ZAMAN TÜNELİ
Şiir yanılmıyorsam Halit Ziya Uşaklıgil’e ait.
Hani yeni kuşağın, Bihter’in Behlül’e aşkıyla tanıdığı, belki de romanını hiç okumadığı, adını hiç duymadığı, Türk edebiyatında devir açan ünlü yazara.
Ölçü, uyak gibi kurallara uymadan yazdığı şiirde de baba ocağı Uşak’ı şöyle anlatıyor Halit Ziya;
“Bir şarap rengi var Uşak’ın akşamlarında”
xxx
Güneş batarken şarap rengine bürünen Uşak keyfini Ankara’da da yaşamak mümkün.
Hele bu mevsimde;
Hele Ankara kalesinde…
Dik yamaçlar üzerinde, bir kartal yuvasını andıran burçlar üzerinde yaşayın Ankara akşamlarını.
Güneş tüm haşmetiyle ufukta kaybolurken kentin üzerinde oluşan ışık hüzmelerini seyredin…
xxx
Galatlardan, Romalılardan buyana kimlere hizmet etmedi ki bu surlar…
Bizanslılar, Selçuklular, Osmanlılar…
Tarih boyunca Ankara’nın değişimine tanıklık etti.
Siz de çıkın surlara, 360 derece Ankara’daki değişimi görün.
xxx
Adeta bir ‘Zaman Tüneli’ gibidir Kale manzarası…
Başınızı ne yöne çevirirseniz tarihle karşılaşırsınız.
Romalılar, Selçuklular, Osmanlılar görüş açınızdadır.
Araya sonradan yapılan engeller çıksa da;
Bir tarafta Roma Antik Tiyatrosu
Hemen yanı başınızda Alaaddin Camii, Selçuklulardan…
16’ıncı yüzyıldan kalma Çukarhan;
Biraz ileride Cumhuriyetin ilk dönem mimari eserleri…
Belki biraz zorlanacaksınız, manzaraya bir bıçak gibi saplanan Gençlik Spor Genel Müdürlüğü binası nedeniyle…
Ziraat Bankası’nı, Opera’yı Ankara Garı’nı…
xxx
Burçlardan ne zaman güneşin batışını seyretsem biraz içim burkulur.
Geçmişi görürsünüz ama gelecek yoktur…
Sanki tarihe bir noktada ‘dur’ denmiş gibidir.
Kale’den, Roma Amfi tiyatrosuna, Ulus meydanına, Gar tiyatrosuna bakarken manzara geleceğe doğru ilerlemez.
İşte orada hayıflanırım.
Neden meydanlarımızı Paris’teki gibi Trocadero, Montmarte’ye dönüştüremiyoruz;
Neden bizim de binlerce turist çekecek bir Eyfel benzeri anıtımız yok diye…
Hayallere dalarım…
İlk Meclis, Ankara Palas’la başlayan Cumhuriyetin resmi geçidi, eski Hipodrom alanına yeni simgelerle sürer.
Kaleden manzara geleceğe uzanır.
28 Eylül 2010 Salı
26 Eylül 2010 Pazar
HABERTÜRK YAZILARI/ MİLLİ KOMİTE
MİLLİ KOMİTE
Yasa tam 30 yıl önce yürürlüğe girdi.
12 Eylül darbesinden 11 gün sonra...
Adı büyük, katılanlar büyük, hedef büyük...
Ama o tarihten bu yana da neredeyse bir adım ilerleme yok.
Başkent'i koruyor mu, önünde engel mi belli değil.
xxx
Sözünü ettiğimiz yasa, ‘Milli Komite' ile ilgili;
Altında Kenan Evren ve arkadaşlarının imzası var.
Malum; o dönem yasa çıkarma yetkisi Milli Güvenlik Konseyi'inde....
Yasa, Atatürk'ün doğumunun 100'üncü yılında, "Türk devriminin, Türk ve insanlık tarihi içindeki yerini ve önemini, büyüklüğünü, bütünleştiriciliğini, milliyetçiliğini, laiklik ve eğitim anlayışını... yaymak ve yaşatmak" amacıyla çıkarılmış;
Eski hipodrom alanında, "Atatürk'ün anısına armağan olmak üzere ve Cumhuriyetin sembolü olarak Atatürk Kültür Merkezi" kurulması kararlaştırılmış.
12 Eylül yönetiminin Başkent'e armağanı ‘Atatürk Kültür Merkezi' yıllardır tartışılıyor.
Ama tartışılmayan bir ‘kurum' var, o da ‘Milli Komite'
Birkaç yılda bir toplandığında medyaya yansıyan haberler, bilmeyenleri heyecanlandıracak nitelikte;
"Milli Komite, Cumhurbaşkanı başkanlığında Çankaya Köşkü'nde toplandı. Toplantıya Başbakan, Genelkurmay Başkanı, Devlet Bakanları, Milli Savunma Bakanı Milli Eğitim Bakanı, Kültür ve Turizm Bakanı da katıldı..."
Sanırsınız ki Türkiye için çok önemli bir karar toplantısı...
xxx
Bir de ‘Alt Komite'si var; Başbakanlık Müsteşarı Başkanlığında, Ankara Valisi ve Büyükşehir Belediye Başkanı ile bazı müsteşar, genel müdür ve askerlerden oluşuyor.
Adı büyük, katılanları büyük, komiteler ne yapıyor, ya da ne yapmıyor derseniz durum apaçık ortada...
Görev alanları Resmi Gazete'de yıllar önce yayınlanan bir kroki ile çoktan çizilmiş.
Eski hipodrom alanından Adliye'ye kadar olan çevresinde çakılacak bir çivi bile bu komitelerden soruluyor.
xxx
Son toplantıda alınan kararlara bir kez daha baktım.
Tarih 23 Mayıs 2008;
-Selim Sırrı Tarcan Spor Salonunun tadilatı
-Adliye Binası yanındaki Cern atölyeleri
-AKM alanının 2. Bölgesinde, alanın betonlaşmasına yol açmayacak biçimde basketbol salonu yapılması
- Büyükşehir Belediyesi'nin, Gençlik Parkında ‘Yapay Hayvanat Bahçesi' olarak planladığı alanda ‘Tema Park' yerine ‘Bilim Merkezi' yapılmasına...
Kararlar bu şekilde sıralanıp gidiyor.
Son madde ise şöyle:
"Cumhurbaşkanlığı Makamı'nca takdir olunmak üzere, AKM Alanını bir bütünlük içerisinde koruma amacına yönelik olarak, AKM Alanıyla ilgili mevzuatın ruhuna ve alınmış Millî Komite kararlarına uygun sürdürülebilir koruma ve kullanma ilkeleri doğrultusunda ‘Master Plan' hazırlanmasına, bu konuda mimar, mühendis, şehir planlamacısı, peyzaj mimarı, sanat tarihçisi öğretim üyelerinden oluşacak heyete ilişkin görevlendirme yapılmasına"
O toplantıdan buyana 2 yıldan fazla zaman geçti.
Bu arada yapılan referandumun kampanyasının ana teması da '12 Eylül darbesi ile hesaplaşmak'tı.
Ama 12 Eylül'ün Başkent'ini doğrudan ilgilendiren yasa hala yürürlükte, ‘Komite'si de işbaşında.
Yapılanlar ve yapılmayanlar da ortada...
Yasa tam 30 yıl önce yürürlüğe girdi.
