ANAFARTALAR
Anafartalar Caddesi...
Hangi kente gitseniz karşılaşacağınız bir cadde...
Atatürk'ün anısına neredeyse her şehirde mutlaka var...
Başkent'te ise kaderi o şarkıdaki gibi...
"O eski halinden eser yok şimdi..."
xxx
Cumhuriyetin kuruluş yıllarına tanıklık eden Anafartalar mesleğe başladığımız 80'li yılların ortasında gazeteciler için uğrak noktasıydı.
Haber oradaydı...
‘Adliye Sarayı'nda...
Ama saraylığının son günleriydi...
Yeni adliye binası yapımı sürdüğü için ihmalin izleri gizlenemiyordu...
xxx
Cumhuriyet tarihinin resmi geçidi gibiydi Anafartalar
O yıllarda biz farkına varmasak da...
İstiklal Mahkemesi de orada kurulmuş;
Belki de şimdi çoktan yıkılan binada.
Kimlere ev sahipliği yapmamış ki;
Mustafa Kemal'in çocukluk arkadaşı Nuri Conker'e sık sık konuk olduğu Sakarya Apartmanı'ndan Atatürk'e ayakkabı yapan kunduracı Haim Kohen'in dükkanı'na;
Artık sadece kolonya markası olarak hatırladığımız Eyüp Sabri Tuncer'e kadar.
xxx
Sonrası mı?...
Adliye de tanışınca eski şaşaalı günler çoktan geride kalmış...
Hala bir hareketlilik olsa da kaderine terk edilmiş.
Büyükşehir Belediyesi'nin öncülüğünde başlatılan Ulus Tarihi Kent Merkezi Yenileme Projesi umut olur mu bilinmez...
xxx
Kişisel tarihimde de Anafartalar'ın küçük de önemli bir yeri oldu.
Hakim karşısına ilk çıkışımdı...
Bir davada tanıklık yapmam gerekiyordu.
O dönem Balıkesir Barosu Başkanı olan Avukat Turgut İnal, bir basın toplantısı düzenlemişti:
"Hukuk evrenseldir. Yargının askeri sivili olmaz. Askeri yargı kaldırılmalıdır..."
12 Eylül'ün ağırlığı hala kalkmamıştı...
Gazetelere kısacık giren bu haber birilerinin dikkatini çekmiş;
Savcılar da harekete geçmişti.
Turgut İnal hakkında yargı kurumlarını aşağılamaktan dava açılmıştı.
Küçük bir haber büyük bir sorun haline gelmişti.
Nedense davanın tek tanığı bendim.
Sonradan defalarca karşı karşıya kalacağımız bir çelişki ile yüz yüze ilk gelişimdi.
Haberimizde bir yanlışlık yoktu, zaten konuşmayı kasete kaydetmiştik;
Ama ısrar edersek ceza alacaktı.
Anafartalar Adliyesi'nin insanı ezen o mahkeme salonlarından birinde hakim karşısına çıktık.
Çok sayıda baro başkanı, onlarca meslektaşı, savunmak için, destek için oradaydı.
Hakim de farkındaydı, ortada bir hakaret yoktu...
Ama...
xxx
Sıra tanıklığa geldiğinde ne yazdıysak kısaca anlattık.
Zaten Turgut İnal da ısrarlıydı;
Bunun bir hakaret olmadığını, bir hukukçu olarak baro başkanı kimliğiyle görüşlerini dile getirdiğini, eleştiri sınırları içinde kaldığını tekrarladı.
Belli ki hakim, bir meslektaşına ‘düşünce özgürlüğü' nedeniyle ceza vermek istemiyordu.
Kısa bir ara verdi;
Bizi çağırdı, kafasındaki formülü bulmuştu...
Bana yeniden soracak, ben de konuşmanın kayıtlı olmadığını söyleyeceğim, duruşmadaki beyanlarından ‘hakaret kastının olmadığının ortaya çıktığını", başkaca delil olmadığı için beraat ettiğini açıklayacaktı.
Nitekim dava bu şekilde sonuçlandı;
Biz de ‘hukuk zaferi'ni oradaki hukukçularla birlikte kutladık...
Aradan yıllar geçse, caddeler de değişse nedense gündem değişmiyor.
Türkiye hala ‘askeri yargı'yı tartışıyor.
30 Kasım 2010 Salı
29 Kasım 2010 Pazartesi
HABERTÜRK YAZILARI/ YOL HİKAYESİ
YOL HİKAYESİ
Sonbahar bitmek üzere;
Kış iyiden iyiye gecikti.
Esen sert rüzgarlar yerlerdeki son gazelleri de toplamak için acele ediyor.
xxx
Sokakların gazelsiz kalması, ayazın habercisidir.
Ayaz titretir her tarafı.
Toprak ana bile nasibini alır bu ayazdan da domur domur çatlar her tarafı.
Hele de bozkırsa ise tek hakimdir neredeyse ayaz.
İnsanın içini daha bir titretir.
Belki de insanın içi titrediği için ayaza düşmekten korkar insanlar.
Öyle ya, soğukta üstüne bir şey giyer ısınırsın.
Peki ya ayazda ne yapacaksın? Neye sarınacaksın, hangi konakta ısınacaksın?
İşte böyle bir havanın işaretçisi bu rüzgarlar ve savrulan son gazeller.
Ne de olsa bozkırın ortası.
xxx
Bayram öncesi Ankara'yı boşaltan otobüslerin arkasından bakakalmış;
Çağrışımlar, anılar ‘Otobüste aşk' yazısını ortaya çıkarmıştı.
5-6 saatlik İstanbul -Ankara arası yan koltuktaki yolcuya aşık olan genç kızın öyküsünü...
Yazıyı da "Dün otobüslerin ardından bakarken düşünmeden edemedim. Kim bilir bu yolculuklardan ne hikayeler çıkar" diye bitirmiştik...
Çıktı da...
xxxx
Bir otogar.
Yine ayaz;
Anadolu'nun bozkırında, herhangi bir şehrinde, herhangi bir otogar işte.
O kadar sıradan bir gün ki, çığırtkanlar bile zorunluluktan ortalarda dolanıp duruyorlar.
Güneş, dünyayı mı ısıtsın, kendini mi ısıtsın karar verememiş.
Herhangi bir şehrin ortasındaki herhangi bir otogarda, herhangi bir başka Anadolu şehrine gidecek olan delikanlı da oturmuş otobüsünü beklemekte. Ayazı düşünmekte.
Kendi ayazını;
İçindeki ayazı.
Üşümesini ve bir türlü ısınmak için bulamadığı konağını...
Otobüsünün kalmasına da 10-15 dakika ya var ya yok.
Ama zaman sanki onu dışına atmış da, dünyada bir ömürlük misafir gibi duruyor.
xxx
Birden otogarın diğer ucundan bir siluet beliriyor.
Sanki otogarın zemini ortadan kalkmış, uçsuz bucaksız bir suya dönüşmüş, üstünde de bir Musa yürüyor.
Geçtiği yerlerde suyun üzerinde oluşan halkalar, başındaki hale ile birleşince oluşan görüntü tarif edilesi değil.
Usul usul delikanlının önünden geçip gidiyor.
Delikanlı, ayazının birden bire bahara döndüğünü, aradığı konağı bulduğunu hissediyor.
Genç kız, bir cemre gibi düşüyor delikanlının yüreğine.
Otobüsün kalktı kalkacak; delikanlı bakıyor konağına, cemresine, ateşine.
Gelmiyor ama bir türlü.
Otobüse biniyor mecburen.
Başlıyor bir türkü mırıldanmaya.
Mecnunum Leylamı gördüm
Bir kerecik baktı geçti.
Ne sordum, ne söyledi
Kaşlarını yıktı geçti
xxx
O gün, bugündür delikanlı, ne zaman bu türküyü duysa ya da mırıldansa, aynı cümleyi kuruyor:
"Ne bileyim hangi otobüse bindi!"
Sonbahar bitmek üzere;
Kış iyiden iyiye gecikti.
Esen sert rüzgarlar yerlerdeki son gazelleri de toplamak için acele ediyor.
xxx
Sokakların gazelsiz kalması, ayazın habercisidir.
Ayaz titretir her tarafı.
Toprak ana bile nasibini alır bu ayazdan da domur domur çatlar her tarafı.
Hele de bozkırsa ise tek hakimdir neredeyse ayaz.
İnsanın içini daha bir titretir.
Belki de insanın içi titrediği için ayaza düşmekten korkar insanlar.
Öyle ya, soğukta üstüne bir şey giyer ısınırsın.
Peki ya ayazda ne yapacaksın? Neye sarınacaksın, hangi konakta ısınacaksın?
