HAYAL GİBİ
Bazı rakamlar vardır hayal gibidir.
Örneğin 740 bin nüfuslu Amsterdam yılda 4,2 milyon turiste ev sahipliği yapıyormuş.
Kişi başına 6'ya yakın turist.
Hayal olan bu rakamlar değil tabi. Onlar başarmışlar.
Ankara'nın toplam nüfusu 4 milyon 306 bin kişi.
Bu hesapla Ankara, Amsterdam olsa yılda yaklaşık 24 milyon turist ağırlayacaktı.
Hayal olan bu.
Belki Amsterdam çok abartılı bir örnek.
Bunun yarısı, hatta yarısının yarısı bile 6 milyon eder. Ne yazık ki bu bile hayal.
xxx
Ankara'nın yılda kaç turist ağırladığını biliyor muyuz?
Ankara İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü'nün internetteki sitesine bakın.
Orada hayat 2001 yılında durmuş sanki.
Tek ipucu Esenboğa Havalimanına gelen ve çıkan yabancı sayısıyla ilgili. O da fotoğrafı ne kadar yansıtıyor.
Bu bile tek başına Ankara'nın Amsterdam'ın yarısının yarısı olmasının hayal olduğunu gösteriyor.
Peki, Amsterdam'da olup Ankara'da olmayan ne var?
xxx
Amsterdam'da 50'den fazla müze var. Akla gelebilecek her şeyin müzesi.
Rembrandt, Van Gogh gibi dünyaca ünlü ressamların resimlerini çıplak gözle görebileceğiniz klasik müzelerden laleye, biradan seks müzesine kadar her şeyin müzesi var.
Belki Ankara bir Van Gogh, Rembrandt büyüklüğünde ressamlar yetiştiremedi ama resimlerini bir araya getirip adına müze kurulabilecek üç-dört ressamı bile yok mu?
Tiftik keçisini anlatan bir müzenin olmayışından yakınmak haksızlık mı?
Atatürk'ün Ankara'ya geldiğinde kaldığı, şimdiki Meteoroloji Genel Müdürlüğü binası bile mi müzeye dönüştürülemez?
AOÇ'deki tarihi bira fabrikasının müze yapılması o kadar mı zor?
xxx
Düşünün, sadece gezmek için Ankara'ya gelen bir turist olsanız nerede fotoğraf çektirirsiniz.
Öyle bir fotoğraf ki yıllar sonra Ankara olduğu anlaşılsın.
20 hatta 10 yıl önce Kızılay'da çekilmiş bir fotoğrafa bakarken kaç kişi Kızılay meydanı olduğunu bir çırpıda söyleyebilir?
Oysa bütün dünya kentleri yıllardır korunan meydanlarıyla tanınır.
xxx
Amsterdam'dan devam edelim.
Şehrin amblemi üst üste üç çarpı işareti.
Tarihte yaşadıkları üç büyük felaketi anlatan, akılda kalıcı, basit ve anlamlı bir amblem.
Belediye başkanının dünya görüşünü değil, kentin tarihini anlatıyor.
"Ankara'da müze yok mu?"
Evet var, hem de dünya çapında ama;
Anadolu Medeniyetleri'ni, Mustafa Ayaz Müzesini kaçımız ziyaret etti?
Çünkü Ankara pazarlanmıyor.
xxx
Örnek yine Amsterdam'dan...
"I Amsterdam Card" ismiyle 1-2 gün gibi periyotlarla geçerli kartlarla şehir turiste pazarlanıyor.
Sadece 38 Euroya alınan bu kartla, şehirdeki en önemli müzeler de dahil 20'ye yakın müzeyi başka bir ücret ödemeden gezip, tekneyle şehrin kanallarında tur atıp, birçok restorandan indirimli yararlanıp, tüm toplu taşım araçlarına ücret ödemeden binebiliyorsunuz.
"Ankara Kartı" diye bir kartla tüm Ankara'yı gezmek mümkün müdür?
Galiba şimdilik sadece ‘hayal'
28 Aralık 2010 Salı
25 Aralık 2010 Cumartesi
HABERTÜRK YAZILARI/ NE OLMAK İSTERDİM
NE OLMAK İSTERDİM
Başkent'te yaşıyorsanız daha sık duyarsınız bu klasik cümleyi:
"Sen benim kim olduğumu biliyor musun?"
Ya arkasında ‘devlet' gücü vardır...
Ya da o devlet gücünü kullanan birinin yakınıdır.
Çoğu zaman diyalog sürer gider...
Çünkü karşısındakinin de ‘devlet' gücünü kullanan daha üst makamda olma ihtimali diğer kentlere göre daha yüksektir;
-Peki, sen benim kim olduğumu biliyor musun?...
Otobüste, dolmuşta, herhangi bir kuyrukta, alış veriş yaparken...
Sabahın erken saatlerinden, gecenin yarısına kadar herhangi bir zamanda, herhangi bir yerde...
- Benim kim olduğumu biliyor musun?...
Bu muhabbetin taraflarından biri sıradan bir devlet memuruysa ve "Eeee, söylersen öğreneceğim" gibi şakayla karışık hafif ukalalıkla yanıt verirse sonu genellikle aynı biter:
Sürgün...
xxx
Çok şükür;
Mesleğimden de işimden de memnunum.
Bir aksilik olmazsa bırakmayı da düşünmüyorum.
Ama geçen hafta Resmi Gazete'de yayınlanan bir atama kararnamesinden bu yana zihnim allak bullak...
Adeta kimyam bozuldu.
Neredeyse her caddesinde devlet dairesinin olduğu, sosyal statünün bu kadar çok ‘ezme' aracı olarak kullanıldığı, insanların ceplerinde afili kartvizitler taşıdığı bu kentte başka bir iş yapamaz mıydım?
xxx
"Devlet Destekleri Genel Müdürlüğü'ne...."
Keşke bakmaz olsaydım o Resmi Gazete'ye...
O günden beri hayal kuruyorum.
-Ne iş yapıyorsun?
-Devlet Destekleri Genel Müdürüyüm..
O nasıl bir statüdür öyle...
İçinde hem ‘devlet' var gücü temsil eden;
Hem ‘destek'...
Daha büyük gücü, parayı temsil eden...
Kim ezilmez ki bunun karşısında?...
xxx
Bir de Kurul var...
Devlet Desteklerini İzleme ve Denetleme Kurulu.
Kurulun başkanı yine Devlet Destekleri Genel Müdürü.
Maliye, Sanayi bakanlıkları, DPT, Hazine ve Dış Ticaret müsteşarlıkları, Rekabet Kurumu'ndan birer üye...
xxx
Dedim ya, taktım kafaya...
Kanunlarını falan açıp başladım okumaya....
Kurul üyeleri müşterek kararnameyle atanacak. Kararlarında bağımsız olacak, Aldığı kararlar kesin kabul edilecek. Kurulun sekretarya hizmetleri Devlet Destekleri Genel Müdürlüğünce yürütülecek. Kurul harcamaları, Hazine Müsteşarlığı bütçesinden karşılanacak.
Ne iş mi yapacak?
AB ile anlaşmalara uygun olarak devlet desteklerinin ilke ve prensiplerini belirleyecek, bu desteklerin uygunluğunu inceleyecek, izleyecek, denetleyecek. Uygulama sonuçlarını desteği verenlerden temin ederek Avrupa Komisyonuna ve ilgili mercilere gerekli bildirimleri yapacak.
Kanuna aykırı olduğundan şüphe edilen desteğin durdurulmasına da karar verebilecek.
Adı büyük, görevi büyük...
xxx
Başka ne olabilirdim Başkent'te...
Sağı solu karıştırdım.
Beğendiğim bir görev de Büyükşehir Belediyesi'nden çıktı.
"Kent Estetiği Daire Başkanı"
Genel Müdürlük değil, bir gücü barındırmıyor ama bunun da adı kulağa güzel geliyor.
İnsanın içinin yağı eriyor duyunca, bir hoş oluyor
‘Kent Estetiği"...
Ankara ve estetik
Neler yapılmaz ki...
xxx
Bu makamdakileri tanımıyorum.
Kesinlikle hak ederek, zor yollardan geçerek gelmişlerdir.
En iyisi otur oturduğun yerde...
Başkent'te yaşıyorsanız daha sık duyarsınız bu klasik cümleyi:
"Sen benim kim olduğumu biliyor musun?"
Ya arkasında ‘devlet' gücü vardır...
Ya da o devlet gücünü kullanan birinin yakınıdır.
Çoğu zaman diyalog sürer gider...
Çünkü karşısındakinin de ‘devlet' gücünü kullanan daha üst makamda olma ihtimali diğer kentlere göre daha yüksektir;
-Peki, sen benim kim olduğumu biliyor musun?...
Otobüste, dolmuşta, herhangi bir kuyrukta, alış veriş yaparken...
Sabahın erken saatlerinden, gecenin yarısına kadar herhangi bir zamanda, herhangi bir yerde...
- Benim kim olduğumu biliyor musun?...
Bu muhabbetin taraflarından biri sıradan bir devlet memuruysa ve "Eeee, söylersen öğreneceğim" gibi şakayla karışık hafif ukalalıkla yanıt verirse sonu genellikle aynı biter:
Sürgün...
xxx
Çok şükür;
Mesleğimden de işimden de memnunum.
Bir aksilik olmazsa bırakmayı da düşünmüyorum.
Ama geçen hafta Resmi Gazete'de yayınlanan bir atama kararnamesinden bu yana zihnim allak bullak...
Adeta kimyam bozuldu.
Neredeyse her caddesinde devlet dairesinin olduğu, sosyal statünün bu kadar çok ‘ezme' aracı olarak kullanıldığı, insanların ceplerinde afili kartvizitler taşıdığı bu kentte başka bir iş yapamaz mıydım?
xxx
"Devlet Destekleri Genel Müdürlüğü'ne...."
Keşke bakmaz olsaydım o Resmi Gazete'ye...
O günden beri hayal kuruyorum.
-Ne iş yapıyorsun?
-Devlet Destekleri Genel Müdürüyüm..
O nasıl bir statüdür öyle...
İçinde hem ‘devlet' var gücü temsil eden;
Hem ‘destek'...
Daha büyük gücü, parayı temsil eden...
Kim ezilmez ki bunun karşısında?...
xxx
Bir de Kurul var...
Devlet Desteklerini İzleme ve Denetleme Kurulu.
Kurulun başkanı yine Devlet Destekleri Genel Müdürü.
Maliye, Sanayi bakanlıkları, DPT, Hazine ve Dış Ticaret müsteşarlıkları, Rekabet Kurumu'ndan birer üye...
xxx
Dedim ya, taktım kafaya...
Kanunlarını falan açıp başladım okumaya....
Kurul üyeleri müşterek kararnameyle atanacak. Kararlarında bağımsız olacak, Aldığı kararlar kesin kabul edilecek. Kurulun sekretarya hizmetleri Devlet Destekleri Genel Müdürlüğünce yürütülecek. Kurul harcamaları, Hazine Müsteşarlığı bütçesinden karşılanacak.
Ne iş mi yapacak?
AB ile anlaşmalara uygun olarak devlet desteklerinin ilke ve prensiplerini belirleyecek, bu desteklerin uygunluğunu inceleyecek, izleyecek, denetleyecek. Uygulama sonuçlarını desteği verenlerden temin ederek Avrupa Komisyonuna ve ilgili mercilere gerekli bildirimleri yapacak.
Kanuna aykırı olduğundan şüphe edilen desteğin durdurulmasına da karar verebilecek.
Adı büyük, görevi büyük...
xxx
Başka ne olabilirdim Başkent'te...
Sağı solu karıştırdım.
Beğendiğim bir görev de Büyükşehir Belediyesi'nden çıktı.
"Kent Estetiği Daire Başkanı"
Genel Müdürlük değil, bir gücü barındırmıyor ama bunun da adı kulağa güzel geliyor.
İnsanın içinin yağı eriyor duyunca, bir hoş oluyor
‘Kent Estetiği"...
Ankara ve estetik
Neler yapılmaz ki...
xxx
Bu makamdakileri tanımıyorum.
Kesinlikle hak ederek, zor yollardan geçerek gelmişlerdir.
En iyisi otur oturduğun yerde...
22 Aralık 2010 Çarşamba
HABERTÜRK YAZILARI/ ODUNCULAR SOKAĞI
ODUNCULAR SOKAK
Eski adı Oduncular Sokak'mış...
Sonraları gelişmişliğe ayak uydurmuş, ‘Yakıtçılar Sokak' olmuş.
Hacettepe tren köprüsü ile İncesu deresi arasında sıkışmış kalmış.
Bir tarafında Refik Saydam Hıfzıssıhha Enstitüsü.
Adını bir zamanlar dere üzerindeki köprünün yanındaki odun ve kömür dükkanlarından alan bu sokak artık kimse için bir şey ifade etmiyor.
xxx
Bu daracık sokak herhangi bir Avrupa ülkesinde olsa hemen koruma altına alınırdı.
Ankara'da ise çoktan unutulmuş gitmiş.
Halbuki o dar sokaktan iki unutulmaz isim çıkmış.
Bugün ‘duayen' sıfatıyla anılan iki isim.
Hem de aynı apartmandan.
‘Şerefli Apartmanı'ndan...
xxx
Yakıtçılar Sokak 53 Numara.
Bu adres, 60 yıl kadar önce Türkiye Cumhuriyeti'nin tarihine damgasını vuracak iki kişiye ev sahipliği yapmış.
Süleyman Demirel ve Altan Öymen...
‘Öfkeli Yıllar' adlı kitabında anlatmıştı öyküsünü.
Meslekte 60'ıncı yılını kutlayan ‘Altan Abi' ile önceki akşam, Trilye'de dost sohbetinde bir araya gelme fırsatı bulduk.
Yakıtçılar Sokağı'nı dün gibi hatırlıyordu.
Hatta kitabı yazarken gitmiş, aynı apartmanın önünde yeniden fotoğraf çektirmiş.
Demirel'in kendisiyle özdeşleşen Güniz Sokak'taki evinde de hala kullandığı 427'li telefonun öyküsünü anlatırken, aramızdan erken ayrılan kardeşi Örsan Öymen'i de anmış olduk.
Her gördüğünde sorarmış Demirel;
-"Örsan sizin Sıhhiye'deki evin numarası neydi?"
Örsan Öymen, o yıllarda küçük olduğu için hatırlamıyor, ama Demirel her seferinde söylermiş.
İşin sırrını Altan Abi anlattı:
"Demirel o yıllarda DSİ'de mühendisti. Eve telefon almak çok zordu. Biz taşınırken babama rica etmiş. Babam da telefonu Demirel'e devretmiş. Hafızası çok güçlüdür ama aynı zamanda kendi numarası olduğu için unutmuyor. Örsan da bunu bilmediği için, ‘ya müthiş bir hafızası var, bizim evin numarasını bile biliyor' diye düşünürdü."
xxx
Mesleğimizi yıllarca Altan Öymen'in kurduğu Ajans'ta sürdürdük.
Bizim için işyerinden öte ‘okul' olan ANKA'da...
Siyasete atılınca, üstelik basından sorumlu Devlet Bakanı da olunca ‘ikisi bir arada olmaz' deyip devretmiş çalışanlara.
Tabii ücretsiz.
Devrederken de ‘herkese eşit hisse olursa yönetilemez, birinin sahip çıkması lazım' diyerek hisselerin yüzde 51'ini Müşerref Hekimoğlu'na vermiş.
Çok değil aradan 3-4 yıl geçtikten sonra 12 Eylül darbesi ile milletvekilliği sona erince geri dönmek istemiş.
Ama ‘Müşerref Abla' olmaz demiş.
"Doğrusunu yaptı Müşerref" diyordu:
-"Ben de olsaydım çalışanların kafası karışacaktı, kime patron diye bakacaklardı. Ajans zarar görürdü."
Var mı bugün böyle bir siyasetçi, gazeteci?
xxx
Altan Öymen o yıllardan sonra İstanbullu oldu...
Cumhurbaşkanlığı basın danışmanı Ahmet Sever, Habertürk'ten Muharrem Sarıkaya, Ünsal Ünlü, Vatan'dan Bilal-Semra Çetin'le beraber Altan Abi'yi dinlerken ‘Ankaralı gazeteciler olarak ne çok şey kaybetmişiz İstanbul'a kaptırmakla" diye düşünüyordum.
Ama asıl üzülmemiz gereken Başkent'in hafızasını, kimliğini giderek yitirmesi galiba...
Bir Cumhurbaşkanı, bir genel başkan çıkaran Şerefli Apartmanı da yıkıldıktan sonra...
Eski adı Oduncular Sokak'mış...
Sonraları gelişmişliğe ayak uydurmuş, ‘Yakıtçılar Sokak' olmuş.
Hacettepe tren köprüsü ile İncesu deresi arasında sıkışmış kalmış.
Bir tarafında Refik Saydam Hıfzıssıhha Enstitüsü.
Adını bir zamanlar dere üzerindeki köprünün yanındaki odun ve kömür dükkanlarından alan bu sokak artık kimse için bir şey ifade etmiyor.
xxx
Bu daracık sokak herhangi bir Avrupa ülkesinde olsa hemen koruma altına alınırdı.
Ankara'da ise çoktan unutulmuş gitmiş.
Halbuki o dar sokaktan iki unutulmaz isim çıkmış.
Bugün ‘duayen' sıfatıyla anılan iki isim.
Hem de aynı apartmandan.
‘Şerefli Apartmanı'ndan...
xxx
Yakıtçılar Sokak 53 Numara.
Bu adres, 60 yıl kadar önce Türkiye Cumhuriyeti'nin tarihine damgasını vuracak iki kişiye ev sahipliği yapmış.
Süleyman Demirel ve Altan Öymen...
‘Öfkeli Yıllar' adlı kitabında anlatmıştı öyküsünü.
Meslekte 60'ıncı yılını kutlayan ‘Altan Abi' ile önceki akşam, Trilye'de dost sohbetinde bir araya gelme fırsatı bulduk.
Yakıtçılar Sokağı'nı dün gibi hatırlıyordu.
Hatta kitabı yazarken gitmiş, aynı apartmanın önünde yeniden fotoğraf çektirmiş.
Demirel'in kendisiyle özdeşleşen Güniz Sokak'taki evinde de hala kullandığı 427'li telefonun öyküsünü anlatırken, aramızdan erken ayrılan kardeşi Örsan Öymen'i de anmış olduk.
Her gördüğünde sorarmış Demirel;
-"Örsan sizin Sıhhiye'deki evin numarası neydi?"
Örsan Öymen, o yıllarda küçük olduğu için hatırlamıyor, ama Demirel her seferinde söylermiş.
İşin sırrını Altan Abi anlattı:
"Demirel o yıllarda DSİ'de mühendisti. Eve telefon almak çok zordu. Biz taşınırken babama rica etmiş. Babam da telefonu Demirel'e devretmiş. Hafızası çok güçlüdür ama aynı zamanda kendi numarası olduğu için unutmuyor. Örsan da bunu bilmediği için, ‘ya müthiş bir hafızası var, bizim evin numarasını bile biliyor' diye düşünürdü."
xxx
Mesleğimizi yıllarca Altan Öymen'in kurduğu Ajans'ta sürdürdük.
Bizim için işyerinden öte ‘okul' olan ANKA'da...
Siyasete atılınca, üstelik basından sorumlu Devlet Bakanı da olunca ‘ikisi bir arada olmaz' deyip devretmiş çalışanlara.
Tabii ücretsiz.
Devrederken de ‘herkese eşit hisse olursa yönetilemez, birinin sahip çıkması lazım' diyerek hisselerin yüzde 51'ini Müşerref Hekimoğlu'na vermiş.
Çok değil aradan 3-4 yıl geçtikten sonra 12 Eylül darbesi ile milletvekilliği sona erince geri dönmek istemiş.
Ama ‘Müşerref Abla' olmaz demiş.
"Doğrusunu yaptı Müşerref" diyordu:
-"Ben de olsaydım çalışanların kafası karışacaktı, kime patron diye bakacaklardı. Ajans zarar görürdü."
Var mı bugün böyle bir siyasetçi, gazeteci?
xxx
Altan Öymen o yıllardan sonra İstanbullu oldu...
Cumhurbaşkanlığı basın danışmanı Ahmet Sever, Habertürk'ten Muharrem Sarıkaya, Ünsal Ünlü, Vatan'dan Bilal-Semra Çetin'le beraber Altan Abi'yi dinlerken ‘Ankaralı gazeteciler olarak ne çok şey kaybetmişiz İstanbul'a kaptırmakla" diye düşünüyordum.
Ama asıl üzülmemiz gereken Başkent'in hafızasını, kimliğini giderek yitirmesi galiba...
Bir Cumhurbaşkanı, bir genel başkan çıkaran Şerefli Apartmanı da yıkıldıktan sonra...
18 Aralık 2010 Cumartesi
HABERTÜRK YAZILARI/ KURULTAYLAR KENTİ
KURULTAYLAR KENTİ
Günlerdir kurultay haberleriyle yatıp kalkıyoruz.
Çarşaf mı, blok liste mi?
Kimler aday, kimler liste dışı...
xxx
Nihayet bir kurultay daha bitti.
Soruların büyük bölümü yanıtını buldu;
Sırada yeni yeni sorular:
Bu kadroyla bir şey yapılabilir mi?...
Ankara siyasetin başkenti olunca kurultaylar sık sık gündemimize geliyor.
Dün 15'inci olağanüstü kurultayını yapan CHP'nin kurultay tarihi Ankara dışında bir kongre ile başlıyor.
CHP, Sivas Kongresi'ni birinci kurultay olarak kabul ediyor.
4 Eylül 1919'da, Kurtuluş mücadelesinin, Türkiye Cumhuriyeti'nin temellerinin atıldığı Sivas Kongresi, CHP'nin kuruluşun miladı olarak benimseniyor.
Kuruluş tarihi de Cumhuriyetinin ilanının öncesine rastlıyor.
Kurtuluş Savaşını örgütleyen ve yürüten "Anadolu ve Rumeli Müdafa-i Hukuk Cemiyeti" 9 Eylül 1923'te kurulan ‘Halk Fırkası'na katılıyor, kuruluş dilekçesi 11 Eylül 1923'te İçişleri Bakanlığı'na veriliyor.
İkincisi ise 15 Ekim 1927'de Atatürk'ün 'Nutuk'u okuduğu Kurultay .
xxx
Kimileri için parti kongreleri, Başkent'ın ‘sıkıcılığının" göstergesi olsa da kurultaylar tarihi Türkiye'nin siyasi tarihidir aynı zamanda...
Ülkenin fotoğrafı çekilir;
Özeleştiri yapılır, hedefler konur...
Bazıları için ‘liste yarışı', ‘yönetime girme fırsatı' olsa da
Ülkenin geleceği belirlenir...
Kimileri için salonlar şov arenası, kavga mekanı, curcuna, demeç fırsatı olsa da kongreler, asıl büyük yarışa hazırlıktır, seçim provasıdır.
xxx
Dün CHP Kurultayını izlerken geçmişteki kongreleri hatırlamaya çalıştım.
Kesin sayı çıkarmak mümkün değil.
Özal'a suikast düzenlenen tarihi kongre, İnönü-Baykal yarışlarına sahne olan SHP kongreleri, ANAP'ta Akbulut sürprizi, Hasan Celal Güzel'in tek başına savaşı, kürsüde rahmetli Mustafa Taşar ile Namık Kemal Zeybek'in yumruklaşması, CHP-SHP birleşme kurultayları, Baykal'ın Ricky Martin'in şarkısı eşliğinde sahneye inişi, Özal'ın Cem Karaca ile sahne şovu, Alpaslan Türkeş'in Nazım'dan şiir okumaları, Necmettin Erbakan'ın saatler süren konuşmaları, Fazilet'teki gelenekçi-yenilikçi kavgaları, Kürt partilerinden birinde Türk Bayrağının yere atılması, MHP'di "illegaliteye çekiliyoruz" restleşmeleri...
Kiminin evsahibi Atatürk Kapalı Spor Salonu, kimisi Selim Sırrı Tarcan, son yıllarda ASKİ Kapalı Spor Salonu...
Son 25 yılın fotoğrafı...
xxx
Hele ilk kongre...
Ankara'da izlediğim kongre sayısını unutsam da ilkini unutmam mümkün değil.
Özallı yıllar...
1983'te tek başına iktidara gelmiş;
Fırtına gibi esiyordu.
Alınan kararlardan ülkenin başı dönmüştü.
Dört eğilimi bir araya getirmişti.
Ama ilk kongresi dört eğilimin kıyasıya yarışına sahne oluyordu.
Mehmet Keçeciler, Mustafa Taşar, Halil Şıvgın kongrenin baş aktörleriydi.
Salon ekipler savaşına sahne olurken kavga bambaşka bir nedenle çıktı.
Korumalar gazetecilere saldırmaya başladı.
Kimimizin fotoğraf makinesi kırıldı, kimimizin burnu kanadı.
Sonunda gazeteciler birlik olup salonu terk etti.
Özal gelip özür dileyip gönül alıncaya kadar da girmediler.
xxx
Her ne kadar kurultaylar kenti olsa da modern bir kongre merkezi bulunmayan Başkent'te Ankara Arena da ilk sınavından başarıyla çıktı.
Kimisi ‘Bunun için de Ankara'ya gidilmez ki" dese de Başkent'te kongre izlemek bir ayrıcalıktır.
Günlerdir kurultay haberleriyle yatıp kalkıyoruz.
Çarşaf mı, blok liste mi?
Kimler aday, kimler liste dışı...
xxx
Nihayet bir kurultay daha bitti.
Soruların büyük bölümü yanıtını buldu;
Sırada yeni yeni sorular:
Bu kadroyla bir şey yapılabilir mi?...
Ankara siyasetin başkenti olunca kurultaylar sık sık gündemimize geliyor.
Dün 15'inci olağanüstü kurultayını yapan CHP'nin kurultay tarihi Ankara dışında bir kongre ile başlıyor.
CHP, Sivas Kongresi'ni birinci kurultay olarak kabul ediyor.
4 Eylül 1919'da, Kurtuluş mücadelesinin, Türkiye Cumhuriyeti'nin temellerinin atıldığı Sivas Kongresi, CHP'nin kuruluşun miladı olarak benimseniyor.
Kuruluş tarihi de Cumhuriyetinin ilanının öncesine rastlıyor.
Kurtuluş Savaşını örgütleyen ve yürüten "Anadolu ve Rumeli Müdafa-i Hukuk Cemiyeti" 9 Eylül 1923'te kurulan ‘Halk Fırkası'na katılıyor, kuruluş dilekçesi 11 Eylül 1923'te İçişleri Bakanlığı'na veriliyor.
İkincisi ise 15 Ekim 1927'de Atatürk'ün 'Nutuk'u okuduğu Kurultay .
xxx
Kimileri için parti kongreleri, Başkent'ın ‘sıkıcılığının" göstergesi olsa da kurultaylar tarihi Türkiye'nin siyasi tarihidir aynı zamanda...
Ülkenin fotoğrafı çekilir;
Özeleştiri yapılır, hedefler konur...
Bazıları için ‘liste yarışı', ‘yönetime girme fırsatı' olsa da
Ülkenin geleceği belirlenir...
Kimileri için salonlar şov arenası, kavga mekanı, curcuna, demeç fırsatı olsa da kongreler, asıl büyük yarışa hazırlıktır, seçim provasıdır.
xxx
Dün CHP Kurultayını izlerken geçmişteki kongreleri hatırlamaya çalıştım.
Kesin sayı çıkarmak mümkün değil.
Özal'a suikast düzenlenen tarihi kongre, İnönü-Baykal yarışlarına sahne olan SHP kongreleri, ANAP'ta Akbulut sürprizi, Hasan Celal Güzel'in tek başına savaşı, kürsüde rahmetli Mustafa Taşar ile Namık Kemal Zeybek'in yumruklaşması, CHP-SHP birleşme kurultayları, Baykal'ın Ricky Martin'in şarkısı eşliğinde sahneye inişi, Özal'ın Cem Karaca ile sahne şovu, Alpaslan Türkeş'in Nazım'dan şiir okumaları, Necmettin Erbakan'ın saatler süren konuşmaları, Fazilet'teki gelenekçi-yenilikçi kavgaları, Kürt partilerinden birinde Türk Bayrağının yere atılması, MHP'di "illegaliteye çekiliyoruz" restleşmeleri...
Kiminin evsahibi Atatürk Kapalı Spor Salonu, kimisi Selim Sırrı Tarcan, son yıllarda ASKİ Kapalı Spor Salonu...
Son 25 yılın fotoğrafı...
xxx
Hele ilk kongre...
Ankara'da izlediğim kongre sayısını unutsam da ilkini unutmam mümkün değil.
Özallı yıllar...
1983'te tek başına iktidara gelmiş;
Fırtına gibi esiyordu.