12 Eylül darbesinden 11 gün sonra...
Adı büyük, katılanlar büyük, hedef büyük...
Ama o tarihten bu yana da neredeyse bir adım ilerleme yok.
Başkent'i koruyor mu, önünde engel mi belli değil.
xxx
Sözünü ettiğimiz yasa, ‘Milli Komite' ile ilgili;
Altında Kenan Evren ve arkadaşlarının imzası var.
Malum; o dönem yasa çıkarma yetkisi Milli Güvenlik Konseyi'inde....
Yasa, Atatürk'ün doğumunun 100'üncü yılında, "Türk devriminin, Türk ve insanlık tarihi içindeki yerini ve önemini, büyüklüğünü, bütünleştiriciliğini, milliyetçiliğini, laiklik ve eğitim anlayışını... yaymak ve yaşatmak" amacıyla çıkarılmış;
Eski hipodrom alanında, "Atatürk'ün anısına armağan olmak üzere ve Cumhuriyetin sembolü olarak Atatürk Kültür Merkezi" kurulması kararlaştırılmış.
12 Eylül yönetiminin Başkent'e armağanı ‘Atatürk Kültür Merkezi' yıllardır tartışılıyor.
Ama tartışılmayan bir ‘kurum' var, o da ‘Milli Komite'
Birkaç yılda bir toplandığında medyaya yansıyan haberler, bilmeyenleri heyecanlandıracak nitelikte;
"Milli Komite, Cumhurbaşkanı başkanlığında Çankaya Köşkü'nde toplandı. Toplantıya Başbakan, Genelkurmay Başkanı, Devlet Bakanları, Milli Savunma Bakanı Milli Eğitim Bakanı, Kültür ve Turizm Bakanı da katıldı..."
Sanırsınız ki Türkiye için çok önemli bir karar toplantısı...
xxx
Bir de ‘Alt Komite'si var; Başbakanlık Müsteşarı Başkanlığında, Ankara Valisi ve Büyükşehir Belediye Başkanı ile bazı müsteşar, genel müdür ve askerlerden oluşuyor.
Adı büyük, katılanları büyük, komiteler ne yapıyor, ya da ne yapmıyor derseniz durum apaçık ortada...
Görev alanları Resmi Gazete'de yıllar önce yayınlanan bir kroki ile çoktan çizilmiş.
Eski hipodrom alanından Adliye'ye kadar olan çevresinde çakılacak bir çivi bile bu komitelerden soruluyor.
xxx
Son toplantıda alınan kararlara bir kez daha baktım.
Tarih 23 Mayıs 2008;
-Selim Sırrı Tarcan Spor Salonunun tadilatı
-Adliye Binası yanındaki Cern atölyeleri
-AKM alanının 2. Bölgesinde, alanın betonlaşmasına yol açmayacak biçimde basketbol salonu yapılması
- Büyükşehir Belediyesi'nin, Gençlik Parkında ‘Yapay Hayvanat Bahçesi' olarak planladığı alanda ‘Tema Park' yerine ‘Bilim Merkezi' yapılmasına...
Kararlar bu şekilde sıralanıp gidiyor.
Son madde ise şöyle:
"Cumhurbaşkanlığı Makamı'nca takdir olunmak üzere, AKM Alanını bir bütünlük içerisinde koruma amacına yönelik olarak, AKM Alanıyla ilgili mevzuatın ruhuna ve alınmış Millî Komite kararlarına uygun sürdürülebilir koruma ve kullanma ilkeleri doğrultusunda ‘Master Plan' hazırlanmasına, bu konuda mimar, mühendis, şehir planlamacısı, peyzaj mimarı, sanat tarihçisi öğretim üyelerinden oluşacak heyete ilişkin görevlendirme yapılmasına"
O toplantıdan buyana 2 yıldan fazla zaman geçti.
Bu arada yapılan referandumun kampanyasının ana teması da '12 Eylül darbesi ile hesaplaşmak'tı.
Ama 12 Eylül'ün Başkent'ini doğrudan ilgilendiren yasa hala yürürlükte, ‘Komite'si de işbaşında.
Yapılanlar ve yapılmayanlar da ortada...
18 Eylül 2010 Cumartesi
HABERTÜRK YAZILARI/ SİHİRLİ FLÜT
SİHİRLİ FLÜT
İnsan bazen ikiye bölünmek istiyor;
Aynı anda iki yerde olmak…
Hem orada, hem burada.
Hangisini kaçırırsa kaçırsın kayıp büyük;
xxx
Son birkaç gündür böylesine bir ruh hali içindeyim.
Önümüzdeki hafta hem Ankara’da, hem Kütahya’da olmak
Böylesine ikircikli bir ruh haline iten, kararsız kalmama neden olan ise usta iki sanatçı…
Ankara’da Şefika Kutluer;
Kütahya’da Sıtkı Usta…
İkisi de birbirine tercih edilemeyecek kadar büyük, ikisi de kaçırılamayacak kadar önemli…
xxx
“Flütün Prima Donna’sı
Böyle tanımlamış bir eleştirmen Şefika Kutluer’i…
Hak ettiği ünü çoktan sınırları aşmış gerçek bir sanatçı…
Başkent’te sanatın terk edilmişliğine inatla bir festival düzenliyor.
Öyle belediyelerinki gibi ‘geleneksel’, öyle sıradan ‘uluslararası’ değil…
Hem festival, hem uluslararası sözcüğünün hakkını tam anlamıyla verircesine…
“1. Uluslararası Şefika Kutluer Festivali’
Hedef ‘Doğu ile Batıyı buluşturmak…’
Önümüzdeki hafta 23 Eylül’de "Versay'da Müzik Sergisi ile başlıyacak;
24 Ekim’de, Şefika Kutluer’in de Mozart’ın eserlerini seslendireceği Avrupa Birliği Orkestrası’nın sahne almasıyla sona edecek.
Aradaki günlerde İlber Ortaylı var, Yıldız Kenter de
Praq Virtüözleri de var, Burhan Öçal da; Japon Kato sanatçısı Atsuko Suetomi de…
xxx
Öbür tarafta ise "Sıtkı" imzası var…
Adı Kütahya ve çini sözcükleriyle eşleşen ‘Usta’…
Usta-Çırak ilişkisiyle yetişen "alaylı" bir sanatçı…
Turkuav mavisi, Mercan Kırmızısı, Selçuklu desenleri, Bizans mozaiklerine adanan bir ömür…
Lale işlemeli balıklarını Kütahya’nın bozkırına, Anka kuşlarını gökyüzüne salan bir ‘sevgi Olçar’ı;
Bitmez tükenmez enerji ile sürekli toprağa can veren bir sanatçı.
Büyük bir tutkuyla bağlandığı, bir mağarada başladığı çiniciliği, kaybolup giden değerleri ekleyerek sanata dönüştüren Sıtkı Usta için önümüzdeki hafta bir sempozyum düzenleniyor.
Yazar, sanatçı ve akademisyenler, UNESCO’nun 2008’de Türkiye'den "Yaşayan İnsan Hazinesi'' ödülü verilen yedi sanatçı arasında yer alan Sıtkı Usta’yı anlatacak.
Önüne çıkarılan engelleri aşa aşa adını tüm dünyaya duyurduğu Kütahya'da adını tüm dünyaya duyuran Sıtkı Usta için bir kadirşinaslık örneği.
