büyükşehir Belediye Meclisi'nde bile sadece 8 kadın üye olduğu için çözülemiyor.
Bacı Erenler neredesiniz?



6 Ekim 2012 Cumartesi

NEREDESİN SEN

Dostumuz Faruk Demir çıktı geldi ansızın...
Sazıyla, sözüyle...
Neşet'iyle, Leyla'sıyla...
xxx

"Allah kimseyi eski siyasetçi yapmasın" derler...
Aslında buna bir cümle daha eklemek lazım...
"Allah kimseyi eski gazeteci yapmasın..."
Zordur kopmak.
Hep eski günler anılır;
Bütün cümleler ‘ben' diye başlar...
Ama Faruk Demir başka.
Tanıtmak için yanına ‘eski milletvekili' sıfatını koymayı gerektirmeyen ender siyasetçilerden...
Hatta ‘siyasetçi' bile demeye gerek yok.
Tek başına ‘gerçek' sıfatı yeterli zaten;
‘Sanatçı'
"Türk Halk Müziği ses sanatçısı" unvanıyla TRT'de çalışırken milletvekilli seçildiğinde de sanata ara vermemişti.
Siyasetten değil, sanattan kopamayanlardan...
xxx
Önceki akşam en yorgun anımızda çaldı Habertürk Ankara Bürosu'nun kapısını.
Oturduğunda temsilcimiz Muharrem Sarıkaya'nın odasında;
Fazla söze gerek bırakmadı.
Aldı sazı eline;
"Neredesin sen..."

xxx
Neşet Ertaş toprağa verileli bir hafta oldu.
Ama her şeyde olduğu gibi çok çabuk ‘tüketti' televizyonlar.
İlk günlerdeki programlar azaldıkça azaldı;
Adı geçmez oldu...
Veda ettiği ‘yalan dünya'nın ekranlarında ‘yalan' oldu sanki...
Neyse ki ‘yalan' olmayacak o kadar eser bıraktı ki, televizyonlar unutsa da türküleri her yerde...

xxx
Türkü bittiğinde Neşet'i anlattı;
İzmir'de yattığı hastane odasında ziyaret etmişti.
Önce MESAM heyetiyle gitmiş;
Sonra yeniden...
Sohbet etmişler yormadan.
Anı olarak fotoğraf çekmişler;
Ama hiçbir yerde yayınlanmayacak.
O dev, o yatakta görülmeyecek.
‘Leyla' ile tanışmışlar hastanede...
Leyla'yı anlattı önce iki cümleyle;
Sonra aldı sazı yeniden eline:
"Yazımı kışa çevirdin..."

xxx
Faruk Demir siyasete de sanata da devam ediyor.
Söz yazarlığı ve besteler, derlemeleriyle türkülere yeni türküler kazandırıyor.
Sanata, sanatçıya hak ettiği gereken değer verilmese de.
Neşet Ertaş'a yapılan haksızlıklara geldi sıra;
Unesco ‘Yaşayan İnsan Hazinesi' olarak ilan etmişti.
İstanbul Teknik Üniversitesi, Türk Musıkisi Devlet Konservatuvarı da ‘fahri doktor' unvanı vermişti.
O günleri anlattı Faruk:
Kendisinin de mezun olduğu okulda, Neşet Ertaş'a ‘fahri doktora' unvanı verildiği için kopan fırtınaları;
Bu yüzyılın Pir Sultan'ına ‘unvan' verilmesine nasıl çağdışı gerekçelerle karşı çıkıldığını;
Sonra aynı insanların ölümünün ardından nasıl büyük büyük laflar ettiğini...

xxx
Faruk aynı zamanda ‘hoca...'
Sazı alıp eline uygulamalı şekilde ‘Neşet tekniğini' gösterirken dayanamayıp sorduk;
"Yeni Neşetler umudu var mı..."
Zor, ona göre...
Ama, bu topraklarda bu acılar olduğu sürece;
Çocuğu dünyaya geldiğinde sazı göbeğine koyan abdallar yaşadığı sürece
elbette yeni Neşet'ler olacak.
Yeter ki biz değerini bilelim.
Bir dahaki sefere ‘Zahidem'i de isteriz Faruk....

1 Ekim 2012 Pazartesi

BELKİ BU KEZ


BELKİ BU KEZ

Nedense bir çok haberi okuduğumda aynı duyguya kapılıyorum;
"Benim oğlum bina okur, döner döner yine okur..."
Anılarda çok şey mi biriktirdik;
Yoksa dönüp dolaşıp aynı konuları mı tartışıyoruz.

xxx
Başbakan Erdoğan'ın "Mahkumlara eşleriyle cezaevi dışında 24 saat birlikte kalma hakkı verilecek'' açıklamasının ardından yine aynı şey oldu.
Ben çok eskilere, 17 yıl öncesine döndüm.
Hızlı Parlamento Muhabiri olduğumuz dönemler.
Biraz övünmek gibi olacak ama, bizden habersiz sinek bile uçmuyor.
Meclis'in tozunu attırıyoruz.
xxx
Cumaları Meclis'in sakin günleridir.
Gazeteciler daha çok ‘hafta sonu' için çalışır.
Biz de bir Cuma öğleden sonra ‘turlamaya' çıkmışız.
Bütün katları dolaşıyoruz,
Grup Başkanvekilleriyle görüşüyoruz;
Ama nafile...
O günlerde Refah Partisi, koalisyon ortağı;
Pek haber çıkmıyor ancak boş geçmemek lazım.
Salih Kapusuz grup başkanvekili...
Odasına girmeden önce sohbet ediyoruz görevlilerle.
Çay ısmarlıyorlar...
İçeriye girdiğimizde ise Salih bey yeniden çay söylemek için odacıyı çağırmak için zile basıyor.
Biz ise istemiyoruz;
"Sağolsun hocam ısmarladı; zaten bizi hiç çaysız bırakmaz" diyerek odacıyı da övüyoruz.
Sohbetten haber çıkmıyor.
Vedalaşıp ayrılırken koridorda yolumuz kesiliyor.
Biraz önce Kapusuz'un yanında onore ettiğimiz odacı elimize bir kağıt tutuşturuyor;
"Daha grup yönetiminden geçmedi, geçmez de" diyor...
xxx

Elimizdeki metin bir kanun teklifi.
İmza Ahmet Fevzi İnceöz.
Tokat Milletvekili...
Cezaevlerindeki mahkumlara ayda bir kez eşleriyle birlikte olabilmeleri için düzenleme yapılmasını istiyor.
Bir hekim olarak konuya insan hakları açısından da bakıyor...
Haberimiz birkaç gazetede birden manşet...

xxx

Sonrası malum...
‘Milli Görüş' tabanı "Cezaevinde aşk yuvası mı olacak" diye ayağa kalktı.
Adalet Bakanı Şevket Kazan da karşı çıkınca İnceöz'ün teklifi ‘kadük' bile olamadı;
Gazete haberlerinde kaldı.
xxx
Aradan geçen 17 yılda mahkumlar boş durmadı...
Zaman zaman gazetelerde haberlerini okuduk.
İnanmadık ama;
Duvarı delip hamile bırakanı bile duyduk.
Bir mahkum ise İnsan Hakları Komisyonu'na başvurmuştu;
Evlendikten hemen sonra genç yaşta cezaevine girdiğini;
Çıktığında çocuk sahibi olma şansını kaybedeceğine dikkat çekip hiç olmazsa ‘tüp bebek' yapma fırsatı verilmesini istiyordu.
Yoksa soyunun tükeneceğini söylüyordu.
Bu da en temel insan hakkıydı.
Ama reddedildi.

xxx
Bu kez söz çok güçlü bir şekilde verildi.
Herhalde Meclis açıldığında bu kez yasa geçecek.
Biz de ‘bina okumak'tan kurtulacağız.