Alınan kararlardan ülkenin başı dönmüştü.
Dört eğilimi bir araya getirmişti.
Ama ilk kongresi dört eğilimin kıyasıya yarışına sahne oluyordu.
Mehmet Keçeciler, Mustafa Taşar, Halil Şıvgın kongrenin baş aktörleriydi.
Salon ekipler savaşına sahne olurken kavga bambaşka bir nedenle çıktı.
Korumalar gazetecilere saldırmaya başladı.
Kimimizin fotoğraf makinesi kırıldı, kimimizin burnu kanadı.
Sonunda gazeteciler birlik olup salonu terk etti.
Özal gelip özür dileyip gönül alıncaya kadar da girmediler.
xxx
Her ne kadar kurultaylar kenti olsa da modern bir kongre merkezi bulunmayan Başkent'te Ankara Arena da ilk sınavından başarıyla çıktı.
Kimisi ‘Bunun için de Ankara'ya gidilmez ki" dese de Başkent'te kongre izlemek bir ayrıcalıktır.
15 Aralık 2010 Çarşamba
HABERTÜRK YAZILARI/ CİNNET VAKTİ
CİNNET VAKTİ
Bazen insan gördüklerine, duyduklarına, okuduklarına inanamıyor.
Son üç beş gündür, yaşananlara, tartışmalara bakın;
Sanki ‘Ankara için cinnet vakti'...
xxx
İlk haber kimilerine göre Başkent'in ‘zengin gettosu Çayyolu'ndan;
Polis lüks bir lokantaya girmiş.
Aileleriyle birlikte yemek yiyen çocukların kimliklerini toplamış, sonra ‘tutanak' karşılığı anne babalarına teslim etmiş.
Gerekçe; içkili yerlere 18 yaşından küçükler, yanlarında aileleri de olsa giremezmiş.
Yasalarda, yönetmeliklerde varmış...
Yasa, yönetmelik, nizammane 1930'lardan kalmış;
"Bar, kafeşantan ve meyhanelere yanlarında veli ve vasileri olsa bile 18 yaşından aşağı küçüklerin girmelerini polis meneder..."
Dili bile 1930 kafası...
8 yıl önce AB'ye uyum için değiştirilmiş, ama galiba kimsenin aklına bile gelmemiş;
Kafaların, mantığın değişmediği, polisin gidip ailelerin yanlarından çocuklarını toplayabileceği...
Bazılarının savunması daha vahim;
"Ankara'da sık sık böyle kontrol yapılıyor, zengin semtinde yapılınca herkes ayağa kalktı..."
Demek ki Metin Feyzioğlu Ankara Baro başkanlığına seçilmese; tesadüfen o gün o lokantada olmasa sürüp gidecek;
Kimse de yadırgamayacak, itiraz etmeyecek.
xxx
Neyse ki siyasetçilerimiz olaya el koydu;
Her gün bir demeç, bir açıklama.
Belki yakında yasaya el atılır, AB'ye uygun hale getirilir.
Tıpkı 8-9 yıl önce Tunceli'de sırf bir birahanede çalışıyor diye üniversiteli kızların gözaltına alınması gibi.
Belki de bu kez ‘AB'ye uygun hale getiriliyor' görüntüsüyle yine geriye gidilmez.
xxx
Bir başka haber Tunalı Hilmi'den;
Hani bir zamanlar Ankara'nın Champs Elysées'i olacak hayali kurulan caddesinden...
Bırakın Şanzelize olmayı, eski günlerini mumla arayan caddeden...
Birileri, "Biz belediyeden geliyoruz, süsleri kaldırın" demiş.
Üç gün süre vermişler, kaldırmayanı ceza ile tehdit etmişler.
Yılbaşı heyecanına kapılıp dükkanlarının önlerindeki ağaçları süslemeye kalkanların hevesleri kursağında kalmış.
Araştırınca gelen ‘densiz'lerin Büyükşehir Belediyesi'nden olmadığı anlaşıldı.
Ama kim oldukları meçhul...
Referandum öncesi Ankara sokaklarına slogan yazanları MOBESE kameralarından bulup ceza kesenler, herhalde Belediye adına sahte denetim yapanları bulup kamuoyu önünde rezil ederler...
xxx
Yılbaşı turizmi belli başlı bütün dünya kentleri için büyük bir gelir kapısı haline geldi.
Londra Trafalgar, Paris Champs Elysées ve Zafer Takı, Moskova Kızıl Meydan, Berlin Branderburg Meydanı...
Günler öncesinden ışıl ışıl hale getirildi.
Fotoğraflar, her görene ‘gel gel' dedirtiyor...
Ankara'yı ise gece çıkıp dolaşın isterseniz.
Yılbaşına sayılı günler kaldı ama büyük alış veriş merkezleri, Tunalı'da birkaç mağaza, Çayyolu'nda bazı mekanlar dışında neredeyse her yer karanlık;
İnsanları birazcık olsa neşelendiren, yaşama sevinci katan, günlük sıkıntılarını unutturan görüntü var mı?
‘Gri kent' imajının yerleşmesi için her şey yapılıyor.
Üzerine de kısır tartışmalar...
Sanki "Ankara için cinnet vakti..."
Bazen insan gördüklerine, duyduklarına, okuduklarına inanamıyor.
Son üç beş gündür, yaşananlara, tartışmalara bakın;
Sanki ‘Ankara için cinnet vakti'...
xxx
İlk haber kimilerine göre Başkent'in ‘zengin gettosu Çayyolu'ndan;
Polis lüks bir lokantaya girmiş.
Aileleriyle birlikte yemek yiyen çocukların kimliklerini toplamış, sonra ‘tutanak' karşılığı anne babalarına teslim etmiş.
Gerekçe; içkili yerlere 18 yaşından küçükler, yanlarında aileleri de olsa giremezmiş.
Yasalarda, yönetmeliklerde varmış...
Yasa, yönetmelik, nizammane 1930'lardan kalmış;
"Bar, kafeşantan ve meyhanelere yanlarında veli ve vasileri olsa bile 18 yaşından aşağı küçüklerin girmelerini polis meneder..."
Dili bile 1930 kafası...
8 yıl önce AB'ye uyum için değiştirilmiş, ama galiba kimsenin aklına bile gelmemiş;
Kafaların, mantığın değişmediği, polisin gidip ailelerin yanlarından çocuklarını toplayabileceği...
Bazılarının savunması daha vahim;
"Ankara'da sık sık böyle kontrol yapılıyor, zengin semtinde yapılınca herkes ayağa kalktı..."
Demek ki Metin Feyzioğlu Ankara Baro başkanlığına seçilmese; tesadüfen o gün o lokantada olmasa sürüp gidecek;
Kimse de yadırgamayacak, itiraz etmeyecek.
xxx
Neyse ki siyasetçilerimiz olaya el koydu;
Her gün bir demeç, bir açıklama.
Belki yakında yasaya el atılır, AB'ye uygun hale getirilir.
Tıpkı 8-9 yıl önce Tunceli'de sırf bir birahanede çalışıyor diye üniversiteli kızların gözaltına alınması gibi.
Belki de bu kez ‘AB'ye uygun hale getiriliyor' görüntüsüyle yine geriye gidilmez.
xxx
Bir başka haber Tunalı Hilmi'den;
Hani bir zamanlar Ankara'nın Champs Elysées'i olacak hayali kurulan caddesinden...
Bırakın Şanzelize olmayı, eski günlerini mumla arayan caddeden...
Birileri, "Biz belediyeden geliyoruz, süsleri kaldırın" demiş.
Üç gün süre vermişler, kaldırmayanı ceza ile tehdit etmişler.
Yılbaşı heyecanına kapılıp dükkanlarının önlerindeki ağaçları süslemeye kalkanların hevesleri kursağında kalmış.
Araştırınca gelen ‘densiz'lerin Büyükşehir Belediyesi'nden olmadığı anlaşıldı.
Ama kim oldukları meçhul...
Referandum öncesi Ankara sokaklarına slogan yazanları MOBESE kameralarından bulup ceza kesenler, herhalde Belediye adına sahte denetim yapanları bulup kamuoyu önünde rezil ederler...
xxx
Yılbaşı turizmi belli başlı bütün dünya kentleri için büyük bir gelir kapısı haline geldi.
Londra Trafalgar, Paris Champs Elysées ve Zafer Takı, Moskova Kızıl Meydan, Berlin Branderburg Meydanı...
Günler öncesinden ışıl ışıl hale getirildi.
Fotoğraflar, her görene ‘gel gel' dedirtiyor...
Ankara'yı ise gece çıkıp dolaşın isterseniz.
Yılbaşına sayılı günler kaldı ama büyük alış veriş merkezleri, Tunalı'da birkaç mağaza, Çayyolu'nda bazı mekanlar dışında neredeyse her yer karanlık;
İnsanları birazcık olsa neşelendiren, yaşama sevinci katan, günlük sıkıntılarını unutturan görüntü var mı?
‘Gri kent' imajının yerleşmesi için her şey yapılıyor.
Üzerine de kısır tartışmalar...
Sanki "Ankara için cinnet vakti..."
12 Aralık 2010 Pazar
HABERTÜRK YAZILARI/ MEMLEKETİMDEN İNSAN MANZARALARI
MEMLEKETİMDEN İNSAN MANZARALARI
Sahnenin ortasında bir masa.
Masada bir adam...
Bir buçuk saat boyunca alıp götürüyor sizi, yıllar öncesine.
Haydarpaşa'ya, Hereke'ye, İzmit'e, Ankara'ya, Çankırı'ya...
Ve çokça cezaevine...
Oysa sahnenin ortasında tek başına...
xxx
‘Memleketimden İnsan Manzaraları' bitmez tükenmez bir mecra...
Kim bilir kaç sanatçıya ilham verdi...
Kaç tablo, kaç heykel yapıldı;
Kaç şarkı bestelendi üstüne...
Daha bestelenecek?
xxx
Rüştü Asyalı.
Çocukluğumuzun "Keloğlan, keleş oğlanı"
Gençliğimizin ‘Nazım sesi'...
Sahnenin ortasında tek başına...
Boynunda kırmızı kaşkolu
Yerinden bile kalkmadan, kostüm bile değiştirmeden kılıktan kılığa giriyor
Bir buçuk saat boyunca şiiri oynuyor, piyano eşliğinde.
Kimi zaman Haydarpaşa Garında bir gazeteci, kimi zaman trende bir mahkum ve jandarma veya yemekli vagondaki yeni zengin ...
Kimi zaman Memetçik memet...
Sadece ses tonu ve mimikleri değişiyor.
Yeri geliyor, Moskova yakınlarında asılan Partizan;
Yeri geliyor Moskova Radyosundan yükselen senfoni...
xxx
Nihat Asyalı zor bir işi başarmış...
Nazım'ın 5 kitaplık başyapıtından, 20 bin dizesi arasından 11 ‘öykü' çıkarmış.
Cem İdiz, Nazım'ın müziğini yorumlamış; yetmemiş piyanonun başına geçip sahnede yerini almış.
xxx
Önceki akşam galası vardı "Memleketimden İnsan Manzaraları'ndan 11 tablo"nun...
Bir türlü tiyatro sahnesi olmasına alışamadığımız;
Bizim yaştakilerin nostaljik Akün Sinemasında.
Bir buçuk saat boyunca ışıklar 11 ayrı tabloyu aydınlattı;
Cem İdiz piyanosuyla bir Nazım resitali verdi.
Artık sesi Nazım'la özdeşleşen Rüştü Asyalı, okudu, oynadı, şarkılar söyledi Nazım'dan.
xxx
Bir şiir dinletisi değil '11 tablo.'
Bir resital hiç değil.
Nazım'ın gözünden bir Anadolu yolculuğu...
Sadece müzikle, sadece ışıkla, bir dil ustasının, Rüştü Asyalı'nın sesiyle 1940'ların dünyasına bir yolculuk...
İki bölümlük oyun bittiğinde darmadağın olmuştuk.
Ankara'ya düştüğünde yolları kapatan ilk karı;
Etrafı kaplayan sisi düşünecek hal kalmamıştı.
Meclis'teki kavgalı HSYK görüşmelerini;
CHP'deki ‘çarşaf mı blok mu' tartışmalarını çoktan unutmuş;
Çankırı Cezaevindeki ‘peder' vardı aklımızda;
Halil Ustanın karşısındaki, parmağını prese ezdiren 13 yaşındaki işçi Kerim.
Ve Dümelli Memet;
Harmanını, iki bebesini komşuya koyup, sürekli yarma çorbası içmekten bağırsağı düğümlenen karısını hastaneye getiren, doktora "bir sarı hap" için yalvaran; ameliyattan sonra da iyileşmeyeceğini anlayarak hastanede bırakıp, ağlaya ağlaya köyüne dönen Dümelli Memet...
Bir kez daha fark ediyorduk
70 yıl geçse de değişmiyordu insan manzaraları...
Sahnenin ortasında bir masa.
Masada bir adam...
Bir buçuk saat boyunca alıp götürüyor sizi, yıllar öncesine.
Haydarpaşa'ya, Hereke'ye, İzmit'e, Ankara'ya, Çankırı'ya...
Ve çokça cezaevine...
Oysa sahnenin ortasında tek başına...
xxx
‘Memleketimden İnsan Manzaraları' bitmez tükenmez bir mecra...
Kim bilir kaç sanatçıya ilham verdi...
Kaç tablo, kaç heykel yapıldı;
Kaç şarkı bestelendi üstüne...
Daha bestelenecek?
xxx
Rüştü Asyalı.
Çocukluğumuzun "Keloğlan, keleş oğlanı"
Gençliğimizin ‘Nazım sesi'...
Sahnenin ortasında tek başına...
Boynunda kırmızı kaşkolu
Yerinden bile kalkmadan, kostüm bile değiştirmeden kılıktan kılığa giriyor
Bir buçuk saat boyunca şiiri oynuyor, piyano eşliğinde.
Kimi zaman Haydarpaşa Garında bir gazeteci, kimi zaman trende bir mahkum ve jandarma veya yemekli vagondaki yeni zengin ...
Kimi zaman Memetçik memet...
Sadece ses tonu ve mimikleri değişiyor.
Yeri geliyor, Moskova yakınlarında asılan Partizan;
Yeri geliyor Moskova Radyosundan yükselen senfoni...
xxx
Nihat Asyalı zor bir işi başarmış...
Nazım'ın 5 kitaplık başyapıtından, 20 bin dizesi arasından 11 ‘öykü' çıkarmış.
Cem İdiz, Nazım'ın müziğini yorumlamış; yetmemiş piyanonun başına geçip sahnede yerini almış.
xxx
Önceki akşam galası vardı "Memleketimden İnsan Manzaraları'ndan 11 tablo"nun...
Bir türlü tiyatro sahnesi olmasına alışamadığımız;
Bizim yaştakilerin nostaljik Akün Sinemasında.
Bir buçuk saat boyunca ışıklar 11 ayrı tabloyu aydınlattı;
Cem İdiz piyanosuyla bir Nazım resitali verdi.
Artık sesi Nazım'la özdeşleşen Rüştü Asyalı, okudu, oynadı, şarkılar söyledi Nazım'dan.
xxx
Bir şiir dinletisi değil '11 tablo.'
Bir resital hiç değil.
Nazım'ın gözünden bir Anadolu yolculuğu...
Sadece müzikle, sadece ışıkla, bir dil ustasının, Rüştü Asyalı'nın sesiyle 1940'ların dünyasına bir yolculuk...
İki bölümlük oyun bittiğinde darmadağın olmuştuk.
Ankara'ya düştüğünde yolları kapatan ilk karı;
Etrafı kaplayan sisi düşünecek hal kalmamıştı.
Meclis'teki kavgalı HSYK görüşmelerini;
CHP'deki ‘çarşaf mı blok mu' tartışmalarını çoktan unutmuş;
Çankırı Cezaevindeki ‘peder' vardı aklımızda;
Halil Ustanın karşısındaki, parmağını prese ezdiren 13 yaşındaki işçi Kerim.
Ve Dümelli Memet;
Harmanını, iki bebesini komşuya koyup, sürekli yarma çorbası içmekten bağırsağı düğümlenen karısını hastaneye getiren, doktora "bir sarı hap" için yalvaran; ameliyattan sonra da iyileşmeyeceğini anlayarak hastanede bırakıp, ağlaya ağlaya köyüne dönen Dümelli Memet...
Bir kez daha fark ediyorduk
70 yıl geçse de değişmiyordu insan manzaraları...
8 Aralık 2010 Çarşamba
HABERTÜRK YAZILARI/ KÜF KOKULU KİTAPLAR
KÜF KOKULU KİTAPLAR
O kadar güzel oyunlar sahnelendi ki;
Kanlı Nigar, Bir Delinin Hatıra Defteri...
Hangi birini sayayım.
Hiç birine gitmedim, gidemedim.
O kokudan korktum.
Yıllardır peşimi bırakmayan küf kokusundan...
xxx
İrfan Şahinbaş sahnesinden söz ediyorum.
Macunköy'de, toptancıların arasında kalan, yolunu bilenlerin bulabildiği tiyatrodan...
Hani Devlet Tiyatrolarının servis kaldırdığı sahneden...
Yıllardır gitmeye korktuğum, ‘ölüm kokusu'ndan çekindiğim tiyatrodan...
xxx
1991-92'li yıllar...
12 Eylül darbesinin üzerinden 10 yıldan fazla geçmiş;
O dönemin ağır havası bir nebze olsun dağılmıştı.
Başkent'te biraz olsun demokrasi rüzgârları esiyordu.
Kültür Bakanlığı'ndan aradılar;
"OSTİM'de bir depoyu görmeye" çağırıyorlardı.
Dönemin Kültür Bakanı Fikri Sağlar ile birlikte.
Depoda ne vardı bilmiyorduk; ama garanti veriyorlardı.
"Gelin pişman olmazsınız, böylesini görmediniz"
xxx
Gerçekten de öylesini görmemiş, duymamıştık.
Kapılar açıldığında gözlerimize de burnumuza da inanamıyorduk.
Bir hangar dolusu kitap...
Üst üste yığılmış; binlerce...
Damgalanmış, kilit altında.
Sanki kitap cezaevi gibi...
xxx
12 Eylül döneminde bir kısmı kütüphanelerden toplanan, bir kısmı polisin ‘suç' diye el koyduğu binlerce kitap depoya hapsedilmişti.
Yıllarca havasızlıktan, rutubetten, çatıdan akan yağmurdan küflenmiş;
Bazıları çürümüş...
Elimize aldıkça sayfaları dağılıyor, karıştırdıkça küf kokusu artıyordu
Sanki ölümün kokusu geliyordu burnumuza.
Dayanmak mümkün değildi.
xxx
Depoyu bulan Sağlar, kızgınlığını gizleyemiyor;
Kitapları hapseden zihniyeti lanetliyordu.
Geleceğe yönelik umutlardan, özgürlükten bahsediyordu kameralara;
"Yasakların yasaklandığını" söylüyordu,
Kitap yığınına elimi daldırdım;
İlk çıkan geçmişin izlerini taşıyordu.
‘Asker postalı'
Hangi asker neden bulduysa, nasıl yakaladıysa üzerine basmış, kocaman bir ayak izi çıkmıştı kapağına.
Adına bile bakamadım, içini karıştıramadım.
‘Yerine' bırakamadım, öylece kaldı elimde...
Şaşkınlığımı, dalgınlığımı Fikri Bey dağıttı;
Elimden alıp, birkaç satır yazıp imzalayarak geri uzattı.
xxx
O günden sonra yıllarca kitaplara hapishane olan o hangarlar yeniden düzenlendi.
İrfan Şahinbaş, Orhan Asena sahnesi oldu...
Ama gidemedim, korktum;
O kitapların ölüm kokusu yüzünden güzelim oyunları kaçırdım.
Küflenmiş hayata isyan edercesine...
xxx
O kitap hala kütüphanemde en değerli kitaplar arasında duruyor.
Ama bu günlerde gelen bir haberden sonra o küf kokusu dağıldı sanki.
Yıllar önce bir Kültür Bakanı tarafından ‘cezaevinden kurtarılan', üzerinde ‘yasak' damgası bulunan Mem û Zîn, 20 yıl kadar sonra bir başka Kültür Bakanı, Ertuğrul Günay tarafından yeniden bastırıldı.
Kütüphanemdeki küf kokulu Mem û Zîn, yeni mürekkep kokulu Mem û Zîn'i bekliyor.
O kadar güzel oyunlar sahnelendi ki;
Kanlı Nigar, Bir Delinin Hatıra Defteri...
Hangi birini sayayım.
Hiç birine gitmedim, gidemedim.
O kokudan korktum.
Yıllardır peşimi bırakmayan küf kokusundan...
xxx
İrfan Şahinbaş sahnesinden söz ediyorum.
Macunköy'de, toptancıların arasında kalan, yolunu bilenlerin bulabildiği tiyatrodan...
Hani Devlet Tiyatrolarının servis kaldırdığı sahneden...
Yıllardır gitmeye korktuğum, ‘ölüm kokusu'ndan çekindiğim tiyatrodan...
xxx
1991-92'li yıllar...
12 Eylül darbesinin üzerinden 10 yıldan fazla geçmiş;
O dönemin ağır havası bir nebze olsun dağılmıştı.
Başkent'te biraz olsun demokrasi rüzgârları esiyordu.
Kültür Bakanlığı'ndan aradılar;
"OSTİM'de bir depoyu görmeye" çağırıyorlardı.
Dönemin Kültür Bakanı Fikri Sağlar ile birlikte.
Depoda ne vardı bilmiyorduk; ama garanti veriyorlardı.
"Gelin pişman olmazsınız, böylesini görmediniz"
xxx
Gerçekten de öylesini görmemiş, duymamıştık.
Kapılar açıldığında gözlerimize de burnumuza da inanamıyorduk.
Bir hangar dolusu kitap...
Üst üste yığılmış; binlerce...
Damgalanmış, kilit altında.
Sanki kitap cezaevi gibi...
xxx
12 Eylül döneminde bir kısmı kütüphanelerden toplanan, bir kısmı polisin ‘suç' diye el koyduğu binlerce kitap depoya hapsedilmişti.
Yıllarca havasızlıktan, rutubetten, çatıdan akan yağmurdan küflenmiş;
Bazıları çürümüş...
Elimize aldıkça sayfaları dağılıyor, karıştırdıkça küf kokusu artıyordu
Sanki ölümün kokusu geliyordu burnumuza.
Dayanmak mümkün değildi.
xxx
Depoyu bulan Sağlar, kızgınlığını gizleyemiyor;
Kitapları hapseden zihniyeti lanetliyordu.
Geleceğe yönelik umutlardan, özgürlükten bahsediyordu kameralara;
"Yasakların yasaklandığını" söylüyordu,
Kitap yığınına elimi daldırdım;
İlk çıkan geçmişin izlerini taşıyordu.
‘Asker postalı'
Hangi asker neden bulduysa, nasıl yakaladıysa üzerine basmış, kocaman bir ayak izi çıkmıştı kapağına.
Adına bile bakamadım, içini karıştıramadım.
‘Yerine' bırakamadım, öylece kaldı elimde...
Şaşkınlığımı, dalgınlığımı Fikri Bey dağıttı;
Elimden alıp, birkaç satır yazıp imzalayarak geri uzattı.
xxx
O günden sonra yıllarca kitaplara hapishane olan o hangarlar yeniden düzenlendi.
İrfan Şahinbaş, Orhan Asena sahnesi oldu...
Ama gidemedim, korktum;
O kitapların ölüm kokusu yüzünden güzelim oyunları kaçırdım.
Küflenmiş hayata isyan edercesine...
xxx
O kitap hala kütüphanemde en değerli kitaplar arasında duruyor.
Ama bu günlerde gelen bir haberden sonra o küf kokusu dağıldı sanki.
Yıllar önce bir Kültür Bakanı tarafından ‘cezaevinden kurtarılan', üzerinde ‘yasak' damgası bulunan Mem û Zîn, 20 yıl kadar sonra bir başka Kültür Bakanı, Ertuğrul Günay tarafından yeniden bastırıldı.
Kütüphanemdeki küf kokulu Mem û Zîn, yeni mürekkep kokulu Mem û Zîn'i bekliyor.
4 Aralık 2010 Cumartesi
HABERTÜRK YAZILARI/ KARANFİL SOKAK
KARANFİL SOKAK
Bir filmin tanıtımında şöyle deniyormuş;
"İstanbul'a gidip, Ankara'ya döneni gördün mü hiç?"
Filmi izlemedim, hangisi bilmiyorum.
İzlemeyi de düşünmüyorum.
Nedense günlerdir bu sorunun yanıtını aramaktan adını bile bilmediğim filmden soğudum.
xxx
İstanbul, İzmir, Çanakkale, Antalya, Zonguldak ....
Deniz insanlarını tutamayan sadece denizin olmayışı mı?
Şairler, ressamlar, yazarlar;
Öğretim üyeleri, gazeteciler, bankacılar
Sadece deniz olmadığı için mi kaçar Ankara'dan
Denizi olan illerden sadece siyaset için mi gelinir Başkent'e...
xxx
Geçen gün sabah toplantısında Konur'un Karanfil'in yeni halini konuşurken bir şiir okudu Muharrem Sarıkaya;
Can Yücel'den...
Çoğumuzun ilk kez duyduğu;
"Buket diye bahçeli bir meyhane vardı,
Yenişehir'de
Yıkıldı çoktan GİMA var şimdi yerinde
Kenarı küpelerle çevrili o küçücük havuzun
Yamacında bir masa
Cahit Ağabey'le otururduk yaz gecelerinde
Fıskiyenin serpintisiyle sırılsıklamdı muşamba
Zaten Cahit'in gözleri daim yaşlı
"Şunu siliver" derse garsona
Ne Cahit kaldı, ne Buket, ne fıskiye
Yine bu bahar öğlesinde
Fıskiyenin üstündeki o kırmızı top gibi –ister kalpten olsun, isterse-
Hop hop ediyor ya yüreğim bidüziye"
xxx
Karanfil'in yeni halini gördünüz mü bilmiyorum.
Çankaya Belediyesi aylar süren çabayla yeniledi.
Doğrusu çok da güzel oldu.
Yakında heykelleri de gelince daha da güzel olacak
Herhalde en çok da sevinen görme özürlülerdir.
Yollara rahat yürüyebilmeleri için kabartmalar döşendi.
Döşendi döşenmesine de bırakın görme engellilerin o kabartmaları bulmasını, görenlerin bile görmesi, hatta yürümesi bile mümkün değil.
Çoktan işportacı terörüne yenildi o güzelim sokak.
Tenteler yıkıldı;
Eski ‘cafekondu'lar yerlerine çekildi.
Ama ne mümkün bir cafede oturup sohbet etmek.
xxx
Can Yücel'in yüreğini hop hop ettiren ‘Buket Meyhanesi' ile tanışamadım.
Neyse ki, ‘Devlet benim rakıma ne karışıyor' dediği Mülkiyeliler kurtuldu.
Kim istemezdi Can Yücel'in Cahit Sıtkı Tarancı ile oturduğu masada öğle rakılarını yudumlamayı...
Kim hayal etmez Set Kafe'de Attila İlhan'ı; Göksu'da Cemal Süreyya'yı...
Orhan Veli, ‘Olmaz ki böyle de yatılmaz ki' dediği dizeleri hangi evde yazdı?
Barış Manço, o meşhur ‘bir çift kol düğmesi'ni Tunalı Hilmi'de hangi Ankaralı genç kızdan hediye aldı...
Karpiç, eski Ankara Palas, Kürdün Meyhanesi, Üç Nal çoktan sararmış fotoğraflarda kayboldu.
Ya Sanatsevenler?
Nerede öğleden başlayan rakı sohbetleri, paneller, şiir geceleri, konferanslar...
‘Yakındır' demeye korkuyoruz Çalıkuşu'ndan, Kumsal'dan, Tavukçu'dan bahsederken...
xxx
İşte Meclis'teki yasa;
Merkez Bankası, SPK'sı, BDDK'sı...
Hepsi bir torbaya dolduruldu İstanbul'a taşınıyor.
Farkında olan, sesi çıkan, itiraz eden var mı?
xxx
Heykellerine ‘tüküren', ‘su perileri'ni, tablolarını ‘muzır' bulup depoya kaldıran;
Sanatına, sanatçısına sahip çıkamayan;
Kurumlarının torbaya doldurulmasına ses çıkmayan bu ‘boşvermişlik' oldukça daha çok misafir barındırır bu kent.
Giden dönmez...
Bir filmin tanıtımında şöyle deniyormuş;
"İstanbul'a gidip, Ankara'ya döneni gördün mü hiç?"
Filmi izlemedim, hangisi bilmiyorum.
İzlemeyi de düşünmüyorum.
Nedense günlerdir bu sorunun yanıtını aramaktan adını bile bilmediğim filmden soğudum.
xxx
İstanbul, İzmir, Çanakkale, Antalya, Zonguldak ....