İşte böyle bir havanın işaretçisi bu rüzgarlar ve savrulan son gazeller.
Ne de olsa bozkırın ortası.
xxx
Bayram öncesi Ankara'yı boşaltan otobüslerin arkasından bakakalmış;
Çağrışımlar, anılar ‘Otobüste aşk' yazısını ortaya çıkarmıştı.
5-6 saatlik İstanbul -Ankara arası yan koltuktaki yolcuya aşık olan genç kızın öyküsünü...
Yazıyı da "Dün otobüslerin ardından bakarken düşünmeden edemedim. Kim bilir bu yolculuklardan ne hikayeler çıkar" diye bitirmiştik...
Çıktı da...
xxxx
Bir otogar.
Yine ayaz;
Anadolu'nun bozkırında, herhangi bir şehrinde, herhangi bir otogar işte.
O kadar sıradan bir gün ki, çığırtkanlar bile zorunluluktan ortalarda dolanıp duruyorlar.
Güneş, dünyayı mı ısıtsın, kendini mi ısıtsın karar verememiş.
Herhangi bir şehrin ortasındaki herhangi bir otogarda, herhangi bir başka Anadolu şehrine gidecek olan delikanlı da oturmuş otobüsünü beklemekte. Ayazı düşünmekte.
Kendi ayazını;
İçindeki ayazı.
Üşümesini ve bir türlü ısınmak için bulamadığı konağını...
Otobüsünün kalmasına da 10-15 dakika ya var ya yok.
Ama zaman sanki onu dışına atmış da, dünyada bir ömürlük misafir gibi duruyor.
xxx
Birden otogarın diğer ucundan bir siluet beliriyor.
Sanki otogarın zemini ortadan kalkmış, uçsuz bucaksız bir suya dönüşmüş, üstünde de bir Musa yürüyor.
Geçtiği yerlerde suyun üzerinde oluşan halkalar, başındaki hale ile birleşince oluşan görüntü tarif edilesi değil.
Usul usul delikanlının önünden geçip gidiyor.
Delikanlı, ayazının birden bire bahara döndüğünü, aradığı konağı bulduğunu hissediyor.
Genç kız, bir cemre gibi düşüyor delikanlının yüreğine.
Otobüsün kalktı kalkacak; delikanlı bakıyor konağına, cemresine, ateşine.
Gelmiyor ama bir türlü.
Otobüse biniyor mecburen.
Başlıyor bir türkü mırıldanmaya.
Mecnunum Leylamı gördüm
Bir kerecik baktı geçti.
Ne sordum, ne söyledi
Kaşlarını yıktı geçti
xxx
O gün, bugündür delikanlı, ne zaman bu türküyü duysa ya da mırıldansa, aynı cümleyi kuruyor:
"Ne bileyim hangi otobüse bindi!"
23 Kasım 2010 Salı
HABERTÜRK YAZILARI/ SAHTE Mİ
SAHTE Mİ?
Tartışma bayram rehaveti içinde alevlenmeden kapandı.
Belki de doğrusu büyümemesi, ciddiye alınmamasıydı.
İngiliz gazeteci Robert Fisk’e göre Ankara ‘sahte’ bir başkentti;
‘Almanlaşmış bir başkent’
xxx
Fisk, The Independent’te yayınlanan uzun makalesinde “Bir kenti başkent yapan nedir? Su yolları mıdır? Tarihi midir” diye soruyor;
Brezilya’dan, Suudi Arabistan’a, İsrail’den Ermenistan’a kadar çok sayıda ülkeyi ve kenti sıralayarak Türkiye hakkında hüküm veriyor:
“Ve Türkiye’nin Almanlaştırılmış başkenti Ankara’ya ne demeli? Türkler de dahil, kalbimizdeki başkent Romalı-Haçlı-Halifelik mazisiyle İstanbul- Konstantinopol-Bizans değil mi?”
xxx
Bu cümleleri okuyunca hemen ‘hamasi’ tepkiler vermek olası.
Belki doğru olanı tam metni okuyup üzerinde düşünmek.
Fisk’in yazısının tam çevirisi Radikal Gazetesi’nde yayınlandı.
Merak edenler bulup okuyabilir.
Ülkelere ‘yabancı’ gözüyle bakıp fotoğrafın tümüne bakan saptamaların doğruluk payı yüksek.
Fisk’e göre, başkentlerin konumunu eskiden belirleyen su yollarının yerini şimdi, para yolları yani bankalar almış durumda.
xxx
Bir başkenti başkent yapan sadece tarih mi?
Sadece su (para) yolları mı?
Bakanlıklar, devlet daireleri mi?
‘Almanlaşmış’ benzetmesine yol açan mimarisi mi?
Çalışmanın eksik olan yanı - bize göre- ormana bakarken tek tek ağaçları gözden kaçırmak.
Başkentleri ‘baş’ yapan o ülkenin ruhu galiba gözden kaçırılıyor, ihmal ediliyor…
Ankara’ya kimliğini kazandıran ‘Cumhuriyet ruhu’
xxx
Tartışma aslında bizde uzun süredir devam ediyor.
Ne zaman bir kurum, Ankara’dan İstanbul’a taşınsa aynı iddia gündeme getiriliyor.
Başkent’in kurumları bir bir göç ettirilirken daha çok tartışacağa benziyoruz.
xxx
İlkokullardan itibaren bu ülkenin savaş alanlarında kurulduğu öğretilir.
Ders kitaplarında top sesleri duyulurken bile Meclis’in taşınmadığı yazılır.
Ankara Anayasa ile sıkı koruma altına alınmıştır.
Ankara’nın ‘Başkent’ olduğu “değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez” hükümler arasında yer alır.
Ama yıllardan beri Başkent’in İstanbul’a taşınması ‘utangaç’ bir şekilde de olsa sık sık gündeme gelir.
Sanki Ankara’nın başkent ilan edilmesi bir tesadüftür
Ya da savaşın gerektirdiği stratejik bir karardır;
Tehlike geçince vazgeçilecek dönemsel bir karar (!)
xxx
Son yıllarda başkentlerini değiştiren ülkeler oldu.
Brezilya, Tanzanya, Kazakistan hatırladığımız örnekler.
Hiç birinin de tarihsel bir gerekçesi yoktu.
xxx
Robert Fisk’i Ankara’dan ‘sahte’ başkent diye söz etmesine iten temel gerekçeler ‘ekonomik’ olabilir.
Ankara’yı tüketen; İstanbul’u üreten bir kent olarak görme algılayışı.
Ya da yıllardan beri politikacılarımızın bile ağzından düşürmediği “Ankara’nın en güzel yanı İstanbul’a dönüşü” romantizmi…
O nedenle belki de “Neticede başkent siz neresi olduğunu düşünürseniz orası” diye yazmış olabilir.
Ama Ankaralılar, Ankara’yı ‘Başkent’ yapan kurumlarına
Bu ülkenin vatandaşları da ‘Cumhuriyet ruhu’na sahip çıkmadıkları sürece bu tartışma daha çok su götürecek gibi…
Tartışma bayram rehaveti içinde alevlenmeden kapandı.
Belki de doğrusu büyümemesi, ciddiye alınmamasıydı.
İngiliz gazeteci Robert Fisk’e göre Ankara ‘sahte’ bir başkentti;
‘Almanlaşmış bir başkent’
xxx
Fisk, The Independent’te yayınlanan uzun makalesinde “Bir kenti başkent yapan nedir? Su yolları mıdır? Tarihi midir” diye soruyor;
Brezilya’dan, Suudi Arabistan’a, İsrail’den Ermenistan’a kadar çok sayıda ülkeyi ve kenti sıralayarak Türkiye hakkında hüküm veriyor:
“Ve Türkiye’nin Almanlaştırılmış başkenti Ankara’ya ne demeli? Türkler de dahil, kalbimizdeki başkent Romalı-Haçlı-Halifelik mazisiyle İstanbul- Konstantinopol-Bizans değil mi?”
xxx
Bu cümleleri okuyunca hemen ‘hamasi’ tepkiler vermek olası.
Belki doğru olanı tam metni okuyup üzerinde düşünmek.
Fisk’in yazısının tam çevirisi Radikal Gazetesi’nde yayınlandı.
Merak edenler bulup okuyabilir.
Ülkelere ‘yabancı’ gözüyle bakıp fotoğrafın tümüne bakan saptamaların doğruluk payı yüksek.
Fisk’e göre, başkentlerin konumunu eskiden belirleyen su yollarının yerini şimdi, para yolları yani bankalar almış durumda.
xxx
Bir başkenti başkent yapan sadece tarih mi?