27 Eylül 2012 Perşembe

BİR AVUÇ GÖKYÜZÜ


BİR AVUÇ GÖKYÜZÜ

Sanırım böyle bir duyguya en son ‘mavi dolunay'ı izlerken kapılmıştım.
Arka fonda, insanlık tarihinin Mars'ta ilk kez dinletilen şarkısı;
Reach for the Stars
'Yıldızları Hedefle' diyordu Will.i.am...
700 milyon millik bir yolu gidip gelen şarkı ‘mavi dolunay'a bambaşka bir anlam katıyor;
Ayağını yerden kesiyor, alıp götürüyordu başka yıldızlara, mistik bir yolculukla...

xxx

İnsan Ankara'da yaşayınca gökyüzüne,
Gökyüzündeki yıldızlara hasret kalıyor doğrusu.
Bulvarlarda panayır ışıkları gibi süsler;
Yerli yersiz yükselen gökdelenimsi binalar;
Kimi yanan kimi sönen sokak lambaları
Işık kirliliği kirlettikçe kirletiyor gökyüzünü.
Halbuki hiçbir duvarla çevrilmeyen boş ve engin gökyüzü özgürlük duygusu verir.

xxx

İşte öyle bir gökyüzüyle tanıştım önceki akşam;
Çölün ortasında bir vaha gibi,
Başkent'in göbeğinde bir avuç gökyüzü.
Fonda bu kez Nilüfer;
Üstelik capcanlı...

xxx

Anki Rock Fest, beşinci kez düzenlendi bu yıl.
Önceki yıllarda uzakta; Ahlatlıbel'deydi.
Gitmek zor, dönmek daha zor diye düşünüyorduk.
Çok istesek de, dinlemek istediğimiz şarkıcılar gruplar olsa da.
Bu yıl Başkent'in tam da göbeğindeydi.
Hatta büromuzdan yürüme mesafesinde.
Rock yaşını epey oldu geçeli;
Manga, Bedük, Haluk Levent, belki adını ilk kez duyduğumuz gruplardan vazgeçtik bu yüzden mecburen.
Ama son gün, son gece mazeret kalmamıştı.
Nilüfer vardı sahnede...


xxx

Eskiden hayvan barınağıydı.
Şimdi ‘Kent Bahçesi' olmuş;
İçinde yürüyüş yolları, piknik alanları...
Başına bir iş gelmezse büyüyünce ‘Kent Ormanı' olacak.
Amfi tiyatro inşaatı sürüyor...
Çukurambar, son dönemde Ankara'nın en çok ‘gelişen', en çok ‘rant' getiren bölgesi...
Nilüfer'i beklerken takılıyoruz Çankaya Belediye Başkanı Bülent Tanık'a;
"Buraya ne güzel alışveriş merkezi, onlarca rezidans yapılırdı halbuki, deli misiniz siz?"
Kahkaha atarak yanıt veriyor;
-Belli olmuyor mu?..

xxx

‘Rock yaşını epey oldu geçeli' derken acaba kendime haksızlık mı ediyorum diye düşünüyorum etrafı izlerken...
Sahnede TNK..
7'den 70'e derler ya...
Herkes eğleniyor...
Sonunda Nilüfer çıkıyor sahneye...
O ‘Geceler'i söylerken dalıp gidiyoruz geceye, bir avuç gökyüzünde...
Ufuk giderek genişliyor, arada kirli olan ne varsa kayboluyor birden.
Çetin Altan'ın 12 Mart sonrasının karabasan günlerini anlattığı "Bir Avuç Gökyüzü" gerilerde kalıyor.
Nilüfer devam ediyor;
"Boşvermişim dünyaya" diyor;
"Gözlerinin hapsindeyim" geliyor peşi sıra.
Ardından "Haram geceler..."
Sonra;
Ayrılıyoruz konser alanından
Bırakmıyor peşimizi şarkılar:
"Sil baştan başlamak gerek bazen
Hayatı sıfırlamak
Herşeyi unutmak..."

24 Eylül 2012 Pazartesi

ANKARAGÜCÜ NASIL KURTULUR?


ANKARAGÜCÜ NASIL KURTULUR?

Yer Başkent'in büyük bir hastanesi.
Başhekimin konukları ‘ağır...'
Bir bakan, milletvekilleri ve Vali...

xxx

Ankara Valisi Alaaddin Yüksel, Başhekimin'in odasındaki formaları ve "... Cumhuriyeti" yazısını görünce dayanamıyor;
- Hocam her şey iyi güzel. Hastane dört dörtlük. Ama bunlar ne oluyor? İstediğiniz takımı tutabilirsiniz. Ama bu takımın formalarını getirip makam odanıza asmanız doğrusu yakışık almamış"
Vali Yüksel'in bu çıkışı odada soğuk rüzgarlar estirse de odada bulunan Bakan da destek verince, formaların kaldırılmasına karar verilip konu kapanıyor.

xxx

Sayın Yüksel Habertürk'e ziyarete geldiğinde konu döndü dolaştı, yine Ankaragücü'ne geldi.
Sohbet sırasında dayanamayıp sorduk;
- Ne olacak bu Ankaragücü'nün hali Sayın Valim...
Malum, taraftarlar, "Vali uyuma Ankaragücü'ne sahip çık" diye slogan atıyor;
Kendisi de her seferinde "Ceketimi satarım" diyordu...
xxx
Sayın Yüksel ‘duayen vali' konumunda...
20 yıldır bir çok ilde görev yaptı.
Trabzon, Balıkesir, İzmir, Antalya...
Görev yaptığı illerin takımları da şu ya da bu şekilde sorun yaşıyordu.
Kulüplerin yönetimlerine müdahil olmadan bir yere gelmeleri sağladı.
xxx

Biz ‘Ankaragücü' deyince Yüksel, Başhekim'in makamında yaşananları anlatıp ekledi;
"Eğer bir kentin büyük bir hastanesinin başhekiminin makamında başka bir ilin takımının formaları asılıysa;
O kentin işadamları elini taşın altına koymuyorsa;
O kentte yaşayanlar, memurlar, bürokratlar mesai saati bitince soluğu hemşeri derneklerinde alıyorsa;
O kent bayramlarda, tatillerde boşalıyorsa..."

xxx

Valimizin başka tespitleri de var...
Doğrusu ‘Ankaragücü nasıl kurtulur' sorusunun yanıtı Vali Yüksel'in ceketinden çıkıp ‘kimlik' sorununda düğümleniyor.
Geçenlerde TÜİK'in istatistiklerini yayınlamıştık.
4.5 milyonluk Ankara'da kent merkezinde yaşayanların sadece üçte biri, yani 1.5 milyonu gerçek Ankaralı.
74 ilden gelip Ankara'ya yerleşenler var.
Büyük çoğunluğu da Ankara çevresindeki 6 ilden;
Çorum, Yozgat, Çankırı, Kırşehir, Kırıkkale, Sivas...
Diğer bölgelerden de az değil.
Erzurum, Bolu, Kars, Samsun, Tokat, Malatya, Ordu, Trabzon...
Her biri belirli bölgelere yerleşmiş, kendi mahallelerini kurmuş durumda.

xxx

Hemşeri dernekleri göç alan büyük kentlerin örgütlü yaşamında göz ardı edilemeyecek bir olgu.
Hemşeri denildiğinde ise doğal olarak ‘biz' ve ‘onlar' ayrımı gelmekle kalmıyor;
Kişi ‘doğduğu topraklara' ait diğer insanlarla, oranın kültürü ve çevresiyle özdeşleşiyor; kategorileşiyor.
Yaşadığı topraklarla değil.

xxx

Nüfusu 4.5 milyona ulaşan Ankara'da yeni tanışanların birbirine sorusu hala ‘nerelisin?' oluyorsa...
Kurulan derneklerin vakıfların neredeyse üçte ikisini hemşeri dernekleri oluşturuyorsa...
Cumhuriyetle yaşıt Ankara Kulübü bile yer sorununu çözemiyorsa...
Ankaragücü'nü kurtarmaya Vali'nin ‘ceketi' de yetmez.



MUTLUYUM MUTLUSUN MUTLUYUZ


MUTLUYUM MUTLUSUN MUTLUYUZ...

Bunlar devletin resmi rakamları;
Uydurma değil.
Türkiye İstatistik Kurumu bilimsel yöntemlerle yaptığı araştırmalar sonucu ortaya koymuş.
Her yüz kişiden 62'si hayatından memnun.
Yani mutlu...
Çocuklar hariç tabii.
Onlar zaten mutlu...

xxx
Dün haberlerle boğuşurken iki açıklamaya takıldım.
Başkent'te Kasım Ayı'nda bir fuar açılacak;
Ankara Sanayi Fuarı.
Başkent'te onbinin üzerinde sanayi işletmesi var.
300 firma fuara katılacak.
Bilgileri veren Ankara Sanayi Odası Başkanı Nurettin Özdebir;
Yani Başkent, sanayinin de başkenti oluyor...
Ama...

xxx

Bu rakamlar da TÜİK'in
Türkiye'de yoksulluk sınırı 4 bin 41 lira olarak belirlenmiş.
Herhalde yanlış anlaşılmaz;
Aylık değil yıllık.
Ankara ve yakın çevresindeki illerde bu parayla geçinenlerin sayısı da 591 bin kişi.
Gene iyiyiz.
İki yıl öncesine göre azalmış.
Daha önce 602 bin kişiymiş.