Deniz insanlarını tutamayan sadece denizin olmayışı mı?
Şairler, ressamlar, yazarlar;
Öğretim üyeleri, gazeteciler, bankacılar
Sadece deniz olmadığı için mi kaçar Ankara'dan
Denizi olan illerden sadece siyaset için mi gelinir Başkent'e...
xxx
Geçen gün sabah toplantısında Konur'un Karanfil'in yeni halini konuşurken bir şiir okudu Muharrem Sarıkaya;
Can Yücel'den...
Çoğumuzun ilk kez duyduğu;
"Buket diye bahçeli bir meyhane vardı,
Yenişehir'de
Yıkıldı çoktan GİMA var şimdi yerinde
Kenarı küpelerle çevrili o küçücük havuzun
Yamacında bir masa
Cahit Ağabey'le otururduk yaz gecelerinde
Fıskiyenin serpintisiyle sırılsıklamdı muşamba
Zaten Cahit'in gözleri daim yaşlı
"Şunu siliver" derse garsona
Ne Cahit kaldı, ne Buket, ne fıskiye
Yine bu bahar öğlesinde
Fıskiyenin üstündeki o kırmızı top gibi –ister kalpten olsun, isterse-
Hop hop ediyor ya yüreğim bidüziye"
xxx
Karanfil'in yeni halini gördünüz mü bilmiyorum.
Çankaya Belediyesi aylar süren çabayla yeniledi.
Doğrusu çok da güzel oldu.
Yakında heykelleri de gelince daha da güzel olacak
Herhalde en çok da sevinen görme özürlülerdir.
Yollara rahat yürüyebilmeleri için kabartmalar döşendi.
Döşendi döşenmesine de bırakın görme engellilerin o kabartmaları bulmasını, görenlerin bile görmesi, hatta yürümesi bile mümkün değil.
Çoktan işportacı terörüne yenildi o güzelim sokak.
Tenteler yıkıldı;
Eski ‘cafekondu'lar yerlerine çekildi.
Ama ne mümkün bir cafede oturup sohbet etmek.
xxx
Can Yücel'in yüreğini hop hop ettiren ‘Buket Meyhanesi' ile tanışamadım.
Neyse ki, ‘Devlet benim rakıma ne karışıyor' dediği Mülkiyeliler kurtuldu.
Kim istemezdi Can Yücel'in Cahit Sıtkı Tarancı ile oturduğu masada öğle rakılarını yudumlamayı...
Kim hayal etmez Set Kafe'de Attila İlhan'ı; Göksu'da Cemal Süreyya'yı...
Orhan Veli, ‘Olmaz ki böyle de yatılmaz ki' dediği dizeleri hangi evde yazdı?
Barış Manço, o meşhur ‘bir çift kol düğmesi'ni Tunalı Hilmi'de hangi Ankaralı genç kızdan hediye aldı...
Karpiç, eski Ankara Palas, Kürdün Meyhanesi, Üç Nal çoktan sararmış fotoğraflarda kayboldu.
Ya Sanatsevenler?
Nerede öğleden başlayan rakı sohbetleri, paneller, şiir geceleri, konferanslar...
‘Yakındır' demeye korkuyoruz Çalıkuşu'ndan, Kumsal'dan, Tavukçu'dan bahsederken...
xxx
İşte Meclis'teki yasa;
Merkez Bankası, SPK'sı, BDDK'sı...
Hepsi bir torbaya dolduruldu İstanbul'a taşınıyor.
Farkında olan, sesi çıkan, itiraz eden var mı?
xxx
Heykellerine ‘tüküren', ‘su perileri'ni, tablolarını ‘muzır' bulup depoya kaldıran;
Sanatına, sanatçısına sahip çıkamayan;
Kurumlarının torbaya doldurulmasına ses çıkmayan bu ‘boşvermişlik' oldukça daha çok misafir barındırır bu kent.
Giden dönmez...
30 Kasım 2010 Salı
HABERTÜRK YAZILARI/ ANAFARTALAR
ANAFARTALAR
Anafartalar Caddesi...
Hangi kente gitseniz karşılaşacağınız bir cadde...
Atatürk'ün anısına neredeyse her şehirde mutlaka var...
Başkent'te ise kaderi o şarkıdaki gibi...
"O eski halinden eser yok şimdi..."
xxx
Cumhuriyetin kuruluş yıllarına tanıklık eden Anafartalar mesleğe başladığımız 80'li yılların ortasında gazeteciler için uğrak noktasıydı.
Haber oradaydı...
‘Adliye Sarayı'nda...
Ama saraylığının son günleriydi...
Yeni adliye binası yapımı sürdüğü için ihmalin izleri gizlenemiyordu...
xxx
Cumhuriyet tarihinin resmi geçidi gibiydi Anafartalar
O yıllarda biz farkına varmasak da...
İstiklal Mahkemesi de orada kurulmuş;
Belki de şimdi çoktan yıkılan binada.
Kimlere ev sahipliği yapmamış ki;
Mustafa Kemal'in çocukluk arkadaşı Nuri Conker'e sık sık konuk olduğu Sakarya Apartmanı'ndan Atatürk'e ayakkabı yapan kunduracı Haim Kohen'in dükkanı'na;
Artık sadece kolonya markası olarak hatırladığımız Eyüp Sabri Tuncer'e kadar.
xxx
Sonrası mı?...
Adliye de tanışınca eski şaşaalı günler çoktan geride kalmış...
Hala bir hareketlilik olsa da kaderine terk edilmiş.
Büyükşehir Belediyesi'nin öncülüğünde başlatılan Ulus Tarihi Kent Merkezi Yenileme Projesi umut olur mu bilinmez...
xxx
Kişisel tarihimde de Anafartalar'ın küçük de önemli bir yeri oldu.
Hakim karşısına ilk çıkışımdı...
Bir davada tanıklık yapmam gerekiyordu.
O dönem Balıkesir Barosu Başkanı olan Avukat Turgut İnal, bir basın toplantısı düzenlemişti:
"Hukuk evrenseldir. Yargının askeri sivili olmaz. Askeri yargı kaldırılmalıdır..."
12 Eylül'ün ağırlığı hala kalkmamıştı...
Gazetelere kısacık giren bu haber birilerinin dikkatini çekmiş;
Savcılar da harekete geçmişti.
Turgut İnal hakkında yargı kurumlarını aşağılamaktan dava açılmıştı.
Küçük bir haber büyük bir sorun haline gelmişti.
Nedense davanın tek tanığı bendim.
Sonradan defalarca karşı karşıya kalacağımız bir çelişki ile yüz yüze ilk gelişimdi.
Haberimizde bir yanlışlık yoktu, zaten konuşmayı kasete kaydetmiştik;
Ama ısrar edersek ceza alacaktı.
Anafartalar Adliyesi'nin insanı ezen o mahkeme salonlarından birinde hakim karşısına çıktık.
Çok sayıda baro başkanı, onlarca meslektaşı, savunmak için, destek için oradaydı.
Hakim de farkındaydı, ortada bir hakaret yoktu...
Ama...
xxx
Sıra tanıklığa geldiğinde ne yazdıysak kısaca anlattık.
Zaten Turgut İnal da ısrarlıydı;
Bunun bir hakaret olmadığını, bir hukukçu olarak baro başkanı kimliğiyle görüşlerini dile getirdiğini, eleştiri sınırları içinde kaldığını tekrarladı.
Belli ki hakim, bir meslektaşına ‘düşünce özgürlüğü' nedeniyle ceza vermek istemiyordu.
Kısa bir ara verdi;
Bizi çağırdı, kafasındaki formülü bulmuştu...
Bana yeniden soracak, ben de konuşmanın kayıtlı olmadığını söyleyeceğim, duruşmadaki beyanlarından ‘hakaret kastının olmadığının ortaya çıktığını", başkaca delil olmadığı için beraat ettiğini açıklayacaktı.
Nitekim dava bu şekilde sonuçlandı;
Biz de ‘hukuk zaferi'ni oradaki hukukçularla birlikte kutladık...
Aradan yıllar geçse, caddeler de değişse nedense gündem değişmiyor.
Türkiye hala ‘askeri yargı'yı tartışıyor.
Anafartalar Caddesi...
Hangi kente gitseniz karşılaşacağınız bir cadde...
Atatürk'ün anısına neredeyse her şehirde mutlaka var...
Başkent'te ise kaderi o şarkıdaki gibi...
"O eski halinden eser yok şimdi..."
xxx
Cumhuriyetin kuruluş yıllarına tanıklık eden Anafartalar mesleğe başladığımız 80'li yılların ortasında gazeteciler için uğrak noktasıydı.
Haber oradaydı...
‘Adliye Sarayı'nda...
Ama saraylığının son günleriydi...
Yeni adliye binası yapımı sürdüğü için ihmalin izleri gizlenemiyordu...
xxx
Cumhuriyet tarihinin resmi geçidi gibiydi Anafartalar
O yıllarda biz farkına varmasak da...
İstiklal Mahkemesi de orada kurulmuş;
Belki de şimdi çoktan yıkılan binada.
Kimlere ev sahipliği yapmamış ki;
Mustafa Kemal'in çocukluk arkadaşı Nuri Conker'e sık sık konuk olduğu Sakarya Apartmanı'ndan Atatürk'e ayakkabı yapan kunduracı Haim Kohen'in dükkanı'na;
Artık sadece kolonya markası olarak hatırladığımız Eyüp Sabri Tuncer'e kadar.
xxx
Sonrası mı?...
Adliye de tanışınca eski şaşaalı günler çoktan geride kalmış...
Hala bir hareketlilik olsa da kaderine terk edilmiş.
Büyükşehir Belediyesi'nin öncülüğünde başlatılan Ulus Tarihi Kent Merkezi Yenileme Projesi umut olur mu bilinmez...
xxx
Kişisel tarihimde de Anafartalar'ın küçük de önemli bir yeri oldu.
Hakim karşısına ilk çıkışımdı...
Bir davada tanıklık yapmam gerekiyordu.
O dönem Balıkesir Barosu Başkanı olan Avukat Turgut İnal, bir basın toplantısı düzenlemişti:
"Hukuk evrenseldir. Yargının askeri sivili olmaz. Askeri yargı kaldırılmalıdır..."
12 Eylül'ün ağırlığı hala kalkmamıştı...
Gazetelere kısacık giren bu haber birilerinin dikkatini çekmiş;
Savcılar da harekete geçmişti.
Turgut İnal hakkında yargı kurumlarını aşağılamaktan dava açılmıştı.
Küçük bir haber büyük bir sorun haline gelmişti.
Nedense davanın tek tanığı bendim.
Sonradan defalarca karşı karşıya kalacağımız bir çelişki ile yüz yüze ilk gelişimdi.
Haberimizde bir yanlışlık yoktu, zaten konuşmayı kasete kaydetmiştik;
Ama ısrar edersek ceza alacaktı.
Anafartalar Adliyesi'nin insanı ezen o mahkeme salonlarından birinde hakim karşısına çıktık.
Çok sayıda baro başkanı, onlarca meslektaşı, savunmak için, destek için oradaydı.
Hakim de farkındaydı, ortada bir hakaret yoktu...
Ama...
xxx
Sıra tanıklığa geldiğinde ne yazdıysak kısaca anlattık.
Zaten Turgut İnal da ısrarlıydı;
Bunun bir hakaret olmadığını, bir hukukçu olarak baro başkanı kimliğiyle görüşlerini dile getirdiğini, eleştiri sınırları içinde kaldığını tekrarladı.
Belli ki hakim, bir meslektaşına ‘düşünce özgürlüğü' nedeniyle ceza vermek istemiyordu.
Kısa bir ara verdi;
Bizi çağırdı, kafasındaki formülü bulmuştu...
Bana yeniden soracak, ben de konuşmanın kayıtlı olmadığını söyleyeceğim, duruşmadaki beyanlarından ‘hakaret kastının olmadığının ortaya çıktığını", başkaca delil olmadığı için beraat ettiğini açıklayacaktı.
Nitekim dava bu şekilde sonuçlandı;
Biz de ‘hukuk zaferi'ni oradaki hukukçularla birlikte kutladık...
Aradan yıllar geçse, caddeler de değişse nedense gündem değişmiyor.
Türkiye hala ‘askeri yargı'yı tartışıyor.
29 Kasım 2010 Pazartesi
HABERTÜRK YAZILARI/ YOL HİKAYESİ
YOL HİKAYESİ
Sonbahar bitmek üzere;
Kış iyiden iyiye gecikti.
Esen sert rüzgarlar yerlerdeki son gazelleri de toplamak için acele ediyor.
xxx
Sokakların gazelsiz kalması, ayazın habercisidir.
Ayaz titretir her tarafı.
Toprak ana bile nasibini alır bu ayazdan da domur domur çatlar her tarafı.
Hele de bozkırsa ise tek hakimdir neredeyse ayaz.
İnsanın içini daha bir titretir.
Belki de insanın içi titrediği için ayaza düşmekten korkar insanlar.
Öyle ya, soğukta üstüne bir şey giyer ısınırsın.
Peki ya ayazda ne yapacaksın? Neye sarınacaksın, hangi konakta ısınacaksın?
İşte böyle bir havanın işaretçisi bu rüzgarlar ve savrulan son gazeller.
Ne de olsa bozkırın ortası.
xxx
Bayram öncesi Ankara'yı boşaltan otobüslerin arkasından bakakalmış;
Çağrışımlar, anılar ‘Otobüste aşk' yazısını ortaya çıkarmıştı.
5-6 saatlik İstanbul -Ankara arası yan koltuktaki yolcuya aşık olan genç kızın öyküsünü...
Yazıyı da "Dün otobüslerin ardından bakarken düşünmeden edemedim. Kim bilir bu yolculuklardan ne hikayeler çıkar" diye bitirmiştik...
Çıktı da...
xxxx
Bir otogar.
Yine ayaz;
Anadolu'nun bozkırında, herhangi bir şehrinde, herhangi bir otogar işte.
O kadar sıradan bir gün ki, çığırtkanlar bile zorunluluktan ortalarda dolanıp duruyorlar.
Güneş, dünyayı mı ısıtsın, kendini mi ısıtsın karar verememiş.
Herhangi bir şehrin ortasındaki herhangi bir otogarda, herhangi bir başka Anadolu şehrine gidecek olan delikanlı da oturmuş otobüsünü beklemekte. Ayazı düşünmekte.
Kendi ayazını;
İçindeki ayazı.
Üşümesini ve bir türlü ısınmak için bulamadığı konağını...
Otobüsünün kalmasına da 10-15 dakika ya var ya yok.
Ama zaman sanki onu dışına atmış da, dünyada bir ömürlük misafir gibi duruyor.
xxx
Birden otogarın diğer ucundan bir siluet beliriyor.
Sanki otogarın zemini ortadan kalkmış, uçsuz bucaksız bir suya dönüşmüş, üstünde de bir Musa yürüyor.
Geçtiği yerlerde suyun üzerinde oluşan halkalar, başındaki hale ile birleşince oluşan görüntü tarif edilesi değil.
Usul usul delikanlının önünden geçip gidiyor.
Delikanlı, ayazının birden bire bahara döndüğünü, aradığı konağı bulduğunu hissediyor.
Genç kız, bir cemre gibi düşüyor delikanlının yüreğine.
Otobüsün kalktı kalkacak; delikanlı bakıyor konağına, cemresine, ateşine.
Gelmiyor ama bir türlü.
Otobüse biniyor mecburen.
Başlıyor bir türkü mırıldanmaya.
Mecnunum Leylamı gördüm
Bir kerecik baktı geçti.
Ne sordum, ne söyledi
Kaşlarını yıktı geçti
xxx
O gün, bugündür delikanlı, ne zaman bu türküyü duysa ya da mırıldansa, aynı cümleyi kuruyor:
"Ne bileyim hangi otobüse bindi!"
Sonbahar bitmek üzere;
Kış iyiden iyiye gecikti.
Esen sert rüzgarlar yerlerdeki son gazelleri de toplamak için acele ediyor.
xxx
Sokakların gazelsiz kalması, ayazın habercisidir.
Ayaz titretir her tarafı.
Toprak ana bile nasibini alır bu ayazdan da domur domur çatlar her tarafı.
Hele de bozkırsa ise tek hakimdir neredeyse ayaz.
İnsanın içini daha bir titretir.
Belki de insanın içi titrediği için ayaza düşmekten korkar insanlar.
Öyle ya, soğukta üstüne bir şey giyer ısınırsın.
Peki ya ayazda ne yapacaksın? Neye sarınacaksın, hangi konakta ısınacaksın?
İşte böyle bir havanın işaretçisi bu rüzgarlar ve savrulan son gazeller.
Ne de olsa bozkırın ortası.
xxx
Bayram öncesi Ankara'yı boşaltan otobüslerin arkasından bakakalmış;
Çağrışımlar, anılar ‘Otobüste aşk' yazısını ortaya çıkarmıştı.
5-6 saatlik İstanbul -Ankara arası yan koltuktaki yolcuya aşık olan genç kızın öyküsünü...
Yazıyı da "Dün otobüslerin ardından bakarken düşünmeden edemedim. Kim bilir bu yolculuklardan ne hikayeler çıkar" diye bitirmiştik...
Çıktı da...
xxxx
Bir otogar.
Yine ayaz;
Anadolu'nun bozkırında, herhangi bir şehrinde, herhangi bir otogar işte.
O kadar sıradan bir gün ki, çığırtkanlar bile zorunluluktan ortalarda dolanıp duruyorlar.
Güneş, dünyayı mı ısıtsın, kendini mi ısıtsın karar verememiş.
Herhangi bir şehrin ortasındaki herhangi bir otogarda, herhangi bir başka Anadolu şehrine gidecek olan delikanlı da oturmuş otobüsünü beklemekte. Ayazı düşünmekte.
Kendi ayazını;
İçindeki ayazı.
Üşümesini ve bir türlü ısınmak için bulamadığı konağını...
Otobüsünün kalmasına da 10-15 dakika ya var ya yok.
Ama zaman sanki onu dışına atmış da, dünyada bir ömürlük misafir gibi duruyor.
xxx
Birden otogarın diğer ucundan bir siluet beliriyor.
Sanki otogarın zemini ortadan kalkmış, uçsuz bucaksız bir suya dönüşmüş, üstünde de bir Musa yürüyor.
Geçtiği yerlerde suyun üzerinde oluşan halkalar, başındaki hale ile birleşince oluşan görüntü tarif edilesi değil.
Usul usul delikanlının önünden geçip gidiyor.
Delikanlı, ayazının birden bire bahara döndüğünü, aradığı konağı bulduğunu hissediyor.
Genç kız, bir cemre gibi düşüyor delikanlının yüreğine.
Otobüsün kalktı kalkacak; delikanlı bakıyor konağına, cemresine, ateşine.
Gelmiyor ama bir türlü.
Otobüse biniyor mecburen.
Başlıyor bir türkü mırıldanmaya.
Mecnunum Leylamı gördüm
Bir kerecik baktı geçti.
Ne sordum, ne söyledi
Kaşlarını yıktı geçti
xxx
O gün, bugündür delikanlı, ne zaman bu türküyü duysa ya da mırıldansa, aynı cümleyi kuruyor:
"Ne bileyim hangi otobüse bindi!"
23 Kasım 2010 Salı
HABERTÜRK YAZILARI/ SAHTE Mİ
SAHTE Mİ?
Tartışma bayram rehaveti içinde alevlenmeden kapandı.
Belki de doğrusu büyümemesi, ciddiye alınmamasıydı.
İngiliz gazeteci Robert Fisk’e göre Ankara ‘sahte’ bir başkentti;
‘Almanlaşmış bir başkent’
xxx
Fisk, The Independent’te yayınlanan uzun makalesinde “Bir kenti başkent yapan nedir? Su yolları mıdır? Tarihi midir” diye soruyor;
Brezilya’dan, Suudi Arabistan’a, İsrail’den Ermenistan’a kadar çok sayıda ülkeyi ve kenti sıralayarak Türkiye hakkında hüküm veriyor:
“Ve Türkiye’nin Almanlaştırılmış başkenti Ankara’ya ne demeli? Türkler de dahil, kalbimizdeki başkent Romalı-Haçlı-Halifelik mazisiyle İstanbul- Konstantinopol-Bizans değil mi?”
xxx
Bu cümleleri okuyunca hemen ‘hamasi’ tepkiler vermek olası.
Belki doğru olanı tam metni okuyup üzerinde düşünmek.
Fisk’in yazısının tam çevirisi Radikal Gazetesi’nde yayınlandı.
Merak edenler bulup okuyabilir.
Ülkelere ‘yabancı’ gözüyle bakıp fotoğrafın tümüne bakan saptamaların doğruluk payı yüksek.
Fisk’e göre, başkentlerin konumunu eskiden belirleyen su yollarının yerini şimdi, para yolları yani bankalar almış durumda.
xxx
Bir başkenti başkent yapan sadece tarih mi?
Sadece su (para) yolları mı?
Bakanlıklar, devlet daireleri mi?
‘Almanlaşmış’ benzetmesine yol açan mimarisi mi?
Çalışmanın eksik olan yanı - bize göre- ormana bakarken tek tek ağaçları gözden kaçırmak.
Başkentleri ‘baş’ yapan o ülkenin ruhu galiba gözden kaçırılıyor, ihmal ediliyor…
Ankara’ya kimliğini kazandıran ‘Cumhuriyet ruhu’
xxx
Tartışma aslında bizde uzun süredir devam ediyor.
Ne zaman bir kurum, Ankara’dan İstanbul’a taşınsa aynı iddia gündeme getiriliyor.
Başkent’in kurumları bir bir göç ettirilirken daha çok tartışacağa benziyoruz.
xxx
İlkokullardan itibaren bu ülkenin savaş alanlarında kurulduğu öğretilir.
Ders kitaplarında top sesleri duyulurken bile Meclis’in taşınmadığı yazılır.
Ankara Anayasa ile sıkı koruma altına alınmıştır.
Ankara’nın ‘Başkent’ olduğu “değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez” hükümler arasında yer alır.
Ama yıllardan beri Başkent’in İstanbul’a taşınması ‘utangaç’ bir şekilde de olsa sık sık gündeme gelir.
Sanki Ankara’nın başkent ilan edilmesi bir tesadüftür
Ya da savaşın gerektirdiği stratejik bir karardır;
Tehlike geçince vazgeçilecek dönemsel bir karar (!)
xxx
Son yıllarda başkentlerini değiştiren ülkeler oldu.
Brezilya, Tanzanya, Kazakistan hatırladığımız örnekler.
Hiç birinin de tarihsel bir gerekçesi yoktu.
xxx
Robert Fisk’i Ankara’dan ‘sahte’ başkent diye söz etmesine iten temel gerekçeler ‘ekonomik’ olabilir.
Ankara’yı tüketen; İstanbul’u üreten bir kent olarak görme algılayışı.
Ya da yıllardan beri politikacılarımızın bile ağzından düşürmediği “Ankara’nın en güzel yanı İstanbul’a dönüşü” romantizmi…
O nedenle belki de “Neticede başkent siz neresi olduğunu düşünürseniz orası” diye yazmış olabilir.
Ama Ankaralılar, Ankara’yı ‘Başkent’ yapan kurumlarına
Bu ülkenin vatandaşları da ‘Cumhuriyet ruhu’na sahip çıkmadıkları sürece bu tartışma daha çok su götürecek gibi…
Tartışma bayram rehaveti içinde alevlenmeden kapandı.
Belki de doğrusu büyümemesi, ciddiye alınmamasıydı.
İngiliz gazeteci Robert Fisk’e göre Ankara ‘sahte’ bir başkentti;
‘Almanlaşmış bir başkent’
xxx
Fisk, The Independent’te yayınlanan uzun makalesinde “Bir kenti başkent yapan nedir? Su yolları mıdır? Tarihi midir” diye soruyor;
Brezilya’dan, Suudi Arabistan’a, İsrail’den Ermenistan’a kadar çok sayıda ülkeyi ve kenti sıralayarak Türkiye hakkında hüküm veriyor:
“Ve Türkiye’nin Almanlaştırılmış başkenti Ankara’ya ne demeli? Türkler de dahil, kalbimizdeki başkent Romalı-Haçlı-Halifelik mazisiyle İstanbul- Konstantinopol-Bizans değil mi?”
xxx
Bu cümleleri okuyunca hemen ‘hamasi’ tepkiler vermek olası.
Belki doğru olanı tam metni okuyup üzerinde düşünmek.
Fisk’in yazısının tam çevirisi Radikal Gazetesi’nde yayınlandı.
Merak edenler bulup okuyabilir.
Ülkelere ‘yabancı’ gözüyle bakıp fotoğrafın tümüne bakan saptamaların doğruluk payı yüksek.
Fisk’e göre, başkentlerin konumunu eskiden belirleyen su yollarının yerini şimdi, para yolları yani bankalar almış durumda.
xxx
Bir başkenti başkent yapan sadece tarih mi?
Sadece su (para) yolları mı?
Bakanlıklar, devlet daireleri mi?
‘Almanlaşmış’ benzetmesine yol açan mimarisi mi?
Çalışmanın eksik olan yanı - bize göre- ormana bakarken tek tek ağaçları gözden kaçırmak.
Başkentleri ‘baş’ yapan o ülkenin ruhu galiba gözden kaçırılıyor, ihmal ediliyor…
Ankara’ya kimliğini kazandıran ‘Cumhuriyet ruhu’
xxx
Tartışma aslında bizde uzun süredir devam ediyor.
Ne zaman bir kurum, Ankara’dan İstanbul’a taşınsa aynı iddia gündeme getiriliyor.
Başkent’in kurumları bir bir göç ettirilirken daha çok tartışacağa benziyoruz.
xxx
İlkokullardan itibaren bu ülkenin savaş alanlarında kurulduğu öğretilir.
Ders kitaplarında top sesleri duyulurken bile Meclis’in taşınmadığı yazılır.
Ankara Anayasa ile sıkı koruma altına alınmıştır.
Ankara’nın ‘Başkent’ olduğu “değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez” hükümler arasında yer alır.
Ama yıllardan beri Başkent’in İstanbul’a taşınması ‘utangaç’ bir şekilde de olsa sık sık gündeme gelir.
Sanki Ankara’nın başkent ilan edilmesi bir tesadüftür
Ya da savaşın gerektirdiği stratejik bir karardır;
Tehlike geçince vazgeçilecek dönemsel bir karar (!)
xxx
Son yıllarda başkentlerini değiştiren ülkeler oldu.
Brezilya, Tanzanya, Kazakistan hatırladığımız örnekler.
Hiç birinin de tarihsel bir gerekçesi yoktu.
xxx
Robert Fisk’i Ankara’dan ‘sahte’ başkent diye söz etmesine iten temel gerekçeler ‘ekonomik’ olabilir.
Ankara’yı tüketen; İstanbul’u üreten bir kent olarak görme algılayışı.
Ya da yıllardan beri politikacılarımızın bile ağzından düşürmediği “Ankara’nın en güzel yanı İstanbul’a dönüşü” romantizmi…
O nedenle belki de “Neticede başkent siz neresi olduğunu düşünürseniz orası” diye yazmış olabilir.
Ama Ankaralılar, Ankara’yı ‘Başkent’ yapan kurumlarına
Bu ülkenin vatandaşları da ‘Cumhuriyet ruhu’na sahip çıkmadıkları sürece bu tartışma daha çok su götürecek gibi…
21 Kasım 2010 Pazar
HABERTÜRK YAZILARI- KOMŞULUK
KOMŞULUK
DOKUZ günlük bayram tatilleri alışkanlık haline geldi;
Bir Türkiye klasiği...
Uzmanlar tartışıyor;
Görüşler muhtelif.
İnsanları tembelliğe mi itiyor?
Ekonomiye yararlı mı, zararlı mı?
xxx
Bir uzun bayram tatili daha bugün bitiyor.
Yarın işbaşı.
Herhalde yol yorgunluğunun mahmurluğu birkaç gün daha sürer.
Bizim ise bayramda Başkent'te kalmanın tadı damağımızda...
Yazdan kalma, insanın içini ısıtan bir güneş;
Rahat bir trafik;
Sessiz cadde ve sokaklar;
Tertemiz bir hava...
xxx
"Komşuluk öldü"...
Herhalde bu sözü yakınlarından, çevresinden duymayan yoktur.
Bir sitemdir, geçmişe özlemdir.
Birkaç gün evde kalınca yakın çevreyi daha yakından gözlemleme fırsatı bulduk.
Çoğunluk tatile kaçmıştı.
Kalanlar ise ‘Oblomov' halet-i ruhiyesi içinde...
Parmağını kıpırdatmaya mecali yok...
Bayramlar tembellik için bulunmak fırsat...
Komşunun kapısını çalan yok...
xxx
Bugün kentlerde yaşadığımız sorunların temeli aslında köylere dayanıyor.