Kalbimiz hem Ankara’dan yükselecek sihirli flütte, hem doğup büyüdüğümüz topraklara can veren Sıtkı Usta’nın yanında olacak.
İnsan bazen ikiye bölünmek istiyor;
Aynı anda iki yerde olmak…
Hem orada, hem burada.
Hangisini kaçırırsa kaçırsın kayıp büyük;
xxx
Son birkaç gündür böylesine bir ruh hali içindeyim.
Önümüzdeki hafta hem Ankara’da, hem Kütahya’da olmak
Böylesine ikircikli bir ruh haline iten, kararsız kalmama neden olan ise usta iki sanatçı…
Ankara’da Şefika Kutluer;
Kütahya’da Sıtkı Usta…
İkisi de birbirine tercih edilemeyecek kadar büyük, ikisi de kaçırılamayacak kadar önemli…
xxx
“Flütün Prima Donna’sı
Böyle tanımlamış bir eleştirmen Şefika Kutluer’i…
Hak ettiği ünü çoktan sınırları aşmış gerçek bir sanatçı…
Başkent’te sanatın terk edilmişliğine inatla bir festival düzenliyor.
Öyle belediyelerinki gibi ‘geleneksel’, öyle sıradan ‘uluslararası’ değil…
Hem festival, hem uluslararası sözcüğünün hakkını tam anlamıyla verircesine…
“1. Uluslararası Şefika Kutluer Festivali’
Hedef ‘Doğu ile Batıyı buluşturmak…’
Önümüzdeki hafta 23 Eylül’de "Versay'da Müzik Sergisi ile başlıyacak;
24 Ekim’de, Şefika Kutluer’in de Mozart’ın eserlerini seslendireceği Avrupa Birliği Orkestrası’nın sahne almasıyla sona edecek.
Aradaki günlerde İlber Ortaylı var, Yıldız Kenter de
Praq Virtüözleri de var, Burhan Öçal da; Japon Kato sanatçısı Atsuko Suetomi de…
xxx
Öbür tarafta ise "Sıtkı" imzası var…
Adı Kütahya ve çini sözcükleriyle eşleşen ‘Usta’…
Usta-Çırak ilişkisiyle yetişen "alaylı" bir sanatçı…
Turkuav mavisi, Mercan Kırmızısı, Selçuklu desenleri, Bizans mozaiklerine adanan bir ömür…
Lale işlemeli balıklarını Kütahya’nın bozkırına, Anka kuşlarını gökyüzüne salan bir ‘sevgi Olçar’ı;
Bitmez tükenmez enerji ile sürekli toprağa can veren bir sanatçı.
Büyük bir tutkuyla bağlandığı, bir mağarada başladığı çiniciliği, kaybolup giden değerleri ekleyerek sanata dönüştüren Sıtkı Usta için önümüzdeki hafta bir sempozyum düzenleniyor.
Yazar, sanatçı ve akademisyenler, UNESCO’nun 2008’de Türkiye'den "Yaşayan İnsan Hazinesi'' ödülü verilen yedi sanatçı arasında yer alan Sıtkı Usta’yı anlatacak.
Önüne çıkarılan engelleri aşa aşa adını tüm dünyaya duyurduğu Kütahya'da adını tüm dünyaya duyuran Sıtkı Usta için bir kadirşinaslık örneği.
Kalbimiz hem Ankara’dan yükselecek sihirli flütte, hem doğup büyüdüğümüz topraklara can veren Sıtkı Usta’nın yanında olacak.
14 Eylül 2010 Salı
HABERTÜRK YAZILARI/ KARŞI BİSİKLET
KARŞI BİSİKLET
Dün sabah büromuzun önü hareketliydi.
İzmir'den gelen bir grup hemen yanımızdaki Çevre ve Orman Bakanlığı'nın önünde protesto gösterisi yapıyorlardı.
Grubun dikkat çeken yanı ise bisikletli olmalarıydı.
Kilometrelerce ‘pedal' basmışlardı.
Kısa bir gösteriden sonra Kastamonu'nun Cide ilçesindeki ünlü Loç Vadisi'ne gitmek üzere yeniden yola koyuldular.
Önümüzden geçerken tahammülsüz kornalar, bisikletlerin zillerini bastırıyordu.
xxx
Kendilerine "Karşı Bisiklet Topluluğu" adını veren 30 kişinin ne gelişinde ne gidişinde trafik aksadı.
Bisikletlerini bir köşeye bıraktılar.
Dövizlerini açtılar, içlerinden birisi açıklamalarını okudu;
Yeniden bisiklete binip yola koyuldular.
Sadece karşıdan karşıya geçerken trafik 30 saniye kadar durdu.
Ama galiba o 30 saniye bazı araç sahipleri için çok uzun zamandı...
Bütün gücüyle kornaya basıyorlardı.
Ama bisikletliler umursamadı bile...
xxx
Olanları izlerken aynı eylemciler 30 arabayla gelseler ne olurdu diye düşünmeye başladım.
Yol kapanacak, trafik en az yarım saat alt üst olacak, insanlar işe gecikecek, belki polis gelecek;
Kısacası ‘olay' olacaktı...
xxx
Bisiklet denince herkes nostaljik bir havaya bürünür.
Hemen herkesin bir bisiklet anısı vardır.
Nedense çoğu çocuklukta kalan, gülümseten...
Büyüdükçe bisiklete veda edilir;
Hayat hızlanır, arabaya ‘terfi' edilir.
Hızla giderken hızlanma isteği daha da artar...
‘Ben' duygusu ağır basar...
Sanki direksiyon sadece aracı değil, bütün dünyayı yönlendirir...
Hızlandıkça çevreyle bağ kopar, ilgi azalır, ayrıntılar kaçırılır.
xxx
Bisikletlinin acelesi yoktur.
Pedala basarken keyif alır.
Etrafı seyreder;
Bisikletli; araba hızla giderken camdan görülen bir anlık güzel bir manzaranın içindeki çirkinlikleri fark eder.
Çevreye duyarlılığı, hoşgörüsü artar...
Yolda önüne çıkan bir kaplumbağayı sevmeye vakti vardır...
‘Sürücü' için ise o kaplumbağayı gördüğünde artık çok geçtir...
xxx
Loç Vadisi'ndeki Hidroelektrik Santrali projesini protesto eden ‘Karşı Bisiklet Grubu" gözden kaybolduğunda yol tamamen araçlara kalmıştı.
Halbuki hemen karşımızda bir üniversite vardı.
Ama şimdiye kadar hiçbir öğrencinin bisikletiyle geldiğine tanık olmamıştım.
O öğrenciler de bisiklete veda etmiş, artık büyümüşlerdi.
Ama tek suç ‘büyümek' miydi?
Bisikletle okula gelmeye kalksa ne bisiklet yolu vardı, ne de derse girdiğinde güvenle bırakabileceği bir yer.
Bisikletle yeniden tanışabilmeleri için belki de çocuklarının olmasını bekleyeceklerdi.
Bizler gibi...
Dün sabah büromuzun önü hareketliydi.
İzmir'den gelen bir grup hemen yanımızdaki Çevre ve Orman Bakanlığı'nın önünde protesto gösterisi yapıyorlardı.
Grubun dikkat çeken yanı ise bisikletli olmalarıydı.
Kilometrelerce ‘pedal' basmışlardı.