xxx
"İstatistikler yalan söylemez" diye bir laf vardı;
devamı nasıldı bilemiyorum.
TÜİK'in açıkladığı 'Yaşam Memnuniyeti Araştırması'nın diğer bölümleri de var.
62.6 milyon insan tatil yapmıyor.
44.7 milyon kişi borçla yaşıyor, 19 milyon kişi borcunu ödemekte zorlanıyor.
30 milyon insan kışın yeterince ısınamıyor.
30.2 kişinin çatısı akıyor, duvarları nemli, penceresi, çerçevesi çürümüş evde yaşıyor.
Bilmem şu rakama gerek var mı;
58 milyon kişi geliri yetmediği için evinde kullandığı mobilyadan memnun değil;
Çünkü yıpranmış ama değiştiremiyor.
Ama mutlu...
Daha doğrusu, gelen anketörlere ‘mutluyum' yanıtı veriyor.
Zaten devletin anketlerine yanıt vermemenin cezası var.
Şu sonuç da şaşırtıcı;
Ankete katılanların yüzde 73.4'ü oturduğu yerde, 'Trafik, hava kirliliği veya endüstriden kaynaklanan çevre kirliliği yok' diyor.
Belli ki sokaktan hiç araba gürültüsü bile gelmiyor.
xxx

TÜİK, ‘mutluluk' araştırmasının sonuçlarını iller bazında açıklamamış.
Onun için Ankaralı ne kadar memnun bilemiyoruz.
Ama mutluluk oranının rakamların daha yüksek çıkması muhtemel.
Nedenine gelince...
Bu araştırmaya katılanların yüzde 59.6 gibi büyük bir çoğunluğu ev sahibi.
Kiracılar yüzde 22;
Lojmanda oturanların sayısı ise yok denecek kadar az, sadece yüzde 1.4.
Lojmanlar kenti olan Ankara'da lojmanda oturanların herhalde daha fazladır.
Onların da şu sorulara nasıl yanıt vereceği malum:
-Sızdıran çatı, nemli duvarlar, çürümüş pencere çerçeveleri vs. problemler
-İzolasyondan dolayı ısınma sorunu
-Odaların karanlık olması veya yeterince ışık alamaması
-Komşulardan veya sokaktan gelen gürültü problemi
-Trafik veya endüstrinin neden olduğu hava ve çevre kirliliği
-Suç veya şiddet olayları ile yoğun bir şekilde karşılaşma sorunu...
Sonuç, hepimiz mutluyuz.
HT Ankara'nın ‘acil şikayet hattı'nı kapatsak mı acaba...

16 Eylül 2012 Pazar

DEMOKRASİ KALDIRIMI



DEMOKRASİ KALDIRIMI

Klasik laftır;
"Bir ülkede demokrasinin ne düzeyde olduğunu görmek için kaldırımlarına bakın" derler.
Bir nevi gelişmişlik düzeyinin aynasıdır.
Kaldırımlar ne kadar yüksekse demokrasinin standartları o kadar düşüktür.
xxx
Aynayı ülkemize, hele Başkent'e tutarsak halimiz ortada.
Çok söze gerek yok.
Ama neyse ki çözüm var.
Biz farkında olsak da olmasak da çözüm devreye girdi bile...
Aynı demokrasi geleneğimiz gibi;
Yani ‘tepeden inme'...
xxx

Önceki gün Resmi Gazete'de bir tebliğ yayınlandı.
İmza İçişleri Bakanlığı...
Şehiriçi yollar, kaldırım ve yaya geçitlerinin nasıl yapılması gerektiğine ilişkin talimatlar var.
Deniyor ki, "bundan sonra yapılacak yeni kaldırımlar ile mevcut kaldırımların yenilenmesi sırasında Türk Standartları Enstitüsü tarafından belirlenen standartlara uyulmak zorunludur..."
Ya uyulmazsa?
İşte o yok...
Belki hukuku zorlarsak var.
5 yıl önce Meclis'ten çıkan engelliler yasası ise bütün belediyelere görev verilmiş;
Kentlerin engelli vatandaşların yaşamını kolaylaştıracak şekilde düzenlenmesi zorunlu kılınmıştı.
Buna uymayan belediyelere de müeyyideler getirilmiş;
Bunun için belirli bir süre tanınmıştı.
Ne mi oldu?
Süre temmuz ayında doldu...
Tahmin edersiniz çoğu belediye hiçbir şey yapmadı.
Süre de 3 yıl daha uzatıldı.
Yani uymayan belediyelere 3 yıl daha ceza yok...

xxx

İçişleri Bakanlığı'nın şimdi "TSE standartlarına uyun" diyor.
Aslında TSE görevini yıllar önce yapmış;
Kaldırım standartlarını taaa 1999'da belirlemişti.
O zaman demiş ki;
Kaldırımların genişliği en az 2.5 metre, iş bölgelerinde ise 5 metre olacak.
Yüzeyinde ayakların takılacağı çıkıntılar ve delikli yüzeyler bulunamayacak.
Yüksekliği ise 15 santim...

xxx
Şimdi yapılan standartların revize edilmesi...
Herhalde gelişen demokrasimizi dikkate aldılar.
Eskiden genişlik en az 2.5 metre diyorlardı;
Şimdi 2 metreye inmiş.
Yayaların yola çok yaklaşmadan güvenli bir mesafede yürümesi için 50 santimlik yaya emniyet şeridi bırakılacakmış.
Elektrik direkleri, trafik levhaları, çöp kutuları, peyzaj elemanları da bu emniyet şeridinde olacakmış.
Sonuç yayalara en az 150 santimlik yürüme alanı.
Üç kişi veya iki tekerlekli sandalye yan yana yürüyebilecek.
Dükkanlar ile kaldırımlar arasında ise en az 25 santim genişliğinde mülkiyet şeridi bırakılacak.
Kaldırımda durak varsa, genişlik en az 3 metre olacak.
Yerlerde ızgara, mantar, otopark zinciri gelişigüzel olmayacak, seviye farkı bırakılmayacak.
Bakın bu da önemli;
Kaldırımda, 220 santimden az yükseklikte sarkan dal, dikenli bitki veya tabela benzeri şeyler bulunmayacak.
Kaldırım yüzeyi kaymaz nitelikte, döşemeleri bitişik ve boşluksuz olacak.
Görme özürlüler için kılavuz iz mutlaka...
xxx
Standartlar gayet iyi;
Bakanlığın talimatı da...
Herhalde kimsenin itirazı olmaz.
Zaten eksik olan itiraz kültürü...

xxx

Başkent'in ‘Protokol Yolu'na bakın...
Bırakın üç kişinin yan yana yürümesini;
Bir tek kişinin bile rahat şekilde geçmesi mümkün değil...
İnsanlar değil, ‘insancıklar' için sanki...
Standartlara uygun hale gelmek için tebliğ değil
İnsanların hakkını araması gerekiyor.
Çünkü demokrasi, hakkını arayanların rejimidir.



12 Eylül 2012 Çarşamba

HANİ BUNUN İLK SAHİBİ


Aylar önce Pakize Suda yazmıştı;
"Her mesleğin bir dili var" diye...
Bazıları konuşmaya başlar başlamaz anlarsınız;
Avukat mı, doktor mu, gazeteci mi, marangoz mu?
xxx

'Türkiye konuşuyor' programı için bütün Türkiye'yi dolaşıp;
Sorduğu güncel sorulara verilen yanıtlarla televizyonların en ilgi çeken programlarından birini hazırlayan Pakize Suda, deneyimlerinin sonucu bu yargıya varmış;
"Mesela size ‘kent', hizmet, ‘yatırım', altyapı, ‘proje', değişim, ‘cazibe
merkezi' falan desem hemen anlarsınız. Bir belediyeci konuşuyordur..."
Hacettepe Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Murat Tuncer'in dün HT Ankara'da manşetten yayınlanan açıklamalarını okuyunca Pakize Suda'nın bu cümlelerini anımsadım.
Şaşırdım doğrusu...
Sağlık Bakanlığı'nda Kanserle Savaş Daire Başkanlığı'ndan bu yana çalışmalarını takip ettiğimiz;
Konusunda Türkiye'nin sayılı uzmanların Prof. Dr. Tuncer değil sanki bir belediye başkanı konuşuyordu.
Üniversite'nin 12 Eylül 1980 darbesinden sonra TSK'ya 30 yıllığına kiralanan 400 dönümlük araziyi geri almak için giriştiği mücadeleyi anlatıyordu.
Murat Hocam, uzmanlığının yanına rektör şapkasını da alınca üniversitenin idari işleriyle uğraşması;
Üniversitesinin haklarını korumaya çalışması elbette en başta gelen görevi.
Ama, "Projelerimiz var. Araziyi geri almayı başardığımızda TOKİ ile birlikte bir proje yapmak düşüncesindeyiz. O zaman üniversitemiz ciddi bir gelire kavuşmuş olacak" sözleri sanki Pakize'nin tarif ettiği ‘belediyeci dili' gibiydi.
xxx
Prof. Dr. Tuncer'in geri almak için mücadele ettiği arazi Bilkent'in hemen alt kısmında...
Rehabilitasyon Merkezi'nin yanında.
Büyük bölümü çam ağaçlarıyla kaplı.
İnsan düşünmeden edemiyor;
Bu araziye TOKİ gelir getirici ne yapabilir?
Arazi çok değerli elbet.
Oraya yapılacak, Ankara'yı neredeyse kuşbakışı gören villalar epey gelir getirir.
Hele rezidans;
İçinde yüzme havuzları, spor merkezleri...
Kapış kapış gider doğrusu...
Eskişehir Yolu adım başı alış veriş merkezleri ile dolu;
Hemen üst kısımda Bilkent'te de birkaç AVM var, yürüme mesafesinde.
Ama olsun;
"Farklı konsept' dersin olur biter...
O da üniversiteye ciddi bir gelir kazandırır.
xxx
Dün haberimizi okuyunca Salim Taşçı aradı.
Bilirsiniz, mesleğinin duayenlerinden...
Yıllar önce Bilkent için açılan davalarda ‘bilirkişi' olarak rapor hazırlamış.
Metre kare birim değerini 45 milyon lira olarak göstermiş;
Tam 10 yıl önce...
Şimdiki fiyatı düşünün...
Bu arada Salim Ağabey aynı zamanda bir doğa aşığı.
Diktiği ağaçlar çoktan orman oldu;
Soruyor:
"İlk sahibi kim buranın"