Gecekondulaşmadan bahsetmeye bile gerek yok artık.
Sorun çözüldüğü için değil, kangren haline geldiği için
Yıllardır süren köyden kente göç, çarpık kentleşme, uygulanan politikalar, ekonomik sıkıntılar gibi pek çok başlık altında sıralayabileceğimiz gerekçelerle hem kentlerin hem köylerin sosyo-kültürel yapısı değişirken giderek nostaljik hale gelen bir kavram ‘komşuluk'...
Günümüz kent yaşamının en çok yıpranan kavramı.
Aynı apartmanda oturan, hatta aralarında 10-15 santim duvar bulunan insanlar bile neredeyse birbirlerini tanımıyor artık.
Yardımlaşma, gece gezmeleri, evde misafir ağırlama, çay- kahve içmeye gitmek külfet neredeyse.
Bayram gezmeleri;
Tamamen unutulmuş...
xxx
Eski mahalle sıcaklığından, dostluklardan uzak;
‘Daire'lere sıkıştırılmış bir yaşam.
Adına da ‘çağdaş' dediğimiz bir kent yaşamı...
Mimarisi olmayan çirkin toplu konut alanları;
Yürüyüş yolları, spor alanları, parkları bulunmayan, kahvelerin yerini internet cafelerin aldığı mahalleler...
Çocukların koşmak, oynamak istediği, ailelerin korktuğu sokaklar...
İnsanların birbirine yabancılaştığı toplumsal yaşam...
Dairelerde hapsolmuş, sınırların dışına çıkılırsa yasakların, ayıpların, baskıların başladığı bir yaşam...
xxx
‘Ev alma komşu al'
Yüzyılların deneyiminden süzülüp gelen bu atasözünün gerçekliği bugünlerde Çayyolu'nda bir sitede herkesin ağzında.
Dairesel yaşamlardan kaçanların;
Kooperatif kurup özledikleri komşuluk ilişkilerini canlandırmaya çalışanların yaşadığı bir site...
Ama öykü çok bildik.
Belki çoğu apartmanda, çoğu siteden yaşanan türden...
‘Komşu' evini işyeri haline getirmek istemiş;
Diğerleri karşı çıkmış.
‘Siz benim kim olduğumu biliyor musunuz? Ben size gösteririm...' türünden bir tehdit...
Önceleri kimse ciddiye almamış.
Mahkemelerden gelen celp kağıtlarıyla farkına varmışlar işin ciddiyetinin...
‘Komşu' üşenmemiş tek tek herkes hakkında dava açmış.
Bilirkişiler atanmış;
Mahkeme karar vermiş:
‘Yıkılsın'
Yıkılacak olan aslında çok basit işler.
Kapıların önündeki pergoleler.
Yıkılan ise çok zor kurulan ilişkiler;
Komşuluk.
DOKUZ günlük bayram tatilleri alışkanlık haline geldi;
Bir Türkiye klasiği...
Uzmanlar tartışıyor;
Görüşler muhtelif.
İnsanları tembelliğe mi itiyor?
Ekonomiye yararlı mı, zararlı mı?
xxx
Bir uzun bayram tatili daha bugün bitiyor.
Yarın işbaşı.
Herhalde yol yorgunluğunun mahmurluğu birkaç gün daha sürer.
Bizim ise bayramda Başkent'te kalmanın tadı damağımızda...
Yazdan kalma, insanın içini ısıtan bir güneş;
Rahat bir trafik;
Sessiz cadde ve sokaklar;
Tertemiz bir hava...
xxx
"Komşuluk öldü"...
Herhalde bu sözü yakınlarından, çevresinden duymayan yoktur.
Bir sitemdir, geçmişe özlemdir.
Birkaç gün evde kalınca yakın çevreyi daha yakından gözlemleme fırsatı bulduk.
Çoğunluk tatile kaçmıştı.
Kalanlar ise ‘Oblomov' halet-i ruhiyesi içinde...
Parmağını kıpırdatmaya mecali yok...
Bayramlar tembellik için bulunmak fırsat...
Komşunun kapısını çalan yok...
xxx
Bugün kentlerde yaşadığımız sorunların temeli aslında köylere dayanıyor.
Gecekondulaşmadan bahsetmeye bile gerek yok artık.
Sorun çözüldüğü için değil, kangren haline geldiği için
Yıllardır süren köyden kente göç, çarpık kentleşme, uygulanan politikalar, ekonomik sıkıntılar gibi pek çok başlık altında sıralayabileceğimiz gerekçelerle hem kentlerin hem köylerin sosyo-kültürel yapısı değişirken giderek nostaljik hale gelen bir kavram ‘komşuluk'...
Günümüz kent yaşamının en çok yıpranan kavramı.
Aynı apartmanda oturan, hatta aralarında 10-15 santim duvar bulunan insanlar bile neredeyse birbirlerini tanımıyor artık.
Yardımlaşma, gece gezmeleri, evde misafir ağırlama, çay- kahve içmeye gitmek külfet neredeyse.
Bayram gezmeleri;
Tamamen unutulmuş...
xxx
Eski mahalle sıcaklığından, dostluklardan uzak;
‘Daire'lere sıkıştırılmış bir yaşam.
Adına da ‘çağdaş' dediğimiz bir kent yaşamı...
Mimarisi olmayan çirkin toplu konut alanları;
Yürüyüş yolları, spor alanları, parkları bulunmayan, kahvelerin yerini internet cafelerin aldığı mahalleler...
Çocukların koşmak, oynamak istediği, ailelerin korktuğu sokaklar...
İnsanların birbirine yabancılaştığı toplumsal yaşam...
Dairelerde hapsolmuş, sınırların dışına çıkılırsa yasakların, ayıpların, baskıların başladığı bir yaşam...
xxx
‘Ev alma komşu al'
Yüzyılların deneyiminden süzülüp gelen bu atasözünün gerçekliği bugünlerde Çayyolu'nda bir sitede herkesin ağzında.
Dairesel yaşamlardan kaçanların;
Kooperatif kurup özledikleri komşuluk ilişkilerini canlandırmaya çalışanların yaşadığı bir site...
Ama öykü çok bildik.
Belki çoğu apartmanda, çoğu siteden yaşanan türden...
‘Komşu' evini işyeri haline getirmek istemiş;
Diğerleri karşı çıkmış.
‘Siz benim kim olduğumu biliyor musunuz? Ben size gösteririm...' türünden bir tehdit...
Önceleri kimse ciddiye almamış.
Mahkemelerden gelen celp kağıtlarıyla farkına varmışlar işin ciddiyetinin...
‘Komşu' üşenmemiş tek tek herkes hakkında dava açmış.
Bilirkişiler atanmış;
Mahkeme karar vermiş:
‘Yıkılsın'
Yıkılacak olan aslında çok basit işler.
Kapıların önündeki pergoleler.
Yıkılan ise çok zor kurulan ilişkiler;
Komşuluk.
16 Kasım 2010 Salı
HABERTÜRK YAZILARI/ BAYRAM
BAYRAM
Bu bayram da gelenek değişmedi…
Yine işbaşında, çalışarak kutladık.
Gazetelerin bayramda çıkmadığına;
Bayram gazeteleri yayınladığına;
Gazetecilerin bayram yaptığına yıllar önce şahit olmuştuk.
xxx
Doğrusu çalışmaktan hiç şikayetçi değiliz…
Ta ki bayrama girerken iki dostumuzun kötü haberi gelene kadar…
Biri yakından; diğeri uzaklardan…
Acıları bayram sevincimize karıştı.
xxx
Kadri Özen…
Klasik bir deyim olacak ama;
Mesleğimizin kadrini bilemediklerinden.
Haberciliğine sendikacılığı da katan bir isim…
Bir yandan haber bir yandan hak peşinde koşan nadir gazetecilerden.
Haberciliğin yanına sendikacılığı da katınca baskılarla karşılaşan;
Üstelik devlet ajansında…
Zorla emekli edilince iflah olmaz gazetecilikten kopamayan bir meslektaş…
xxx
Türk basınında yok olan Babıali, Rüzgarlı Sokak geleneği bir anlamda Meclis’te sürer.
Bürolar yan yanadır.
Tatlı bir rekabet, sıkı bir dayanışma her gün kendini yeniler…
xxx
Parlamento muhabirliğinin iki simge isminden biriydi Kadri Özen…
Çok önceleri yitirdiğimiz, basının hakkı yenilen isimlerinin başında gelen Hakkı Erdem ile birbirlerine takılmadan duramazlardı.
Her gün yeni bir işletme dedikodusuyla çınlanırdı basın koridoru.
Özellikle Hakkı…
Sesini değiştirerek, Tunceli’den gelen hemşerisi gibi arar, saatlerce terminalde bekletirdi babasının gönderdiği paketi almak için…
Hele 12 Eylül döneminde yaptıkları…
Elektroniğe meraklı, basın koridorunun emektarı Rıfat ile birlikte Meclis basın bürosunda kapalı devre radyo yayını yapıp arananlar listesinde adını saymaları bir efsane gibi anlatılırdı.
Hiç birine kızdığına tanık olmamıştık.
Güler geçerdi…
Bayramdan iki gün önce geldi acı haberi…
Artık 162 nolu belediye otobüsünde boşuna arayacak gözlerimiz.
xxx
Sıtkı Usta;
Aslında kısa süre önce Kütahya’da adına düzenlenen sempozyumda buluştuğumuzda hepimiz biliyorduk acımasız gerçeği…
Bu bir veda toplantısıydı.
Çok ciddi hastaydı.
Tedavisine ara verip gelmişti.
Bilim adamları, sanatçılar bilimsel bildiriler sunuyordu kürsüde;
Japonya’dan gelen sanatçılar hayranlıkla seyrediyordu eserlerini.
O ise konuklarıyla tek tek ilgileniyor, en küçük eksiklik kalmasın istiyordu.
-Yorma kendini, dinlen biraz…
Neredeyse her konuğunun bu sözlerine itiraz ediyordu…
-Ne yorulması, bana can veriyorsunuz…
xxx
Arife gecesi geldi kötü haber…
Kızı Nida;
Ahmet Telli’nin şiirindeki gibiydi mesajı:
“Kanlı bir nidâ işaretiyiz, tarihin imlâsını bozan
Yaralı bir nidâyız yaşadığımız bu dünyada”
“Babamızı, Sıtkı Usta’yı kaybettik” diyordu.
xxx
Bu cümleleri Nihal Bengisu Karaca yazmış; Sıtkı Usta için
“Seramik ve insan, dört elementin buluştuğu ortak bir kaderi yaşarken, ‘bilinmeyen’ beşinci kardeşlerini arıyorlar.
Önce yalnızca suyla karıştırılmış topraktan ibaret olan bulamaç, tıpkı Adem gibi, ruhuna üflenen ‘cevher’le pişerek, nefeslenerek ve evrilerek sanat’a dönüşür…”
Modern zamanlar dervişiydi.
Toprak adamdı, toprağa döndü…
Bu bayram da gelenek değişmedi…
Yine işbaşında, çalışarak kutladık.
Gazetelerin bayramda çıkmadığına;
Bayram gazeteleri yayınladığına;
Gazetecilerin bayram yaptığına yıllar önce şahit olmuştuk.
xxx
Doğrusu çalışmaktan hiç şikayetçi değiliz…
Ta ki bayrama girerken iki dostumuzun kötü haberi gelene kadar…
Biri yakından; diğeri uzaklardan…
Acıları bayram sevincimize karıştı.
xxx
Kadri Özen…
Klasik bir deyim olacak ama;
Mesleğimizin kadrini bilemediklerinden.
Haberciliğine sendikacılığı da katan bir isim…
Bir yandan haber bir yandan hak peşinde koşan nadir gazetecilerden.
Haberciliğin yanına sendikacılığı da katınca baskılarla karşılaşan;
Üstelik devlet ajansında…
Zorla emekli edilince iflah olmaz gazetecilikten kopamayan bir meslektaş…
xxx
Türk basınında yok olan Babıali, Rüzgarlı Sokak geleneği bir anlamda Meclis’te sürer.
Bürolar yan yanadır.
Tatlı bir rekabet, sıkı bir dayanışma her gün kendini yeniler…
xxx
Parlamento muhabirliğinin iki simge isminden biriydi Kadri Özen…
Çok önceleri yitirdiğimiz, basının hakkı yenilen isimlerinin başında gelen Hakkı Erdem ile birbirlerine takılmadan duramazlardı.
Her gün yeni bir işletme dedikodusuyla çınlanırdı basın koridoru.
Özellikle Hakkı…
Sesini değiştirerek, Tunceli’den gelen hemşerisi gibi arar, saatlerce terminalde bekletirdi babasının gönderdiği paketi almak için…
Hele 12 Eylül döneminde yaptıkları…
Elektroniğe meraklı, basın koridorunun emektarı Rıfat ile birlikte Meclis basın bürosunda kapalı devre radyo yayını yapıp arananlar listesinde adını saymaları bir efsane gibi anlatılırdı.
Hiç birine kızdığına tanık olmamıştık.
Güler geçerdi…
Bayramdan iki gün önce geldi acı haberi…
Artık 162 nolu belediye otobüsünde boşuna arayacak gözlerimiz.
xxx
Sıtkı Usta;
Aslında kısa süre önce Kütahya’da adına düzenlenen sempozyumda buluştuğumuzda hepimiz biliyorduk acımasız gerçeği…
Bu bir veda toplantısıydı.
Çok ciddi hastaydı.
Tedavisine ara verip gelmişti.
Bilim adamları, sanatçılar bilimsel bildiriler sunuyordu kürsüde;
Japonya’dan gelen sanatçılar hayranlıkla seyrediyordu eserlerini.
O ise konuklarıyla tek tek ilgileniyor, en küçük eksiklik kalmasın istiyordu.
-Yorma kendini, dinlen biraz…
Neredeyse her konuğunun bu sözlerine itiraz ediyordu…
-Ne yorulması, bana can veriyorsunuz…
xxx
Arife gecesi geldi kötü haber…
Kızı Nida;
Ahmet Telli’nin şiirindeki gibiydi mesajı:
“Kanlı bir nidâ işaretiyiz, tarihin imlâsını bozan
Yaralı bir nidâyız yaşadığımız bu dünyada”
“Babamızı, Sıtkı Usta’yı kaybettik” diyordu.
xxx
Bu cümleleri Nihal Bengisu Karaca yazmış; Sıtkı Usta için
“Seramik ve insan, dört elementin buluştuğu ortak bir kaderi yaşarken, ‘bilinmeyen’ beşinci kardeşlerini arıyorlar.
Önce yalnızca suyla karıştırılmış topraktan ibaret olan bulamaç, tıpkı Adem gibi, ruhuna üflenen ‘cevher’le pişerek, nefeslenerek ve evrilerek sanat’a dönüşür…”
Modern zamanlar dervişiydi.
Toprak adamdı, toprağa döndü…
13 Kasım 2010 Cumartesi
HABERTÜRK YAZILARI- OTOBÜSTE AŞIK OLMAK
OTOBÜSTE AŞIK OLMAK
Bayram tatili yine 9 güne çıkınca Başkent neredeyse boşaldı.
Tatil daha başlamadan Cuma günü AŞTİ'den çıkan otobüs sayısı 1600'ü bulmuştu.
Kaba bir hesapla 72 bin kişi...
Herhalde dün bu rakam daha da artmıştır.
xxx
Otobüs deyince herkesin bir macerası vardır.
Benimse aklıma ilk gelen "Yurttan Sesler Kadınlar Korosu"
Ve Neriman Altıntağ Tüfekçi...
Yıllarca otobüs yolculuğunu gece yaptım.
Öğrencilik yılları...
Anne babayla geçirilen bayramlar;
Dönüşte ayrılığın getirdiği hüzün,
Elinde kitap uyuyakalırsın...
Sabaha karşı otobüs Ankara'ya yaklaştığında şoförler yolcuları uyandırmak için radyoyu açar.
Nedense her seferinde de benzer türküler.
Güneşin ilk ışıkları Ankara'nın üzerine çöktüğünde bir yandan uyku sersemliği bir yandan türkülerle artan hüzün mutlaka hesaplaşmayı getirir;
"Ne işim var benim burada..."
Türkülerin temposu yükselip ortalık aydınlanmaya başladığında ise hüzün de yavaş yavaş dağılır...
xxx
Şimdilerde otobüslerde konfor artık uçakları aratmıyor.
İstediğin müziği dinleyip istediğin filmi izleyebiliyorsun.
Artık muavinlerin yerini de hostesler aldı.
Yolcular el üstünde tutuluyor;
İnsana kendini dinlemeye bile fırsat tanımıyorlar.
xxx
Bir de bitmeyen öyküler var...
Birkaç yıl önceydi.
Bir arkadaşımızın barında sohbet ederken tanık olduğum bir öykü...
Müdavimlerden biri oldukça melankolik haldeydi.
‘Hayırdır' diye sorduğumda arkadaşın yanıtı acımasızdı;
-‘İflah olmaz abi... Aşık. Hem de çaresiz bir aşk...
Sonra tanıştırdılar.
Oldukça utangaç genç bir kadındı.
Ama yine de anlattı başından geçenleri...
xxx
İstanbul'dan otobüse bindiğinde diğer taraftaki koltukta oturan bir genç ilgisini çekmiş.
Hafif bir elektriklenme;
Kaçamak bakışlar yol boyu sürmüş...
Ne otobüste ne molada ilk adımı atma cesaretini bulamamış...
"Ne de olsa kadınsın... Tanışmaya kalksam kim bilir hakkımda ne düşünürdü" diye hayıflanıyordu.
AŞTİ'de indiklerinde arkasından bakakalmış...
xxx
Otobüsteki yolcuyu hala unutamamıştı.
O günden sonra sürekli kendisiyle hesaplaşıyor, kendisini suçluyordu.
"Aptal kafam, niye tanışmadım sanki. Kim ne derse desin..."
En ufak bir iz yoktu.
Ne adını biliyordu, ne işini...
Sonunda dayanamadım;
-"O kadar çok istiyorsan buluruz"
Heyecanlanmıştı, inanamıyordu.
O "nasıl" diye sordukça ben gülerek, meslek ukalalığımı giyiniyordum;
-"Bu bizim işimiz. Her gün kimleri bulmuyoruz ki"
Masadaki diğer arkadaşlarla da iddialaşınca iki şart öne sürdüm;
-Bulursam iyisinden bir şişe şarap isterim. Bir de eğer işi evliliğe kadar götürürseniz nikah şahidiniz olurum...
xxx
Ertesi günler işe dalıp sohbeti unutmuştum, telefon çalıncaya kadar...
-Abi bulabildin mi?...
Demek ki olay bir bar sohbetinin çok ilerisindeydi.
Dedikleri gibi resmen aşıktı.
Bindikleri otobüsün saatini, koltuk numaralarını aldım.
O şirketten bir arkadaşı aradım;
-Neden istediğimi sakın sorma. Çok önemli. İsmini ver yeter.
Şanslıydık.
Sadece ismi değil, telefon numarası bile vardı.
Arayıp müjdeli haberi verdiğimde inanamamıştı.
"Şarapları hazırlayın"
Bununla da yetinmemiştim.
Allah'tan artık google hazretleri vardı, ne sorsan yanıt veren...
Fotoğrafını da bulup çıktısını alarak gittim.
Gerçekten O'ymuş...
Ben üzerime düşeni yapmıştım.
Ama şaraplar hala açılmadı bekliyor, nikah şahitliğine ise henüz çağıran yok.
xxx
Dün otobüslerin ardından bakarken düşünmeden edemedim.
Kim bilir bu yolculuklardan ne hikayeler çıkar...
Bayram tatili yine 9 güne çıkınca Başkent neredeyse boşaldı.
Tatil daha başlamadan Cuma günü AŞTİ'den çıkan otobüs sayısı 1600'ü bulmuştu.
Kaba bir hesapla 72 bin kişi...
Herhalde dün bu rakam daha da artmıştır.
xxx
Otobüs deyince herkesin bir macerası vardır.
Benimse aklıma ilk gelen "Yurttan Sesler Kadınlar Korosu"
Ve Neriman Altıntağ Tüfekçi...
Yıllarca otobüs yolculuğunu gece yaptım.
Öğrencilik yılları...
Anne babayla geçirilen bayramlar;
Dönüşte ayrılığın getirdiği hüzün,
Elinde kitap uyuyakalırsın...
Sabaha karşı otobüs Ankara'ya yaklaştığında şoförler yolcuları uyandırmak için radyoyu açar.
Nedense her seferinde de benzer türküler.
Güneşin ilk ışıkları Ankara'nın üzerine çöktüğünde bir yandan uyku sersemliği bir yandan türkülerle artan hüzün mutlaka hesaplaşmayı getirir;
"Ne işim var benim burada..."
Türkülerin temposu yükselip ortalık aydınlanmaya başladığında ise hüzün de yavaş yavaş dağılır...
xxx
Şimdilerde otobüslerde konfor artık uçakları aratmıyor.
İstediğin müziği dinleyip istediğin filmi izleyebiliyorsun.
Artık muavinlerin yerini de hostesler aldı.
Yolcular el üstünde tutuluyor;
İnsana kendini dinlemeye bile fırsat tanımıyorlar.
xxx
Bir de bitmeyen öyküler var...
Birkaç yıl önceydi.
Bir arkadaşımızın barında sohbet ederken tanık olduğum bir öykü...
Müdavimlerden biri oldukça melankolik haldeydi.
‘Hayırdır' diye sorduğumda arkadaşın yanıtı acımasızdı;
-‘İflah olmaz abi... Aşık. Hem de çaresiz bir aşk...
Sonra tanıştırdılar.
Oldukça utangaç genç bir kadındı.
Ama yine de anlattı başından geçenleri...
xxx
İstanbul'dan otobüse bindiğinde diğer taraftaki koltukta oturan bir genç ilgisini çekmiş.
Hafif bir elektriklenme;
Kaçamak bakışlar yol boyu sürmüş...
Ne otobüste ne molada ilk adımı atma cesaretini bulamamış...
"Ne de olsa kadınsın... Tanışmaya kalksam kim bilir hakkımda ne düşünürdü" diye hayıflanıyordu.
AŞTİ'de indiklerinde arkasından bakakalmış...
xxx
Otobüsteki yolcuyu hala unutamamıştı.
O günden sonra sürekli kendisiyle hesaplaşıyor, kendisini suçluyordu.
"Aptal kafam, niye tanışmadım sanki. Kim ne derse desin..."
En ufak bir iz yoktu.
Ne adını biliyordu, ne işini...
Sonunda dayanamadım;
-"O kadar çok istiyorsan buluruz"
Heyecanlanmıştı, inanamıyordu.
O "nasıl" diye sordukça ben gülerek, meslek ukalalığımı giyiniyordum;
-"Bu bizim işimiz. Her gün kimleri bulmuyoruz ki"
Masadaki diğer arkadaşlarla da iddialaşınca iki şart öne sürdüm;
-Bulursam iyisinden bir şişe şarap isterim. Bir de eğer işi evliliğe kadar götürürseniz nikah şahidiniz olurum...
xxx
Ertesi günler işe dalıp sohbeti unutmuştum, telefon çalıncaya kadar...
-Abi bulabildin mi?...
Demek ki olay bir bar sohbetinin çok ilerisindeydi.
Dedikleri gibi resmen aşıktı.
Bindikleri otobüsün saatini, koltuk numaralarını aldım.
O şirketten bir arkadaşı aradım;
-Neden istediğimi sakın sorma. Çok önemli. İsmini ver yeter.
Şanslıydık.
Sadece ismi değil, telefon numarası bile vardı.
Arayıp müjdeli haberi verdiğimde inanamamıştı.
"Şarapları hazırlayın"
Bununla da yetinmemiştim.
Allah'tan artık google hazretleri vardı, ne sorsan yanıt veren...
Fotoğrafını da bulup çıktısını alarak gittim.
Gerçekten O'ymuş...
Ben üzerime düşeni yapmıştım.
Ama şaraplar hala açılmadı bekliyor, nikah şahitliğine ise henüz çağıran yok.
xxx
Dün otobüslerin ardından bakarken düşünmeden edemedim.
Kim bilir bu yolculuklardan ne hikayeler çıkar...
10 Kasım 2010 Çarşamba
HABERTÜRK YAZILARI/ ÖZGÜR BİSİKLET
ÖZGÜR BİSİKLET
Yıllarda Atatürk’ü hep yasaklarla andık.
Gülmek yasak, eğlence yerleri kapalı;
Törenler matem havası içinde…
xxx
Dün Atatürk fotoğraflarını gözden geçirirken şimdiye kadar hiç görmediğim birinde takıldım kaldım.
Gözlerinin içi gülüyordu.
Sonra çocukluğumdaki törenler geldi aklıma;
10 Kasım törenlerinde güldüğümüz için öğretmenlerimizden yediğimiz fırçalar.
Sanki O, asık suratlı nesiller istermiş gibi…
Neyse ki 1988 yılında dönemin Kültür ve Turizm Bakanı Tınaz Titiz, ‘devrim’ sayılabilecek bir girişimde bulundu.
Ata’nın ölümünün 50’inci yılında artık törenlerin ‘matem’ havasından çıkarıldığını açıkladı.
Hatta içki içmek ve satmak serbest hale getirildi.
Bazı siyasetçiler, Titiz’i neredeyse Atatürk düşmanı, vatan haini ilan etti.
Ama Türk halkı Ata’yı hak ettiği gibi anmayı hiç ihmal etmedi.
xxx
Bugün Atatürk’ün aramızdan ayrılışının 72’inci yılı…
Bugün yine Atatürk’ü anıyoruz.
Çocuklar Anıtkabir ziyaretine dünden başlamıştı.
Ortalık cıvıl cıvıldı…
xxx
Dün Anıtkabir’deki minikler genç bir kız, genç bir delikanlı olduğunda Cumhuriyet’in 100’üncü yılı kutlanacak.
Geçen hafta gazetemiz HT Ankara’da duyurduk.
Kentlerimizi 100’üncü yıla uygun hale getirmek için Yüksek Planlama Kurulu bir Eylem Planı hazırlandı.
En ilginç bölümü de ‘bisiklet yolları’…
xxx
Yılların hayali…
Ama Ankara gibi dereleri, tepeleri ile ünlü bir kentte bisiklet yolu nasıl hayata geçirilecek?
En azından Çayyolu, Batıkent gibi yeni yerleşim yerlerinde, Bahçeli, Emek gibi öğrencilerin yoğun yaşadığı semtlerde başlansa kötü mü olur…
xxx
Bizde bisiklet maalesef bir ‘eğlence’ aracı olarak kabul ediliyor.
Büyüdükçe yaşamımızdan çıkıyor.
Çocukluktan bir hayal olarak kalıyor…
Kimimiz hiçbir zaman sahip olamadığımız; kimimiz arkadaşlara yarışlar yaptığımız, üstünde kahkahalar attığımız bisikletin hayaliyle yaşıyoruz.
xxx
Kentlerimiz gelişip gecekondulaşmadan TOKİ’leşmeye geçildikçe de manzara değişmiyor.
Yollar yapılırken hiçbir şekilde bisikletli düşünülmediği gibi apartmanlarda da bisiklete yer kalmıyor.
Ne apartman önlerinde, ne girişlerinde bisikletinizi güvenli bir şekilde bırakabileceğiz bir park alanı yapılıyor.
Çocuklarla birlikte büyüyen bisikletler, zaten süs için yapılan balkonlara bile sığmıyor.
Sonunda sadece hayalini kurmak üzere atılıp gidiyor…
xxx
Yerel yönetimlerin görevi daha yaşanabilir kentler yaratmak.
Bunun için de yeni çözümler bulmak gerekiyor.
Büyük projelerin yanı sıra gündelik yaşamı renklendirecek, sağlıklı yaşamayı sağlayacak uygulamaları planlamak.
Topluma bu alışkanlıkları sağlamak için önder olmak.
xxx
Türk basınına sadece cinsel tercihleriyle haber olan Bertrand Delanoe bir proje geliştirdi.
İnsanlığın son yüzyılda kendisinin yarattığı ve bir türlü çözmeyi başaramadığı trafik sorununa çözüm için tüm dünya kentlerine ‘model’ oldu.
‘Özgür Bisiklet’
Kentin her tarafına özel yollar yapıldı, bisiklet istasyonları kuruldu, binlerce bisiklet alındı.
Metrodan, otobüsten inenler, toplu taşımda kullandıkları kartları okutup, bir düğmeye basarak elektronik kilidi çözüp bisikleti alıyor. Bir sonraki istasyona bırakıyor. Böylece hangi bisikleti kimin kullandığının takibi yapılabiliyor.
Bisikletlerin hepsi aynı model ve GPRS sistemiyle takip ediliyor. Bisiklet kullanmanın ilk yarım saati de bedava.