Kısa bir gösteriden sonra Kastamonu'nun Cide ilçesindeki ünlü Loç Vadisi'ne gitmek üzere yeniden yola koyuldular.
Önümüzden geçerken tahammülsüz kornalar, bisikletlerin zillerini bastırıyordu.
xxx
Kendilerine "Karşı Bisiklet Topluluğu" adını veren 30 kişinin ne gelişinde ne gidişinde trafik aksadı.
Bisikletlerini bir köşeye bıraktılar.
Dövizlerini açtılar, içlerinden birisi açıklamalarını okudu;
Yeniden bisiklete binip yola koyuldular.
Sadece karşıdan karşıya geçerken trafik 30 saniye kadar durdu.
Ama galiba o 30 saniye bazı araç sahipleri için çok uzun zamandı...
Bütün gücüyle kornaya basıyorlardı.
Ama bisikletliler umursamadı bile...
xxx
Olanları izlerken aynı eylemciler 30 arabayla gelseler ne olurdu diye düşünmeye başladım.
Yol kapanacak, trafik en az yarım saat alt üst olacak, insanlar işe gecikecek, belki polis gelecek;
Kısacası ‘olay' olacaktı...
xxx
Bisiklet denince herkes nostaljik bir havaya bürünür.
Hemen herkesin bir bisiklet anısı vardır.
Nedense çoğu çocuklukta kalan, gülümseten...
Büyüdükçe bisiklete veda edilir;
Hayat hızlanır, arabaya ‘terfi' edilir.
Hızla giderken hızlanma isteği daha da artar...
‘Ben' duygusu ağır basar...
Sanki direksiyon sadece aracı değil, bütün dünyayı yönlendirir...
Hızlandıkça çevreyle bağ kopar, ilgi azalır, ayrıntılar kaçırılır.
xxx
Bisikletlinin acelesi yoktur.
Pedala basarken keyif alır.
Etrafı seyreder;
Bisikletli; araba hızla giderken camdan görülen bir anlık güzel bir manzaranın içindeki çirkinlikleri fark eder.
Çevreye duyarlılığı, hoşgörüsü artar...
Yolda önüne çıkan bir kaplumbağayı sevmeye vakti vardır...
‘Sürücü' için ise o kaplumbağayı gördüğünde artık çok geçtir...
xxx
Loç Vadisi'ndeki Hidroelektrik Santrali projesini protesto eden ‘Karşı Bisiklet Grubu" gözden kaybolduğunda yol tamamen araçlara kalmıştı.
Halbuki hemen karşımızda bir üniversite vardı.
Ama şimdiye kadar hiçbir öğrencinin bisikletiyle geldiğine tanık olmamıştım.
O öğrenciler de bisiklete veda etmiş, artık büyümüşlerdi.
Ama tek suç ‘büyümek' miydi?
Bisikletle okula gelmeye kalksa ne bisiklet yolu vardı, ne de derse girdiğinde güvenle bırakabileceği bir yer.
Bisikletle yeniden tanışabilmeleri için belki de çocuklarının olmasını bekleyeceklerdi.
Bizler gibi...
12 Eylül 2010 Pazar
HABERTÜRK YAZILARI/ 12 EYLÜL SABAHI
12 EYLÜL SABAHI/
Bu sorular yaşı 30’u geçenlere…
12 Eylül 1980 sabahı nerede, nasıl uyandınız?
O gün neler yaptınız, neler başınıza geldi?
O sabah sizin yaşamınızda neyi değiştirdi?
xxxx
Aradan 30 yıl geçtikten sonra yeniden o günleri düşünüp bu soruların yanıtını bulmaya çalışıyorum.
Aslında hafızayı tazeleme çabam yeni değil.
Duyuruyu birkaç ay önce görmüştüm.
Çıktığı gündem buyana tiryakisi olduğum ‘Roman Kahramanları’ dergisi halka açık bir kitap projesi başlatmıştı;
30 yıl sonra 12 Eylül’ün insanların hafızalarında ne tür bir iz bıraktığını ortaya koymak istiyorlardı.
Bilindik isimler dışında her düşünceden vatandaşların -12 Eylül’ü alkışlayan ve savunanlar dâhil- görüşleriyle o sabahın panoramik bir fotoğrafı çekilecekti.
Kitap bugünlerde basılmış olsa gerek, henüz görmedim.
Duyuruyu okuduğumda o sabahı gözümün önüne getirip ‘yazmam lazım’ dedim;
Ama yine Oblomov ruhum galip geldi…
xxx
12 Eylül 1980;
Üzerinde yazılıp çizilmeyen kalmadı sanıyorum.
Benim için ise Ankara ile tanıştığım, daha doğrusu tanışmayı ertelediğim tarih…
O çalkantılı dönemde liseyi bitireli bir yıl olmuş, Balıkesir’de Necatibey Eğitim Enstitüsü’ne devam ediyordum.
Ama öğretmenlik bana göre değildi.
Yeniden sınava girmiş, o günkü adıyla Gazetecilik ve Halkla İlişkiler Yüksek Okulu’nu kazanmıştım.
Sonradan adı birkaç kez değişti, en sonunda İletişim Fakültesi’nde karar kılındı.
Eski okulumdan kaydımı sildirmiş;
Yeni bir hayat için Ankara biletim hazırdı…
xxx
Otobüs Ankara’ya indiğinde sıra dışı bir hareketlilik vardı.
Şimdi yerinde Büyükşehir Belediyesi’nin gökdeleninin bulunduğu eski terminalde ortalık asker doluydu.
Değil sokağa, otobüsten adımını atmak bile mümkün değildi.
Sokağa çıkma yasağı vardı.
Kimse ne yapacağını bilemiyordu.
Çaresiz gece orada geçecekti.
Hemen yandaki otelin ücreti ise bütçemizi kat kat aşıyordu.
xxx
Tarihi değiştiren o sabah, ruhumda travmalara yol açıyordu.
‘Gelecekle’ ilgili düşüncelerden, kaygılardan beynimi kurtarabilmek için insanların yüzlerini incelemeye başlamıştım, çaktırmamaya çalışarak.
Kimin ne yaşadığını, ne hissettiğini tahmin ederek hikayelerini yazmaya çalışıyordum.
xxx
Bilmem hatırlayan var mıdır Ankara’nın eski otobüs terminalini…
Her zaman pis, her zaman karmaşa;
Sürekli bir bağrış çağrış.
Mide bulandıran bir manzara…
Hele o gece…
Terminal sürekli doluyor, ama hiç boşalmıyordu.
Sıkışıklık sürekli artıyordu.
Biraz şansı olanlar tahta sıralarda yer bulmuş, uyuklamayı başarıyordu.
Kimi bavulunun üzerinde, kimi yere çömelmiş.
Hele kucağındaki ağlayan çocuğu susturmaya çalışan kadınlar.
Bütün yüzler asık ve çaresiz…
Türkiye’nin dört bir yanından derdine çare aramak için akın edenler çaresizlik içinde sabahı bekliyordu, ne olacağını bilemeden.
Arada dolaşan, kimlik soran askerler…
xxx
İnsanların yüzlerini inceliyor, ağızlarından çıkan birkaç sözcükle her birinin öyküsünü kurgulamaya çalışıyordum.
Ama kafamda uçuşan sorular insanlar için öykülerini kurgulamama engel oluyordu.