Sadece su (para) yolları mı?
Bakanlıklar, devlet daireleri mi?
‘Almanlaşmış’ benzetmesine yol açan mimarisi mi?
Çalışmanın eksik olan yanı - bize göre- ormana bakarken tek tek ağaçları gözden kaçırmak.
Başkentleri ‘baş’ yapan o ülkenin ruhu galiba gözden kaçırılıyor, ihmal ediliyor…
Ankara’ya kimliğini kazandıran ‘Cumhuriyet ruhu’
xxx
Tartışma aslında bizde uzun süredir devam ediyor.
Ne zaman bir kurum, Ankara’dan İstanbul’a taşınsa aynı iddia gündeme getiriliyor.
Başkent’in kurumları bir bir göç ettirilirken daha çok tartışacağa benziyoruz.
xxx
İlkokullardan itibaren bu ülkenin savaş alanlarında kurulduğu öğretilir.
Ders kitaplarında top sesleri duyulurken bile Meclis’in taşınmadığı yazılır.
Ankara Anayasa ile sıkı koruma altına alınmıştır.
Ankara’nın ‘Başkent’ olduğu “değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez” hükümler arasında yer alır.
Ama yıllardan beri Başkent’in İstanbul’a taşınması ‘utangaç’ bir şekilde de olsa sık sık gündeme gelir.
Sanki Ankara’nın başkent ilan edilmesi bir tesadüftür
Ya da savaşın gerektirdiği stratejik bir karardır;
Tehlike geçince vazgeçilecek dönemsel bir karar (!)
xxx
Son yıllarda başkentlerini değiştiren ülkeler oldu.
Brezilya, Tanzanya, Kazakistan hatırladığımız örnekler.
Hiç birinin de tarihsel bir gerekçesi yoktu.
xxx
Robert Fisk’i Ankara’dan ‘sahte’ başkent diye söz etmesine iten temel gerekçeler ‘ekonomik’ olabilir.
Ankara’yı tüketen; İstanbul’u üreten bir kent olarak görme algılayışı.
Ya da yıllardan beri politikacılarımızın bile ağzından düşürmediği “Ankara’nın en güzel yanı İstanbul’a dönüşü” romantizmi…
O nedenle belki de “Neticede başkent siz neresi olduğunu düşünürseniz orası” diye yazmış olabilir.
Ama Ankaralılar, Ankara’yı ‘Başkent’ yapan kurumlarına
Bu ülkenin vatandaşları da ‘Cumhuriyet ruhu’na sahip çıkmadıkları sürece bu tartışma daha çok su götürecek gibi…
21 Kasım 2010 Pazar
HABERTÜRK YAZILARI- KOMŞULUK
KOMŞULUK
DOKUZ günlük bayram tatilleri alışkanlık haline geldi;
Bir Türkiye klasiği...
Uzmanlar tartışıyor;
Görüşler muhtelif.
İnsanları tembelliğe mi itiyor?
Ekonomiye yararlı mı, zararlı mı?
xxx
Bir uzun bayram tatili daha bugün bitiyor.
Yarın işbaşı.
Herhalde yol yorgunluğunun mahmurluğu birkaç gün daha sürer.
Bizim ise bayramda Başkent'te kalmanın tadı damağımızda...
Yazdan kalma, insanın içini ısıtan bir güneş;
Rahat bir trafik;
Sessiz cadde ve sokaklar;
Tertemiz bir hava...
xxx
"Komşuluk öldü"...
Herhalde bu sözü yakınlarından, çevresinden duymayan yoktur.
Bir sitemdir, geçmişe özlemdir.
Birkaç gün evde kalınca yakın çevreyi daha yakından gözlemleme fırsatı bulduk.
Çoğunluk tatile kaçmıştı.
Kalanlar ise ‘Oblomov' halet-i ruhiyesi içinde...
Parmağını kıpırdatmaya mecali yok...
Bayramlar tembellik için bulunmak fırsat...
Komşunun kapısını çalan yok...
xxx
Bugün kentlerde yaşadığımız sorunların temeli aslında köylere dayanıyor.
Gecekondulaşmadan bahsetmeye bile gerek yok artık.
Sorun çözüldüğü için değil, kangren haline geldiği için
Yıllardır süren köyden kente göç, çarpık kentleşme, uygulanan politikalar, ekonomik sıkıntılar gibi pek çok başlık altında sıralayabileceğimiz gerekçelerle hem kentlerin hem köylerin sosyo-kültürel yapısı değişirken giderek nostaljik hale gelen bir kavram ‘komşuluk'...
Günümüz kent yaşamının en çok yıpranan kavramı.
Aynı apartmanda oturan, hatta aralarında 10-15 santim duvar bulunan insanlar bile neredeyse birbirlerini tanımıyor artık.
Yardımlaşma, gece gezmeleri, evde misafir ağırlama, çay- kahve içmeye gitmek külfet neredeyse.
Bayram gezmeleri;
Tamamen unutulmuş...
xxx
Eski mahalle sıcaklığından, dostluklardan uzak;
‘Daire'lere sıkıştırılmış bir yaşam.
Adına da ‘çağdaş' dediğimiz bir kent yaşamı...
Mimarisi olmayan çirkin toplu konut alanları;
Yürüyüş yolları, spor alanları, parkları bulunmayan, kahvelerin yerini internet cafelerin aldığı mahalleler...
Çocukların koşmak, oynamak istediği, ailelerin korktuğu sokaklar...
İnsanların birbirine yabancılaştığı toplumsal yaşam...
Dairelerde hapsolmuş, sınırların dışına çıkılırsa yasakların, ayıpların, baskıların başladığı bir yaşam...
xxx
‘Ev alma komşu al'
Yüzyılların deneyiminden süzülüp gelen bu atasözünün gerçekliği bugünlerde Çayyolu'nda bir sitede herkesin ağzında.
Dairesel yaşamlardan kaçanların;
Kooperatif kurup özledikleri komşuluk ilişkilerini canlandırmaya çalışanların yaşadığı bir site...
Ama öykü çok bildik.
Belki çoğu apartmanda, çoğu siteden yaşanan türden...
‘Komşu' evini işyeri haline getirmek istemiş;
Diğerleri karşı çıkmış.
‘Siz benim kim olduğumu biliyor musunuz? Ben size gösteririm...' türünden bir tehdit...
Önceleri kimse ciddiye almamış.
Mahkemelerden gelen celp kağıtlarıyla farkına varmışlar işin ciddiyetinin...
‘Komşu' üşenmemiş tek tek herkes hakkında dava açmış.
Bilirkişiler atanmış;
Mahkeme karar vermiş:
‘Yıkılsın'
Yıkılacak olan aslında çok basit işler.
Kapıların önündeki pergoleler.
Yıkılan ise çok zor kurulan ilişkiler;
Komşuluk.
DOKUZ günlük bayram tatilleri alışkanlık haline geldi;
Bir Türkiye klasiği...
Uzmanlar tartışıyor;
Görüşler muhtelif.
İnsanları tembelliğe mi itiyor?
Ekonomiye yararlı mı, zararlı mı?
xxx
Bir uzun bayram tatili daha bugün bitiyor.
Yarın işbaşı.
Herhalde yol yorgunluğunun mahmurluğu birkaç gün daha sürer.
Bizim ise bayramda Başkent'te kalmanın tadı damağımızda...
Yazdan kalma, insanın içini ısıtan bir güneş;
Rahat bir trafik;
Sessiz cadde ve sokaklar;
Tertemiz bir hava...
xxx
"Komşuluk öldü"...
Herhalde bu sözü yakınlarından, çevresinden duymayan yoktur.
Bir sitemdir, geçmişe özlemdir.
Birkaç gün evde kalınca yakın çevreyi daha yakından gözlemleme fırsatı bulduk.
Çoğunluk tatile kaçmıştı.
Kalanlar ise ‘Oblomov' halet-i ruhiyesi içinde...
Parmağını kıpırdatmaya mecali yok...
Bayramlar tembellik için bulunmak fırsat...
Komşunun kapısını çalan yok...
xxx
Bugün kentlerde yaşadığımız sorunların temeli aslında köylere dayanıyor.
Gecekondulaşmadan bahsetmeye bile gerek yok artık.
Sorun çözüldüğü için değil, kangren haline geldiği için
Yıllardır süren köyden kente göç, çarpık kentleşme, uygulanan politikalar, ekonomik sıkıntılar gibi pek çok başlık altında sıralayabileceğimiz gerekçelerle hem kentlerin hem köylerin sosyo-kültürel yapısı değişirken giderek nostaljik hale gelen bir kavram ‘komşuluk'...