Çalanlar, yolun ortasına bırakıp gidenler, parçalayanlar, kıranlar elbette var.
Ama Paris sokakları binlerce bisikletli ile dolu…
Yıllarda Atatürk’ü hep yasaklarla andık.
Gülmek yasak, eğlence yerleri kapalı;
Törenler matem havası içinde…
xxx
Dün Atatürk fotoğraflarını gözden geçirirken şimdiye kadar hiç görmediğim birinde takıldım kaldım.
Gözlerinin içi gülüyordu.
Sonra çocukluğumdaki törenler geldi aklıma;
10 Kasım törenlerinde güldüğümüz için öğretmenlerimizden yediğimiz fırçalar.
Sanki O, asık suratlı nesiller istermiş gibi…
Neyse ki 1988 yılında dönemin Kültür ve Turizm Bakanı Tınaz Titiz, ‘devrim’ sayılabilecek bir girişimde bulundu.
Ata’nın ölümünün 50’inci yılında artık törenlerin ‘matem’ havasından çıkarıldığını açıkladı.
Hatta içki içmek ve satmak serbest hale getirildi.
Bazı siyasetçiler, Titiz’i neredeyse Atatürk düşmanı, vatan haini ilan etti.
Ama Türk halkı Ata’yı hak ettiği gibi anmayı hiç ihmal etmedi.
xxx
Bugün Atatürk’ün aramızdan ayrılışının 72’inci yılı…
Bugün yine Atatürk’ü anıyoruz.
Çocuklar Anıtkabir ziyaretine dünden başlamıştı.
Ortalık cıvıl cıvıldı…
xxx
Dün Anıtkabir’deki minikler genç bir kız, genç bir delikanlı olduğunda Cumhuriyet’in 100’üncü yılı kutlanacak.
Geçen hafta gazetemiz HT Ankara’da duyurduk.
Kentlerimizi 100’üncü yıla uygun hale getirmek için Yüksek Planlama Kurulu bir Eylem Planı hazırlandı.
En ilginç bölümü de ‘bisiklet yolları’…
xxx
Yılların hayali…
Ama Ankara gibi dereleri, tepeleri ile ünlü bir kentte bisiklet yolu nasıl hayata geçirilecek?
En azından Çayyolu, Batıkent gibi yeni yerleşim yerlerinde, Bahçeli, Emek gibi öğrencilerin yoğun yaşadığı semtlerde başlansa kötü mü olur…
xxx
Bizde bisiklet maalesef bir ‘eğlence’ aracı olarak kabul ediliyor.
Büyüdükçe yaşamımızdan çıkıyor.
Çocukluktan bir hayal olarak kalıyor…
Kimimiz hiçbir zaman sahip olamadığımız; kimimiz arkadaşlara yarışlar yaptığımız, üstünde kahkahalar attığımız bisikletin hayaliyle yaşıyoruz.
xxx
Kentlerimiz gelişip gecekondulaşmadan TOKİ’leşmeye geçildikçe de manzara değişmiyor.
Yollar yapılırken hiçbir şekilde bisikletli düşünülmediği gibi apartmanlarda da bisiklete yer kalmıyor.
Ne apartman önlerinde, ne girişlerinde bisikletinizi güvenli bir şekilde bırakabileceğiz bir park alanı yapılıyor.
Çocuklarla birlikte büyüyen bisikletler, zaten süs için yapılan balkonlara bile sığmıyor.
Sonunda sadece hayalini kurmak üzere atılıp gidiyor…
xxx
Yerel yönetimlerin görevi daha yaşanabilir kentler yaratmak.
Bunun için de yeni çözümler bulmak gerekiyor.
Büyük projelerin yanı sıra gündelik yaşamı renklendirecek, sağlıklı yaşamayı sağlayacak uygulamaları planlamak.
Topluma bu alışkanlıkları sağlamak için önder olmak.
xxx
Türk basınına sadece cinsel tercihleriyle haber olan Bertrand Delanoe bir proje geliştirdi.
İnsanlığın son yüzyılda kendisinin yarattığı ve bir türlü çözmeyi başaramadığı trafik sorununa çözüm için tüm dünya kentlerine ‘model’ oldu.
‘Özgür Bisiklet’
Kentin her tarafına özel yollar yapıldı, bisiklet istasyonları kuruldu, binlerce bisiklet alındı.
Metrodan, otobüsten inenler, toplu taşımda kullandıkları kartları okutup, bir düğmeye basarak elektronik kilidi çözüp bisikleti alıyor. Bir sonraki istasyona bırakıyor. Böylece hangi bisikleti kimin kullandığının takibi yapılabiliyor.
Bisikletlerin hepsi aynı model ve GPRS sistemiyle takip ediliyor. Bisiklet kullanmanın ilk yarım saati de bedava.
Çalanlar, yolun ortasına bırakıp gidenler, parçalayanlar, kıranlar elbette var.
Ama Paris sokakları binlerce bisikletli ile dolu…
6 Kasım 2010 Cumartesi
HABERTÜRK YAZILARI- KİM YAPACAK
KİM YAPACAK?
Başbakan Erdoğan’ın başkanlığındaki Yüksek Planlama Kurulu’nda kentlerimizi ilgilendiren çok önemli kararlar alındı.
Önceki gün de Resmi Gazete’de yayınlandı.
Adı “Bütünleşik Kentsel Gelişme Stratejisi ve Eylem Planı”
Kısaca KENTGES
Amacı da adı gibi büyük…
Cumhuriyetin 100’üncü yılı için kentlerin nasıl olacağı tasarlandı.
xxx
Türkiye planlı kalkınma modeline geçip Devlet Planlama Teşkilatı kurulduğunda yıllarca politikacılara malzeme olmuş:
“Plan mı, pilav mı?”
Pilav yapmak için bile aslında plana ihtiyaç olduğu gerçeği göz ardı edilmiş.
Onca uzmanın hazırladığı planlar rafa kaldırılmış, uygulanma şansı bulanlar ise delik deşik edilmiş
Sonunda ‘pilav’ anlayışı galip gelmiş…
xxx
Yüksek Planlama Kurulu’nun hazırladığı ‘Eylem Planı’nı görünce kitaplarda okuduğum bu cümleyi mırıldandım farkında olmadan;
‘Umarım bu da pilav olmaz’
Dün gazetemiz HT Ankara’da planın ayrıntılarını yayınladık.
Yarısı bile gerçekleşse Başkent’in görünümü tamamen değişir.
-Kentin her tarafına bisiklet ve yaya yolları yapılacak.
-Kent merkezlerine otomobil girişi kontrollü olacak
-Cadde ve sokaklarda araç parkı yasak olacak
-Her yere alışveriş merkezi yapılmayacak
-Yağmur suları depolanıp kullanılacak
-Kent merkezleri canlandırılacak
xxx
Cumhuriyetin 100’üncü yılını kutlamaya 13 yıl kaldı.
Yetişir mi ayrı bir tartışma konusu.
Zaten Eylem Planı’nda kimin neyi ne kadar sürede yapacağı ayrıntılı olarak belirlenmiş.
Ama önemli tüm bunları yapma iradesi olup olmadığı…
xxx
Plandan basit bir örnek…
“Kent merkezlerinde merkezlerine otomobille ulaşımı ve uzun süreli taşıt park etmeyi caydırıcı nitelikte düzenlenmesi, yol boyu araç parkına izin verilmemesi…”
Gerçekleşme süresi 2010-2023 yılları arası…
Sorumluluk belediyelerin;
İyi de…
Daha kısa bir süre önce Başkent’in belli başlı caddelerini 25 yıllığına park için kiraya kim verdi?
Başbakan Erdoğan’ın başkanlığındaki Yüksek Planlama Kurulu’nda kentlerimizi ilgilendiren çok önemli kararlar alındı.
Önceki gün de Resmi Gazete’de yayınlandı.
Adı “Bütünleşik Kentsel Gelişme Stratejisi ve Eylem Planı”
Kısaca KENTGES
Amacı da adı gibi büyük…
Cumhuriyetin 100’üncü yılı için kentlerin nasıl olacağı tasarlandı.
xxx
Türkiye planlı kalkınma modeline geçip Devlet Planlama Teşkilatı kurulduğunda yıllarca politikacılara malzeme olmuş:
“Plan mı, pilav mı?”
Pilav yapmak için bile aslında plana ihtiyaç olduğu gerçeği göz ardı edilmiş.
Onca uzmanın hazırladığı planlar rafa kaldırılmış, uygulanma şansı bulanlar ise delik deşik edilmiş
Sonunda ‘pilav’ anlayışı galip gelmiş…
xxx
Yüksek Planlama Kurulu’nun hazırladığı ‘Eylem Planı’nı görünce kitaplarda okuduğum bu cümleyi mırıldandım farkında olmadan;
‘Umarım bu da pilav olmaz’
Dün gazetemiz HT Ankara’da planın ayrıntılarını yayınladık.
Yarısı bile gerçekleşse Başkent’in görünümü tamamen değişir.
-Kentin her tarafına bisiklet ve yaya yolları yapılacak.
-Kent merkezlerine otomobil girişi kontrollü olacak
-Cadde ve sokaklarda araç parkı yasak olacak
-Her yere alışveriş merkezi yapılmayacak
-Yağmur suları depolanıp kullanılacak
-Kent merkezleri canlandırılacak
xxx
Cumhuriyetin 100’üncü yılını kutlamaya 13 yıl kaldı.
Yetişir mi ayrı bir tartışma konusu.
Zaten Eylem Planı’nda kimin neyi ne kadar sürede yapacağı ayrıntılı olarak belirlenmiş.
Ama önemli tüm bunları yapma iradesi olup olmadığı…
xxx
Plandan basit bir örnek…
“Kent merkezlerinde merkezlerine otomobille ulaşımı ve uzun süreli taşıt park etmeyi caydırıcı nitelikte düzenlenmesi, yol boyu araç parkına izin verilmemesi…”
Gerçekleşme süresi 2010-2023 yılları arası…
Sorumluluk belediyelerin;
İyi de…
Daha kısa bir süre önce Başkent’in belli başlı caddelerini 25 yıllığına park için kiraya kim verdi?
HABERTÜRK YAZILARI/ KÖŞK
KÖŞK
Başkent’in siyasi literatüründe iki kavram her zaman dikkat çeker;
Köşk;
864 rakımlı tepe…
Literatüre bu şekilde yerleşti ama doğruluğu da tartışmalı.
Devletin en yüksek tepesinin denizden yüksekliği için çok farklı rakamlar söyleniyor.
1150, 1041, 1105 metre, hatta anlamlı bir rakam; Malazgirt Zaferi gibi 1071…
xxx
Çankaya Köşkü geçen hafta yine gündemimizde idi.
Önce 29 Ekim resepsiyonuna kim gidecek, kim gitmeyecek diye tartıştık;
Ardından tokalaşma polemikleri…
Siyasetteki artçı sarsıntıları, polemikleri hala sürüyor.
Gelecek yıl da benzer tartışmaları yapılacak gibi…
xxx
Haberleri televizyondan izlerken dikkatim katılanlardan çok tavandaydı.
Yenilenen haliyle de ilk kez görücüye çıkan salondaki değişiklikleri anlamaya çalışırken hafızam 20 yıl öncesine dönmüştü.
1990’lı yıllarda yine Köşk’ü tartışıyorduk
Çankaya Köşkü diye bilinen Pembe Köşk’ün hemen yanına yeni bir bina yapılıyordu.
İnşaat Kenan Evren döneminde başlamış, ancak müteahhit yarım bırakmıştı.
Sonradan ANAP Milletvekili de olan Rıfat Diker’in şirketi inşaatı devralmıştı.
Yeni bir polemik başlamıştı.
“Bu kadar lükse gerek var mı”
Yeni binaya Semra Özal’ın zevkinin damga vurduğu yazılıyordu.
O dönemin parasıyla 6 milyara Avusturya’dan avize alındığı söyleniyordu.
Meşhur, Bakolowitz marka avizelerin kurşun bağlantılarının altın kaplı, her birinin elde kesme kristallerden oluştuğu iddia ediliyordu.
xxx
Sonunda yeni bina inşa edilmiş, ancak Turgut Özal’a oturmak nasip olmamıştı.
Semra Hanım o kadar eleştirildiği salonda konuklarını karşılayamamıştı.
Süleyman Demirel, siyasi literatüre kazandırdığı ‘864 rakımlı tepe’nin yeni ev sahibiydi.
Bir süre sonra Köşk’ün kapılarını açıp o çok eleştirilen salonu bize de kendisini dolaştırmıştı.
Meşhur avizeleri gösterip, “Çocuklar bunlar büyük bir köyün bir günlük elektriği kadar elektrik tüketiyor” dediği dün gibi aklımda.
Ardından Sayın Demirel, Genel Sekreter Necdet Seçkinöz’e döndü
Şimdi ismini genç kuşaklarının hiç duymadığı, ‘gerçek devlet adamı’ Necdet Seçkinöz’e;
“Necdet, bir master plan hazırla. Çevredeki ağaçlar buraya yakışmıyor. Buraya bir orman kuralım…”
Doğrusu sonradan takip edemedim.
Köşk’ün etrafındaki ağaçlar yenilendi mi, orman haline geldi mi?
xxx
Önümde bir kitap duruyor.
Atatürk’ün doğumunun 125’inci yılında Cumhurbaşkanlığı tarafından bastırılmış.
“Atatürk’ten kültürel miras- Çankaya Köşkü Halıları”
Atatürk’ün 11 yıl boyunca yaşadığı Köşk’teki halılar tek tek fotoğraflanmış.
Kitabın “Sunuş” bölümü şöyle:
“Büyük, güçlü ve modern uluslar, köklü gelenek ve kültür birikimleriyle, devraldıkları tarih, kültür ve sanat mirasını korumayı ve tanıtmayı insanlığın uygarlık düşüncesinin vazgeçilmez gereği sayarlar. İnsan dehası ile olağanüstü çabasının adım adım gelişiminin izlerini taşıyan ve günümüze ulaşabilen eserler, bu gereğin somut bir tanığı gibidir.”
Gelecek kuşaklara ‘tarihi eser’ bırakmak herkese nasip olmuyor.
Başkent’in siyasi literatüründe iki kavram her zaman dikkat çeker;
Köşk;
864 rakımlı tepe…
Literatüre bu şekilde yerleşti ama doğruluğu da tartışmalı.
Devletin en yüksek tepesinin denizden yüksekliği için çok farklı rakamlar söyleniyor.
1150, 1041, 1105 metre, hatta anlamlı bir rakam; Malazgirt Zaferi gibi 1071…
xxx
Çankaya Köşkü geçen hafta yine gündemimizde idi.
Önce 29 Ekim resepsiyonuna kim gidecek, kim gitmeyecek diye tartıştık;
Ardından tokalaşma polemikleri…
Siyasetteki artçı sarsıntıları, polemikleri hala sürüyor.
Gelecek yıl da benzer tartışmaları yapılacak gibi…
xxx
Haberleri televizyondan izlerken dikkatim katılanlardan çok tavandaydı.
Yenilenen haliyle de ilk kez görücüye çıkan salondaki değişiklikleri anlamaya çalışırken hafızam 20 yıl öncesine dönmüştü.
1990’lı yıllarda yine Köşk’ü tartışıyorduk
Çankaya Köşkü diye bilinen Pembe Köşk’ün hemen yanına yeni bir bina yapılıyordu.
İnşaat Kenan Evren döneminde başlamış, ancak müteahhit yarım bırakmıştı.
Sonradan ANAP Milletvekili de olan Rıfat Diker’in şirketi inşaatı devralmıştı.
Yeni bir polemik başlamıştı.
“Bu kadar lükse gerek var mı”
Yeni binaya Semra Özal’ın zevkinin damga vurduğu yazılıyordu.
O dönemin parasıyla 6 milyara Avusturya’dan avize alındığı söyleniyordu.
Meşhur, Bakolowitz marka avizelerin kurşun bağlantılarının altın kaplı, her birinin elde kesme kristallerden oluştuğu iddia ediliyordu.
xxx
Sonunda yeni bina inşa edilmiş, ancak Turgut Özal’a oturmak nasip olmamıştı.
Semra Hanım o kadar eleştirildiği salonda konuklarını karşılayamamıştı.
Süleyman Demirel, siyasi literatüre kazandırdığı ‘864 rakımlı tepe’nin yeni ev sahibiydi.
Bir süre sonra Köşk’ün kapılarını açıp o çok eleştirilen salonu bize de kendisini dolaştırmıştı.
Meşhur avizeleri gösterip, “Çocuklar bunlar büyük bir köyün bir günlük elektriği kadar elektrik tüketiyor” dediği dün gibi aklımda.
Ardından Sayın Demirel, Genel Sekreter Necdet Seçkinöz’e döndü
Şimdi ismini genç kuşaklarının hiç duymadığı, ‘gerçek devlet adamı’ Necdet Seçkinöz’e;
“Necdet, bir master plan hazırla. Çevredeki ağaçlar buraya yakışmıyor. Buraya bir orman kuralım…”
Doğrusu sonradan takip edemedim.
Köşk’ün etrafındaki ağaçlar yenilendi mi, orman haline geldi mi?
xxx
Önümde bir kitap duruyor.
Atatürk’ün doğumunun 125’inci yılında Cumhurbaşkanlığı tarafından bastırılmış.
“Atatürk’ten kültürel miras- Çankaya Köşkü Halıları”
Atatürk’ün 11 yıl boyunca yaşadığı Köşk’teki halılar tek tek fotoğraflanmış.
Kitabın “Sunuş” bölümü şöyle:
“Büyük, güçlü ve modern uluslar, köklü gelenek ve kültür birikimleriyle, devraldıkları tarih, kültür ve sanat mirasını korumayı ve tanıtmayı insanlığın uygarlık düşüncesinin vazgeçilmez gereği sayarlar. İnsan dehası ile olağanüstü çabasının adım adım gelişiminin izlerini taşıyan ve günümüze ulaşabilen eserler, bu gereğin somut bir tanığı gibidir.”
Gelecek kuşaklara ‘tarihi eser’ bırakmak herkese nasip olmuyor.
30 Ekim 2010 Cumartesi
HABERTÜRK YAZILARI- YALI BASKI
YALI BASKI
Meteoroloji’nin istatistiklerine bakılırsa son 84 yılın en fazla yağmuru yağmış.
Aslında istatistiklere gerek yok.
Pencereden bakmak yeterli;
Nihayet Ankara’ya deniz geldi…
Yakında balık adamlar görev yapmaya başlayacak.
xxx
Yıllardır İzmir ve İstanbul karşısında boynumuz büyük kalırdı…
Ne zaman sohbet açılsa, Ankara’yla övünmeye kalksak aynı yanıt gelirdi;
-İyi de denizsiz kent çekilir mi?
Kendimizce karşılık bulmaya çalıştık.
Süslü cümlelerle kendimizi savunduk;
-İstanbul’un denizi varsa Ankara’nın deniz gibi engin dostlukları var.
xxx
Biz Ankaralılar eksiğimizi Mogan’la Eymür’le gidermeye kalksak da gizleyemezdik deniz özlemimizi.
Belki onun içindir Ankara’nın dört bir yanındaki binaların ‘yalı baskı’ ile donatılması.
Özellikle Çayyolu ve Batıkent’teki villaların ‘yalı’ benzeri yapılması…
Deniz kıyısındaki nemli ortamlara özgü yalıtım, Ankara’nın bozkırında büyük ilgi çekti.
Hemen her mahallede ‘siding’ dükkanları açıldı.
O kadar abarttık ki, apartmanlara bile ‘yalı baskı’ yapmaya başladık.
Boğaz’daki yalı sahiplerini kıskandıracak cinsten…
Pembesi, mavisi, beyazı…
xxx
Deniz özlemimizi martılarla giderdik.
‘Ankara’da martı olur mu’ demeyin.
Sesini duyarsanız şaşırmayın, gökyüzüne bakın…
Gelen ses ne gaiptendir ne de başka bir kuştan…
Yolunu arayan bir martıdır…
Hiç görmediyseniz balık halinin yakınından geçerken başınızı yukarıya kaldırın…
Balıkçı kamyonlarının peşine takılıp yolu Başkent’e düşen martıları seyredin.
Şaşkın biçimde yönünü arayan martıları…
Kimi Gölbaşı’na doğru kanat çırpar;
Kimi Bayındır Barajına ulaşır.
Çoğu hemen yakındaki Hatip Çayının üzerinde…
xxx
Belki çelişkili olacak ama ‘yalı baskı’ da yakışıyor Ankara’ya, martı da.
Hele martı…
Ankara’da yaşamak, Richard Bach’ın o müthiş romanındaki martı Jonathan gibi her türlü zorluk karşısında yılmamak, mücadele etmektir.
Hiç düşmemek değil, her düştüğünde ayaklarını daha sıkı basarak ayağa kalkabilmektir.
Her seferinde daha yüksek, daha derin hedefler seçmektir.
Özgürlüktür, ekmeğinin peşinden koşabilmektir.
Denizi olmayan Ankara’da denize özlem içinde, ne aç, ne açıkta ama sırtı da pek olmadan yaşayıp gitmektir;
Hedeflerini kaybetmeden…
Meteoroloji’nin istatistiklerine bakılırsa son 84 yılın en fazla yağmuru yağmış.
Aslında istatistiklere gerek yok.
Pencereden bakmak yeterli;
Nihayet Ankara’ya deniz geldi…
Yakında balık adamlar görev yapmaya başlayacak.
xxx
Yıllardır İzmir ve İstanbul karşısında boynumuz büyük kalırdı…
Ne zaman sohbet açılsa, Ankara’yla övünmeye kalksak aynı yanıt gelirdi;
-İyi de denizsiz kent çekilir mi?
Kendimizce karşılık bulmaya çalıştık.
Süslü cümlelerle kendimizi savunduk;
-İstanbul’un denizi varsa Ankara’nın deniz gibi engin dostlukları var.
xxx
Biz Ankaralılar eksiğimizi Mogan’la Eymür’le gidermeye kalksak da gizleyemezdik deniz özlemimizi.
Belki onun içindir Ankara’nın dört bir yanındaki binaların ‘yalı baskı’ ile donatılması.
Özellikle Çayyolu ve Batıkent’teki villaların ‘yalı’ benzeri yapılması…
Deniz kıyısındaki nemli ortamlara özgü yalıtım, Ankara’nın bozkırında büyük ilgi çekti.
Hemen her mahallede ‘siding’ dükkanları açıldı.
O kadar abarttık ki, apartmanlara bile ‘yalı baskı’ yapmaya başladık.
Boğaz’daki yalı sahiplerini kıskandıracak cinsten…
Pembesi, mavisi, beyazı…
xxx
Deniz özlemimizi martılarla giderdik.
‘Ankara’da martı olur mu’ demeyin.
Sesini duyarsanız şaşırmayın, gökyüzüne bakın…
Gelen ses ne gaiptendir ne de başka bir kuştan…
Yolunu arayan bir martıdır…
Hiç görmediyseniz balık halinin yakınından geçerken başınızı yukarıya kaldırın…
Balıkçı kamyonlarının peşine takılıp yolu Başkent’e düşen martıları seyredin.
Şaşkın biçimde yönünü arayan martıları…
Kimi Gölbaşı’na doğru kanat çırpar;
Kimi Bayındır Barajına ulaşır.
Çoğu hemen yakındaki Hatip Çayının üzerinde…
xxx
Belki çelişkili olacak ama ‘yalı baskı’ da yakışıyor Ankara’ya, martı da.
Hele martı…
Ankara’da yaşamak, Richard Bach’ın o müthiş romanındaki martı Jonathan gibi her türlü zorluk karşısında yılmamak, mücadele etmektir.
Hiç düşmemek değil, her düştüğünde ayaklarını daha sıkı basarak ayağa kalkabilmektir.
Her seferinde daha yüksek, daha derin hedefler seçmektir.
Özgürlüktür, ekmeğinin peşinden koşabilmektir.
Denizi olmayan Ankara’da denize özlem içinde, ne aç, ne açıkta ama sırtı da pek olmadan yaşayıp gitmektir;
Hedeflerini kaybetmeden…
26 Ekim 2010 Salı
HABERTÜRK YAZILARI- VEFA VE VEDA
VEFA VE VEDA
"Ankara'da vefa diye bir semt yoktur; Ankara baştan aşağı bir vefa semtidir"
Tümüyle doğru mudur?...
Bilemem.
Nerede okudum bu cümleyi, bir şaire mi ait anımsamıyorum ama dün Kocatepe Camii'nin avlusunda yine aklıma takıldı.
Baykal ile Bahçeli dün yan yana saf durmuştu;
Eski bir dosta veda ederken en güzel vefa örneğini sergiliyorlardı.
xxx
Belovacıklı soyadı, CHP ile uzaktan yakından ilgisi olanlara tanıdık gelir.
Özellikle 12 Eylül öncesi kuşaklara.
Baba, ‘efsanevi' Ankara İl Başkanıdır.
1975'lerde Genel Başkan tarafından görevden alındığında, "Ne denli haksız olursa olsun partimizin iç sorunudur" diyebilecek kadar siyaseti çıkar için yapmayan bir siyasetçi.
Yeğeni ise Gençlik Kolları Başkanı;
Kürsüde "Güneşin zaptı yakın" diye şiir okuyan bir gençlik önderi.
xxx
Baba Murat Belovacıklı'yı da yakından tanıma fırsatım olmadı;
Oğul Hasan Belovacıklı'yı da.
Her ikisinin öyküsünü de bir başka oğuldan, Mete'den dinledim sık sık.
Aragon'dan okuduğu dizeler arasına sıkıştırırdı, babayı da ağabeyi de.
İkisi de moda deyimle ‘rol modeli' idi yaşamında.
Bir oğulun babasından da ağabeyinden böylesine gururla söz etmesini kıskanırdım belki.
xxx
12 Eylül sonrası, öncesi kadar aktif olmadı siyasette ‘Belovacıklı' soyadı.
Evet, 12 Eylül öncesi kan akıyordu, 12 Eylül'de durdu...
Ama bazı değerler de durmuştu sanki 12 Eylül'de.
O değerleri oğullarına aktarmış ama siyasette bulamayacağını anlayınca uzak kalmıştı sanki.
xxx
Dün Kocatepe'de babasını yolcu ediyordu Mete...
Babasını yitiren her evlat gibi üzgün ama gururlu.
Babadan miras değerleri oğluna aktarmaktan gurur duyan her baba gibi dik;
İçine atamadığı gözyaşlarını siyah güneş gözlükleriyle saklamaya çalışan her evlat gibi üzgün...
xxx
Sadece İl Başkanlığı yapmamıştı Murat Belovacıklı Ankara'da.
Başkent'in bir başka efsane ismi Vedat Dolakay'ın Belediye Başkanlığı döneminde ‘başkanvekilliği' yapmıştı uzun süre.
Ankara'nın her sokağında emeği vardı.
xxx
Siyasette ‘vefa' var mıdır bilmem ama, dün Kocatepe avlusunda bir vefa örneği sergileniyordu.
Siyasetin farklı yüzleri, Ankara siyasetinin 12 Eylül öncesinin ‘efsane' ismi için bir aradaydı.
Eski Genel Başkan Baykal her zamanki gibi Yılmaz Ateş ile gelmişti. Grup toplantısı nedeniyle Kılıçdaroğlu gelememiş; Yardımcısı Gürsel Tekin'i göndermişti. Genel Sekreter Önder Sav aileye başsağlığı diledikten sonra ayrılmıştı. Eşref Erdem de oradaydı.
Eski siyasetçiyi ‘rakip' politikacılar da unutmamıştı; dostluk ön plandaydı.
Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek, hükümet adına cenaze namazındaydı. MHP Lideri Devlet Bahçeli de kurmaylarıyla birlikte saf tutuyor, tabuta omuz veriyordu.
xxx
Murat Amca bugün Gerze'de toprağa verilirken değerlerini miras bıraktığı Ulaş'ı çok uzakta acı içinde.
Belki de babasının yerine, Ankaralı bir şairin, Akif Kurtuluş'un dizeleriyle seslenmek gerek ona;
"Tren ayrıldı, unutulan bir takvimin son yaprağında
kum saatinde bir 'yitik çocuk' olarak kaldım
zaman'ın dışında yer verilmişti, ne kadar sevsen de
sevgilimin gözlerine bir leke gibi bıraktım sessizliği"
"Ankara'da vefa diye bir semt yoktur; Ankara baştan aşağı bir vefa semtidir"
Tümüyle doğru mudur?...
Bilemem.
Nerede okudum bu cümleyi, bir şaire mi ait anımsamıyorum ama dün Kocatepe Camii'nin avlusunda yine aklıma takıldı.
Baykal ile Bahçeli dün yan yana saf durmuştu;
Eski bir dosta veda ederken en güzel vefa örneğini sergiliyorlardı.
xxx
Belovacıklı soyadı, CHP ile uzaktan yakından ilgisi olanlara tanıdık gelir.