Keşke yüzlerini çizebilsem diye düşünüyor, resim yeteneğimin olmayışına isyan ediyordum.
xxx
Yıllarca eski terminalin önünden her geçişte o geceyi düşündüm.
Yıkılırken hem üzüldüm hem sevindim…
Sevindim, bana o geceyi anımsatan mekan artık yok oluyordu, o rezilliğe bir daha tanık olmayacaktım.
Üzüldüm, o gecenin öyküsünü bir türlü yazamamıştım.
İşin aslı;
Yıllarca o gece yaşananları okuyup dinledikçe, yazmamanın hafifliğini hissettim.
Bu sorular yaşı 30’u geçenlere…
12 Eylül 1980 sabahı nerede, nasıl uyandınız?
O gün neler yaptınız, neler başınıza geldi?
O sabah sizin yaşamınızda neyi değiştirdi?
xxxx
Aradan 30 yıl geçtikten sonra yeniden o günleri düşünüp bu soruların yanıtını bulmaya çalışıyorum.
Aslında hafızayı tazeleme çabam yeni değil.
Duyuruyu birkaç ay önce görmüştüm.
Çıktığı gündem buyana tiryakisi olduğum ‘Roman Kahramanları’ dergisi halka açık bir kitap projesi başlatmıştı;
30 yıl sonra 12 Eylül’ün insanların hafızalarında ne tür bir iz bıraktığını ortaya koymak istiyorlardı.
Bilindik isimler dışında her düşünceden vatandaşların -12 Eylül’ü alkışlayan ve savunanlar dâhil- görüşleriyle o sabahın panoramik bir fotoğrafı çekilecekti.
Kitap bugünlerde basılmış olsa gerek, henüz görmedim.
Duyuruyu okuduğumda o sabahı gözümün önüne getirip ‘yazmam lazım’ dedim;
Ama yine Oblomov ruhum galip geldi…
xxx
12 Eylül 1980;
Üzerinde yazılıp çizilmeyen kalmadı sanıyorum.
Benim için ise Ankara ile tanıştığım, daha doğrusu tanışmayı ertelediğim tarih…
O çalkantılı dönemde liseyi bitireli bir yıl olmuş, Balıkesir’de Necatibey Eğitim Enstitüsü’ne devam ediyordum.
Ama öğretmenlik bana göre değildi.
Yeniden sınava girmiş, o günkü adıyla Gazetecilik ve Halkla İlişkiler Yüksek Okulu’nu kazanmıştım.
Sonradan adı birkaç kez değişti, en sonunda İletişim Fakültesi’nde karar kılındı.
Eski okulumdan kaydımı sildirmiş;
Yeni bir hayat için Ankara biletim hazırdı…
xxx
Otobüs Ankara’ya indiğinde sıra dışı bir hareketlilik vardı.
Şimdi yerinde Büyükşehir Belediyesi’nin gökdeleninin bulunduğu eski terminalde ortalık asker doluydu.
Değil sokağa, otobüsten adımını atmak bile mümkün değildi.
Sokağa çıkma yasağı vardı.
Kimse ne yapacağını bilemiyordu.
Çaresiz gece orada geçecekti.
Hemen yandaki otelin ücreti ise bütçemizi kat kat aşıyordu.
xxx
Tarihi değiştiren o sabah, ruhumda travmalara yol açıyordu.
‘Gelecekle’ ilgili düşüncelerden, kaygılardan beynimi kurtarabilmek için insanların yüzlerini incelemeye başlamıştım, çaktırmamaya çalışarak.
Kimin ne yaşadığını, ne hissettiğini tahmin ederek hikayelerini yazmaya çalışıyordum.
xxx
Bilmem hatırlayan var mıdır Ankara’nın eski otobüs terminalini…
Her zaman pis, her zaman karmaşa;
Sürekli bir bağrış çağrış.
Mide bulandıran bir manzara…
Hele o gece…
Terminal sürekli doluyor, ama hiç boşalmıyordu.
Sıkışıklık sürekli artıyordu.
Biraz şansı olanlar tahta sıralarda yer bulmuş, uyuklamayı başarıyordu.
Kimi bavulunun üzerinde, kimi yere çömelmiş.
Hele kucağındaki ağlayan çocuğu susturmaya çalışan kadınlar.
Bütün yüzler asık ve çaresiz…
Türkiye’nin dört bir yanından derdine çare aramak için akın edenler çaresizlik içinde sabahı bekliyordu, ne olacağını bilemeden.
Arada dolaşan, kimlik soran askerler…
xxx
İnsanların yüzlerini inceliyor, ağızlarından çıkan birkaç sözcükle her birinin öyküsünü kurgulamaya çalışıyordum.
Ama kafamda uçuşan sorular insanlar için öykülerini kurgulamama engel oluyordu.
Keşke yüzlerini çizebilsem diye düşünüyor, resim yeteneğimin olmayışına isyan ediyordum.
xxx
Yıllarca eski terminalin önünden her geçişte o geceyi düşündüm.
Yıkılırken hem üzüldüm hem sevindim…
Sevindim, bana o geceyi anımsatan mekan artık yok oluyordu, o rezilliğe bir daha tanık olmayacaktım.
Üzüldüm, o gecenin öyküsünü bir türlü yazamamıştım.
İşin aslı;
Yıllarca o gece yaşananları okuyup dinledikçe, yazmamanın hafifliğini hissettim.
7 Eylül 2010 Salı
HABERTÜRK YAZILARI/ LİVANELİ
LİVANELİ…
Nihayet geldi;
Yıllardır insan hakları ihlallerini protesto için gelmedikleri Türkiye’de, İstanbul Olimpiyat Stadında ‘360 derece’ konser vermekle kalmayıp, iki kıtayı birbirine bağlayan köprüyü yaya olarak geçme ayrıcalığına da kavuştu.
Onca yolu eziyeti göze alanlar dışında biz Ankaralılara da ‘haberlerden’ izlemek kaldı.
Kimine göre, “Küresel Müzik Tarikatı”;
Kimine göre popüler kültür pazarlayıcısı…
Dünyaca ünlü rock grubu U-2 ve gittiği her ülkenin liderleriyle görüştüğü için şimşekleri üzerine çeken Bono, televizyon haberlerinin değişmez klişesi ile İstanbul’u sallamıştı.
Bono, bir parçasını 15 yıl önce kaybolan Diyarbakırlı Fehmi Tosun’a armağan ederek, ‘protest’ tavrını sürdürmüş, ardından ‘sürpriz’ yaparak sahneye Zülfü Livaneli’yi davet etmişti.
“Yiğidim Aslanım Burada Yatıyor”a, stadyumdaki 40 bin kişiyle birlikte eşlik etmişti…
xxxx
Geçen hafta Başkent’teydi Livaneli…
Yıllar sonra Çankaya Belediyesi’nin organizasyonunda sahneye çıkmıştı.
Livaneli konseri, referandum öncesinde adeta bir eyleme dönüşmüştü.
Daha sahneye çıkmadan binlerce kişi ellerinde bayraklarla şarkılarını okumaya başlamıştı.
Sahneye çıkmasının hiçbir anlamı yok gibiydi.
Binlerce insanın gönlündeki ya da kulaklarındaki Livaneli tınıları yetiyordu sanki.
Sahneye çıktığında ise kalabalıktaki coşku bir alev topuna dönüşmüştü.
Bu nedenle uzun bir süre şarkıya başlamadı.