Günümüz kent yaşamının en çok yıpranan kavramı.
Aynı apartmanda oturan, hatta aralarında 10-15 santim duvar bulunan insanlar bile neredeyse birbirlerini tanımıyor artık.
Yardımlaşma, gece gezmeleri, evde misafir ağırlama, çay- kahve içmeye gitmek külfet neredeyse.
Bayram gezmeleri;
Tamamen unutulmuş...
xxx
Eski mahalle sıcaklığından, dostluklardan uzak;
‘Daire'lere sıkıştırılmış bir yaşam.
Adına da ‘çağdaş' dediğimiz bir kent yaşamı...
Mimarisi olmayan çirkin toplu konut alanları;
Yürüyüş yolları, spor alanları, parkları bulunmayan, kahvelerin yerini internet cafelerin aldığı mahalleler...
Çocukların koşmak, oynamak istediği, ailelerin korktuğu sokaklar...
İnsanların birbirine yabancılaştığı toplumsal yaşam...
Dairelerde hapsolmuş, sınırların dışına çıkılırsa yasakların, ayıpların, baskıların başladığı bir yaşam...
xxx
‘Ev alma komşu al'
Yüzyılların deneyiminden süzülüp gelen bu atasözünün gerçekliği bugünlerde Çayyolu'nda bir sitede herkesin ağzında.
Dairesel yaşamlardan kaçanların;
Kooperatif kurup özledikleri komşuluk ilişkilerini canlandırmaya çalışanların yaşadığı bir site...
Ama öykü çok bildik.
Belki çoğu apartmanda, çoğu siteden yaşanan türden...
‘Komşu' evini işyeri haline getirmek istemiş;
Diğerleri karşı çıkmış.
‘Siz benim kim olduğumu biliyor musunuz? Ben size gösteririm...' türünden bir tehdit...
Önceleri kimse ciddiye almamış.
Mahkemelerden gelen celp kağıtlarıyla farkına varmışlar işin ciddiyetinin...
‘Komşu' üşenmemiş tek tek herkes hakkında dava açmış.
Bilirkişiler atanmış;
Mahkeme karar vermiş:
‘Yıkılsın'
Yıkılacak olan aslında çok basit işler.
Kapıların önündeki pergoleler.
Yıkılan ise çok zor kurulan ilişkiler;
Komşuluk.
16 Kasım 2010 Salı
HABERTÜRK YAZILARI/ BAYRAM
BAYRAM
Bu bayram da gelenek değişmedi…
Yine işbaşında, çalışarak kutladık.
Gazetelerin bayramda çıkmadığına;
Bayram gazeteleri yayınladığına;
Gazetecilerin bayram yaptığına yıllar önce şahit olmuştuk.
xxx
Doğrusu çalışmaktan hiç şikayetçi değiliz…
Ta ki bayrama girerken iki dostumuzun kötü haberi gelene kadar…
Biri yakından; diğeri uzaklardan…
Acıları bayram sevincimize karıştı.
xxx
Kadri Özen…
Klasik bir deyim olacak ama;
Mesleğimizin kadrini bilemediklerinden.
Haberciliğine sendikacılığı da katan bir isim…
Bir yandan haber bir yandan hak peşinde koşan nadir gazetecilerden.
Haberciliğin yanına sendikacılığı da katınca baskılarla karşılaşan;
Üstelik devlet ajansında…
Zorla emekli edilince iflah olmaz gazetecilikten kopamayan bir meslektaş…
xxx
Türk basınında yok olan Babıali, Rüzgarlı Sokak geleneği bir anlamda Meclis’te sürer.
Bürolar yan yanadır.
Tatlı bir rekabet, sıkı bir dayanışma her gün kendini yeniler…
xxx
Parlamento muhabirliğinin iki simge isminden biriydi Kadri Özen…
Çok önceleri yitirdiğimiz, basının hakkı yenilen isimlerinin başında gelen Hakkı Erdem ile birbirlerine takılmadan duramazlardı.
Her gün yeni bir işletme dedikodusuyla çınlanırdı basın koridoru.
Özellikle Hakkı…
Sesini değiştirerek, Tunceli’den gelen hemşerisi gibi arar, saatlerce terminalde bekletirdi babasının gönderdiği paketi almak için…
Hele 12 Eylül döneminde yaptıkları…
Elektroniğe meraklı, basın koridorunun emektarı Rıfat ile birlikte Meclis basın bürosunda kapalı devre radyo yayını yapıp arananlar listesinde adını saymaları bir efsane gibi anlatılırdı.
Hiç birine kızdığına tanık olmamıştık.
Güler geçerdi…
Bayramdan iki gün önce geldi acı haberi…
Artık 162 nolu belediye otobüsünde boşuna arayacak gözlerimiz.
xxx
Sıtkı Usta;
Aslında kısa süre önce Kütahya’da adına düzenlenen sempozyumda buluştuğumuzda hepimiz biliyorduk acımasız gerçeği…
Bu bir veda toplantısıydı.
Çok ciddi hastaydı.
Tedavisine ara verip gelmişti.
Bilim adamları, sanatçılar bilimsel bildiriler sunuyordu kürsüde;
Japonya’dan gelen sanatçılar hayranlıkla seyrediyordu eserlerini.
O ise konuklarıyla tek tek ilgileniyor, en küçük eksiklik kalmasın istiyordu.
-Yorma kendini, dinlen biraz…
Neredeyse her konuğunun bu sözlerine itiraz ediyordu…
-Ne yorulması, bana can veriyorsunuz…
xxx
Arife gecesi geldi kötü haber…
Kızı Nida;
Ahmet Telli’nin şiirindeki gibiydi mesajı:
“Kanlı bir nidâ işaretiyiz, tarihin imlâsını bozan
Yaralı bir nidâyız yaşadığımız bu dünyada”
“Babamızı, Sıtkı Usta’yı kaybettik” diyordu.
xxx
Bu cümleleri Nihal Bengisu Karaca yazmış; Sıtkı Usta için
“Seramik ve insan, dört elementin buluştuğu ortak bir kaderi yaşarken, ‘bilinmeyen’ beşinci kardeşlerini arıyorlar.
Önce yalnızca suyla karıştırılmış topraktan ibaret olan bulamaç, tıpkı Adem gibi, ruhuna üflenen ‘cevher’le pişerek, nefeslenerek ve evrilerek sanat’a dönüşür…”
Modern zamanlar dervişiydi.
Toprak adamdı, toprağa döndü…
Bu bayram da gelenek değişmedi…
Yine işbaşında, çalışarak kutladık.
Gazetelerin bayramda çıkmadığına;
Bayram gazeteleri yayınladığına;
Gazetecilerin bayram yaptığına yıllar önce şahit olmuştuk.
xxx
Doğrusu çalışmaktan hiç şikayetçi değiliz…
Ta ki bayrama girerken iki dostumuzun kötü haberi gelene kadar…
Biri yakından; diğeri uzaklardan…
Acıları bayram sevincimize karıştı.
xxx
Kadri Özen…
Klasik bir deyim olacak ama;
Mesleğimizin kadrini bilemediklerinden.
Haberciliğine sendikacılığı da katan bir isim…
Bir yandan haber bir yandan hak peşinde koşan nadir gazetecilerden.
Haberciliğin yanına sendikacılığı da katınca baskılarla karşılaşan;
Üstelik devlet ajansında…
Zorla emekli edilince iflah olmaz gazetecilikten kopamayan bir meslektaş…
xxx
Türk basınında yok olan Babıali, Rüzgarlı Sokak geleneği bir anlamda Meclis’te sürer.
Bürolar yan yanadır.
Tatlı bir rekabet, sıkı bir dayanışma her gün kendini yeniler…
xxx
Parlamento muhabirliğinin iki simge isminden biriydi Kadri Özen…
Çok önceleri yitirdiğimiz, basının hakkı yenilen isimlerinin başında gelen Hakkı Erdem ile birbirlerine takılmadan duramazlardı.
Her gün yeni bir işletme dedikodusuyla çınlanırdı basın koridoru.
Özellikle Hakkı…
Sesini değiştirerek, Tunceli’den gelen hemşerisi gibi arar, saatlerce terminalde bekletirdi babasının gönderdiği paketi almak için…
Hele 12 Eylül döneminde yaptıkları…
Elektroniğe meraklı, basın koridorunun emektarı Rıfat ile birlikte Meclis basın bürosunda kapalı devre radyo yayını yapıp arananlar listesinde adını saymaları bir efsane gibi anlatılırdı.
Hiç birine kızdığına tanık olmamıştık.