OLMAZ BÖYLE ŞEY

Eğer Türkiye'de yaşıyorsanız,
Üstelik Ankara'daysanız;
Siz siz olun bundan sonra büyük konuşmayın.
"Olmaz böyle şey" demeyin;
"Yok ya" deyip dalga geçmeyin.
Olur...

xxx

Olmaz denilenlerden birini daha birkaç ay önce yaşamıştık.
Sabah erken saatlerde işe giden bir vatandaş, Hava Kuvvetleri Komutanlığı'nın önünde ‘yer yarılmış içine girmiş'
Cesedi, ertesi gün,
bir kilometre ileride,
Milli Eğitim Bakanlığı önünde bulunmuştu.
Biz o haberi de "Başkent'te inanılmaz olay" diye verdik...
İnanamamıştık çünkü...
Okuyanların da inanamayacağını düşündük.

xxx
Bugün manşetimizde yine benzer bir olay var;
Yine "Olmaz böyle kaza"
Bu yazının hemen altında da "İnanılmaz ama gerçek" yazıyor.
Fotoğraf Hollywood filmlerinden alınma bir kare değil.
Final Destination (Son Durak) diye bir film vardı.
"Oradan hatırlıyoruz" demeyin.
O filmden daha gerçek.
O bir stüdyoda çekilmişti;
Bu fotoğraf Eskişehir Yolu'ndan...
O filmde dublörler vardı...
Burada ise eşini yanına almış evine giden bir vatandaş...

xxx

O anlara biz de tanık olduk...
Gece işten çıkmış eve dönüyorduk.
Ulaştırma servisinden Erhan Erçetin, büromuzun her şeyi Serkan İlgün ile sohbet ederken çaldı telefon.
Bir dostumuz uyarıyordu;
"Eskişehir Yolu'nda inanılmaz bir kaza var, fotoğrafını da çektim gönderiyorum..."
‘İnanılmaz' sözcüğüne takılmıştım yine...
Fotoğraf telefona gelir gelmez inandık...
Hemen hızlanmaya çalıştık ama ne mümkün...
Yol kapanmış, trafik tıkanmıştı.
Neyse ki Erhan bölgeyi iyi biliyor;
Arka yollardan geçip, birkaç dakika sonra olay yerindeydi...

xxx

Benzer manzarayı daha önce Şikago sokaklarında görmüştük.
Transformers 3 filmi çekiliyordu.
Caddeler bir film setine dönüştürülmüştü.
Yıkılmak üzere köprüler
Yan yatmış arabalar...

xxx

Daha önce araç muayene istasyonuydu.
Şimdi TOKİ konut yaptı.
Daha çok yargıçlar oturuyor.
Bir tarafı akaryakıt istasyonu;
Karşısına da yenisi yapılıyor.
Ortada Belediyenin yaptığı yaya üst geçidi var ama;
‘Yırtılmış...'
Altında devasa bir boru;
İçinde yan yatmış bir araba...
Yanında şoke olmuş bir sürücü...
Ayrıntılar zaten haberimizde var...
xxx

O şok halindeki sürücünün yerine bizler de olabilirdik, sizler de...
Yolda gidiyorsunuz;
Önünüzdeki TIR'ın üzerinden bir boru düşüyor;
Yana, sağa sola kaçmanız mümkün değil;
Basıyorsunuz firene ama...
Bir anda borunun içindesiniz;
Boru yuvarlanıyor,
Siz de yan dönüyorsunuz...
Düşünün...
Olmaz mı?

xxx

Dün büromuzda acılı bir aileyi ağırladık...
Acıların en büyüğünü, evlat acısını yaşamıştı.
Üzerinde titrediği oğluna en iyi eğitimleri vermiş;
Yurt dışında okutmuş,
Aşık olduğu kızla nişanlamış,
Mutlu, gururlu bir baba iken...
Şimdi isyan ediyor;
Daha üç beş gün önce birliğine teslim olan iç mimar olan Onur'un son görüşmesinde "Ellerim acıyor. Mühimmat dolu sandıkları taşırken ellerim yırtıldı. Eldiven bile vermediler..." dediğini anlatıyordu...
Yine o cümleye takıldım;
"Olmaz böyle şey..."
Konuşamadık;
Kelimeler boğazımızda düğümlendi.
Sustuk;
"Takdir-i ilahi" mi deseydik...

OLMAZ BÖYLE ŞEY

OLMAZ BÖYLE ŞEY

Eğer Türkiye'de yaşıyorsanız,
Üstelik Ankara'daysanız;
Siz siz olun bundan sonra büyük konuşmayın.
"Olmaz böyle şey" demeyin;
"Yok ya" deyip dalga geçmeyin.
Olur...

xxx

Olmaz denilenlerden birini daha birkaç ay önce yaşamıştık.
Sabah erken saatlerde işe giden bir vatandaş, Hava Kuvvetleri Komutanlığı'nın önünde ‘yer yarılmış içine girmiş'
Cesedi, ertesi gün,
bir kilometre ileride,
Milli Eğitim Bakanlığı önünde bulunmuştu.
Biz o haberi de "Başkent'te inanılmaz olay" diye verdik...
İnanamamıştık çünkü...
Okuyanların da inanamayacağını düşündük.

xxx
Bugün manşetimizde yine benzer bir olay var;
Yine "Olmaz böyle kaza"
Bu yazının hemen altında da "İnanılmaz ama gerçek" yazıyor.
Fotoğraf Hollywood filmlerinden alınma bir kare değil.
Final Destination (Son Durak) diye bir film vardı.
"Oradan hatırlıyoruz" demeyin.
O filmden daha gerçek.
O bir stüdyoda çekilmişti;
Bu fotoğraf Eskişehir Yolu'ndan...
O filmde dublörler vardı...
Burada ise eşini yanına almış evine giden bir vatandaş...

xxx

O anlara biz de tanık olduk...
Gece işten çıkmış eve dönüyorduk.
Ulaştırma servisinden Erhan Erçetin, büromuzun her şeyi Serkan İlgün ile sohbet ederken çaldı telefon.
Bir dostumuz uyarıyordu;
"Eskişehir Yolu'nda inanılmaz bir kaza var, fotoğrafını da çektim gönderiyorum..."
‘İnanılmaz' sözcüğüne takılmıştım yine...
Fotoğraf telefona gelir gelmez inandık...
Hemen hızlanmaya çalıştık ama ne mümkün...
Yol kapanmış, trafik tıkanmıştı.
Neyse ki Erhan bölgeyi iyi biliyor;
Arka yollardan geçip, birkaç dakika sonra olay yerindeydi...

xxx

Benzer manzarayı daha önce Şikago sokaklarında görmüştük.
Transformers 3 filmi çekiliyordu.
Caddeler bir film setine dönüştürülmüştü.
Yıkılmak üzere köprüler
Yan yatmış arabalar...

xxx

Daha önce araç muayene istasyonuydu.
Şimdi TOKİ konut yaptı.
Daha çok yargıçlar oturuyor.
Bir tarafı akaryakıt istasyonu;
Karşısına da yenisi yapılıyor.
Ortada Belediyenin yaptığı yaya üst geçidi var ama;
‘Yırtılmış...'
Altında devasa bir boru;
İçinde yan yatmış bir araba...
Yanında şoke olmuş bir sürücü...
Ayrıntılar zaten haberimizde var...
xxx

O şok halindeki sürücünün yerine bizler de olabilirdik, sizler de...
Yolda gidiyorsunuz;
Önünüzdeki TIR'ın üzerinden bir boru düşüyor;
Yana, sağa sola kaçmanız mümkün değil;
Basıyorsunuz firene ama...
Bir anda borunun içindesiniz;
Boru yuvarlanıyor,
Siz de yan dönüyorsunuz...
Düşünün...
Olmaz mı?

xxx

Dün büromuzda acılı bir aileyi ağırladık...
Acıların en büyüğünü, evlat acısını yaşamıştı.
Üzerinde titrediği oğluna en iyi eğitimleri vermiş;
Yurt dışında okutmuş,
Aşık olduğu kızla nişanlamış,
Mutlu, gururlu bir baba iken...
Şimdi isyan ediyor;
Daha üç beş gün önce birliğine teslim olan iç mimar olan Onur'un son görüşmesinde "Ellerim acıyor. Mühimmat dolu sandıkları taşırken ellerim yırtıldı. Eldiven bile vermediler..." dediğini anlatıyordu...
Yine o cümleye takıldım;
"Olmaz böyle şey..."
Konuşamadık;
Kelimeler boğazımızda düğümlendi.
Sustuk;
"Takdir-i ilahi" mi deseydik...