Yılların özlemiyle kavuşmak uzun sürdü…
xxxx
1980’lerin sonu, 90’ların başında Başkent’te çok güzel bir gelenek yerleşmeye başlamıştı.
O zamanki adıyla hipodromda, yaz aylarında açık hava konserleri olurdu, Büyükşehir’in öncülüğünde.
Şimdi ‘Festival’ düzenlenen, İbrahim Tatlıses’in konser verdiği, iftar rekorlarının kırıldığı Atatürk Kültür Merkezi’nde.
Kimleri ağırlamadı ki?
Joan Baez, Zülfü Livaneli, Arif Sağ…
Bugün rakam abartılı geliyor ama 500 bin kişilik dinleyici toplanırdı…
Ankara, açık hava konserlerini çok sevmişti.
xxx
Asıl ‘rekor’ o zaman kırılırdı.
Yanında ‘promosyon’ verilmeden ‘gönüllü’ birliktelikle…
Müziğin, “yalnızlaşmış, umutsuzlaşmış” insanlara “beklenti” olarak pazarlandığı günler değildi.
Sahnedekilerde, Afrika’daki açlığa, insan hakları ihlallerine karşı “yapmacık bir politik tavır” yoktu.
Yüz binlerle buluşmadan önce liderlerle poz verip hediye alış verişi yapmıyordu.
Konser de gerçekti, izleyenler de.
O geceler Başkent’in ‘aydınlık’ yüzüydü.
Konser salonunun yerini bilmeyenlerin,
İzlemeye parası olmayanların yüzü.
Müzik, dans, fanuslardan çıkmış, insanların arasına girmişti.
Ayrımcılık yapmadan herkes aynı gökyüzünün altında aynı müzikten kendince sesler üretiyordu.
İnsanların “öteki yüzü” geceye karışıyordu.
xxx
Bono’nun yanındaki Livaneli ile geçen hafta Ankara’daki Livaneli arasında fark vardı sanki…
İstanbul’da ‘sürpriz promosyon’…
Başkent’te ise beklenen bir umut ışığı gibiydi…
Herkes bir Livaneli modundaydı.
Nihayet geldi;
Yıllardır insan hakları ihlallerini protesto için gelmedikleri Türkiye’de, İstanbul Olimpiyat Stadında ‘360 derece’ konser vermekle kalmayıp, iki kıtayı birbirine bağlayan köprüyü yaya olarak geçme ayrıcalığına da kavuştu.
Onca yolu eziyeti göze alanlar dışında biz Ankaralılara da ‘haberlerden’ izlemek kaldı.
Kimine göre, “Küresel Müzik Tarikatı”;
Kimine göre popüler kültür pazarlayıcısı…
Dünyaca ünlü rock grubu U-2 ve gittiği her ülkenin liderleriyle görüştüğü için şimşekleri üzerine çeken Bono, televizyon haberlerinin değişmez klişesi ile İstanbul’u sallamıştı.
Bono, bir parçasını 15 yıl önce kaybolan Diyarbakırlı Fehmi Tosun’a armağan ederek, ‘protest’ tavrını sürdürmüş, ardından ‘sürpriz’ yaparak sahneye Zülfü Livaneli’yi davet etmişti.
“Yiğidim Aslanım Burada Yatıyor”a, stadyumdaki 40 bin kişiyle birlikte eşlik etmişti…
xxxx
Geçen hafta Başkent’teydi Livaneli…
Yıllar sonra Çankaya Belediyesi’nin organizasyonunda sahneye çıkmıştı.
Livaneli konseri, referandum öncesinde adeta bir eyleme dönüşmüştü.
Daha sahneye çıkmadan binlerce kişi ellerinde bayraklarla şarkılarını okumaya başlamıştı.
Sahneye çıkmasının hiçbir anlamı yok gibiydi.
Binlerce insanın gönlündeki ya da kulaklarındaki Livaneli tınıları yetiyordu sanki.
Sahneye çıktığında ise kalabalıktaki coşku bir alev topuna dönüşmüştü.
Bu nedenle uzun bir süre şarkıya başlamadı.
Yılların özlemiyle kavuşmak uzun sürdü…
xxxx
1980’lerin sonu, 90’ların başında Başkent’te çok güzel bir gelenek yerleşmeye başlamıştı.
O zamanki adıyla hipodromda, yaz aylarında açık hava konserleri olurdu, Büyükşehir’in öncülüğünde.
Şimdi ‘Festival’ düzenlenen, İbrahim Tatlıses’in konser verdiği, iftar rekorlarının kırıldığı Atatürk Kültür Merkezi’nde.
Kimleri ağırlamadı ki?
Joan Baez, Zülfü Livaneli, Arif Sağ…
Bugün rakam abartılı geliyor ama 500 bin kişilik dinleyici toplanırdı…
Ankara, açık hava konserlerini çok sevmişti.
xxx
Asıl ‘rekor’ o zaman kırılırdı.
Yanında ‘promosyon’ verilmeden ‘gönüllü’ birliktelikle…
Müziğin, “yalnızlaşmış, umutsuzlaşmış” insanlara “beklenti” olarak pazarlandığı günler değildi.
Sahnedekilerde, Afrika’daki açlığa, insan hakları ihlallerine karşı “yapmacık bir politik tavır” yoktu.
Yüz binlerle buluşmadan önce liderlerle poz verip hediye alış verişi yapmıyordu.
Konser de gerçekti, izleyenler de.
O geceler Başkent’in ‘aydınlık’ yüzüydü.
Konser salonunun yerini bilmeyenlerin,
İzlemeye parası olmayanların yüzü.
Müzik, dans, fanuslardan çıkmış, insanların arasına girmişti.
Ayrımcılık yapmadan herkes aynı gökyüzünün altında aynı müzikten kendince sesler üretiyordu.
İnsanların “öteki yüzü” geceye karışıyordu.
xxx
Bono’nun yanındaki Livaneli ile geçen hafta Ankara’daki Livaneli arasında fark vardı sanki…
İstanbul’da ‘sürpriz promosyon’…
Başkent’te ise beklenen bir umut ışığı gibiydi…
Herkes bir Livaneli modundaydı.
4 Eylül 2010 Cumartesi
HABERTÜRK YAZILARI/ RESMİ DEĞNEKÇİLİK-3
RESMİ DEĞNEKÇİLİK-3
“Göç yolda düzelir” mantığı genlerimize işlemiş;
Bir işi baştan tüm ayrıntılarıyla planlayıp uygulamak yerine, apar topar işe başlayıp, yürümediğini, aksadığını görünce değiştirme geleneği maalesef değişmiyor.
“Hele bir başlasın, nasıl olsa düzeltiriz” mantığıyla hareket ediliyor.
xxx
Ankara’daki otopark işinde de maalesef öyle oldu.
Bir sabah kalkanlar evlerinin, dükkanlarının önünde otopark parası isteyen görevlilerle karşılaştı.
Belediye, belli başlı cadde ve sokakları birilerine ihale etmişti.
Gazetemiz HT Ankara olayın peşini bırakmadı,
Biraz derine inince ihaleyi alanların da başkalarına devrettiği anlaşıldı.
Oturduğun yerde ‘aslan payını al’ misali…
Sokakların ‘mafya’dan alınmasıyla hem vatandaş rahat edecek, hem belediye hem devlet karlı çıkacaktı.
Şirketlerin yollara yerleştirdiği ‘değnekçi’lerin elindeki fişlerin ‘kağıt parçası’ olduğu ortaya çıktı.