Özellikle 12 Eylül öncesi kuşaklara.
Baba, ‘efsanevi' Ankara İl Başkanıdır.
1975'lerde Genel Başkan tarafından görevden alındığında, "Ne denli haksız olursa olsun partimizin iç sorunudur" diyebilecek kadar siyaseti çıkar için yapmayan bir siyasetçi.
Yeğeni ise Gençlik Kolları Başkanı;
Kürsüde "Güneşin zaptı yakın" diye şiir okuyan bir gençlik önderi.
xxx
Baba Murat Belovacıklı'yı da yakından tanıma fırsatım olmadı;
Oğul Hasan Belovacıklı'yı da.
Her ikisinin öyküsünü de bir başka oğuldan, Mete'den dinledim sık sık.
Aragon'dan okuduğu dizeler arasına sıkıştırırdı, babayı da ağabeyi de.
İkisi de moda deyimle ‘rol modeli' idi yaşamında.
Bir oğulun babasından da ağabeyinden böylesine gururla söz etmesini kıskanırdım belki.
xxx
12 Eylül sonrası, öncesi kadar aktif olmadı siyasette ‘Belovacıklı' soyadı.
Evet, 12 Eylül öncesi kan akıyordu, 12 Eylül'de durdu...
Ama bazı değerler de durmuştu sanki 12 Eylül'de.
O değerleri oğullarına aktarmış ama siyasette bulamayacağını anlayınca uzak kalmıştı sanki.
xxx
Dün Kocatepe'de babasını yolcu ediyordu Mete...
Babasını yitiren her evlat gibi üzgün ama gururlu.
Babadan miras değerleri oğluna aktarmaktan gurur duyan her baba gibi dik;
İçine atamadığı gözyaşlarını siyah güneş gözlükleriyle saklamaya çalışan her evlat gibi üzgün...
xxx
Sadece İl Başkanlığı yapmamıştı Murat Belovacıklı Ankara'da.
Başkent'in bir başka efsane ismi Vedat Dolakay'ın Belediye Başkanlığı döneminde ‘başkanvekilliği' yapmıştı uzun süre.
Ankara'nın her sokağında emeği vardı.
xxx
Siyasette ‘vefa' var mıdır bilmem ama, dün Kocatepe avlusunda bir vefa örneği sergileniyordu.
Siyasetin farklı yüzleri, Ankara siyasetinin 12 Eylül öncesinin ‘efsane' ismi için bir aradaydı.
Eski Genel Başkan Baykal her zamanki gibi Yılmaz Ateş ile gelmişti. Grup toplantısı nedeniyle Kılıçdaroğlu gelememiş; Yardımcısı Gürsel Tekin'i göndermişti. Genel Sekreter Önder Sav aileye başsağlığı diledikten sonra ayrılmıştı. Eşref Erdem de oradaydı.
Eski siyasetçiyi ‘rakip' politikacılar da unutmamıştı; dostluk ön plandaydı.
Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek, hükümet adına cenaze namazındaydı. MHP Lideri Devlet Bahçeli de kurmaylarıyla birlikte saf tutuyor, tabuta omuz veriyordu.
xxx
Murat Amca bugün Gerze'de toprağa verilirken değerlerini miras bıraktığı Ulaş'ı çok uzakta acı içinde.
Belki de babasının yerine, Ankaralı bir şairin, Akif Kurtuluş'un dizeleriyle seslenmek gerek ona;
"Tren ayrıldı, unutulan bir takvimin son yaprağında
kum saatinde bir 'yitik çocuk' olarak kaldım
zaman'ın dışında yer verilmişti, ne kadar sevsen de
sevgilimin gözlerine bir leke gibi bıraktım sessizliği"
23 Ekim 2010 Cumartesi
HABERTÜRK YAZILARI/ GİZLİ HAZİNELER
GİZLİ HAZİNELER
Ankara bir yönüyle ‘gizli hazineler' diyarı...
Çoğumuzun farkında bile olmadığı ‘tarihi' değerlere ev sahipliği yapan bir kent.
Bir devlet dairesinde oturduğunuz sandalye Atatürk'ten kalma olabilir.
Veya vergi sorunlarını çözmek için gittiğiniz bina, idam kararlarının alındığı İstiklal Mahkemesi'ne ev sahipliği yapmış; sizin evrak imzaladığınız masada 90 yıl önce Kılıç Ali kalem kırmış olabilir.
xxx
Geçen hafta Diyanet İşleri Başkanı Ali Bardakoğlu ile röportaj yaparken gözüm sık sık duvardaki tabloya kaydı.
Tarihi değeri olduğu her halinden belliydi.
Sultan 2'inci Mahmud yapmış, kendi elleriyle.
Altın sim işlemeyle bir ayet yazmış.
Bardakoğlu'nun makam masasında da ‘gizli' bir hazine duruyor;
Bir gümüş yazı takımı.
O da Abdülhamid'den kalmış.
xxx
Çoğu devlet dairesinde durum aynı.
Özellikle Meclis...
Mustafa Kalemli Başkan olduğu dönemde Atatürk'ün sandalyesini, İnönü'nün masasını bulup makam odasına koymuştu.
Şu an nerededir bilemiyorum!..
Marangozluk merakıyla bilenen Abdülhamid'in yaptığı kitaplık, ‘rengi solmuş' diye bir görevli tarafından simsiyah boyanınca kimse görmesin diye kütüphanenin alt koridorlarına taşınmıştı.
xxx
Gizli hazinelerin değerini bilenlere de haksızlık etmemek gerekir.
Clinton, yıllar önce Meclis'e geldiğinde hazırlanan odaya yine Abdülhamid'in yaptığı bir çalışma masası konmuştu.
ABD Başkanı yardımcılarıyla masada konuşmasını gözden geçirirken, dönemin Meclis Başkanı Yıldırım Akbulut, Türkiye Cumhuriyeti'nin ‘imparatorluk mirasçısı büyük bir devlet olduğu' mesajını ince bir diplomasiyle, masa aracılığıyla vermişti.
xxx
Atatürk'ün tarihi nitelikteki, maddi ve manevi değerleri yüksek eşyalarının büyük bölümü çeşitli müzelerde sergileniyor.
Ya diğerleri?
Cumhurbaşkanlığı, Ahmet Necdet Sezer döneminde Atatürk'ün terekesini titiz bir çalışmayla kitaplaştırdı.
24 bin 74 bin parça eşyanın izi sürüldü.
İşte bazı örnekler...
Yeşil kumaş kaplı büyük koltuk Ulus Teknik Endüstri Meslek Lisesinde.
Beyaz maden iki masadan biri Mucur Karagöl M. Akif İlköğretim okulu, diğeri, Ahmet Antiçen İlköğretim Okulu'nda...
18 sandalye Ostim İlköğretim Okulu ve Atatürk Öğretmen Lisesi'nde...
Bir masa Dikmen Nevzat Ayaz Meslek Lisesi'nde.
2 koltuk Atatürk Çocuk Yuvasında.
Poker salonunda kullanılan 16 koltuktan 3'ü Devlet Denetleme Kurulu Başkanı Konutu, biri Kırmızıtepe İlköğretim Okulu'nda.
Bilardo salonunda kullanılan 10 koltuktan 5'i Tarabya Köşkü'nde 4'ü Ayrancı Ticaret Meslek Lisesi'nde, biri Mucur Karagöl İlköğretim Okulu'nda...
Atatürk'ün banyosunda kullandığı kantar Çaycuma Perşembe Lisesi'nde.
Kütüphanedeki evrak dolabı Lalahan Ortaokulu'nda.
Afet İnan'ın yatak odasındaki camlı masa Ilgaz Şehit Nizamettin Yaman Anadolu Lisesinde.
xxxx
Listede bu şekilde devam ediyor...
Umarım yıllar önce Atatürk'ün oturduğu masa, sandalyeyi, halıları bugün kullananlar sorumluluklarının farkındadır.
Ankara bir yönüyle ‘gizli hazineler' diyarı...
Çoğumuzun farkında bile olmadığı ‘tarihi' değerlere ev sahipliği yapan bir kent.
Bir devlet dairesinde oturduğunuz sandalye Atatürk'ten kalma olabilir.
Veya vergi sorunlarını çözmek için gittiğiniz bina, idam kararlarının alındığı İstiklal Mahkemesi'ne ev sahipliği yapmış; sizin evrak imzaladığınız masada 90 yıl önce Kılıç Ali kalem kırmış olabilir.
xxx
Geçen hafta Diyanet İşleri Başkanı Ali Bardakoğlu ile röportaj yaparken gözüm sık sık duvardaki tabloya kaydı.
Tarihi değeri olduğu her halinden belliydi.
Sultan 2'inci Mahmud yapmış, kendi elleriyle.
Altın sim işlemeyle bir ayet yazmış.
Bardakoğlu'nun makam masasında da ‘gizli' bir hazine duruyor;
Bir gümüş yazı takımı.
O da Abdülhamid'den kalmış.
xxx
Çoğu devlet dairesinde durum aynı.
Özellikle Meclis...
Mustafa Kalemli Başkan olduğu dönemde Atatürk'ün sandalyesini, İnönü'nün masasını bulup makam odasına koymuştu.
Şu an nerededir bilemiyorum!..
Marangozluk merakıyla bilenen Abdülhamid'in yaptığı kitaplık, ‘rengi solmuş' diye bir görevli tarafından simsiyah boyanınca kimse görmesin diye kütüphanenin alt koridorlarına taşınmıştı.
xxx
Gizli hazinelerin değerini bilenlere de haksızlık etmemek gerekir.
Clinton, yıllar önce Meclis'e geldiğinde hazırlanan odaya yine Abdülhamid'in yaptığı bir çalışma masası konmuştu.
ABD Başkanı yardımcılarıyla masada konuşmasını gözden geçirirken, dönemin Meclis Başkanı Yıldırım Akbulut, Türkiye Cumhuriyeti'nin ‘imparatorluk mirasçısı büyük bir devlet olduğu' mesajını ince bir diplomasiyle, masa aracılığıyla vermişti.
xxx
Atatürk'ün tarihi nitelikteki, maddi ve manevi değerleri yüksek eşyalarının büyük bölümü çeşitli müzelerde sergileniyor.
Ya diğerleri?
Cumhurbaşkanlığı, Ahmet Necdet Sezer döneminde Atatürk'ün terekesini titiz bir çalışmayla kitaplaştırdı.
24 bin 74 bin parça eşyanın izi sürüldü.
İşte bazı örnekler...
Yeşil kumaş kaplı büyük koltuk Ulus Teknik Endüstri Meslek Lisesinde.
Beyaz maden iki masadan biri Mucur Karagöl M. Akif İlköğretim okulu, diğeri, Ahmet Antiçen İlköğretim Okulu'nda...
18 sandalye Ostim İlköğretim Okulu ve Atatürk Öğretmen Lisesi'nde...
Bir masa Dikmen Nevzat Ayaz Meslek Lisesi'nde.
2 koltuk Atatürk Çocuk Yuvasında.
Poker salonunda kullanılan 16 koltuktan 3'ü Devlet Denetleme Kurulu Başkanı Konutu, biri Kırmızıtepe İlköğretim Okulu'nda.
Bilardo salonunda kullanılan 10 koltuktan 5'i Tarabya Köşkü'nde 4'ü Ayrancı Ticaret Meslek Lisesi'nde, biri Mucur Karagöl İlköğretim Okulu'nda...
Atatürk'ün banyosunda kullandığı kantar Çaycuma Perşembe Lisesi'nde.
Kütüphanedeki evrak dolabı Lalahan Ortaokulu'nda.
Afet İnan'ın yatak odasındaki camlı masa Ilgaz Şehit Nizamettin Yaman Anadolu Lisesinde.
xxxx
Listede bu şekilde devam ediyor...
Umarım yıllar önce Atatürk'ün oturduğu masa, sandalyeyi, halıları bugün kullananlar sorumluluklarının farkındadır.
19 Ekim 2010 Salı
HABERTÜRK YAZILARI/ SALI MANZARALARI
SALI MANZARALARI...
Salı günleri Ankara'yı ‘sanal' bir heyecan kaplıyor.
Özellikle de Meclis'i...
Giriş kapısında ziyaretçiler, sabah erken saatlerden itibaren kuyrukta.
Bahçede televizyonların canlı yayın araçları.
Vekiller Şeref Kapısında liderlerini karşılama telaşında...
Kulisler tıklım tıklım...
xxx
Hemen her Salı günü Meclis manzarası bu...
Meslek yaşamımızın 15 yılında biz de yaşadık bu tatlı telaşı...
Liderler kürsüde...
Sürekli bir polemik;
Kim ne dedi...
O çok önemli açıklamalar yaptı;
Öbürü cevap verdi;
Aman o cümlesi çok önemliydi...
Bitmez tükenmez nutuklar;
Televizyonda, ‘aman basıldık' misali son dakikalar...
xxx
Salı günleri Meclis'in ‘denetim' günüdür aslında.
Grup toplantıları da partilerin o hafta için planladıklarının konuşulması;
Gündemdeki yasa tasarılarının tartışılması;
Milletvekillerinin hafta sonu gittikleri seçim bölgelerinden izlenimleri;
Parti iktidardaysa bakanların icraatlarını anlatması;
Muhalefette ise politikasını belirlemesi için düşünülmüş.
Bir nevi partiiçi özdenetim...
xxx
Meclis'te yazılı olmayan kurallar için ‘teamül' tabiri kullanılır.
Bu ‘teamül' ne zaman vardı bilemiyoruz.
Kısa sayılabilecek gazetecilik böyle bir uygulamaya tanık olmadık.
Rahmetli Ecevit'in kısa ve öz konuşmasından sonra yapılan kısa grup toplantılarını saymazsak bütün partiler için ‘Meclis mitingi' olarak algılandı.
Adeta yeni bir teamül oluştu.
Liderler gelecek;
Haftalık nutuklarını atacak...
Vekiller alkışlayacak;
Dinleyiciler slogan atacak.
Televizyonlar 5 dakikada bir ‘son dakika' geçecek.
xxx
Meslek büyüğümüz Altan Öymen ‘Öfkeli Yıllar'da yazmıştı.
Tek parti döneminde dahi grup toplantılarında milletvekillerinin nasıl eleştirdiğini;
Kapalı toplantıların nasıl kıran kırana geçtiğini;
Meclis'teki haftalık olağan mitingler sürüp gideceğe benziyor.
Belki bizler kanıksadık.
Ama ileride yakın siyasi tarihi yazmaya niyetlenecek araştırmacıları düşünmek bile istemiyorum.
Grup konuşmalarını okumaya kalkışırlarsa işlerinin çok sıkıcı olacağı kesin.
Salı günleri Ankara'yı ‘sanal' bir heyecan kaplıyor.
Özellikle de Meclis'i...
Giriş kapısında ziyaretçiler, sabah erken saatlerden itibaren kuyrukta.
Bahçede televizyonların canlı yayın araçları.
Vekiller Şeref Kapısında liderlerini karşılama telaşında...
Kulisler tıklım tıklım...
xxx
Hemen her Salı günü Meclis manzarası bu...
Meslek yaşamımızın 15 yılında biz de yaşadık bu tatlı telaşı...
Liderler kürsüde...
Sürekli bir polemik;
Kim ne dedi...
O çok önemli açıklamalar yaptı;
Öbürü cevap verdi;
Aman o cümlesi çok önemliydi...
Bitmez tükenmez nutuklar;
Televizyonda, ‘aman basıldık' misali son dakikalar...
xxx
Salı günleri Meclis'in ‘denetim' günüdür aslında.
Grup toplantıları da partilerin o hafta için planladıklarının konuşulması;
Gündemdeki yasa tasarılarının tartışılması;
Milletvekillerinin hafta sonu gittikleri seçim bölgelerinden izlenimleri;
Parti iktidardaysa bakanların icraatlarını anlatması;
Muhalefette ise politikasını belirlemesi için düşünülmüş.
Bir nevi partiiçi özdenetim...
xxx
Meclis'te yazılı olmayan kurallar için ‘teamül' tabiri kullanılır.
Bu ‘teamül' ne zaman vardı bilemiyoruz.
Kısa sayılabilecek gazetecilik böyle bir uygulamaya tanık olmadık.
Rahmetli Ecevit'in kısa ve öz konuşmasından sonra yapılan kısa grup toplantılarını saymazsak bütün partiler için ‘Meclis mitingi' olarak algılandı.
Adeta yeni bir teamül oluştu.
Liderler gelecek;
Haftalık nutuklarını atacak...
Vekiller alkışlayacak;
Dinleyiciler slogan atacak.
Televizyonlar 5 dakikada bir ‘son dakika' geçecek.
xxx
Meslek büyüğümüz Altan Öymen ‘Öfkeli Yıllar'da yazmıştı.
Tek parti döneminde dahi grup toplantılarında milletvekillerinin nasıl eleştirdiğini;
Kapalı toplantıların nasıl kıran kırana geçtiğini;
Meclis'teki haftalık olağan mitingler sürüp gideceğe benziyor.
Belki bizler kanıksadık.
Ama ileride yakın siyasi tarihi yazmaya niyetlenecek araştırmacıları düşünmek bile istemiyorum.
Grup konuşmalarını okumaya kalkışırlarsa işlerinin çok sıkıcı olacağı kesin.
16 Ekim 2010 Cumartesi
HABERTÜRK YAZILARI/ HAYAT DURMUŞTU SANKİ
HAYAT DURMUŞTU SANKİ…
Başkent’te dün yine bildik sahneler yaşandı…
Öğleden sonra aniden bastıran yağmur kenti adeta esir aldı.
İri yağmur taneleri büronun camlarını döverken birden trafiğin gürültüsü kesildi.
Yağmuru seyrederken önümüzdeki caddeden tek bir araç bile geçmiyordu.
Aynı şarkıdaki gibi;
“Hayat durmuştu sanki…”
xxx
Şarkının geri kalan sözlerini hatırlamaya çalışırken aynı sırada telefonlar çalmaya başladı.
Göreve giden arkadaşlar peş peşe aynı şeyleri sıralıyordu:
-Zafer Çarşısı’nı su bastı…
-Konur Sokak’ta durum berbat… İşyerleri sular altında…
-Eskişehir yolu kapatılmış, gelemiyoruz
xxx
Ankara’nın hem gecelerinin hem gündüzlerinin ‘hakimi’ arkadaşımız Aykan Çufaoğlu büroya girdiğinde ise hepimiz ayağa fırladık:
-Ne oldu sana?
“İliklerine kadar ıslanmış” denir ya;
Az bile…
En güzel kareyi yakalayabilmek için girmiş suların içine.
Çektiği fotoğraf adeta bir kara mizah örneği…
“Afet ve Acil Durum Yönetim Başkanlığı” tabelasının önü;
Adeta afet görüntüleri…
xxx
Geçen haftaki yazımızın konusu ‘Rögar Demokrasisi’ idi…
Asfaltla, rögarla, kanalizasyon şebekesiyle demokrasimiz arasındaki ilişkiyi sorgulamaya çalışmıştık;
‘İleri demokrasi’ derken, bir türlü asfalta aynı hizada yapılamayan rögar kapaklarını;
Her yağmurda tıkanan mazgalları konu almıştık.
Dün yine televizyonların Kızılcahamam’dan yaptıkları canlı yayınlarından ‘ileri demokrasi’ sesleri yükselirken Başkent’in birçok yeri göl haline gelmişti.
Daha bir ay önce ‘ileri’ teknikle Eskişehir Yoluna dökülen örnek asfalt sular altında kalmıştı.
xxx
Yağmur dindiğinde hemen peşinden açıklama geldi.
Büyükşehir Belediyesi’ne göre, Meteoroloji yetkilileri 10 dakika içerisinde metrekareye 18 kilogram yağış düştüğünü bildirerek, “Bir haftalık yağış, 10 dakika içerisinde Ankara’ya yağdı” demişler…
Yağış aralıklı olarak devam edecekmiş, ancak aniden bastıran yoğun bir yağış yaşanması beklenmiyormuş…
Açıklama, “Büyükşehir Belediyesi ve ASKİ ekipleri de Başkentlilerin, kuvvetli yağıştan olumsuz etkilenmemesi için gerekli önlemleri alarak, çalışmalarını aralıksız olarak sürdürüyorlar…” diye bitiyor.
“Kolay gelsin” diyoruz…
Başkent’te dün yine bildik sahneler yaşandı…
Öğleden sonra aniden bastıran yağmur kenti adeta esir aldı.
İri yağmur taneleri büronun camlarını döverken birden trafiğin gürültüsü kesildi.
Yağmuru seyrederken önümüzdeki caddeden tek bir araç bile geçmiyordu.
Aynı şarkıdaki gibi;
“Hayat durmuştu sanki…”
xxx
Şarkının geri kalan sözlerini hatırlamaya çalışırken aynı sırada telefonlar çalmaya başladı.
Göreve giden arkadaşlar peş peşe aynı şeyleri sıralıyordu:
-Zafer Çarşısı’nı su bastı…
-Konur Sokak’ta durum berbat… İşyerleri sular altında…
-Eskişehir yolu kapatılmış, gelemiyoruz
xxx
Ankara’nın hem gecelerinin hem gündüzlerinin ‘hakimi’ arkadaşımız Aykan Çufaoğlu büroya girdiğinde ise hepimiz ayağa fırladık:
-Ne oldu sana?
“İliklerine kadar ıslanmış” denir ya;
Az bile…
En güzel kareyi yakalayabilmek için girmiş suların içine.
Çektiği fotoğraf adeta bir kara mizah örneği…
“Afet ve Acil Durum Yönetim Başkanlığı” tabelasının önü;
Adeta afet görüntüleri…
xxx
Geçen haftaki yazımızın konusu ‘Rögar Demokrasisi’ idi…
Asfaltla, rögarla, kanalizasyon şebekesiyle demokrasimiz arasındaki ilişkiyi sorgulamaya çalışmıştık;
‘İleri demokrasi’ derken, bir türlü asfalta aynı hizada yapılamayan rögar kapaklarını;
Her yağmurda tıkanan mazgalları konu almıştık.
Dün yine televizyonların Kızılcahamam’dan yaptıkları canlı yayınlarından ‘ileri demokrasi’ sesleri yükselirken Başkent’in birçok yeri göl haline gelmişti.
Daha bir ay önce ‘ileri’ teknikle Eskişehir Yoluna dökülen örnek asfalt sular altında kalmıştı.
xxx
Yağmur dindiğinde hemen peşinden açıklama geldi.
Büyükşehir Belediyesi’ne göre, Meteoroloji yetkilileri 10 dakika içerisinde metrekareye 18 kilogram yağış düştüğünü bildirerek, “Bir haftalık yağış, 10 dakika içerisinde Ankara’ya yağdı” demişler…
Yağış aralıklı olarak devam edecekmiş, ancak aniden bastıran yoğun bir yağış yaşanması beklenmiyormuş…
Açıklama, “Büyükşehir Belediyesi ve ASKİ ekipleri de Başkentlilerin, kuvvetli yağıştan olumsuz etkilenmemesi için gerekli önlemleri alarak, çalışmalarını aralıksız olarak sürdürüyorlar…” diye bitiyor.
“Kolay gelsin” diyoruz…
12 Ekim 2010 Salı
HABERTÜRK YAZILARI/ ANKA KUŞU
ANKA KUŞU
Galiba birkaç tanesi kaldı.
Oysa yıllarca her 27 Mayıs’ta mutlaka en bir tanesi girmişti yaşamımıza…
Kimi zaman ‘Usta’ kendisi getirip dağıttı tek tek;
Kimi zaman kargodan çıktı, özenle ambalajlanmış.
Her birinde yukarıya doğru kanatlanan ‘Sıtkı’ imzası;
Ve boynunda ‘Anka’ yazısı…
xxx
Kimi zaman Meşrutiyet ve sonraları Büklüm Sokak’ta;
Bazen Sakarya Caddesindeki bir meyhanede, bazen “Cinnah sırtları”nda, çoğu zaman da Kale Washington’da dut ağacının altında…
Ama nerede olursa olsun her 27 Mayıs’ta masamızdan eksik olmadı.
Ambalajından çıktıktan sonra hepsi tek tek okşanmış, her biri ayrı ayrı sevilmiş, tek tek hepimize dağıtılmıştı.
Değerini bilemedik mi ne…
xxx
İlk karşılaştığım günkü öğretileri aklımda.
Karşımda yarım asırlık bir kalem; bir çağdaşlık simgesi, onurlu bir duruş.
İş görüşmesi ama ilk sorusu gazetecilikle ilgili değil sanki:
“Tiyatroya, konserlere gider misin?”
Verdiği öğüdün önemini birlikte çalıştığımız 15 yıl boyunca hiç unutturmadı.
Ankara’nın, sadece Meclis koridorları, siyasetçilerden ibaret olmadığını, sanatçılarıyla, komutanlarıyla, diplomatlarıyla, akademisyenleriyle, Başkent gecelerinde olmadan Ankara’da gazetecilik yapmanın sadece görüntüde kalacağını hemen her gün örnekleriyle gösterdi.
xxx
Güç koşullara karşın direnmekten vazgeçmiyordu;
Yaşama gücünü yazılarından alıyordu.
Her yazısında vurguluyordu; “Mutluyum. Yaşama gücümü de sevincimi de koruyorum hala...”
Sıkıntıda olduğumuzu anladığında da güç vermekten geri kalmıyordu; “Yılgınlığa yer yok.”
Hasan Cemal’in deyimiyle “Umudu dişlerinin arasına almıştı…”
xxx
Müşerref Hekimoğlu aramızdan ayrılalı 6 yıl olmuş.
‘Başkent Günleri’ 6 yıldır boş…
Cinnah sırtları anlamını yitirmiş;
Sanat Başkent’e neredeyse küsmüş,
Duvarlardaki tablolar öksüz,
‘Eller’ kim bilir hangi hain ellerde?
Anka Kuşları evimizin, masamızın en özel köşelerini süslemeye devam ediyor.
Belki efsane gerçektir;
Kim bilir, belki küllerinden yeniden doğar.
Umut hala dişlerin arasında
Galiba birkaç tanesi kaldı.
Oysa yıllarca her 27 Mayıs’ta mutlaka en bir tanesi girmişti yaşamımıza…
Kimi zaman ‘Usta’ kendisi getirip dağıttı tek tek;
Kimi zaman kargodan çıktı, özenle ambalajlanmış.
Her birinde yukarıya doğru kanatlanan ‘Sıtkı’ imzası;
Ve boynunda ‘Anka’ yazısı…
xxx
Kimi zaman Meşrutiyet ve sonraları Büklüm Sokak’ta;
Bazen Sakarya Caddesindeki bir meyhanede, bazen “Cinnah sırtları”nda, çoğu zaman da Kale Washington’da dut ağacının altında…
Ama nerede olursa olsun her 27 Mayıs’ta masamızdan eksik olmadı.
Ambalajından çıktıktan sonra hepsi tek tek okşanmış, her biri ayrı ayrı sevilmiş, tek tek hepimize dağıtılmıştı.
Değerini bilemedik mi ne…
xxx
İlk karşılaştığım günkü öğretileri aklımda.
Karşımda yarım asırlık bir kalem; bir çağdaşlık simgesi, onurlu bir duruş.
İş görüşmesi ama ilk sorusu gazetecilikle ilgili değil sanki:
“Tiyatroya, konserlere gider misin?”
Verdiği öğüdün önemini birlikte çalıştığımız 15 yıl boyunca hiç unutturmadı.
Ankara’nın, sadece Meclis koridorları, siyasetçilerden ibaret olmadığını, sanatçılarıyla, komutanlarıyla, diplomatlarıyla, akademisyenleriyle, Başkent gecelerinde olmadan Ankara’da gazetecilik yapmanın sadece görüntüde kalacağını hemen her gün örnekleriyle gösterdi.
xxx
Güç koşullara karşın direnmekten vazgeçmiyordu;
Yaşama gücünü yazılarından alıyordu.
Her yazısında vurguluyordu; “Mutluyum. Yaşama gücümü de sevincimi de koruyorum hala...”
Sıkıntıda olduğumuzu anladığında da güç vermekten geri kalmıyordu; “Yılgınlığa yer yok.”
Hasan Cemal’in deyimiyle “Umudu dişlerinin arasına almıştı…”
xxx
Müşerref Hekimoğlu aramızdan ayrılalı 6 yıl olmuş.
‘Başkent Günleri’ 6 yıldır boş…
Cinnah sırtları anlamını yitirmiş;
Sanat Başkent’e neredeyse küsmüş,
Duvarlardaki tablolar öksüz,
‘Eller’ kim bilir hangi hain ellerde?
Anka Kuşları evimizin, masamızın en özel köşelerini süslemeye devam ediyor.
Belki efsane gerçektir;
Kim bilir, belki küllerinden yeniden doğar.