6 Eylül 2012 Perşembe

TAAMMÜDEN KAZA


‘TAAMMÜDEN' KAZA...

Yılan sesi desem değil...
Daha keskin, daha kalın...
Şelale hiç değil.
Su sesi değil rahatlatır.
Bu ses korkunun ötesinde dehşet verici.

xxx

O korkunç sesle yıllar sonra yeniden tanıştım önceki gün.
Mesa Koru sitesinde oturan bir okurumuz, hemen yakınlarındaki doğalgaz patlamasını videoya kaydetmiş.
Her gün sürekli sıkışık olan Eskişehir Yolu bomboş.
Polis trafiğe kapatmış.
Hani derler ya in cin top oynuyor.
Ama fondaki ses...
Kalkışa hazırlanan jet motorlarından daha keskin...
xxx

Aynı sesi yıllar önce yine duymuş, yine korkmuştuk.
Büronun hemen önünde, Söğütözü Caddesinde.
Bir sabah daha merdivenleri tırmanırken başlamıştı...
Önümüzdeki caddede trafiği rahatlatmak için kavşak yerine ‘geçit' inşaatı vardı.
Yol alttan geçecekti.
Ama;
Aynen önceki gün olduğu gibi kepçe geldi;
Doğalgaz borusunu deldi.
Çevredeki tüm binalar boşaltıldı.
Patlama riski vardı;
"Allah korusun, en küçük kıvılcım ortalığı dümdüz eder" diyordu yetkililer.
Gökyüzünü yırtarcasına yükselen ses saatlerce susmadı.
Saatler sonra girebildik binaya...

xxx
O gün saatler sonra büromuza girebildiğimizde yetkililer de ziyaretimize geldi.
Merak ettiklerimizi sorduk tabii.
Bu caddeden doğalgaz borusu geçtiği bilinirken nasıl alt geçit yapılmaya kalkışılmış;
İş makineleri tarlaya girer gibi nasıl körü körüne kazmaya başlamıştı.
Aldığımız yanıt, ‘her an patlama olabilir' korkusu uyandıran o sesten daha dehşet vericiydi:
"Doğalgaz borularının buradan geçtiğini bilmiyorduk. Murat Karayalçın giderken haritaları da götürmüş..."

xxx

Doğru ya da yanlış;
O gün boru bilinmiyordu.
Peki önceki günkü olaya ne demeli?
Başkent'e doğalgaz sağlayan iki ana girişten birisi.
Önceden ağaçlandırma alanı ilan edilmiş.
Ortada BOTAŞ'ın "güvenlik yönetmeliği" de var;
Resmi Gazete'de ilan edilmiş ki kimse bilmiyordum demesin.
Ne kadar yakınına ne yapılabileceği hesaplanmış.
Kağıt üstünde bilimsel.
Ama ortada ‘rant' var.
Ne bilim tanıyor, ne insanlık...
O kazma doğalgaz borusuna iniyorsa ortada ne kaza var ne ihmal...
Her şey taammüden...


3 Eylül 2012 Pazartesi

TBMM VE THE WALL



Herhalde dinlemeyeniniz yoktur.
The Wall...
Efsanevi İngiliz rock grubu Pink Floyd'un unutulmaz şarkısı...
Filmi de çekildi.
Daha çok animasyon filmi, pek fazla diyalog yok.
Eğer bir yönetmen yeniden çekmek isterse en uygun mekan sanırım Ankara olur...

xxx

Maliye Bakan Yardımcısı dostumuz Abdullah Erdem Cantimur'u ziyaretimde kulaklarımda hissettim The Wall şarkısını;
"All in all you're just another brick in the wall..."
"Sonuç olarak sen tamamen duvardaki başka bir tuğlasın"
Maliye binası ya da bürokrasinin soğuk yüzü değildi bu dizeyi hatırlatan.
Cantimur'un makam odasından baktığımızda gördüğüm manzaraydı.
Daha önce bütün Meclis avucunun içinde gibi görünürken bu kez bir duvar örülmüştü.
Ortada ne siluet kalmış, ne de yeşillik...

xxx

12 Eylül döneminden sonra yapılmıştı Halkla İlişkiler Binası...
Eskiden vekiller grup odalarında, kulislerde, daha çok da kütüphanede çalışırmış.
Her milletvekiline oda lazım denilip yeni bina yapılmış.
Geçmişi bilen vekiller memnun, yeniler ise şikayetçiydi.
Dar geliyordu...
Yıllarca sürdü şikayetler;
Sonunda yenisi yapılmaya karar verildi.
Projesi hazırlandı;
İnşaat bitmek üzere...
İçinde toplantı ve konferans salonları da olacak.
Binada, milletvekillerine (WC, danışmanı ve sekreter odası dahil) 520 adet çalışma ofisi yapılıyor.
Tamamlandığında vekillerimiz, temsil ettikleri iradenin mahabetine uygun ofislerde çalışacak.
xxx
Geçenlerde birkaç haber yayınlandı;
Binanın projesi Meclis kampusü içindeki ağaçlara göre şekillendirilmiş.
Ağaçları kesmemek için binanın şekli değiştirilmiş.
Tarihi çınarları korunmuş.
Yeşil kuşağın korunmasına azami oranda özen gösterilmiş.
Keşke bu demeci verenler, binaya dışarıdan da baksaydı.

xxx

TBMM binası herhalde Ankara'nın tarihsel yapısını yansıtan en iyi mimari örneklerinden biri.
Başkent'te bir çok kamu binasının da mimarı olan Prof. Clemens Holzmeister'in imzasını taşıyor.
Öyle doğrudan, "Haydi sen yap" denilmemiş.
1937'de 'anıtsal' değer taşıyan yeni meclis binası yapılması için yarışma açılmış.
14 proje katılmış.
Jüri üç projeyi birincilik ödülüne layık görmüş.
Atatürk'ün de beğenisini kazanan Holzmeister'in projesinde karar kılınmış.
Yapımına 1939'da başlansa da İkinci Dünya Savaşı nedeniyle ara verilmiş.
Açılışı 1961'i bulmuş.
Bina, mimarisi ve bahçesi ile Başkent'in en ‘karakteristik' yapılarından biri...
Ama bir de bugünlerde bakın...
Çevresine yapılan, her biri Meclis'in üzerine abanmış gibi uzanan yüksek binaları geçtik...
Meclis'in ördüğü duvara, bozulan siluete ne demeli...

xxx
Çıkın Başkent sokaklarına...
Devlet dairelerine, bakanlıklara alıcı gözle bakın...
Tümünün çevresinde yüksek duvarlar...
Yetmedi, üstünde dikenli teller, çevresinde kameralar, kapılarında özel güvenlikler...

xxx

1982'de Alan Parker tarafından çekilen The Wall filmi Pink Floyd'un konserinden bir görüntü ile başlar.
İki şarkıda duvara ilk tuğlalar dizilir.
Sonraki aşama okuldur;
Goodbye Cruel World ile duvar tamamlanır.
Filmin sonunda duvarlar yıkılır, aydınlık gelir...
Giderek bir duvarlar kenti haline gelen Ankara'da The Wall filminin ortalarındayız galiba...