Ankara Vergi Dairesi uyarınca ‘makbuz’ verilmeye başlandı.
İleride teknolojinin de yardımıyla mini yazarkasa uygulamasına geçilecek inşallah.
xxx
Yıllar yıllar önce belli başlı binaların, bankaların önüne demir parmaklıklar konurdu, soygun önlemi olarak.
‘Sokaklar babanızın malı değil’ sözü belki de buna tepki olarak gelişti.
Serbest piyasa ekonomisine geçildi;
Sonra herkesin, daha doğrusu gücü yetenin babasının malı oldu…
Manav tezgahını, kahvehaneler sandalyelerini, barlar masalarını taşıdı.
İşgaller, ‘işgaliye’ parasıyla yasal hale getirildi…
Yurt dışında, çoğu şehirde yol kenarları, trafiği aksatmamak koşuluyla, kısa süreli park için serbesttir;
Amaç işinin görülmesidir.
Süreyi aşınca ciddi paralar ödenmek zorunda kalırsınız.
Yol kenarlarındaki parkmatiklerde kredi kartınızla paranızı ödeyebilirsiniz.
Bizde babasının malı gibi, sabah park eden akşama kadar kaldı.
İşin ‘para’ ettiği anlaşılınca değnekçiler boy gösterdi.
Şimdi sokaklar ihale ediliyor…
xxx
Çözüm için İstanbul farklı bir model uyguladı.
Belediye, işe kendisi el attı.
İSPARK, ‘değnekçi’ yerine, eğitimli, sertifikalı otoparkçılar görevlendirdi.
Ellerinde cihazlar;
Paranızı peşin ya da kartla ödeyebiliyorsunuz.
Ödemeden kaçanlar ise otomatik olarak görülüyor.
Herhangi bir aracın plakasına bakıldığında hangi gün, hangi otoparkta, ne kadar kaldığı, kaç para ödediği belli.
Trafiğin yoğun olduğu merkezlerde farklı fiyatlar uygulanarak insanlar toplu taşım araçlarına yönlendirilmeye başlandı.
xxx
İSPARK, “bisiklet park, park et devam et” gibi uygulamaların yanı sıra ‘zihni sinir’ denilebilecek projeler üzerinde de duruyor.
Dar alanlarda daha fazla aracın park edilmesine imkan sağlamak için tasarlanmış.
Türk mühendislerinin geliştirdiği proje ile 2 araçlık park alanına 8, 4 araçlık park alanına 24 araç park edebilecekmiş.
Bir nevi dönme dolap…
Sistem yaygınlaşır mı bilmem;
Önemli olan ‘park’ı bir sorun olarak görüp çözüm için bilim ve teknolojiden yararlanmak.
“Göç yolda düzelir” mantığı genlerimize işlemiş;
Bir işi baştan tüm ayrıntılarıyla planlayıp uygulamak yerine, apar topar işe başlayıp, yürümediğini, aksadığını görünce değiştirme geleneği maalesef değişmiyor.
“Hele bir başlasın, nasıl olsa düzeltiriz” mantığıyla hareket ediliyor.
xxx
Ankara’daki otopark işinde de maalesef öyle oldu.
Bir sabah kalkanlar evlerinin, dükkanlarının önünde otopark parası isteyen görevlilerle karşılaştı.
Belediye, belli başlı cadde ve sokakları birilerine ihale etmişti.
Gazetemiz HT Ankara olayın peşini bırakmadı,
Biraz derine inince ihaleyi alanların da başkalarına devrettiği anlaşıldı.
Oturduğun yerde ‘aslan payını al’ misali…
Sokakların ‘mafya’dan alınmasıyla hem vatandaş rahat edecek, hem belediye hem devlet karlı çıkacaktı.
Şirketlerin yollara yerleştirdiği ‘değnekçi’lerin elindeki fişlerin ‘kağıt parçası’ olduğu ortaya çıktı.
Ankara Vergi Dairesi uyarınca ‘makbuz’ verilmeye başlandı.
İleride teknolojinin de yardımıyla mini yazarkasa uygulamasına geçilecek inşallah.
xxx
Yıllar yıllar önce belli başlı binaların, bankaların önüne demir parmaklıklar konurdu, soygun önlemi olarak.
‘Sokaklar babanızın malı değil’ sözü belki de buna tepki olarak gelişti.
Serbest piyasa ekonomisine geçildi;
Sonra herkesin, daha doğrusu gücü yetenin babasının malı oldu…
Manav tezgahını, kahvehaneler sandalyelerini, barlar masalarını taşıdı.
İşgaller, ‘işgaliye’ parasıyla yasal hale getirildi…
Yurt dışında, çoğu şehirde yol kenarları, trafiği aksatmamak koşuluyla, kısa süreli park için serbesttir;
Amaç işinin görülmesidir.
Süreyi aşınca ciddi paralar ödenmek zorunda kalırsınız.
Yol kenarlarındaki parkmatiklerde kredi kartınızla paranızı ödeyebilirsiniz.
Bizde babasının malı gibi, sabah park eden akşama kadar kaldı.
İşin ‘para’ ettiği anlaşılınca değnekçiler boy gösterdi.
Şimdi sokaklar ihale ediliyor…
xxx
Çözüm için İstanbul farklı bir model uyguladı.
Belediye, işe kendisi el attı.
İSPARK, ‘değnekçi’ yerine, eğitimli, sertifikalı otoparkçılar görevlendirdi.
Ellerinde cihazlar;
Paranızı peşin ya da kartla ödeyebiliyorsunuz.
Ödemeden kaçanlar ise otomatik olarak görülüyor.
Herhangi bir aracın plakasına bakıldığında hangi gün, hangi otoparkta, ne kadar kaldığı, kaç para ödediği belli.
Trafiğin yoğun olduğu merkezlerde farklı fiyatlar uygulanarak insanlar toplu taşım araçlarına yönlendirilmeye başlandı.
xxx
İSPARK, “bisiklet park, park et devam et” gibi uygulamaların yanı sıra ‘zihni sinir’ denilebilecek projeler üzerinde de duruyor.
Dar alanlarda daha fazla aracın park edilmesine imkan sağlamak için tasarlanmış.
Türk mühendislerinin geliştirdiği proje ile 2 araçlık park alanına 8, 4 araçlık park alanına 24 araç park edebilecekmiş.
Bir nevi dönme dolap…
Sistem yaygınlaşır mı bilmem;
Önemli olan ‘park’ı bir sorun olarak görüp çözüm için bilim ve teknolojiden yararlanmak.
2 Eylül 2010 Perşembe
HABERTÜRK YAZILARI/ RESMİ DEĞNEKÇİLİK-2
RESMİ DEĞNEKÇİLİK -2
Biliyorsunuz, Başkent’in belli başlı cadde ve sokakları ‘açık otopark’ olarak Büyükşehir Belediyesi tarafından bazı firmalara verildi.
Gazetemiz HT Ankara, bir haftadır hemen her gün konuyla ilgili bir haber yayınlıyor.
Hala açıklığa kavuşmayan çok sayıda soru işareti var.
İhale nasıl yapıldı, hangi yöntemle ilana çıkıldı, kimler ne fiyat verdi…
Soruları çoğaltmak mümkün…
Biz yazdıkça vatandaşlar şikayet yağıyor, ancak yetkililerden net yanıtlar yok…
xxx
Başkent’in trafik sorunu malum…
Özellikle belli merkezlerde park yeri bulmak mümkün değil.