Umut hala dişlerin arasında
9 Ekim 2010 Cumartesi
HABERTÜRK YAZILARI/ RÖGAR DEMOKRASİSİ
Ankara caddelerinde, sokaklarında ne zaman arabayla dolaşsam aklıma bu soru gelir;
Acaba demokrasi ile rögar kapakları arasında nasıl bir ilişki var?
Ya da asfaltla...
xxx
Referandum kampanyası sırasında çok konuşuldu, tartışıldı.
İleri demokrasi...
Vesayet demokrasisi...
Anayasa değişikliği 12 Eylül'de yürürlüğe girdi;
Artık demokrasimizin önündeki engeller kalktı...
Derken...
Arabanın altından ‘küttt' diye bir ses;
Meğerse dikkatsiz davranmışız, rögar kapağı...
xxxx
Eskişehir yolundayız;
Yeni asfaltlanmış.
Okullar açıldığında yapılınca birkaç gün epeyce sıkıntı çekmiştik.
Büyükşehir yeni bir teknikle, yeni bir asfalt döşemiş...
Yolda iz bile yok.
Hani yağ döksen, demir parayı yuvarlasan kilometrelerce gidecek cinsten...
Ama ileride trafik yine tıkanmış, arabalar yavaş yavaş ilerliyor.
Ümitköy köprüsünün altından dönmeye çalışanlar yüzünden...
O yeni yapılan asfaltla dönüşteki asfalt aynı hizada değil.
Araçlar mecburen yavaşlıyor, durma noktasına geliyor.
Yoksa bir ‘küttt' sesi de oradan.
xxx
Rögar;
Sözlükte karşısında, "Kanalizasyona inmek, bakım ve onarım yapmak üzere yol düzeyinde kapağı bulunan özel baca" yazıyor.
Ama Türk halkı için asıl önemli olan üzerindeki kapağı...
Hani yol hizasında olanı göremediğimiz;
Ya aşağıda ya yukarıda...
Gazi Mahallesine bir bakın;
Atatürk Orman Çiftliğine doğru giden Silahtar Caddesi'ne...
Adeta direksiyonda slalom yaptırır cinsten.
Her biri aynı tarafta;
Kimi aşağıda kimi yukarıda...
Birilerinin önünde sürekli bir engel;
Doğal bir hız kesici
Aynı demokrasimiz gibi...
xxx
Rögar kapakları için en kötüsü de birilerinin alıp götürmesi...
Galiba hurdacılar iyi para veriyormuş.
Çalındığında ‘merhametli' birisi önüne kartondan da olsa uyarıcı bir şey koyarsa şanslıyız.
Yoksa görünmez kazaya uğramak işten bile değil.
Aynı demokrasimiz gibi...
xxx
Rögar kapaklarının alttaki pis kokuyu yukarıya vermemek gibi farkında olmadığımız bir görevi daha var.
Maazallah doğru dürüst yerleştirilmezse alttaki gelen kokuya dayanmak zordur.
Bir de yağmur yağdığında tıkanmaması gerekiyor.
Yoksa ortalık göl haline gelir.
Aynı demokrasimiz gibi...
xxx
Galiba hırsızlara karşı önlem bulunmuş.
Artık demir yerine plastikten yapılacakmış.
Üstelik çalındığında başka bir işe yaramayacak.
Eritilse dahi ikinci bir kullanımı olmayacak.
Neyse ki bilim- teknoloji hızlı ilerliyor.
Ne kadar dirensek de ne kadar beceriksiz olsak da asfalt da rögar kapakları da bir gün önümüzde engel olmaktan çıkacak.
Aynı demokrasimiz gibi.
xxx
Bu arada...
Acaba rögar kapaklarının şeklinin ‘dairesel' olmasının demokrasimizle bir ilgisi var mıdır?
Acaba demokrasi ile rögar kapakları arasında nasıl bir ilişki var?
Ya da asfaltla...
xxx
Referandum kampanyası sırasında çok konuşuldu, tartışıldı.
İleri demokrasi...
Vesayet demokrasisi...
Anayasa değişikliği 12 Eylül'de yürürlüğe girdi;
Artık demokrasimizin önündeki engeller kalktı...
Derken...
Arabanın altından ‘küttt' diye bir ses;
Meğerse dikkatsiz davranmışız, rögar kapağı...
xxxx
Eskişehir yolundayız;
Yeni asfaltlanmış.
Okullar açıldığında yapılınca birkaç gün epeyce sıkıntı çekmiştik.
Büyükşehir yeni bir teknikle, yeni bir asfalt döşemiş...
Yolda iz bile yok.
Hani yağ döksen, demir parayı yuvarlasan kilometrelerce gidecek cinsten...
Ama ileride trafik yine tıkanmış, arabalar yavaş yavaş ilerliyor.
Ümitköy köprüsünün altından dönmeye çalışanlar yüzünden...
O yeni yapılan asfaltla dönüşteki asfalt aynı hizada değil.
Araçlar mecburen yavaşlıyor, durma noktasına geliyor.
Yoksa bir ‘küttt' sesi de oradan.
xxx
Rögar;
Sözlükte karşısında, "Kanalizasyona inmek, bakım ve onarım yapmak üzere yol düzeyinde kapağı bulunan özel baca" yazıyor.
Ama Türk halkı için asıl önemli olan üzerindeki kapağı...
Hani yol hizasında olanı göremediğimiz;
Ya aşağıda ya yukarıda...
Gazi Mahallesine bir bakın;
Atatürk Orman Çiftliğine doğru giden Silahtar Caddesi'ne...
Adeta direksiyonda slalom yaptırır cinsten.
Her biri aynı tarafta;
Kimi aşağıda kimi yukarıda...
Birilerinin önünde sürekli bir engel;
Doğal bir hız kesici
Aynı demokrasimiz gibi...
xxx
Rögar kapakları için en kötüsü de birilerinin alıp götürmesi...
Galiba hurdacılar iyi para veriyormuş.
Çalındığında ‘merhametli' birisi önüne kartondan da olsa uyarıcı bir şey koyarsa şanslıyız.
Yoksa görünmez kazaya uğramak işten bile değil.
Aynı demokrasimiz gibi...
xxx
Rögar kapaklarının alttaki pis kokuyu yukarıya vermemek gibi farkında olmadığımız bir görevi daha var.
Maazallah doğru dürüst yerleştirilmezse alttaki gelen kokuya dayanmak zordur.
Bir de yağmur yağdığında tıkanmaması gerekiyor.
Yoksa ortalık göl haline gelir.
Aynı demokrasimiz gibi...
xxx
Galiba hırsızlara karşı önlem bulunmuş.
Artık demir yerine plastikten yapılacakmış.
Üstelik çalındığında başka bir işe yaramayacak.
Eritilse dahi ikinci bir kullanımı olmayacak.
Neyse ki bilim- teknoloji hızlı ilerliyor.
Ne kadar dirensek de ne kadar beceriksiz olsak da asfalt da rögar kapakları da bir gün önümüzde engel olmaktan çıkacak.
Aynı demokrasimiz gibi.
xxx
Bu arada...
Acaba rögar kapaklarının şeklinin ‘dairesel' olmasının demokrasimizle bir ilgisi var mıdır?
6 Ekim 2010 Çarşamba
HABERTÜRK YAZILARI/ ANİ’DEN ROMA’YA..
Ani…
Bin yıl öncenin “asla zapt edilemez” denilen kenti…
Yüzyıllarca bütün imparatorlarının hayalini süsleyen ticaret merkezi.
Şimdiki adıyla ‘harabe…’
xxxx
Hafta sonu MHP Lideri Devlet Bahçeli ile Ani’de idik…
Hızlı bir gezi oldu.
Siyasi polemikler, ayetler üzerinden atışmalarla birkaç bir gün basına malzeme oldu, yine unutuldu…
Galiba yine kaderine terk edildi…
Bin kadar MHP’li, 900 yıl önceki ruh haliyle, mehter marşı eşliğinde yürüyüşe geçtiğinde…
Büyük katedralden haçı indirip Fethiye Camii’ne çeviren Alpaslan’ın ruh haliyle Cuma namazına başladığında benim gözüm çevredeki yapılardaydı.
Daha doğrusu harabelerde…
Bir zamanlar hem Müslüman hem de Hıristiyanların rahat yaşadıkları, zenginlik timsali Ani can çekişiyor gibiydi.
Unutulmuşluk, ilgisizlik 15’inci yüzyıldaki büyük depremden daha fazla vurmuştu.
En acısı ise, artık hemen her ören yerinde görmeye alıştığımız vandalizmin en ağır örnekleriydi.
Tosun’un biri, ayakta durmaya çalışan Fethiye Camisi’nin en tepesine çıkmış, kalıntının belki de en değerli taşının üzerine adını yazmış.
Hem de yağlıboya ile…
5’inci yüzyılda, kavimler göçü sırasında Roma İmparatorluğu'nun değişik eyaletlerini yağmalamalarıyla tanınan Vandalların ruh halini anlamak belki mümkün…
Ama hangi ruh hali acaba, insanın kendi hayatını da tehlikeye atıp; yüzlerce savaşa, bütün dinlere ev sahipliği yapıp binlerce yıl ayakta kalan tarihi bir kalıntıya ‘imza’ atmaya zorluyor…
Tarihiyle övünmeyi seven bir ulusun evlatları neden tarihi kalıntılardan nefret ediyor?
Ne kadar empati yaparsanız yapan o ruh halini anlamak mümkün olmuyor…
xxx
Ani’yi dolaşırken insan düşünmeden edemiyor?
Nasıl oluyor da evrensel değerlere sahip böyle bir yer açık hava müzesine dönüştürülemiyor?
Hadi orası çok uzak…
Hadi orası stratejik bölge…
Ya Başkent’in göbeğinde üzerinde yıllardır genelev bulunan Roma amfi tiyatrosu;
Ya da her gün önünden geçmemize rağmen farkına bile varmadığımız Roma hamamlarına ne diyeceğiz…
Yoksa Vandallık ruhumuzda mı var?
Bin yıl öncenin “asla zapt edilemez” denilen kenti…
Yüzyıllarca bütün imparatorlarının hayalini süsleyen ticaret merkezi.
Şimdiki adıyla ‘harabe…’
xxxx
Hafta sonu MHP Lideri Devlet Bahçeli ile Ani’de idik…
Hızlı bir gezi oldu.
Siyasi polemikler, ayetler üzerinden atışmalarla birkaç bir gün basına malzeme oldu, yine unutuldu…
Galiba yine kaderine terk edildi…
Bin kadar MHP’li, 900 yıl önceki ruh haliyle, mehter marşı eşliğinde yürüyüşe geçtiğinde…
Büyük katedralden haçı indirip Fethiye Camii’ne çeviren Alpaslan’ın ruh haliyle Cuma namazına başladığında benim gözüm çevredeki yapılardaydı.
Daha doğrusu harabelerde…
Bir zamanlar hem Müslüman hem de Hıristiyanların rahat yaşadıkları, zenginlik timsali Ani can çekişiyor gibiydi.
Unutulmuşluk, ilgisizlik 15’inci yüzyıldaki büyük depremden daha fazla vurmuştu.
En acısı ise, artık hemen her ören yerinde görmeye alıştığımız vandalizmin en ağır örnekleriydi.
Tosun’un biri, ayakta durmaya çalışan Fethiye Camisi’nin en tepesine çıkmış, kalıntının belki de en değerli taşının üzerine adını yazmış.
Hem de yağlıboya ile…
5’inci yüzyılda, kavimler göçü sırasında Roma İmparatorluğu'nun değişik eyaletlerini yağmalamalarıyla tanınan Vandalların ruh halini anlamak belki mümkün…
Ama hangi ruh hali acaba, insanın kendi hayatını da tehlikeye atıp; yüzlerce savaşa, bütün dinlere ev sahipliği yapıp binlerce yıl ayakta kalan tarihi bir kalıntıya ‘imza’ atmaya zorluyor…
Tarihiyle övünmeyi seven bir ulusun evlatları neden tarihi kalıntılardan nefret ediyor?
Ne kadar empati yaparsanız yapan o ruh halini anlamak mümkün olmuyor…
xxx
Ani’yi dolaşırken insan düşünmeden edemiyor?
Nasıl oluyor da evrensel değerlere sahip böyle bir yer açık hava müzesine dönüştürülemiyor?
Hadi orası çok uzak…
Hadi orası stratejik bölge…
Ya Başkent’in göbeğinde üzerinde yıllardır genelev bulunan Roma amfi tiyatrosu;
Ya da her gün önünden geçmemize rağmen farkına bile varmadığımız Roma hamamlarına ne diyeceğiz…
Yoksa Vandallık ruhumuzda mı var?
3 Ekim 2010 Pazar
HABERTÜRK CUMARTESİ/ MODERN ZAMANLAR DERVİŞİ
Adı, Kütahya ve çini ile akraba... Usta-çırak ilişkisiyle yetişen bir ‘alaylı’... Dünyanın tanıdığı imzasıyla ‘Sıtkı’, bizdeki adıyla Sıtkı Usta... UNESCO’nun “Yaşayan İnsan Hazinesi” olarak ödüllendirdiği sanatçı... Kütahya’da geçen hafta sonu, “Çini Ustası Sıtkı Olçar ve Kütahya Çiniciliğine Katkıları” konulu bir sempozyum düzenlendi.
Ciddi engellerle ve hastalıkla boğuşan Sıtkı Usta’nın ‘vefalı’ dostları Kütahya’daydı. Koç ailesi sempozyum ve sergi için seferber olmuş, Koç Enerji Grubu Başkanı Ömer Koç, halası Semahat Arsel ile gelmişti. Çiğdem Simavi, Kültür ve Sanat Varlıkları Koruma ve Tanıtma Vakfı Başkanı olarak sempozyumu düzenlenmesine aktif katkısıyla yetinmeyip kürsüye çıkıp, Sıtkı Usta’ya “Çok özelsin” diye seslendi. 84 yaşındaki Gazeteci - yazar - ressam Fikret Otyam ise çok sevdiği Gazipaşa’sını bırakıp gelmişti; “Gece uyuyamadım, sabaha karşı 04.00’te kalktım, yollara düştüm” diye anlattı Sıtkı Usta’ya olan sevgisini... Gazeteci-Yazar Hıncal Uluç’un meşhur kahkahalarının yerini kızgınlığı almıştı, Kütahyalılara kızıyordu: “Kütahyalılıların Sıktı Usta’nın heykelini dikmeleri lazım. Onlar ne yapıyor. Ona ihanet ediyor...”
HİLTON, USTA İÇİN KÜTAHYA’DA
“Kütahya’da Hilton olur mu?”... Birkaç yıl önce Kütahya’nın ana tartışma konusu buydu. Çevre iller Eskişehir, Uşak hızla büyürken Kütahya bir ölçüde yerinde saymıştı. Şimdi sempozyuma ev sahipliği yapan Kütahya Hilton Garden Inn otelinin salonlarını Sıtkı Usta’nın panoları, eserleri süslüyordu. Hilal Kosif, kürsüden, “Biz Hilton olarak Kütahya’ya Sıtkı Usta için geldik“ diyordu. Sıtkı Usta dünyanın dört bir yanında onlarca sergi açmış, ama şimdiye kadar toprağına can verdiği Kütahya’da hiç sergisi olmamıştı. Sempozyum öncesi otelde açılan mini sergiye en çok ilgi gösterenlerin başında, Japon Seramik Sanatçısı Yoshiyuki Matsuo geliyordu.
Sempozyum için Japonya’dan kalkıp gelen Matsuo, yaptığı tabağı Sıtkı Usta’ya hediye etti. Sıtkı Usta, bu jest karşısında bir an bile düşünmedi. Hemen önünde bulunan serginin en değerli ürününü, ‘At Başı’nı verince konuk sanatçı heyecandan neredeyse bayılıyordu. Japon sanatçıyı bayıltma noktasına getiren sevinci, hem kendisinin ‘at yılı’nda doğmasından hem de eserin çok kıymetli olmasından geliyordu. Matsuo, Usta’nın sanatçı kişiliğini çok iyi biliyordu bilmesine de O’nun ‘derviş’ niteliğiyle belki de ilk kez karşılaşıyordu. Halbuki, Sıtkı Usta, soyadı Olçar’ın anlamının hakkını verircesine, tam bir “sevgi toplayıcı, sevgi dağıtıcı”ydı. Büyük bir emekle ortaya çıkardığı eserlerini hediye etmekten, dostlarını sevindirmekten büyük bir keyif alır; ne zaman boş vakit bulsa, arabasına doldurduğu oyuncaklarla, köy çocuklarını sevindirmeye koşardı. Duvarlarını bezediği ünlü hastanelerin doktorlarını yanına alıp çocuklara göz kontrolü için ilçe ilçe dolaşıyordu. Bir okulda eksiklik gördüğü anda yaptırıncaya kadar gözüne uyku girmiyor, yapması gerekenleri de uyutmuyordu.
USTA’DAN SİTEM
Sıtkı Usta sergi açılışında, “Bana ve sanatıma ilham veren Kütahya’dan hiç kopmadım ama Kütahyalı yöneticiler benim ve çiniciliğin kıymetini bilemediler. Türkiye’de Japon yılı nedeniyle artan Japon ilgisi ve ilk kez bu ölçüde büyük bir özel etkinliğin organize edilmesi beni çok mutlu etti” diyerek Kütahyalılara sitem, Japonlara ise teşekkür etti. Bu sıradışı sanatçı adına düzenlenen sempozyum, Melda Davran - M.Oğuz Aydın ikilisinin hazırladığı belgesel gösterimi ile başladı. 37 yıllık çinicilik macerasının şiirsel dille anlatıldığı belgeselden sonra, kürsüye çıkan bilim insanları, kendi açılarından Sıtkı Usta’yı irdelediler. Sakıp Sabancı Müze Müdürü Nazan Ölçer’in yönettiği oturumda Kültür ve Turizm Bakanlığı Araştırma ve Eğitim Genel Müdürü Mahmut Evkuran, Sıtkı Usta’ya UNESCO’nun “Yaşayan İnsan Hazinesi Ödülü” verilmesinin kriterlerini anlattı. Prof. Dr. Gül Öney’in konuşması, bilimsel ‘bildiri’den çok öte, bir ‘Sıtkı Usta’ öyküsüydü; kimi zaman güldüren kimi zaman düşündüren... “Sıtkı”nın deniz tutkusunu konu almıştı, denizi olmayan Kütahya’da yaptığı kadırgalı tabakları... Öney’in, “Uydurup uydurup yaratır, bizi de öyle baktırır, baktırır” saptaması alkışlarla onaylanıyordu.
Prof.Dr. Ara Altun, Usta’ya “Parlak zekân, merakın, çalışkanlığınla bu işi başardın. Türk çini sanatına yeni bir soluk getirdin. İnşallah bu sempozyum ömrüne ömür katar” diye seslendi. Kütahya Milletvekili Soner Aksoy da ‘halk kahramanı’ olarak tanımladı.
USTALAR USTASI
Prof. Dr. Kenan Mortan’in itirazı ise ‘Usta’ sıfatınaydı. Mortan’a göre, Sıtkı, ‘usta’ kavramı çoktan aşmış bir ‘ustalar ustası’, usta yetiştiren, norm geliştiren bir ‘mimarbaşı‘, kısacası ‘ehlisiret’ti. Akşam dostlarıyla buluştuğu yemekte, harmandalı zeybeği oynarken, kolları, tıpkı eserlerindeki ‘Sıtkı’ imzası gibi hep yukarıyı gösteriyordu. Mağarada başladığı çiniciliğini orada bırakmamış. Yaşamı boyunca ölümsüz renkler peşine düşmüş, tarihte kalmış desenleri de; çok uzaktaki denizlerin dalgalarını, yelkenlileri, balıkların pulunu, çevresindeki kurdu, kuşu, kaplumbağayı da; bir müzede gördüğü Picasso’yu da bıkıp usanmadan işleyip hep ileriye gitmeyi hedeflemiş bir imza. Bazı insanlara ‘derviş’lik çok yakışır. Sıtkı Usta bunlardan biri. Kaybolup giden değerleri sanata dönüştüren, yerelliğe, tarihi; geleneksele evrenselliği katan bir ‘modern zamanların dervişi...’
Ciddi engellerle ve hastalıkla boğuşan Sıtkı Usta’nın ‘vefalı’ dostları Kütahya’daydı. Koç ailesi sempozyum ve sergi için seferber olmuş, Koç Enerji Grubu Başkanı Ömer Koç, halası Semahat Arsel ile gelmişti. Çiğdem Simavi, Kültür ve Sanat Varlıkları Koruma ve Tanıtma Vakfı Başkanı olarak sempozyumu düzenlenmesine aktif katkısıyla yetinmeyip kürsüye çıkıp, Sıtkı Usta’ya “Çok özelsin” diye seslendi. 84 yaşındaki Gazeteci - yazar - ressam Fikret Otyam ise çok sevdiği Gazipaşa’sını bırakıp gelmişti; “Gece uyuyamadım, sabaha karşı 04.00’te kalktım, yollara düştüm” diye anlattı Sıtkı Usta’ya olan sevgisini... Gazeteci-Yazar Hıncal Uluç’un meşhur kahkahalarının yerini kızgınlığı almıştı, Kütahyalılara kızıyordu: “Kütahyalılıların Sıktı Usta’nın heykelini dikmeleri lazım. Onlar ne yapıyor. Ona ihanet ediyor...”
HİLTON, USTA İÇİN KÜTAHYA’DA
“Kütahya’da Hilton olur mu?”... Birkaç yıl önce Kütahya’nın ana tartışma konusu buydu. Çevre iller Eskişehir, Uşak hızla büyürken Kütahya bir ölçüde yerinde saymıştı. Şimdi sempozyuma ev sahipliği yapan Kütahya Hilton Garden Inn otelinin salonlarını Sıtkı Usta’nın panoları, eserleri süslüyordu. Hilal Kosif, kürsüden, “Biz Hilton olarak Kütahya’ya Sıtkı Usta için geldik“ diyordu. Sıtkı Usta dünyanın dört bir yanında onlarca sergi açmış, ama şimdiye kadar toprağına can verdiği Kütahya’da hiç sergisi olmamıştı. Sempozyum öncesi otelde açılan mini sergiye en çok ilgi gösterenlerin başında, Japon Seramik Sanatçısı Yoshiyuki Matsuo geliyordu.
Sempozyum için Japonya’dan kalkıp gelen Matsuo, yaptığı tabağı Sıtkı Usta’ya hediye etti. Sıtkı Usta, bu jest karşısında bir an bile düşünmedi. Hemen önünde bulunan serginin en değerli ürününü, ‘At Başı’nı verince konuk sanatçı heyecandan neredeyse bayılıyordu. Japon sanatçıyı bayıltma noktasına getiren sevinci, hem kendisinin ‘at yılı’nda doğmasından hem de eserin çok kıymetli olmasından geliyordu. Matsuo, Usta’nın sanatçı kişiliğini çok iyi biliyordu bilmesine de O’nun ‘derviş’ niteliğiyle belki de ilk kez karşılaşıyordu. Halbuki, Sıtkı Usta, soyadı Olçar’ın anlamının hakkını verircesine, tam bir “sevgi toplayıcı, sevgi dağıtıcı”ydı. Büyük bir emekle ortaya çıkardığı eserlerini hediye etmekten, dostlarını sevindirmekten büyük bir keyif alır; ne zaman boş vakit bulsa, arabasına doldurduğu oyuncaklarla, köy çocuklarını sevindirmeye koşardı. Duvarlarını bezediği ünlü hastanelerin doktorlarını yanına alıp çocuklara göz kontrolü için ilçe ilçe dolaşıyordu. Bir okulda eksiklik gördüğü anda yaptırıncaya kadar gözüne uyku girmiyor, yapması gerekenleri de uyutmuyordu.
USTA’DAN SİTEM
Sıtkı Usta sergi açılışında, “Bana ve sanatıma ilham veren Kütahya’dan hiç kopmadım ama Kütahyalı yöneticiler benim ve çiniciliğin kıymetini bilemediler. Türkiye’de Japon yılı nedeniyle artan Japon ilgisi ve ilk kez bu ölçüde büyük bir özel etkinliğin organize edilmesi beni çok mutlu etti” diyerek Kütahyalılara sitem, Japonlara ise teşekkür etti. Bu sıradışı sanatçı adına düzenlenen sempozyum, Melda Davran - M.Oğuz Aydın ikilisinin hazırladığı belgesel gösterimi ile başladı. 37 yıllık çinicilik macerasının şiirsel dille anlatıldığı belgeselden sonra, kürsüye çıkan bilim insanları, kendi açılarından Sıtkı Usta’yı irdelediler. Sakıp Sabancı Müze Müdürü Nazan Ölçer’in yönettiği oturumda Kültür ve Turizm Bakanlığı Araştırma ve Eğitim Genel Müdürü Mahmut Evkuran, Sıtkı Usta’ya UNESCO’nun “Yaşayan İnsan Hazinesi Ödülü” verilmesinin kriterlerini anlattı. Prof. Dr. Gül Öney’in konuşması, bilimsel ‘bildiri’den çok öte, bir ‘Sıtkı Usta’ öyküsüydü; kimi zaman güldüren kimi zaman düşündüren... “Sıtkı”nın deniz tutkusunu konu almıştı, denizi olmayan Kütahya’da yaptığı kadırgalı tabakları... Öney’in, “Uydurup uydurup yaratır, bizi de öyle baktırır, baktırır” saptaması alkışlarla onaylanıyordu.
Prof.Dr. Ara Altun, Usta’ya “Parlak zekân, merakın, çalışkanlığınla bu işi başardın. Türk çini sanatına yeni bir soluk getirdin. İnşallah bu sempozyum ömrüne ömür katar” diye seslendi. Kütahya Milletvekili Soner Aksoy da ‘halk kahramanı’ olarak tanımladı.
USTALAR USTASI
Prof. Dr. Kenan Mortan’in itirazı ise ‘Usta’ sıfatınaydı. Mortan’a göre, Sıtkı, ‘usta’ kavramı çoktan aşmış bir ‘ustalar ustası’, usta yetiştiren, norm geliştiren bir ‘mimarbaşı‘, kısacası ‘ehlisiret’ti. Akşam dostlarıyla buluştuğu yemekte, harmandalı zeybeği oynarken, kolları, tıpkı eserlerindeki ‘Sıtkı’ imzası gibi hep yukarıyı gösteriyordu. Mağarada başladığı çiniciliğini orada bırakmamış. Yaşamı boyunca ölümsüz renkler peşine düşmüş, tarihte kalmış desenleri de; çok uzaktaki denizlerin dalgalarını, yelkenlileri, balıkların pulunu, çevresindeki kurdu, kuşu, kaplumbağayı da; bir müzede gördüğü Picasso’yu da bıkıp usanmadan işleyip hep ileriye gitmeyi hedeflemiş bir imza. Bazı insanlara ‘derviş’lik çok yakışır. Sıtkı Usta bunlardan biri. Kaybolup giden değerleri sanata dönüştüren, yerelliğe, tarihi; geleneksele evrenselliği katan bir ‘modern zamanların dervişi...’
28 Eylül 2010 Salı
HABERTÜRK YAZILARI/ ZAMAN TÜNELİ
ZAMAN TÜNELİ
Şiir yanılmıyorsam Halit Ziya Uşaklıgil’e ait.
Hani yeni kuşağın, Bihter’in Behlül’e aşkıyla tanıdığı, belki de romanını hiç okumadığı, adını hiç duymadığı, Türk edebiyatında devir açan ünlü yazara.
Ölçü, uyak gibi kurallara uymadan yazdığı şiirde de baba ocağı Uşak’ı şöyle anlatıyor Halit Ziya;
“Bir şarap rengi var Uşak’ın akşamlarında”
xxx
Güneş batarken şarap rengine bürünen Uşak keyfini Ankara’da da yaşamak mümkün.
Hele bu mevsimde;
Hele Ankara kalesinde…
Dik yamaçlar üzerinde, bir kartal yuvasını andıran burçlar üzerinde yaşayın Ankara akşamlarını.
Güneş tüm haşmetiyle ufukta kaybolurken kentin üzerinde oluşan ışık hüzmelerini seyredin…
xxx
Galatlardan, Romalılardan buyana kimlere hizmet etmedi ki bu surlar…
Bizanslılar, Selçuklular, Osmanlılar…
Tarih boyunca Ankara’nın değişimine tanıklık etti.
Siz de çıkın surlara, 360 derece Ankara’daki değişimi görün.
xxx
Adeta bir ‘Zaman Tüneli’ gibidir Kale manzarası…
Başınızı ne yöne çevirirseniz tarihle karşılaşırsınız.
Romalılar, Selçuklular, Osmanlılar görüş açınızdadır.