30 Ağustos 2012 Perşembe

GAZİORDUEVİ

Gazi Orduevi

Büroda, çalışma masasından başımı kaldırdığım an sürekli karşımda.
Bütün heybetiyle sürekli gözümün önünde.
Atatürk Orman Çiftliği'nin en yüksek tepesinde.
xxx
Gazi Orduevi'nden söz ediyorum.
Yıllar yılı Ankara'nın en uzak, gözlerden ırak bölgesinde olsa da içinde ‘Gazi Orduevi' geçen ifadeler heyecanlandırırdı.
Hele 30 Ağustos'lar yaklaştığında...
Üst katlarına çıkmayı başaran meslektaşlarımız var mıdır bilmem.
Bahçesinden bile muhteşem bir Ankara manzarası göründüğüne göre terasından nasıldır kim bilir?
İçinde spor salonu, saunası, tenis kortları, güzellik merkezleri ile Başkent'in 5 yıldızlı otellerinden bile daha lüks olduğu bir şehir efsanesi gibi anlatılırdı yıllar yılı...
xxx
O dönemlerde ‘smokin'ler bulunurdu bazı meslektaşlarımızın gardroplarında;
Özenle çıkarılıp ütülenir, Genelkurmay'dan gelecek davetiyeler beklenirdi.
İlk kez davetiye alanlar ise hazırlıksız yakalanıp İzmir Caddesi'nde alırdı soluğu.
Smokin kiralamaya tabii...
Söylemesi ayıp;
Bizim de kiralayıp girmişliğimiz oldu o muhteşem bahçeye...
xxx
O muhteşem bahçe çam ağaçlarıyla orman gibi olsa da tepenin bizim tarafımıza bakan kısmı şimdilik çorak maalesef.
Günahları boynuna bilerek ağaç dikmedikleri;
Emekli generaller için lüks villalar yapmayı planladıkları iddia edilirdi.
Aynen İstanbul Fenerbahçe Orduevi'nde olduğu gibi...
Neyse, 4-5 yıl önce epey fidan dikildi.
Ara sıra sulama tankerleri takılıyor gözümüze.
Biz görmesek de ‘orman' olacak inşallah...
xxx
Epeydir gözden düştü Gazi Orduevi.
Son 30 Ağustos resepsiyonu yapılalı 3-4 yıl oluyor.
Geçen yıl yine terör ve şehitler nedeniyle iptal edilmişti.
Ondan önce Merkez Orduevi, daha önce Kara Kuvvetleri Komutanlığı bahçesi...
Epey olmuş büronun önündeki cadde komutan araçlarıyla dolmayalı...
30 Ağustos gecesi uzaktan müzik sesi gelmeyeli...
Hangi yıldı acaba biz camdan Candan Erçetin'i dinlerken
Resepsiyondaki meslektaşlarımızın fotoğraf kavgasına tutuştuğu...
Yasak olmasına rağmen cebine sakladığı küçük makineyle dans eden Genelkurmay Başkanı'nın fotoğrafını çeken bir arkadaşımızın neden olduğu kavga...
Büyükanıt'tı galiba, protokolü uğurladıktan sonra eşi Filiz Hanımla piste çıkıp dans eden;
Sonra da asker gönderme tezkeresi için, "Şimdi slow yaptık, bakarsınız orada rock çalar. Ayak uydurmamız vakit alır" diye espri yapan...
Biz katıldığımızda Genelkurmay Başkanı Özkök müydü acaba?
Önceki yıllarda TSK Armoni Mızıkası'nın çaldığı parçalar dinlenirken bir ilke imza atıp Sertab Erener'i davet ederek ‘pop' devrini başlatan...
Geriye smokinli bir fotoğrafımız da kalmadığına göre epey olmuş demek ki...
xxx
Bugünlerde hiç hareket yok Gazi Orduevi'nde
Meğerse tadilattaymış.
Neyse ki bu 30 Ağustos ‘sakin' geçecek...

26 Ağustos 2012 Pazar

ŞEHREMİNİ ÖMER FAİZ EFENDİ





Ne zaman Eskişehir yolundan geçsem;
Ne zaman havaalanına gitsem
Şehremini Ömer Faiz Efendi'yi hatırlarım.
Abdülaziz döneminin İstanbul Şehremenisi...
xxx

Sanıyorum bilmeyen yoktur.
600 yıllık Osmanlı İmparatorluğu döneminde sadece bir padişah gezi için Avrupa'ya gitmiş;
Sultan Abdülaziz
Fransa, Belçika, Avusturya...
Tam 47 gün dolaşmış.
Ama gitmeden önce, aynı zamanda Halife olan Padişahın adımını atacağı her yer kendi toprağı sayılacağı için Müslüman olmayan topraklarda nasıl dolaşacağı sorun olmuş.
Sonra çözüm bulunmuş, ayakkabılarının tabanı açılıp içine İstanbul toprağı serilmiş.
Böylece nereye giderse gistin kendi toprağına basması sağlanmış.
"Abdülaziz'in ayakkabılarının içindeki toprak sayesinde İstanbul, Avrupa'nın bir çok köşesini ezmiş tek dünya kentidir" diye yazıyor, Sunay Akın öyküyü anlatırken...

xxx

Ömer Faiz Efendi de Padişah'ın heyetinde...
Her ne kadar İstanbul Şehreminisi yani belediye başkanı olsa da görevi günlük tutmak.
Ne görürse, ne yapmışlarsa hepsini yazmış. O dönemin Fransa sefiri Mehmet Cemil Paşa'nın anlattıklarını da:
-Buraya geldiğimden beri inşaat devam eder. Şu koskoca Paris adeta yeniden yapılıyor. Hiç acımadan koskoca binaları yıkıyorlar, bir hizaya gelmek üzere yeniden yapıyorlar. Başlarında bir Mösyö Hussman var ki, imparatorun sözü Paris'te dinlenmez, fakat onunki dinlenir. Hiç kimsenin işine karışmayacağına evvela söz almış sonra işe girişmiş. Yalnız hayret ediyorum. Bu kadar işi geniş tutmanın sebebi ne?"
* * *
Ömer Faiz Efendi şöyle bir cümle de yazmış:
"Her zaman her yerde insanlar sadece kendilerini düşünmüyorlar. Dedeler yaptıkları işlerin çocukları ve torunları için de olduğunu hesapladıkları himmetler oluyor. Bizim İstanbul'da ben şehremini olarak, bir sokağı tamir için ne sıkıntılar çekerim, bilirim amma anlatmaya kudretim yetmez..."

xxx

Mösyö Hussman'ın Paris'te yaptıkları hala duruyor.
Ya Ankara'da...
Hatırlar mısınız?
Eskişehir Yolu yandan kazıldı;
Metro için tünel yapıldı, sonra üzeri örtüldü.
MTA'nın hemen yanında ise duraktan karşı tarafa geçilmesi için alttan tünel yapıldı.
Ardından yol genişletildi.
Bir iki şerit daha eklendi.
Fena olmadı ama;
Bakıldı ki tünelin çıkışı yolun ortasında...
Yeniden kazıldı, tünel uzatıldı.

xxx

Esenboğa yolu da biteli birkaç yıl oldu;
Çok da güzel oldu...
Başkent'e de yakışıyor doğrusu.
Ama;
Yakında yeniden inşaat başlayacak.
Ulaştırma Bakanlığı metro için hazırlıklara başladı.
Orta refüjden mi geçecek, yandan mı?
Üst geçitler, alt geçitler ne olacak?
Soru çok...
Şimdilik yanıtları belli değil ama yap boz olacağı kesin.
Keşke birileri Ömer Faiz Efendi'nin 245 yıl önce yazdıklarını okusaydı.

23 Ağustos 2012 Perşembe

UNUTMAK, UNUTTURMAK MI ÇÖZÜM...


UNUTMAK, UNUTTURMAK MI ÇÖZÜM...

Her gün birer ikişer gelse de acı haber...
Her gün ülkenin bir yerinde musalla taşları boş kalmasa da yıllardır.
Alışamadık, alıştırılamadık.
Bu kez uzaktan, Antep'ten gelse de ‘son dakika' ölümleri...
Farksızdı Kumrular'dan...

xxx
Aradan bir yıla yakın süre geçti.
Kumrular'da sabah saatlerinde bırakılmıştı bomba yüklü araç.
Gaziantep'te ise akşam saatlerinde...
İkisi de düşünmüyordu bile;
Çoluk, çocuk, genç yaşlı kimi öldüreceğini...
Beş yıl önce Ulus'ta Anafartalar Çarşısı önünde kendisiyle birlikte 7 kişinin canına mal olan ‘canlı bomba' gibi...
Altı yıl önce Diyarbakır'da Koşuyolu Caddesinde 7'si çocuk 10 kişinin;
Yine Diyarbakır'da 2008'de 6'sı öğrenci 7 kişinin yaşamına mal olan termos bomba gibi...
Bombalar ‘adres sormadığına göre ‘düşman' sözcüğü bile anlamsız, yetersiz...