Bazıları da bunu fırsata dönüştürüp cadde ve sokakları parselliyor;
Ortaya yepyeni bir ‘meslek’ grubu çıkıyordu.
Gücünü nereden aldığı belli olmayan ‘değnekçiler…’
xxxx
Sorun ‘mafya’nın kente el atmasından mı yönetimsel mi, otopark kültürümüzün olmamasından mı kaynaklanıyor?
Kızılay ve çevresinden örnek vermek gerekirse;
Maltepe Camisinin çevresi, Kumrular Sokak ve buradaki okulun bahçesi (tatil dönemlerinde) SSK iş Hanı, Kocatepe Camii altı, Sıhhiye çok katlı oto parkı (belediyelerin anlaşmazlığı nedeniyle anlamsız biçimde kapalı), Necatibey Caddesi ve çevredeki okulların bahçesi, Yüksel Caddesindeki okulun bahçesi…
Örnekleri çoğaltmak mümkün…
Buralarda makbuz karşılığı güvenli araç parkında sorun yaşanmazken çoğu araç sahibi, belki de yürümek zahmetine katlanmak istemediği için ara sokaklara park edince ‘serbest’ ekonomi çözümünü buluyor, sokakları sahipleniyordu.
Çok katlı otoparklar boş dururken sokak aralarındaki değnekçiler bayram ediyordu.
Amiyane tabirle makbuzunu kesip vergisini verenler, okula katkı için bahçeyi açanlar sinek avlarken değnekçiler para kırıyordu.
Kurallara uymak yerine her zamanki gibi ‘ne verirsen abi’ kültürü cazip geliyordu.
xxx
Şimdi cadde ve sokakların ‘ihale’ edilmesinden sonra gelen eleştirilere Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek haklı olarak tepki gösteriyor.
Önceki gün HT Ankara’ya verdiği demeçte, “Yıllardır mafyaya kimse ses çıkarmıyordu. Mafyaya serbest de sadece bana mı yasak” diyor.
Ancak Sayın Gökçek, galiba eleştirenlerin ‘mafya düzeni’ni savunduğunu düşünüyor.
xxxx
Şirketlere ‘açık otopark’ olarak verilen yerlerden örnek vermek gerekirse;
Tunalı Hilmi Caddesi’nde şimdiye kadar değnekçiler yoktu…
Bahçeli 7’inci Cadde’deki trafik sıkışıklığı da özellikle akşam saatlerindeki rağbetten kaynaklanıyordu ve ortalıkta da hiç değnekçi görünmüyordu.
xxx
Yasalarda ciddi yaptırım bulunmasına karşın hala yeni yapılan binalarda dahi otopark zorunluluğuna uyulmuyor.
Bir zamanların nezih, sakin yerleşim birimleri bir süre sonra iş yerlerine açılıp ‘cazibe merkezi’ haline gelince sorunu da beraberinde taşıyor.
Rant oluşan yere de birileri hücum ediyor.
Önemli olan rantın nasıl paylaşılacağı…
‘Serbest piyasa’ çerçevesinde ‘gücü’ olanlar mı, ‘tanıdık’ şirketler mi…
Galiba sorun burada…
Not: İstanbul ve diğer büyük kentlerde sorun nasıl çözüldü… Pazar günü devam etmek üzere)
Biliyorsunuz, Başkent’in belli başlı cadde ve sokakları ‘açık otopark’ olarak Büyükşehir Belediyesi tarafından bazı firmalara verildi.
Gazetemiz HT Ankara, bir haftadır hemen her gün konuyla ilgili bir haber yayınlıyor.
Hala açıklığa kavuşmayan çok sayıda soru işareti var.
İhale nasıl yapıldı, hangi yöntemle ilana çıkıldı, kimler ne fiyat verdi…
Soruları çoğaltmak mümkün…
Biz yazdıkça vatandaşlar şikayet yağıyor, ancak yetkililerden net yanıtlar yok…
xxx
Başkent’in trafik sorunu malum…
Özellikle belli merkezlerde park yeri bulmak mümkün değil.
Bazıları da bunu fırsata dönüştürüp cadde ve sokakları parselliyor;
Ortaya yepyeni bir ‘meslek’ grubu çıkıyordu.
Gücünü nereden aldığı belli olmayan ‘değnekçiler…’
xxxx
Sorun ‘mafya’nın kente el atmasından mı yönetimsel mi, otopark kültürümüzün olmamasından mı kaynaklanıyor?
Kızılay ve çevresinden örnek vermek gerekirse;
Maltepe Camisinin çevresi, Kumrular Sokak ve buradaki okulun bahçesi (tatil dönemlerinde) SSK iş Hanı, Kocatepe Camii altı, Sıhhiye çok katlı oto parkı (belediyelerin anlaşmazlığı nedeniyle anlamsız biçimde kapalı), Necatibey Caddesi ve çevredeki okulların bahçesi, Yüksel Caddesindeki okulun bahçesi…
Örnekleri çoğaltmak mümkün…
Buralarda makbuz karşılığı güvenli araç parkında sorun yaşanmazken çoğu araç sahibi, belki de yürümek zahmetine katlanmak istemediği için ara sokaklara park edince ‘serbest’ ekonomi çözümünü buluyor, sokakları sahipleniyordu.
Çok katlı otoparklar boş dururken sokak aralarındaki değnekçiler bayram ediyordu.
Amiyane tabirle makbuzunu kesip vergisini verenler, okula katkı için bahçeyi açanlar sinek avlarken değnekçiler para kırıyordu.
Kurallara uymak yerine her zamanki gibi ‘ne verirsen abi’ kültürü cazip geliyordu.
xxx
Şimdi cadde ve sokakların ‘ihale’ edilmesinden sonra gelen eleştirilere Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek haklı olarak tepki gösteriyor.
Önceki gün HT Ankara’ya verdiği demeçte, “Yıllardır mafyaya kimse ses çıkarmıyordu. Mafyaya serbest de sadece bana mı yasak” diyor.
Ancak Sayın Gökçek, galiba eleştirenlerin ‘mafya düzeni’ni savunduğunu düşünüyor.
xxxx
Şirketlere ‘açık otopark’ olarak verilen yerlerden örnek vermek gerekirse;
Tunalı Hilmi Caddesi’nde şimdiye kadar değnekçiler yoktu…
Bahçeli 7’inci Cadde’deki trafik sıkışıklığı da özellikle akşam saatlerindeki rağbetten kaynaklanıyordu ve ortalıkta da hiç değnekçi görünmüyordu.
xxx
Yasalarda ciddi yaptırım bulunmasına karşın hala yeni yapılan binalarda dahi otopark zorunluluğuna uyulmuyor.
Bir zamanların nezih, sakin yerleşim birimleri bir süre sonra iş yerlerine açılıp ‘cazibe merkezi’ haline gelince sorunu da beraberinde taşıyor.
Rant oluşan yere de birileri hücum ediyor.
Önemli olan rantın nasıl paylaşılacağı…
‘Serbest piyasa’ çerçevesinde ‘gücü’ olanlar mı, ‘tanıdık’ şirketler mi…
Galiba sorun burada…
Not: İstanbul ve diğer büyük kentlerde sorun nasıl çözüldü… Pazar günü devam etmek üzere)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)