Güler geçerdi…
Bayramdan iki gün önce geldi acı haberi…
Artık 162 nolu belediye otobüsünde boşuna arayacak gözlerimiz.
xxx
Sıtkı Usta;
Aslında kısa süre önce Kütahya’da adına düzenlenen sempozyumda buluştuğumuzda hepimiz biliyorduk acımasız gerçeği…
Bu bir veda toplantısıydı.
Çok ciddi hastaydı.
Tedavisine ara verip gelmişti.
Bilim adamları, sanatçılar bilimsel bildiriler sunuyordu kürsüde;
Japonya’dan gelen sanatçılar hayranlıkla seyrediyordu eserlerini.
O ise konuklarıyla tek tek ilgileniyor, en küçük eksiklik kalmasın istiyordu.
-Yorma kendini, dinlen biraz…
Neredeyse her konuğunun bu sözlerine itiraz ediyordu…
-Ne yorulması, bana can veriyorsunuz…
xxx
Arife gecesi geldi kötü haber…
Kızı Nida;
Ahmet Telli’nin şiirindeki gibiydi mesajı:
“Kanlı bir nidâ işaretiyiz, tarihin imlâsını bozan
Yaralı bir nidâyız yaşadığımız bu dünyada”
“Babamızı, Sıtkı Usta’yı kaybettik” diyordu.
xxx
Bu cümleleri Nihal Bengisu Karaca yazmış; Sıtkı Usta için
“Seramik ve insan, dört elementin buluştuğu ortak bir kaderi yaşarken, ‘bilinmeyen’ beşinci kardeşlerini arıyorlar.
Önce yalnızca suyla karıştırılmış topraktan ibaret olan bulamaç, tıpkı Adem gibi, ruhuna üflenen ‘cevher’le pişerek, nefeslenerek ve evrilerek sanat’a dönüşür…”
Modern zamanlar dervişiydi.
Toprak adamdı, toprağa döndü…
13 Kasım 2010 Cumartesi
HABERTÜRK YAZILARI- OTOBÜSTE AŞIK OLMAK
OTOBÜSTE AŞIK OLMAK
Bayram tatili yine 9 güne çıkınca Başkent neredeyse boşaldı.
Tatil daha başlamadan Cuma günü AŞTİ'den çıkan otobüs sayısı 1600'ü bulmuştu.
Kaba bir hesapla 72 bin kişi...
Herhalde dün bu rakam daha da artmıştır.
xxx
Otobüs deyince herkesin bir macerası vardır.
Benimse aklıma ilk gelen "Yurttan Sesler Kadınlar Korosu"
Ve Neriman Altıntağ Tüfekçi...
Yıllarca otobüs yolculuğunu gece yaptım.
Öğrencilik yılları...
Anne babayla geçirilen bayramlar;
Dönüşte ayrılığın getirdiği hüzün,
Elinde kitap uyuyakalırsın...
Sabaha karşı otobüs Ankara'ya yaklaştığında şoförler yolcuları uyandırmak için radyoyu açar.
Nedense her seferinde de benzer türküler.
Güneşin ilk ışıkları Ankara'nın üzerine çöktüğünde bir yandan uyku sersemliği bir yandan türkülerle artan hüzün mutlaka hesaplaşmayı getirir;
"Ne işim var benim burada..."
Türkülerin temposu yükselip ortalık aydınlanmaya başladığında ise hüzün de yavaş yavaş dağılır...
xxx
Şimdilerde otobüslerde konfor artık uçakları aratmıyor.
İstediğin müziği dinleyip istediğin filmi izleyebiliyorsun.
Artık muavinlerin yerini de hostesler aldı.
Yolcular el üstünde tutuluyor;
İnsana kendini dinlemeye bile fırsat tanımıyorlar.
xxx
Bir de bitmeyen öyküler var...
Birkaç yıl önceydi.
Bir arkadaşımızın barında sohbet ederken tanık olduğum bir öykü...
Müdavimlerden biri oldukça melankolik haldeydi.
‘Hayırdır' diye sorduğumda arkadaşın yanıtı acımasızdı;
-‘İflah olmaz abi... Aşık. Hem de çaresiz bir aşk...
Sonra tanıştırdılar.
Oldukça utangaç genç bir kadındı.
Ama yine de anlattı başından geçenleri...
xxx
İstanbul'dan otobüse bindiğinde diğer taraftaki koltukta oturan bir genç ilgisini çekmiş.
Hafif bir elektriklenme;
Kaçamak bakışlar yol boyu sürmüş...
Ne otobüste ne molada ilk adımı atma cesaretini bulamamış...
"Ne de olsa kadınsın... Tanışmaya kalksam kim bilir hakkımda ne düşünürdü" diye hayıflanıyordu.
AŞTİ'de indiklerinde arkasından bakakalmış...
xxx
Otobüsteki yolcuyu hala unutamamıştı.
O günden sonra sürekli kendisiyle hesaplaşıyor, kendisini suçluyordu.
"Aptal kafam, niye tanışmadım sanki. Kim ne derse desin..."
En ufak bir iz yoktu.
Ne adını biliyordu, ne işini...
Sonunda dayanamadım;
-"O kadar çok istiyorsan buluruz"
Heyecanlanmıştı, inanamıyordu.
O "nasıl" diye sordukça ben gülerek, meslek ukalalığımı giyiniyordum;
-"Bu bizim işimiz. Her gün kimleri bulmuyoruz ki"
Masadaki diğer arkadaşlarla da iddialaşınca iki şart öne sürdüm;
-Bulursam iyisinden bir şişe şarap isterim. Bir de eğer işi evliliğe kadar götürürseniz nikah şahidiniz olurum...
xxx
Ertesi günler işe dalıp sohbeti unutmuştum, telefon çalıncaya kadar...
-Abi bulabildin mi?...
Demek ki olay bir bar sohbetinin çok ilerisindeydi.
Dedikleri gibi resmen aşıktı.
Bindikleri otobüsün saatini, koltuk numaralarını aldım.
O şirketten bir arkadaşı aradım;
-Neden istediğimi sakın sorma. Çok önemli. İsmini ver yeter.
Şanslıydık.
Sadece ismi değil, telefon numarası bile vardı.
Arayıp müjdeli haberi verdiğimde inanamamıştı.
"Şarapları hazırlayın"
Bununla da yetinmemiştim.
Allah'tan artık google hazretleri vardı, ne sorsan yanıt veren...
Fotoğrafını da bulup çıktısını alarak gittim.
Gerçekten O'ymuş...
Ben üzerime düşeni yapmıştım.
Ama şaraplar hala açılmadı bekliyor, nikah şahitliğine ise henüz çağıran yok.
xxx
Dün otobüslerin ardından bakarken düşünmeden edemedim.
Kim bilir bu yolculuklardan ne hikayeler çıkar...
Bayram tatili yine 9 güne çıkınca Başkent neredeyse boşaldı.
Tatil daha başlamadan Cuma günü AŞTİ'den çıkan otobüs sayısı 1600'ü bulmuştu.
Kaba bir hesapla 72 bin kişi...
Herhalde dün bu rakam daha da artmıştır.
xxx
Otobüs deyince herkesin bir macerası vardır.
Benimse aklıma ilk gelen "Yurttan Sesler Kadınlar Korosu"
Ve Neriman Altıntağ Tüfekçi...
Yıllarca otobüs yolculuğunu gece yaptım.
Öğrencilik yılları...
Anne babayla geçirilen bayramlar;
Dönüşte ayrılığın getirdiği hüzün,
Elinde kitap uyuyakalırsın...
Sabaha karşı otobüs Ankara'ya yaklaştığında şoförler yolcuları uyandırmak için radyoyu açar.
Nedense her seferinde de benzer türküler.
Güneşin ilk ışıkları Ankara'nın üzerine çöktüğünde bir yandan uyku sersemliği bir yandan türkülerle artan hüzün mutlaka hesaplaşmayı getirir;
"Ne işim var benim burada..."
Türkülerin temposu yükselip ortalık aydınlanmaya başladığında ise hüzün de yavaş yavaş dağılır...
xxx
Şimdilerde otobüslerde konfor artık uçakları aratmıyor.
İstediğin müziği dinleyip istediğin filmi izleyebiliyorsun.
Artık muavinlerin yerini de hostesler aldı.
Yolcular el üstünde tutuluyor;
İnsana kendini dinlemeye bile fırsat tanımıyorlar.
xxx
Bir de bitmeyen öyküler var...
Birkaç yıl önceydi.
Bir arkadaşımızın barında sohbet ederken tanık olduğum bir öykü...
Müdavimlerden biri oldukça melankolik haldeydi.