xxx
O zamanlar da lanetleyenler sıraya girdi;
Demeçler sığmadı gazete sayfalarına, televizyon ekranlarına...
Toplumsal bir travmaya yol açsa da ateş düştüğü yerleri daha çok yaktı...
Yıllar sonra yolumuz düştüğünde Anafartalar Çarşısı'na;
Dolmuşla geçtiğimizde Kumrular'dan, hatırlamadık o günkü vahşeti...
Unuttuk, unutturulduk maalesef...
xxxx
Senirkent, Isparta'nın şirin bir ilçesi...
17 yıl önce, bir felaketle tanımıştı Türkiye bu şirin ilçeyi...
13 Temmuz 1995 gecesi ilçenin yanında yükselen Kapıdağı' ndan gelen sel, 10 dakika içinde önünde ne varsa yıktı geçti;
Ortalığı çamur deryasına döndürürken 74 cana mal oldu.
O da terör gibi bir felaketti...
Göz göre göre gelmişti.
Can kaybı yüksekti;
Halk böyle bir felaketin olabileceğini akıllarından bile geçirmiyordu.
Sonrasında önlem alındı elbet...
Felakete yol açan dere üzerine büyük betonarme duvarlar yapıldı.
Ama bir şey daha yapıldı;
O dağdan kopup gelen büyük kaya parçası kaldırılmadı, kentin ortasında bir anıt gibi bırakıldı.
Unutmamak, unutturmamak için...
Biz unuttuk, onlar unutmadı.

xxx
25 yıldır verilen canların büyük bölümünün ismi yaşatılıyor parklarda, sokaklarda.
Doğru yanlış mı, tartışılır ama bazılarının da okullarda.
Keşke onun yerine, olayın olduğu yerlere birer anıt yapabilsek.
Aynı Uğur Mumcu Sokağı'nda oldu gibi...
Kumrular'dan geçenler, Anafartalar Çarşısına gidenler bir anıt ya da rölyef görebilseler.
Terörün acı yüzünü, bombanın adres sormadığını unutmasalar.
Her olaydan sonra galeyana gelmek yerine
Anıtı görenler sorsa, sorgulasa;
‘Neden' diye düşünebilse...
ABD', tarihinde karşılaştığı en büyük terör saldırısında yıkılan İkiz Kuleler'i simgeleyen 11 Eylül Anıtı yaparken neden acele ediyoruz ki ‘normal yaşam'a geçmek adına unutmakta, unutturmakta...

19 Ağustos 2012 Pazar

İYİ BAYRAMLAR ANKARA


İYİ BAYRAMLAR ANKARA

Bir zamanlar Reha Muhtar'dan her akşam duymaya alışmıştık;
"İyi akşamlar Türkiye. Her nerede yaşıyor ve yaşatılıyorsan..."
Önceki gün gece yarısından sonra Eskişehir yolunun halini görünce değiştirdik;
"İyi bayramlar Ankara. Her nerede yaşıyor ve yaşatılıyorsan..."

xxx
Cuma gecesi Eskişehir'deydik.
Olimpiyat tarihine geçecek finalde Aslı Çakır Alptekin'in ardından gümüş madalyayı kazanan Gamze Mutlu ile geniş bir röportaj yaptık;
Annesiyle, babasıyla tanıştık.
Hayata dair konuştuk...
Ailesini, arkadaşlarını, zevklerini, beklentilerini anlattı uzun uzun...
Olimpiyatlarda tüm Türkiye'ye bayram yaşatan Gamze ile bayramı erken kutladık.
xxx

Cuma akşamı foto muhabiri arkadaşım Ateş Tümer'le yola çıktığımızda saat 18.00'i geçmişti.
Mesai bitmişti yani...
Cuma akşamı trafiğine alışkınız.
Hafta içi günlerden daha fazladır.
Ama Ümitköy'ü, Yaşamkent'i geçmemize rağmen yoğunluk azalmıyor;
Konvoy halinde ilerliyorduk.
Sivrihisar'da bir bölümü Afyon tarafına dönse de Eskişehir'e kadar azalmadı.
xxx
Gamze ile röportajımız, Eskişehirspor- Akhisar maçının devre arasında gösteri koşusu yapmasından sonra başladı.
Bittiğinde vakit gece yarısını geçmişti.
Ankara boşalmıştı; belki kalanlar çoktan uykuya dalmıştı.
Ama Eskişehir hala cıvıl cıvıldı.
Porsuk kıyısında çoluk çocuk yürüyüşe çıkanlar Gamze'yi kutlamak, beraber fotoğraf çektirmek;
Çevredeki iş yeri sahipleri kahve içmeye çağırmak için birbirleriyle yarışıyordu.
xxx

Dönüş yolculuğumuz da farklı değildi.
Gece 03.00'e yaklaşmasına rağmen hem geliş, hem gidiş yönü hala araç doluydu.
Ankara'dan kaçanlar kadar Ankara'ya gelen araç sayısı da hiç de azımsanacak miktarda değildi.

xxx
Halbuki bu yıl Bayram hafta sonuna gelince, geçtiğimiz yıllardaki gibi birleştirilip 9-10 güne çıkarılmamıştı.
Yine de mesai bitince ‘paydos' zili çalan fabrika, okul gibi boşaldı Ankara.
Liderler zaten önceden ayrılmıştı.
Dün alıştığımız klasik Cumartesi görüntüsü yoktu.
Sokaklar sessiz;
Caddeler boş, trafik rahat...
Belki Bayramın ilk günleri tatile gidemeyenler çıkacak dışarıya;
Kimi nasıl olsa ücretsiz diye tıklım tıklım dolduracaklar otobüsleri, akraba ziyaretine gidecek.
Kimi alışveriş merkezlerinin serin koridorlarında dolaşacak.
Belki Kızılay'da, Ulus'ta bayram harçlığını alan birkaç genç volta atacak.
Belki 'çarşı izni'ne çıkan askerler uğrayacak Gençlik Parkı'na.
Ama Kale öksüz;
Eymir sessiz.
Ahlatlıbel uçurtma uçuracak çocukları bekliyor...
xxx
Halbuki en güzel mevsimi Ankara'nın...
Gündüzleri biraz sıcak olsa da ödülü var akşamları;
Olağanüstü bir serinlik
Ne üşüten ne ürperten...
Eksik olan sadece deniz mi?
Buralara çalışmaya gelen kimse Ankaralı olamıyor mu?
Bayramda kalanlarla Ankara'nın keyfini çıkarmak üzere;
Reha'dan (ç)alıntı bir cümleyle
"İyi bayramlar Ankara. Her nerede yaşıyor ve yaşatılıyorsan..."

15 Ağustos 2012 Çarşamba

ANKARA'YI ANKARA YAPAN NEDİR?


ANKARA’YI ANKARA YAPAN NEDİR?


Son dönemde yapılan TOKİ evlerini bırakın;
Zaten hepsi birbirine benziyor.
Kibrit kutusu misali…
Ya eski binalar;
Ankara’yı Ankara yapan nedir?
xxx
Gazetemiz Habertürk’ün Genel Koordinatörü Ayşe Özel Karasu’nun hafta sonu yazısını okuduktan sonra çevreme daha dikkatli bakmaya başladım.
Ayşe, “İstanbul’u İstanbul yapan nedir” diye soruyor.
Carnegie Mellon Üniversitesi ile Paris’teki Ecole Normale Supérieure araştırmacıları bir yazılım geliştirmiş.
Bir şehri, onu stil sahibi yapan baskın karakter özelliklerinden tanıyan bir program…
12 kente ait 40 bin Google Sokak görüntüsü resminden 250 milyon öğeyi analiz ediyor.
Paris, Londra, Prag, Barcelona, Milano, New York, Boston, Philadelphia, San Francisco, Sao Paulo, Mexico City ve Tokyo’daki görüntüleri inceliyor.
Bir şehri kendisi yapan ayırt edici özellikleri bulmak için, detayların ne kadar sık tekrarlandığına bakıyor.
Program ince ayrıntılarla bir şehrin en fazla yinelenen detay mimari imzayı parçalar halinde çıkarıyor.
Paris’i, Eyfel’den, Notre Dame ve Zafer Takı’ndan değil, 3. kat balkonlarından, sokak levhaları ve lambalarından tanıyormuş.
Londra’da iki yanı sütunlu neo-klasik bina girişleri kentin ana stili olarak öne çıkmış.
Ardından tipik parçalar ‘hangi şehir’ diye deneklere sorulmuş.
Paris’te yüzde 83, Prag’da 92 isabetle doğru sonucu tutturmuşlar.
Amerikan şehirlerinin hiçbirinde ayırt edici stil bulunamamış.
Görüntülerin hangi şehre ait olduğunu çıkarmak için yollardaki tüneller ve otomobiller bakmak gerekmiş.
Ayşe, “İstanbul’u siluetinden, sarayları, tarihi camilerinden değil de,
balkonu, sokak lambası, pencere pervazlarından tanımaya kalksaydı, herhalde
Amerikan şehirlerinde aldığı sonuçtan daha fazlasını elde edemezdi” diye şikayet ediyor.
Ya Ankara’da yaşasaydı?
xxx
Ankara mimarisinin –varsa tabii- ayırt edici özelliği nedir diye daha dikkatli bakıyorum artık.
Son zamanlarda, Çukurambar’da, Söğütözü’nde, Oran’da yeni yapılan binaları, gökdelenleri geçtim.
Onlar zaten kaba inşaatı bitirip üzerine kaplama; çoğunlukla da camdan…
Bırakın pervaz, balkon korkuluğu gibi incelikleri…
Mimari bile hak getire…
Ya eski binalar.
Sakarya Caddesi’ndekiler çoktan yıkıldı.
Anafartalar’da varsa da üzeri tabela dolu…
xxx
İyi de bunları, ‘kentin ayırt edici stillerini bilmek ne işi yarıyor?
Onun yanıtı da Ayşe Karasu’dan…
Araştırmacılar bu verilerin sanattan mimari ve bilişime her alanda kullanılabileceğini söylüyormuş.
Şehrin aslına sadık bir animasyonunu yaratabilmek için taban tepmeye gerek kalmayacak, program sayesinde bilgisayar başında kusursuz bir atmosferi yaratılabilecekmiş.
İlahi, ne gerek var bunlara?
Ankara’nın seymen kedisi var ya…

5 Ağustos 2012 Pazar

HABERTÜRK YAZILARI/ CENTİLMEN ANKARA

CENTİLMEN ANKARA



Umutlar çok önceden kaybolmuştu.
Yöneticiler kendilerini çoktan hazırlamıştı.
Herkes kaçarken bir avuç taraftar onur mücadelesine çıkan futbolcuları yalnız bırakmıyor, her maçta bağırıyordu;
“Arkanda biz vardık senin her yerde, Rize’de İzmir’de Eskişehir’de. Korktular kaçtılar bizi görünce Ankaragüçlüler geliyor diye. …”

xxx
Takımın yöneticileri kaçsa da Ankaragücü taraftarının ünü bu sloganla tüm Türkiye’ye yayılmış durumda.
Gecekondu, Anti-x, Kapalı, Tunalı…
Taraflar kendi aralarında gruplara ayrılsa da son maçlarda sloganları ortaktı:
“Bu takım düşerse katliam çıkar…”
Ankaragücü düştü;
Neyse ki katliam falan çıkmadı.
Tam tersine, ‘en centilmen’ taraftar olarak Emniyet’in istatistiklerinde yerini aldı.
xxx

Emniyet Genel Emniyet Genel Müdürlüğü, “Sporda Şiddet ve Düzensizliğin Önlenmesine Dair Kanun” uyarınca önümüzdeki günlerde başlayacak maçlara girmesi yasaklananların sayısını açıkladı.
Yasanın çıkış amaçlarından biri stadyumlardaki küfür ve kavgalardı.
Kavga çıkaran, küfür edenler belirlenecek, maçlara alınmayacaktı.
Önümüzdeki dönem tüm Türkiye’de 1449 kişi maçları izleyemeyecek.
Sadece futbol da değil.
Basketbol, voleybol, hentbol ve hatta dağcılık…
En az yasak ise Ankara’da.
Sadece 16 kişi.
xxx

Yasaklı 16 kişinin 16’sı da futbolda.
Diğer branşlardan yok.
Diğer üç büyük ile bakarsak İstanbul’dan 548 kişi.
468’i futbol seyircisi;
59’u basketbolda.
Hadi İstanbul’un nüfusu çok,
Üç büyükler de İstanbul’da.
Hele kendi aralarındaki maçlarında İstanbul neredeyse savaş alanına dönüyor.
Ya İzmir’e ne demeli?
Tam 142 kişi yasaklı İzmir’de.
Peki Trabzon’un seyircisi çok ateşli;
Hele Fener maçlarında sürekli olay çıkıyor.
Tamam, 104 seyirciye yasak normal sayı.
Bursa’nın da Beşiktaş maçları ünlü;
Çıkan olaylara bakarsak 57 seyirciye yasak az bile.
Kütahya ve Mersin’deki ikişer kişiye ne oluyor?

xxx
Emniyet istatistiklerindeki Bartın, Diyarbakır, Erzurum, Giresun, Muğla ve Tekirdağ’da birer kişiye getirilen yasaklara bakarsak “en centilmen” şehir olarak Ankara’yı ilan edebiliriz.
O şehirlerin zaten Süper Lig’de takımları dolayısıyla iddialı taraftarları yok.

xxx
Ankara 1980’den buyana Süper Lig’de her yıl en az iki takımla temsil edildi.
Bir dönem Petrol Ofisi ve Şekerspor, sonradan Hacettepe ile dört takımın birden Süper Lig’e çıktığı da oldu ama hiçbir zaman tek takıma düşmemişti.
Kaç takım olursa olsun hiçbir zaman 19 Mayıs’ta küfür eksik olmadı.
Bakmayın siz sadece 16 kişiye yasak getirilmesine.
İstatistikler, rakamlar her dili konuşur.
Nasıl olsa kimse duymuyor, yasak koymuyor diye küfre devam etmeyin.
Gelin centilmenliğin hakkını tam anlamıyla verin.


1 Ağustos 2012 Çarşamba

HABERTÜRK YAZILARI/ ORASI DA ANKARA


ORASI DA ANKARA

Ankara`ya 160, Eskişehir`e 130, Bolu`ya ise 110 Kilometre.
İç Anadolu'nun Kuzey Batı ucunda; Batı Karadeniz Bölgesinin sınırları içerisinde.
Başkent'in en uç beldelerinden biri.
Bir çok Ankaralının hiç görmediği, gelip gitmediği, adını bile duymadığı bir kasaba...

xxx

Sarıyar'dan bahsediyorum.
Aslında Ankara için yaşamsal öneme sahip bir kasaba.
Daha doğrusu eskiden öyleymiş.
Türkiye'nin ilk elektrik santralı ve barajı buraya kurulmuş.
Tarihi Ankara kadar eski, ilk tunç çağlarından beri yerleşim yeri olan, kıyısındaki Sakarya nehrinden can bulan kasabanın kaderi barajla beraber değişmiş.
İyi mi olmuş bilemem.
Yanında baraj;
Kıyısından akan bir nehir...
Doğa her türlü nimeti sunmuş
Ama onlardan yararlanamaması için her türlü engel de önlerine çıkarılmış.
Geçimlerini büyük ölçüde sağladıkları sebzeleri sulamak için bile yeteri kadar su bulamıyorlar.
Zaten tarım yapabilecekleri arazi de topu topu 700 dönüm kadar.
O da mirasla bölüne bölüne birer ikişer dönüm kalmış.

xxx

Halbuki o köyde yıllardır kullanılmayan boş bir arazi var.
Devletimiz unuttuğu bu köyde yarım asır önce kamulaştırdığı bir araziyi unutmuş.
Az buz bir arazi de değil.
Tam 4 bin 800 dönüm.
Üstelik bir başka ülkeyle, ABD ile yapılan anlaşma doğrultusunda kamulaştırılmış.
Yıllar sonra hala tartışılan nükleer santral kurulması için...
Dönemin başbakanı Adnan Menderes, 1955'te ABD ile nükleer araştırma reaktörü yapmak için anlaşma imzalamış.
O günün parasıyla 760 bin lira ödenek ayrılmış.
İnsan gücü yetiştirmek için eğitim amacıyla yurt dışına için elemanlar gönderilmiş.
1959'da da ABD ile Atom Enerjisi İşbirliği Antlaşması imzalanmış.
‘Atom Sitesi' kurulması için de Türkiye'nin ilk hidroelektrik santralının kurulduğu Sakarya Nehri yanındaki bu köy seçilmiş.
Hemen kamulaştırmalar yapılmış.
Hem nükleer santral yapılacak, yanında da silah sanayi;
Nükleere dayalı...
Ama birkaç ay sonra 27 Mayıs Darbesi...
Sonrasında proje de bir daha açılmamak üzere rafa kalkmış.

xxx

Sarıyar o günden buyana kaderini değiştirecek sihirli bir dokunuş bekliyor.
Belediye Başkanı Halil Ünsal çırpınıyor, durmadan proje geliştiriyor.
Bir yandan doğal ortamında yaban koyunu yetiştirmek için Orman Bakanlığı'nın kapısını aşındırıyor.
Bir yandan ekonomik ömrünü doldurmaya yakın baraj gölünde balıkçılık, kürek yarışları, su oyunları, çadır-karavan turizmini geliştirmeye çalışıyor.
Her gördüğüne köyündeki kuşları, tarihi mezarları, hemen yakındaki Tapduk Emre Türbesini anlatıyor.
Sarıyar'ı gündemimize getiren Çankaya Belediyesi'nden gelen bir telefon oldu.
Türkiye'nin en iyi şehir plancılarından, Başkan Yardımcısı Buğra Gökçe, Sarıyar'a meydan projesi hazırladığını müjdeliyordu.
Yetmez ama evet...