‘Hayırdır' diye sorduğumda arkadaşın yanıtı acımasızdı;
-‘İflah olmaz abi... Aşık. Hem de çaresiz bir aşk...
Sonra tanıştırdılar.
Oldukça utangaç genç bir kadındı.
Ama yine de anlattı başından geçenleri...
xxx
İstanbul'dan otobüse bindiğinde diğer taraftaki koltukta oturan bir genç ilgisini çekmiş.
Hafif bir elektriklenme;
Kaçamak bakışlar yol boyu sürmüş...
Ne otobüste ne molada ilk adımı atma cesaretini bulamamış...
"Ne de olsa kadınsın... Tanışmaya kalksam kim bilir hakkımda ne düşünürdü" diye hayıflanıyordu.
AŞTİ'de indiklerinde arkasından bakakalmış...
xxx
Otobüsteki yolcuyu hala unutamamıştı.
O günden sonra sürekli kendisiyle hesaplaşıyor, kendisini suçluyordu.
"Aptal kafam, niye tanışmadım sanki. Kim ne derse desin..."
En ufak bir iz yoktu.
Ne adını biliyordu, ne işini...
Sonunda dayanamadım;
-"O kadar çok istiyorsan buluruz"
Heyecanlanmıştı, inanamıyordu.
O "nasıl" diye sordukça ben gülerek, meslek ukalalığımı giyiniyordum;
-"Bu bizim işimiz. Her gün kimleri bulmuyoruz ki"
Masadaki diğer arkadaşlarla da iddialaşınca iki şart öne sürdüm;
-Bulursam iyisinden bir şişe şarap isterim. Bir de eğer işi evliliğe kadar götürürseniz nikah şahidiniz olurum...
xxx
Ertesi günler işe dalıp sohbeti unutmuştum, telefon çalıncaya kadar...
-Abi bulabildin mi?...
Demek ki olay bir bar sohbetinin çok ilerisindeydi.
Dedikleri gibi resmen aşıktı.
Bindikleri otobüsün saatini, koltuk numaralarını aldım.
O şirketten bir arkadaşı aradım;
-Neden istediğimi sakın sorma. Çok önemli. İsmini ver yeter.
Şanslıydık.
Sadece ismi değil, telefon numarası bile vardı.
Arayıp müjdeli haberi verdiğimde inanamamıştı.
"Şarapları hazırlayın"
Bununla da yetinmemiştim.
Allah'tan artık google hazretleri vardı, ne sorsan yanıt veren...
Fotoğrafını da bulup çıktısını alarak gittim.
Gerçekten O'ymuş...
Ben üzerime düşeni yapmıştım.
Ama şaraplar hala açılmadı bekliyor, nikah şahitliğine ise henüz çağıran yok.
xxx
Dün otobüslerin ardından bakarken düşünmeden edemedim.
Kim bilir bu yolculuklardan ne hikayeler çıkar...
10 Kasım 2010 Çarşamba
HABERTÜRK YAZILARI/ ÖZGÜR BİSİKLET
ÖZGÜR BİSİKLET
Yıllarda Atatürk’ü hep yasaklarla andık.
Gülmek yasak, eğlence yerleri kapalı;
Törenler matem havası içinde…
xxx
Dün Atatürk fotoğraflarını gözden geçirirken şimdiye kadar hiç görmediğim birinde takıldım kaldım.
Gözlerinin içi gülüyordu.
Sonra çocukluğumdaki törenler geldi aklıma;
10 Kasım törenlerinde güldüğümüz için öğretmenlerimizden yediğimiz fırçalar.
Sanki O, asık suratlı nesiller istermiş gibi…
Neyse ki 1988 yılında dönemin Kültür ve Turizm Bakanı Tınaz Titiz, ‘devrim’ sayılabilecek bir girişimde bulundu.
Ata’nın ölümünün 50’inci yılında artık törenlerin ‘matem’ havasından çıkarıldığını açıkladı.
Hatta içki içmek ve satmak serbest hale getirildi.
Bazı siyasetçiler, Titiz’i neredeyse Atatürk düşmanı, vatan haini ilan etti.
Ama Türk halkı Ata’yı hak ettiği gibi anmayı hiç ihmal etmedi.
xxx
Bugün Atatürk’ün aramızdan ayrılışının 72’inci yılı…
Bugün yine Atatürk’ü anıyoruz.
Çocuklar Anıtkabir ziyaretine dünden başlamıştı.
Ortalık cıvıl cıvıldı…
xxx
Dün Anıtkabir’deki minikler genç bir kız, genç bir delikanlı olduğunda Cumhuriyet’in 100’üncü yılı kutlanacak.
Geçen hafta gazetemiz HT Ankara’da duyurduk.
Kentlerimizi 100’üncü yıla uygun hale getirmek için Yüksek Planlama Kurulu bir Eylem Planı hazırlandı.
En ilginç bölümü de ‘bisiklet yolları’…
xxx
Yılların hayali…
Ama Ankara gibi dereleri, tepeleri ile ünlü bir kentte bisiklet yolu nasıl hayata geçirilecek?
En azından Çayyolu, Batıkent gibi yeni yerleşim yerlerinde, Bahçeli, Emek gibi öğrencilerin yoğun yaşadığı semtlerde başlansa kötü mü olur…
xxx
Bizde bisiklet maalesef bir ‘eğlence’ aracı olarak kabul ediliyor.
Büyüdükçe yaşamımızdan çıkıyor.
Çocukluktan bir hayal olarak kalıyor…
Kimimiz hiçbir zaman sahip olamadığımız; kimimiz arkadaşlara yarışlar yaptığımız, üstünde kahkahalar attığımız bisikletin hayaliyle yaşıyoruz.
xxx
Kentlerimiz gelişip gecekondulaşmadan TOKİ’leşmeye geçildikçe de manzara değişmiyor.
Yollar yapılırken hiçbir şekilde bisikletli düşünülmediği gibi apartmanlarda da bisiklete yer kalmıyor.
Ne apartman önlerinde, ne girişlerinde bisikletinizi güvenli bir şekilde bırakabileceğiz bir park alanı yapılıyor.
Çocuklarla birlikte büyüyen bisikletler, zaten süs için yapılan balkonlara bile sığmıyor.
Sonunda sadece hayalini kurmak üzere atılıp gidiyor…
xxx
Yerel yönetimlerin görevi daha yaşanabilir kentler yaratmak.
Bunun için de yeni çözümler bulmak gerekiyor.
Büyük projelerin yanı sıra gündelik yaşamı renklendirecek, sağlıklı yaşamayı sağlayacak uygulamaları planlamak.
Topluma bu alışkanlıkları sağlamak için önder olmak.
xxx
Türk basınına sadece cinsel tercihleriyle haber olan Bertrand Delanoe bir proje geliştirdi.
İnsanlığın son yüzyılda kendisinin yarattığı ve bir türlü çözmeyi başaramadığı trafik sorununa çözüm için tüm dünya kentlerine ‘model’ oldu.
‘Özgür Bisiklet’
Kentin her tarafına özel yollar yapıldı, bisiklet istasyonları kuruldu, binlerce bisiklet alındı.
Metrodan, otobüsten inenler, toplu taşımda kullandıkları kartları okutup, bir düğmeye basarak elektronik kilidi çözüp bisikleti alıyor. Bir sonraki istasyona bırakıyor. Böylece hangi bisikleti kimin kullandığının takibi yapılabiliyor.
Bisikletlerin hepsi aynı model ve GPRS sistemiyle takip ediliyor. Bisiklet kullanmanın ilk yarım saati de bedava.
Çalanlar, yolun ortasına bırakıp gidenler, parçalayanlar, kıranlar elbette var.
Ama Paris sokakları binlerce bisikletli ile dolu…
Yıllarda Atatürk’ü hep yasaklarla andık.
Gülmek yasak, eğlence yerleri kapalı;
Törenler matem havası içinde…
xxx
Dün Atatürk fotoğraflarını gözden geçirirken şimdiye kadar hiç görmediğim birinde takıldım kaldım.
Gözlerinin içi gülüyordu.
Sonra çocukluğumdaki törenler geldi aklıma;
10 Kasım törenlerinde güldüğümüz için öğretmenlerimizden yediğimiz fırçalar.
Sanki O, asık suratlı nesiller istermiş gibi…
Neyse ki 1988 yılında dönemin Kültür ve Turizm Bakanı Tınaz Titiz, ‘devrim’ sayılabilecek bir girişimde bulundu.
Ata’nın ölümünün 50’inci yılında artık törenlerin ‘matem’ havasından çıkarıldığını açıkladı.
Hatta içki içmek ve satmak serbest hale getirildi.
Bazı siyasetçiler, Titiz’i neredeyse Atatürk düşmanı, vatan haini ilan etti.
Ama Türk halkı Ata’yı hak ettiği gibi anmayı hiç ihmal etmedi.
xxx
Bugün Atatürk’ün aramızdan ayrılışının 72’inci yılı…
Bugün yine Atatürk’ü anıyoruz.
Çocuklar Anıtkabir ziyaretine dünden başlamıştı.
Ortalık cıvıl cıvıldı…
xxx
Dün Anıtkabir’deki minikler genç bir kız, genç bir delikanlı olduğunda Cumhuriyet’in 100’üncü yılı kutlanacak.
Geçen hafta gazetemiz HT Ankara’da duyurduk.
Kentlerimizi 100’üncü yıla uygun hale getirmek için Yüksek Planlama Kurulu bir Eylem Planı hazırlandı.
En ilginç bölümü de ‘bisiklet yolları’…
xxx
Yılların hayali…
Ama Ankara gibi dereleri, tepeleri ile ünlü bir kentte bisiklet yolu nasıl hayata geçirilecek?
En azından Çayyolu, Batıkent gibi yeni yerleşim yerlerinde, Bahçeli, Emek gibi öğrencilerin yoğun yaşadığı semtlerde başlansa kötü mü olur…
xxx
Bizde bisiklet maalesef bir ‘eğlence’ aracı olarak kabul ediliyor.
Büyüdükçe yaşamımızdan çıkıyor.
Çocukluktan bir hayal olarak kalıyor…
Kimimiz hiçbir zaman sahip olamadığımız; kimimiz arkadaşlara yarışlar yaptığımız, üstünde kahkahalar attığımız bisikletin hayaliyle yaşıyoruz.
xxx
Kentlerimiz gelişip gecekondulaşmadan TOKİ’leşmeye geçildikçe de manzara değişmiyor.
Yollar yapılırken hiçbir şekilde bisikletli düşünülmediği gibi apartmanlarda da bisiklete yer kalmıyor.
Ne apartman önlerinde, ne girişlerinde bisikletinizi güvenli bir şekilde bırakabileceğiz bir park alanı yapılıyor.
Çocuklarla birlikte büyüyen bisikletler, zaten süs için yapılan balkonlara bile sığmıyor.
Sonunda sadece hayalini kurmak üzere atılıp gidiyor…
xxx
Yerel yönetimlerin görevi daha yaşanabilir kentler yaratmak.
Bunun için de yeni çözümler bulmak gerekiyor.
Büyük projelerin yanı sıra gündelik yaşamı renklendirecek, sağlıklı yaşamayı sağlayacak uygulamaları planlamak.
Topluma bu alışkanlıkları sağlamak için önder olmak.
xxx
Türk basınına sadece cinsel tercihleriyle haber olan Bertrand Delanoe bir proje geliştirdi.
İnsanlığın son yüzyılda kendisinin yarattığı ve bir türlü çözmeyi başaramadığı trafik sorununa çözüm için tüm dünya kentlerine ‘model’ oldu.
‘Özgür Bisiklet’
Kentin her tarafına özel yollar yapıldı, bisiklet istasyonları kuruldu, binlerce bisiklet alındı.
Metrodan, otobüsten inenler, toplu taşımda kullandıkları kartları okutup, bir düğmeye basarak elektronik kilidi çözüp bisikleti alıyor. Bir sonraki istasyona bırakıyor. Böylece hangi bisikleti kimin kullandığının takibi yapılabiliyor.
Bisikletlerin hepsi aynı model ve GPRS sistemiyle takip ediliyor. Bisiklet kullanmanın ilk yarım saati de bedava.
Çalanlar, yolun ortasına bırakıp gidenler, parçalayanlar, kıranlar elbette var.
Ama Paris sokakları binlerce bisikletli ile dolu…
6 Kasım 2010 Cumartesi
HABERTÜRK YAZILARI- KİM YAPACAK
KİM YAPACAK?
Başbakan Erdoğan’ın başkanlığındaki Yüksek Planlama Kurulu’nda kentlerimizi ilgilendiren çok önemli kararlar alındı.
Önceki gün de Resmi Gazete’de yayınlandı.
Adı “Bütünleşik Kentsel Gelişme Stratejisi ve Eylem Planı”
Kısaca KENTGES
Amacı da adı gibi büyük…
Cumhuriyetin 100’üncü yılı için kentlerin nasıl olacağı tasarlandı.
xxx
Türkiye planlı kalkınma modeline geçip Devlet Planlama Teşkilatı kurulduğunda yıllarca politikacılara malzeme olmuş:
“Plan mı, pilav mı?”
Pilav yapmak için bile aslında plana ihtiyaç olduğu gerçeği göz ardı edilmiş.
Onca uzmanın hazırladığı planlar rafa kaldırılmış, uygulanma şansı bulanlar ise delik deşik edilmiş
Sonunda ‘pilav’ anlayışı galip gelmiş…
xxx
Yüksek Planlama Kurulu’nun hazırladığı ‘Eylem Planı’nı görünce kitaplarda okuduğum bu cümleyi mırıldandım farkında olmadan;
‘Umarım bu da pilav olmaz’
Dün gazetemiz HT Ankara’da planın ayrıntılarını yayınladık.
Yarısı bile gerçekleşse Başkent’in görünümü tamamen değişir.
-Kentin her tarafına bisiklet ve yaya yolları yapılacak.
-Kent merkezlerine otomobil girişi kontrollü olacak
-Cadde ve sokaklarda araç parkı yasak olacak
-Her yere alışveriş merkezi yapılmayacak
-Yağmur suları depolanıp kullanılacak
-Kent merkezleri canlandırılacak
xxx
Cumhuriyetin 100’üncü yılını kutlamaya 13 yıl kaldı.
Yetişir mi ayrı bir tartışma konusu.
Zaten Eylem Planı’nda kimin neyi ne kadar sürede yapacağı ayrıntılı olarak belirlenmiş.
Ama önemli tüm bunları yapma iradesi olup olmadığı…
xxx
Plandan basit bir örnek…
“Kent merkezlerinde merkezlerine otomobille ulaşımı ve uzun süreli taşıt park etmeyi caydırıcı nitelikte düzenlenmesi, yol boyu araç parkına izin verilmemesi…”
Gerçekleşme süresi 2010-2023 yılları arası…
Sorumluluk belediyelerin;
İyi de…
Daha kısa bir süre önce Başkent’in belli başlı caddelerini 25 yıllığına park için kiraya kim verdi?
Başbakan Erdoğan’ın başkanlığındaki Yüksek Planlama Kurulu’nda kentlerimizi ilgilendiren çok önemli kararlar alındı.
Önceki gün de Resmi Gazete’de yayınlandı.
Adı “Bütünleşik Kentsel Gelişme Stratejisi ve Eylem Planı”
Kısaca KENTGES
Amacı da adı gibi büyük…
Cumhuriyetin 100’üncü yılı için kentlerin nasıl olacağı tasarlandı.
xxx
Türkiye planlı kalkınma modeline geçip Devlet Planlama Teşkilatı kurulduğunda yıllarca politikacılara malzeme olmuş:
“Plan mı, pilav mı?”
Pilav yapmak için bile aslında plana ihtiyaç olduğu gerçeği göz ardı edilmiş.
Onca uzmanın hazırladığı planlar rafa kaldırılmış, uygulanma şansı bulanlar ise delik deşik edilmiş
Sonunda ‘pilav’ anlayışı galip gelmiş…
xxx
Yüksek Planlama Kurulu’nun hazırladığı ‘Eylem Planı’nı görünce kitaplarda okuduğum bu cümleyi mırıldandım farkında olmadan;
‘Umarım bu da pilav olmaz’
Dün gazetemiz HT Ankara’da planın ayrıntılarını yayınladık.
Yarısı bile gerçekleşse Başkent’in görünümü tamamen değişir.
-Kentin her tarafına bisiklet ve yaya yolları yapılacak.
-Kent merkezlerine otomobil girişi kontrollü olacak
-Cadde ve sokaklarda araç parkı yasak olacak
-Her yere alışveriş merkezi yapılmayacak
-Yağmur suları depolanıp kullanılacak
-Kent merkezleri canlandırılacak
xxx
Cumhuriyetin 100’üncü yılını kutlamaya 13 yıl kaldı.
Yetişir mi ayrı bir tartışma konusu.
Zaten Eylem Planı’nda kimin neyi ne kadar sürede yapacağı ayrıntılı olarak belirlenmiş.
Ama önemli tüm bunları yapma iradesi olup olmadığı…
xxx
Plandan basit bir örnek…
“Kent merkezlerinde merkezlerine otomobille ulaşımı ve uzun süreli taşıt park etmeyi caydırıcı nitelikte düzenlenmesi, yol boyu araç parkına izin verilmemesi…”
Gerçekleşme süresi 2010-2023 yılları arası…
Sorumluluk belediyelerin;
İyi de…
Daha kısa bir süre önce Başkent’in belli başlı caddelerini 25 yıllığına park için kiraya kim verdi?
HABERTÜRK YAZILARI/ KÖŞK
KÖŞK
Başkent’in siyasi literatüründe iki kavram her zaman dikkat çeker;
Köşk;
864 rakımlı tepe…
Literatüre bu şekilde yerleşti ama doğruluğu da tartışmalı.
Devletin en yüksek tepesinin denizden yüksekliği için çok farklı rakamlar söyleniyor.
1150, 1041, 1105 metre, hatta anlamlı bir rakam; Malazgirt Zaferi gibi 1071…
xxx
Çankaya Köşkü geçen hafta yine gündemimizde idi.
Önce 29 Ekim resepsiyonuna kim gidecek, kim gitmeyecek diye tartıştık;
Ardından tokalaşma polemikleri…
Siyasetteki artçı sarsıntıları, polemikleri hala sürüyor.
Gelecek yıl da benzer tartışmaları yapılacak gibi…
xxx
Haberleri televizyondan izlerken dikkatim katılanlardan çok tavandaydı.
Yenilenen haliyle de ilk kez görücüye çıkan salondaki değişiklikleri anlamaya çalışırken hafızam 20 yıl öncesine dönmüştü.
1990’lı yıllarda yine Köşk’ü tartışıyorduk
Çankaya Köşkü diye bilinen Pembe Köşk’ün hemen yanına yeni bir bina yapılıyordu.
İnşaat Kenan Evren döneminde başlamış, ancak müteahhit yarım bırakmıştı.
Sonradan ANAP Milletvekili de olan Rıfat Diker’in şirketi inşaatı devralmıştı.
Yeni bir polemik başlamıştı.
“Bu kadar lükse gerek var mı”
Yeni binaya Semra Özal’ın zevkinin damga vurduğu yazılıyordu.
O dönemin parasıyla 6 milyara Avusturya’dan avize alındığı söyleniyordu.
Meşhur, Bakolowitz marka avizelerin kurşun bağlantılarının altın kaplı, her birinin elde kesme kristallerden oluştuğu iddia ediliyordu.
xxx
Sonunda yeni bina inşa edilmiş, ancak Turgut Özal’a oturmak nasip olmamıştı.
Semra Hanım o kadar eleştirildiği salonda konuklarını karşılayamamıştı.
Süleyman Demirel, siyasi literatüre kazandırdığı ‘864 rakımlı tepe’nin yeni ev sahibiydi.
Bir süre sonra Köşk’ün kapılarını açıp o çok eleştirilen salonu bize de kendisini dolaştırmıştı.
Meşhur avizeleri gösterip, “Çocuklar bunlar büyük bir köyün bir günlük elektriği kadar elektrik tüketiyor” dediği dün gibi aklımda.
Ardından Sayın Demirel, Genel Sekreter Necdet Seçkinöz’e döndü
Şimdi ismini genç kuşaklarının hiç duymadığı, ‘gerçek devlet adamı’ Necdet Seçkinöz’e;
“Necdet, bir master plan hazırla. Çevredeki ağaçlar buraya yakışmıyor. Buraya bir orman kuralım…”
Doğrusu sonradan takip edemedim.
Köşk’ün etrafındaki ağaçlar yenilendi mi, orman haline geldi mi?
xxx
Önümde bir kitap duruyor.
Atatürk’ün doğumunun 125’inci yılında Cumhurbaşkanlığı tarafından bastırılmış.
“Atatürk’ten kültürel miras- Çankaya Köşkü Halıları”
Atatürk’ün 11 yıl boyunca yaşadığı Köşk’teki halılar tek tek fotoğraflanmış.
Kitabın “Sunuş” bölümü şöyle:
“Büyük, güçlü ve modern uluslar, köklü gelenek ve kültür birikimleriyle, devraldıkları tarih, kültür ve sanat mirasını korumayı ve tanıtmayı insanlığın uygarlık düşüncesinin vazgeçilmez gereği sayarlar. İnsan dehası ile olağanüstü çabasının adım adım gelişiminin izlerini taşıyan ve günümüze ulaşabilen eserler, bu gereğin somut bir tanığı gibidir.”
Gelecek kuşaklara ‘tarihi eser’ bırakmak herkese nasip olmuyor.
Başkent’in siyasi literatüründe iki kavram her zaman dikkat çeker;
Köşk;
864 rakımlı tepe…
Literatüre bu şekilde yerleşti ama doğruluğu da tartışmalı.
Devletin en yüksek tepesinin denizden yüksekliği için çok farklı rakamlar söyleniyor.
1150, 1041, 1105 metre, hatta anlamlı bir rakam; Malazgirt Zaferi gibi 1071…
xxx
Çankaya Köşkü geçen hafta yine gündemimizde idi.
Önce 29 Ekim resepsiyonuna kim gidecek, kim gitmeyecek diye tartıştık;
Ardından tokalaşma polemikleri…
Siyasetteki artçı sarsıntıları, polemikleri hala sürüyor.
Gelecek yıl da benzer tartışmaları yapılacak gibi…
xxx
Haberleri televizyondan izlerken dikkatim katılanlardan çok tavandaydı.
Yenilenen haliyle de ilk kez görücüye çıkan salondaki değişiklikleri anlamaya çalışırken hafızam 20 yıl öncesine dönmüştü.
1990’lı yıllarda yine Köşk’ü tartışıyorduk
Çankaya Köşkü diye bilinen Pembe Köşk’ün hemen yanına yeni bir bina yapılıyordu.
İnşaat Kenan Evren döneminde başlamış, ancak müteahhit yarım bırakmıştı.
Sonradan ANAP Milletvekili de olan Rıfat Diker’in şirketi inşaatı devralmıştı.
Yeni bir polemik başlamıştı.
“Bu kadar lükse gerek var mı”
Yeni binaya Semra Özal’ın zevkinin damga vurduğu yazılıyordu.
O dönemin parasıyla 6 milyara Avusturya’dan avize alındığı söyleniyordu.
Meşhur, Bakolowitz marka avizelerin kurşun bağlantılarının altın kaplı, her birinin elde kesme kristallerden oluştuğu iddia ediliyordu.
xxx
Sonunda yeni bina inşa edilmiş, ancak Turgut Özal’a oturmak nasip olmamıştı.
Semra Hanım o kadar eleştirildiği salonda konuklarını karşılayamamıştı.
Süleyman Demirel, siyasi literatüre kazandırdığı ‘864 rakımlı tepe’nin yeni ev sahibiydi.
Bir süre sonra Köşk’ün kapılarını açıp o çok eleştirilen salonu bize de kendisini dolaştırmıştı.
Meşhur avizeleri gösterip, “Çocuklar bunlar büyük bir köyün bir günlük elektriği kadar elektrik tüketiyor” dediği dün gibi aklımda.
Ardından Sayın Demirel, Genel Sekreter Necdet Seçkinöz’e döndü
Şimdi ismini genç kuşaklarının hiç duymadığı, ‘gerçek devlet adamı’ Necdet Seçkinöz’e;
“Necdet, bir master plan hazırla. Çevredeki ağaçlar buraya yakışmıyor. Buraya bir orman kuralım…”
Doğrusu sonradan takip edemedim.
Köşk’ün etrafındaki ağaçlar yenilendi mi, orman haline geldi mi?
xxx
Önümde bir kitap duruyor.
Atatürk’ün doğumunun 125’inci yılında Cumhurbaşkanlığı tarafından bastırılmış.
“Atatürk’ten kültürel miras- Çankaya Köşkü Halıları”
Atatürk’ün 11 yıl boyunca yaşadığı Köşk’teki halılar tek tek fotoğraflanmış.
Kitabın “Sunuş” bölümü şöyle:
“Büyük, güçlü ve modern uluslar, köklü gelenek ve kültür birikimleriyle, devraldıkları tarih, kültür ve sanat mirasını korumayı ve tanıtmayı insanlığın uygarlık düşüncesinin vazgeçilmez gereği sayarlar. İnsan dehası ile olağanüstü çabasının adım adım gelişiminin izlerini taşıyan ve günümüze ulaşabilen eserler, bu gereğin somut bir tanığı gibidir.”
Gelecek kuşaklara ‘tarihi eser’ bırakmak herkese nasip olmuyor.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)