Araya sonradan yapılan engeller çıksa da;
Bir tarafta Roma Antik Tiyatrosu
Hemen yanı başınızda Alaaddin Camii, Selçuklulardan…
16’ıncı yüzyıldan kalma Çukarhan;
Biraz ileride Cumhuriyetin ilk dönem mimari eserleri…
Belki biraz zorlanacaksınız, manzaraya bir bıçak gibi saplanan Gençlik Spor Genel Müdürlüğü binası nedeniyle…
Ziraat Bankası’nı, Opera’yı Ankara Garı’nı…
xxx
Burçlardan ne zaman güneşin batışını seyretsem biraz içim burkulur.
Geçmişi görürsünüz ama gelecek yoktur…
Sanki tarihe bir noktada ‘dur’ denmiş gibidir.
Kale’den, Roma Amfi tiyatrosuna, Ulus meydanına, Gar tiyatrosuna bakarken manzara geleceğe doğru ilerlemez.
İşte orada hayıflanırım.
Neden meydanlarımızı Paris’teki gibi Trocadero, Montmarte’ye dönüştüremiyoruz;
Neden bizim de binlerce turist çekecek bir Eyfel benzeri anıtımız yok diye…
Hayallere dalarım…
İlk Meclis, Ankara Palas’la başlayan Cumhuriyetin resmi geçidi, eski Hipodrom alanına yeni simgelerle sürer.
Kaleden manzara geleceğe uzanır.
Şiir yanılmıyorsam Halit Ziya Uşaklıgil’e ait.
Hani yeni kuşağın, Bihter’in Behlül’e aşkıyla tanıdığı, belki de romanını hiç okumadığı, adını hiç duymadığı, Türk edebiyatında devir açan ünlü yazara.
Ölçü, uyak gibi kurallara uymadan yazdığı şiirde de baba ocağı Uşak’ı şöyle anlatıyor Halit Ziya;
“Bir şarap rengi var Uşak’ın akşamlarında”
xxx
Güneş batarken şarap rengine bürünen Uşak keyfini Ankara’da da yaşamak mümkün.
Hele bu mevsimde;
Hele Ankara kalesinde…
Dik yamaçlar üzerinde, bir kartal yuvasını andıran burçlar üzerinde yaşayın Ankara akşamlarını.
Güneş tüm haşmetiyle ufukta kaybolurken kentin üzerinde oluşan ışık hüzmelerini seyredin…
xxx
Galatlardan, Romalılardan buyana kimlere hizmet etmedi ki bu surlar…
Bizanslılar, Selçuklular, Osmanlılar…
Tarih boyunca Ankara’nın değişimine tanıklık etti.
Siz de çıkın surlara, 360 derece Ankara’daki değişimi görün.
xxx
Adeta bir ‘Zaman Tüneli’ gibidir Kale manzarası…
Başınızı ne yöne çevirirseniz tarihle karşılaşırsınız.
Romalılar, Selçuklular, Osmanlılar görüş açınızdadır.
Araya sonradan yapılan engeller çıksa da;
Bir tarafta Roma Antik Tiyatrosu
Hemen yanı başınızda Alaaddin Camii, Selçuklulardan…
16’ıncı yüzyıldan kalma Çukarhan;
Biraz ileride Cumhuriyetin ilk dönem mimari eserleri…
Belki biraz zorlanacaksınız, manzaraya bir bıçak gibi saplanan Gençlik Spor Genel Müdürlüğü binası nedeniyle…
Ziraat Bankası’nı, Opera’yı Ankara Garı’nı…
xxx
Burçlardan ne zaman güneşin batışını seyretsem biraz içim burkulur.
Geçmişi görürsünüz ama gelecek yoktur…
Sanki tarihe bir noktada ‘dur’ denmiş gibidir.
Kale’den, Roma Amfi tiyatrosuna, Ulus meydanına, Gar tiyatrosuna bakarken manzara geleceğe doğru ilerlemez.
İşte orada hayıflanırım.
Neden meydanlarımızı Paris’teki gibi Trocadero, Montmarte’ye dönüştüremiyoruz;
Neden bizim de binlerce turist çekecek bir Eyfel benzeri anıtımız yok diye…
Hayallere dalarım…
İlk Meclis, Ankara Palas’la başlayan Cumhuriyetin resmi geçidi, eski Hipodrom alanına yeni simgelerle sürer.
Kaleden manzara geleceğe uzanır.
26 Eylül 2010 Pazar
HABERTÜRK YAZILARI/ MİLLİ KOMİTE
MİLLİ KOMİTE
Yasa tam 30 yıl önce yürürlüğe girdi.
12 Eylül darbesinden 11 gün sonra...
Adı büyük, katılanlar büyük, hedef büyük...
Ama o tarihten bu yana da neredeyse bir adım ilerleme yok.
Başkent'i koruyor mu, önünde engel mi belli değil.
xxx
Sözünü ettiğimiz yasa, ‘Milli Komite' ile ilgili;
Altında Kenan Evren ve arkadaşlarının imzası var.
Malum; o dönem yasa çıkarma yetkisi Milli Güvenlik Konseyi'inde....
Yasa, Atatürk'ün doğumunun 100'üncü yılında, "Türk devriminin, Türk ve insanlık tarihi içindeki yerini ve önemini, büyüklüğünü, bütünleştiriciliğini, milliyetçiliğini, laiklik ve eğitim anlayışını... yaymak ve yaşatmak" amacıyla çıkarılmış;
Eski hipodrom alanında, "Atatürk'ün anısına armağan olmak üzere ve Cumhuriyetin sembolü olarak Atatürk Kültür Merkezi" kurulması kararlaştırılmış.
12 Eylül yönetiminin Başkent'e armağanı ‘Atatürk Kültür Merkezi' yıllardır tartışılıyor.
Ama tartışılmayan bir ‘kurum' var, o da ‘Milli Komite'
Birkaç yılda bir toplandığında medyaya yansıyan haberler, bilmeyenleri heyecanlandıracak nitelikte;
"Milli Komite, Cumhurbaşkanı başkanlığında Çankaya Köşkü'nde toplandı. Toplantıya Başbakan, Genelkurmay Başkanı, Devlet Bakanları, Milli Savunma Bakanı Milli Eğitim Bakanı, Kültür ve Turizm Bakanı da katıldı..."
Sanırsınız ki Türkiye için çok önemli bir karar toplantısı...
xxx
Bir de ‘Alt Komite'si var; Başbakanlık Müsteşarı Başkanlığında, Ankara Valisi ve Büyükşehir Belediye Başkanı ile bazı müsteşar, genel müdür ve askerlerden oluşuyor.
Adı büyük, katılanları büyük, komiteler ne yapıyor, ya da ne yapmıyor derseniz durum apaçık ortada...
Görev alanları Resmi Gazete'de yıllar önce yayınlanan bir kroki ile çoktan çizilmiş.
Eski hipodrom alanından Adliye'ye kadar olan çevresinde çakılacak bir çivi bile bu komitelerden soruluyor.
xxx
Son toplantıda alınan kararlara bir kez daha baktım.
Tarih 23 Mayıs 2008;
-Selim Sırrı Tarcan Spor Salonunun tadilatı
-Adliye Binası yanındaki Cern atölyeleri
-AKM alanının 2. Bölgesinde, alanın betonlaşmasına yol açmayacak biçimde basketbol salonu yapılması
- Büyükşehir Belediyesi'nin, Gençlik Parkında ‘Yapay Hayvanat Bahçesi' olarak planladığı alanda ‘Tema Park' yerine ‘Bilim Merkezi' yapılmasına...
Kararlar bu şekilde sıralanıp gidiyor.
Son madde ise şöyle:
"Cumhurbaşkanlığı Makamı'nca takdir olunmak üzere, AKM Alanını bir bütünlük içerisinde koruma amacına yönelik olarak, AKM Alanıyla ilgili mevzuatın ruhuna ve alınmış Millî Komite kararlarına uygun sürdürülebilir koruma ve kullanma ilkeleri doğrultusunda ‘Master Plan' hazırlanmasına, bu konuda mimar, mühendis, şehir planlamacısı, peyzaj mimarı, sanat tarihçisi öğretim üyelerinden oluşacak heyete ilişkin görevlendirme yapılmasına"
O toplantıdan buyana 2 yıldan fazla zaman geçti.
Bu arada yapılan referandumun kampanyasının ana teması da '12 Eylül darbesi ile hesaplaşmak'tı.
Ama 12 Eylül'ün Başkent'ini doğrudan ilgilendiren yasa hala yürürlükte, ‘Komite'si de işbaşında.
Yapılanlar ve yapılmayanlar da ortada...
Yasa tam 30 yıl önce yürürlüğe girdi.
12 Eylül darbesinden 11 gün sonra...
Adı büyük, katılanlar büyük, hedef büyük...
Ama o tarihten bu yana da neredeyse bir adım ilerleme yok.
Başkent'i koruyor mu, önünde engel mi belli değil.
xxx
Sözünü ettiğimiz yasa, ‘Milli Komite' ile ilgili;
Altında Kenan Evren ve arkadaşlarının imzası var.
Malum; o dönem yasa çıkarma yetkisi Milli Güvenlik Konseyi'inde....
Yasa, Atatürk'ün doğumunun 100'üncü yılında, "Türk devriminin, Türk ve insanlık tarihi içindeki yerini ve önemini, büyüklüğünü, bütünleştiriciliğini, milliyetçiliğini, laiklik ve eğitim anlayışını... yaymak ve yaşatmak" amacıyla çıkarılmış;
Eski hipodrom alanında, "Atatürk'ün anısına armağan olmak üzere ve Cumhuriyetin sembolü olarak Atatürk Kültür Merkezi" kurulması kararlaştırılmış.
12 Eylül yönetiminin Başkent'e armağanı ‘Atatürk Kültür Merkezi' yıllardır tartışılıyor.
Ama tartışılmayan bir ‘kurum' var, o da ‘Milli Komite'
Birkaç yılda bir toplandığında medyaya yansıyan haberler, bilmeyenleri heyecanlandıracak nitelikte;
"Milli Komite, Cumhurbaşkanı başkanlığında Çankaya Köşkü'nde toplandı. Toplantıya Başbakan, Genelkurmay Başkanı, Devlet Bakanları, Milli Savunma Bakanı Milli Eğitim Bakanı, Kültür ve Turizm Bakanı da katıldı..."
Sanırsınız ki Türkiye için çok önemli bir karar toplantısı...
xxx
Bir de ‘Alt Komite'si var; Başbakanlık Müsteşarı Başkanlığında, Ankara Valisi ve Büyükşehir Belediye Başkanı ile bazı müsteşar, genel müdür ve askerlerden oluşuyor.
Adı büyük, katılanları büyük, komiteler ne yapıyor, ya da ne yapmıyor derseniz durum apaçık ortada...
Görev alanları Resmi Gazete'de yıllar önce yayınlanan bir kroki ile çoktan çizilmiş.
Eski hipodrom alanından Adliye'ye kadar olan çevresinde çakılacak bir çivi bile bu komitelerden soruluyor.
xxx
Son toplantıda alınan kararlara bir kez daha baktım.
Tarih 23 Mayıs 2008;
-Selim Sırrı Tarcan Spor Salonunun tadilatı
-Adliye Binası yanındaki Cern atölyeleri
-AKM alanının 2. Bölgesinde, alanın betonlaşmasına yol açmayacak biçimde basketbol salonu yapılması
- Büyükşehir Belediyesi'nin, Gençlik Parkında ‘Yapay Hayvanat Bahçesi' olarak planladığı alanda ‘Tema Park' yerine ‘Bilim Merkezi' yapılmasına...
Kararlar bu şekilde sıralanıp gidiyor.
Son madde ise şöyle:
"Cumhurbaşkanlığı Makamı'nca takdir olunmak üzere, AKM Alanını bir bütünlük içerisinde koruma amacına yönelik olarak, AKM Alanıyla ilgili mevzuatın ruhuna ve alınmış Millî Komite kararlarına uygun sürdürülebilir koruma ve kullanma ilkeleri doğrultusunda ‘Master Plan' hazırlanmasına, bu konuda mimar, mühendis, şehir planlamacısı, peyzaj mimarı, sanat tarihçisi öğretim üyelerinden oluşacak heyete ilişkin görevlendirme yapılmasına"
O toplantıdan buyana 2 yıldan fazla zaman geçti.
Bu arada yapılan referandumun kampanyasının ana teması da '12 Eylül darbesi ile hesaplaşmak'tı.
Ama 12 Eylül'ün Başkent'ini doğrudan ilgilendiren yasa hala yürürlükte, ‘Komite'si de işbaşında.
Yapılanlar ve yapılmayanlar da ortada...
18 Eylül 2010 Cumartesi
HABERTÜRK YAZILARI/ SİHİRLİ FLÜT
SİHİRLİ FLÜT
İnsan bazen ikiye bölünmek istiyor;
Aynı anda iki yerde olmak…
Hem orada, hem burada.
Hangisini kaçırırsa kaçırsın kayıp büyük;
xxx
Son birkaç gündür böylesine bir ruh hali içindeyim.
Önümüzdeki hafta hem Ankara’da, hem Kütahya’da olmak
Böylesine ikircikli bir ruh haline iten, kararsız kalmama neden olan ise usta iki sanatçı…
Ankara’da Şefika Kutluer;
Kütahya’da Sıtkı Usta…
İkisi de birbirine tercih edilemeyecek kadar büyük, ikisi de kaçırılamayacak kadar önemli…
xxx
“Flütün Prima Donna’sı
Böyle tanımlamış bir eleştirmen Şefika Kutluer’i…
Hak ettiği ünü çoktan sınırları aşmış gerçek bir sanatçı…
Başkent’te sanatın terk edilmişliğine inatla bir festival düzenliyor.
Öyle belediyelerinki gibi ‘geleneksel’, öyle sıradan ‘uluslararası’ değil…
Hem festival, hem uluslararası sözcüğünün hakkını tam anlamıyla verircesine…
“1. Uluslararası Şefika Kutluer Festivali’
Hedef ‘Doğu ile Batıyı buluşturmak…’
Önümüzdeki hafta 23 Eylül’de "Versay'da Müzik Sergisi ile başlıyacak;
24 Ekim’de, Şefika Kutluer’in de Mozart’ın eserlerini seslendireceği Avrupa Birliği Orkestrası’nın sahne almasıyla sona edecek.
Aradaki günlerde İlber Ortaylı var, Yıldız Kenter de
Praq Virtüözleri de var, Burhan Öçal da; Japon Kato sanatçısı Atsuko Suetomi de…
xxx
Öbür tarafta ise "Sıtkı" imzası var…
Adı Kütahya ve çini sözcükleriyle eşleşen ‘Usta’…
Usta-Çırak ilişkisiyle yetişen "alaylı" bir sanatçı…
Turkuav mavisi, Mercan Kırmızısı, Selçuklu desenleri, Bizans mozaiklerine adanan bir ömür…
Lale işlemeli balıklarını Kütahya’nın bozkırına, Anka kuşlarını gökyüzüne salan bir ‘sevgi Olçar’ı;
Bitmez tükenmez enerji ile sürekli toprağa can veren bir sanatçı.
Büyük bir tutkuyla bağlandığı, bir mağarada başladığı çiniciliği, kaybolup giden değerleri ekleyerek sanata dönüştüren Sıtkı Usta için önümüzdeki hafta bir sempozyum düzenleniyor.
Yazar, sanatçı ve akademisyenler, UNESCO’nun 2008’de Türkiye'den "Yaşayan İnsan Hazinesi'' ödülü verilen yedi sanatçı arasında yer alan Sıtkı Usta’yı anlatacak.
Önüne çıkarılan engelleri aşa aşa adını tüm dünyaya duyurduğu Kütahya'da adını tüm dünyaya duyuran Sıtkı Usta için bir kadirşinaslık örneği.
Kalbimiz hem Ankara’dan yükselecek sihirli flütte, hem doğup büyüdüğümüz topraklara can veren Sıtkı Usta’nın yanında olacak.
İnsan bazen ikiye bölünmek istiyor;
Aynı anda iki yerde olmak…
Hem orada, hem burada.
Hangisini kaçırırsa kaçırsın kayıp büyük;
xxx
Son birkaç gündür böylesine bir ruh hali içindeyim.
Önümüzdeki hafta hem Ankara’da, hem Kütahya’da olmak
Böylesine ikircikli bir ruh haline iten, kararsız kalmama neden olan ise usta iki sanatçı…
Ankara’da Şefika Kutluer;
Kütahya’da Sıtkı Usta…
İkisi de birbirine tercih edilemeyecek kadar büyük, ikisi de kaçırılamayacak kadar önemli…
xxx
“Flütün Prima Donna’sı
Böyle tanımlamış bir eleştirmen Şefika Kutluer’i…
Hak ettiği ünü çoktan sınırları aşmış gerçek bir sanatçı…
Başkent’te sanatın terk edilmişliğine inatla bir festival düzenliyor.
Öyle belediyelerinki gibi ‘geleneksel’, öyle sıradan ‘uluslararası’ değil…
Hem festival, hem uluslararası sözcüğünün hakkını tam anlamıyla verircesine…
“1. Uluslararası Şefika Kutluer Festivali’
Hedef ‘Doğu ile Batıyı buluşturmak…’
Önümüzdeki hafta 23 Eylül’de "Versay'da Müzik Sergisi ile başlıyacak;
24 Ekim’de, Şefika Kutluer’in de Mozart’ın eserlerini seslendireceği Avrupa Birliği Orkestrası’nın sahne almasıyla sona edecek.
Aradaki günlerde İlber Ortaylı var, Yıldız Kenter de
Praq Virtüözleri de var, Burhan Öçal da; Japon Kato sanatçısı Atsuko Suetomi de…
xxx
Öbür tarafta ise "Sıtkı" imzası var…
Adı Kütahya ve çini sözcükleriyle eşleşen ‘Usta’…
Usta-Çırak ilişkisiyle yetişen "alaylı" bir sanatçı…
Turkuav mavisi, Mercan Kırmızısı, Selçuklu desenleri, Bizans mozaiklerine adanan bir ömür…
Lale işlemeli balıklarını Kütahya’nın bozkırına, Anka kuşlarını gökyüzüne salan bir ‘sevgi Olçar’ı;
Bitmez tükenmez enerji ile sürekli toprağa can veren bir sanatçı.
Büyük bir tutkuyla bağlandığı, bir mağarada başladığı çiniciliği, kaybolup giden değerleri ekleyerek sanata dönüştüren Sıtkı Usta için önümüzdeki hafta bir sempozyum düzenleniyor.
Yazar, sanatçı ve akademisyenler, UNESCO’nun 2008’de Türkiye'den "Yaşayan İnsan Hazinesi'' ödülü verilen yedi sanatçı arasında yer alan Sıtkı Usta’yı anlatacak.
Önüne çıkarılan engelleri aşa aşa adını tüm dünyaya duyurduğu Kütahya'da adını tüm dünyaya duyuran Sıtkı Usta için bir kadirşinaslık örneği.
Kalbimiz hem Ankara’dan yükselecek sihirli flütte, hem doğup büyüdüğümüz topraklara can veren Sıtkı Usta’nın yanında olacak.
14 Eylül 2010 Salı
HABERTÜRK YAZILARI/ KARŞI BİSİKLET
KARŞI BİSİKLET
Dün sabah büromuzun önü hareketliydi.
İzmir'den gelen bir grup hemen yanımızdaki Çevre ve Orman Bakanlığı'nın önünde protesto gösterisi yapıyorlardı.
Grubun dikkat çeken yanı ise bisikletli olmalarıydı.
Kilometrelerce ‘pedal' basmışlardı.
Kısa bir gösteriden sonra Kastamonu'nun Cide ilçesindeki ünlü Loç Vadisi'ne gitmek üzere yeniden yola koyuldular.
Önümüzden geçerken tahammülsüz kornalar, bisikletlerin zillerini bastırıyordu.
xxx
Kendilerine "Karşı Bisiklet Topluluğu" adını veren 30 kişinin ne gelişinde ne gidişinde trafik aksadı.
Bisikletlerini bir köşeye bıraktılar.
Dövizlerini açtılar, içlerinden birisi açıklamalarını okudu;
Yeniden bisiklete binip yola koyuldular.
Sadece karşıdan karşıya geçerken trafik 30 saniye kadar durdu.
Ama galiba o 30 saniye bazı araç sahipleri için çok uzun zamandı...
Bütün gücüyle kornaya basıyorlardı.
Ama bisikletliler umursamadı bile...
xxx
Olanları izlerken aynı eylemciler 30 arabayla gelseler ne olurdu diye düşünmeye başladım.
Yol kapanacak, trafik en az yarım saat alt üst olacak, insanlar işe gecikecek, belki polis gelecek;
Kısacası ‘olay' olacaktı...
xxx
Bisiklet denince herkes nostaljik bir havaya bürünür.
Hemen herkesin bir bisiklet anısı vardır.
Nedense çoğu çocuklukta kalan, gülümseten...
Büyüdükçe bisiklete veda edilir;
Hayat hızlanır, arabaya ‘terfi' edilir.
Hızla giderken hızlanma isteği daha da artar...
‘Ben' duygusu ağır basar...
Sanki direksiyon sadece aracı değil, bütün dünyayı yönlendirir...
Hızlandıkça çevreyle bağ kopar, ilgi azalır, ayrıntılar kaçırılır.
xxx
Bisikletlinin acelesi yoktur.
Pedala basarken keyif alır.
Etrafı seyreder;
Bisikletli; araba hızla giderken camdan görülen bir anlık güzel bir manzaranın içindeki çirkinlikleri fark eder.
Çevreye duyarlılığı, hoşgörüsü artar...
Yolda önüne çıkan bir kaplumbağayı sevmeye vakti vardır...
‘Sürücü' için ise o kaplumbağayı gördüğünde artık çok geçtir...
xxx
Loç Vadisi'ndeki Hidroelektrik Santrali projesini protesto eden ‘Karşı Bisiklet Grubu" gözden kaybolduğunda yol tamamen araçlara kalmıştı.
Halbuki hemen karşımızda bir üniversite vardı.
Ama şimdiye kadar hiçbir öğrencinin bisikletiyle geldiğine tanık olmamıştım.
O öğrenciler de bisiklete veda etmiş, artık büyümüşlerdi.
Ama tek suç ‘büyümek' miydi?
Bisikletle okula gelmeye kalksa ne bisiklet yolu vardı, ne de derse girdiğinde güvenle bırakabileceği bir yer.
Bisikletle yeniden tanışabilmeleri için belki de çocuklarının olmasını bekleyeceklerdi.
Bizler gibi...
Dün sabah büromuzun önü hareketliydi.
İzmir'den gelen bir grup hemen yanımızdaki Çevre ve Orman Bakanlığı'nın önünde protesto gösterisi yapıyorlardı.
Grubun dikkat çeken yanı ise bisikletli olmalarıydı.
Kilometrelerce ‘pedal' basmışlardı.
Kısa bir gösteriden sonra Kastamonu'nun Cide ilçesindeki ünlü Loç Vadisi'ne gitmek üzere yeniden yola koyuldular.
Önümüzden geçerken tahammülsüz kornalar, bisikletlerin zillerini bastırıyordu.
xxx
Kendilerine "Karşı Bisiklet Topluluğu" adını veren 30 kişinin ne gelişinde ne gidişinde trafik aksadı.
Bisikletlerini bir köşeye bıraktılar.
Dövizlerini açtılar, içlerinden birisi açıklamalarını okudu;
Yeniden bisiklete binip yola koyuldular.
Sadece karşıdan karşıya geçerken trafik 30 saniye kadar durdu.
Ama galiba o 30 saniye bazı araç sahipleri için çok uzun zamandı...
Bütün gücüyle kornaya basıyorlardı.
Ama bisikletliler umursamadı bile...
xxx
Olanları izlerken aynı eylemciler 30 arabayla gelseler ne olurdu diye düşünmeye başladım.
Yol kapanacak, trafik en az yarım saat alt üst olacak, insanlar işe gecikecek, belki polis gelecek;
Kısacası ‘olay' olacaktı...
xxx
Bisiklet denince herkes nostaljik bir havaya bürünür.
Hemen herkesin bir bisiklet anısı vardır.
Nedense çoğu çocuklukta kalan, gülümseten...
Büyüdükçe bisiklete veda edilir;
Hayat hızlanır, arabaya ‘terfi' edilir.
Hızla giderken hızlanma isteği daha da artar...
‘Ben' duygusu ağır basar...
Sanki direksiyon sadece aracı değil, bütün dünyayı yönlendirir...
Hızlandıkça çevreyle bağ kopar, ilgi azalır, ayrıntılar kaçırılır.
xxx
Bisikletlinin acelesi yoktur.
Pedala basarken keyif alır.
Etrafı seyreder;
Bisikletli; araba hızla giderken camdan görülen bir anlık güzel bir manzaranın içindeki çirkinlikleri fark eder.
Çevreye duyarlılığı, hoşgörüsü artar...
Yolda önüne çıkan bir kaplumbağayı sevmeye vakti vardır...
‘Sürücü' için ise o kaplumbağayı gördüğünde artık çok geçtir...
xxx
Loç Vadisi'ndeki Hidroelektrik Santrali projesini protesto eden ‘Karşı Bisiklet Grubu" gözden kaybolduğunda yol tamamen araçlara kalmıştı.
Halbuki hemen karşımızda bir üniversite vardı.
Ama şimdiye kadar hiçbir öğrencinin bisikletiyle geldiğine tanık olmamıştım.
O öğrenciler de bisiklete veda etmiş, artık büyümüşlerdi.
Ama tek suç ‘büyümek' miydi?
Bisikletle okula gelmeye kalksa ne bisiklet yolu vardı, ne de derse girdiğinde güvenle bırakabileceği bir yer.
Bisikletle yeniden tanışabilmeleri için belki de çocuklarının olmasını bekleyeceklerdi.
Bizler gibi...
12 Eylül 2010 Pazar
HABERTÜRK YAZILARI/ 12 EYLÜL SABAHI
12 EYLÜL SABAHI/
Bu sorular yaşı 30’u geçenlere…
12 Eylül 1980 sabahı nerede, nasıl uyandınız?
O gün neler yaptınız, neler başınıza geldi?
O sabah sizin yaşamınızda neyi değiştirdi?
xxxx
Aradan 30 yıl geçtikten sonra yeniden o günleri düşünüp bu soruların yanıtını bulmaya çalışıyorum.
Aslında hafızayı tazeleme çabam yeni değil.
Duyuruyu birkaç ay önce görmüştüm.
Çıktığı gündem buyana tiryakisi olduğum ‘Roman Kahramanları’ dergisi halka açık bir kitap projesi başlatmıştı;
30 yıl sonra 12 Eylül’ün insanların hafızalarında ne tür bir iz bıraktığını ortaya koymak istiyorlardı.
Bilindik isimler dışında her düşünceden vatandaşların -12 Eylül’ü alkışlayan ve savunanlar dâhil- görüşleriyle o sabahın panoramik bir fotoğrafı çekilecekti.
Kitap bugünlerde basılmış olsa gerek, henüz görmedim.
Duyuruyu okuduğumda o sabahı gözümün önüne getirip ‘yazmam lazım’ dedim;
Ama yine Oblomov ruhum galip geldi…
xxx
12 Eylül 1980;
Üzerinde yazılıp çizilmeyen kalmadı sanıyorum.
Benim için ise Ankara ile tanıştığım, daha doğrusu tanışmayı ertelediğim tarih…
O çalkantılı dönemde liseyi bitireli bir yıl olmuş, Balıkesir’de Necatibey Eğitim Enstitüsü’ne devam ediyordum.
Ama öğretmenlik bana göre değildi.
Yeniden sınava girmiş, o günkü adıyla Gazetecilik ve Halkla İlişkiler Yüksek Okulu’nu kazanmıştım.
Sonradan adı birkaç kez değişti, en sonunda İletişim Fakültesi’nde karar kılındı.
Eski okulumdan kaydımı sildirmiş;
Yeni bir hayat için Ankara biletim hazırdı…
xxx
Otobüs Ankara’ya indiğinde sıra dışı bir hareketlilik vardı.
Şimdi yerinde Büyükşehir Belediyesi’nin gökdeleninin bulunduğu eski terminalde ortalık asker doluydu.
Değil sokağa, otobüsten adımını atmak bile mümkün değildi.
Sokağa çıkma yasağı vardı.
Kimse ne yapacağını bilemiyordu.
Çaresiz gece orada geçecekti.
Hemen yandaki otelin ücreti ise bütçemizi kat kat aşıyordu.
xxx
Tarihi değiştiren o sabah, ruhumda travmalara yol açıyordu.
‘Gelecekle’ ilgili düşüncelerden, kaygılardan beynimi kurtarabilmek için insanların yüzlerini incelemeye başlamıştım, çaktırmamaya çalışarak.
Kimin ne yaşadığını, ne hissettiğini tahmin ederek hikayelerini yazmaya çalışıyordum.
xxx
Bilmem hatırlayan var mıdır Ankara’nın eski otobüs terminalini…
Her zaman pis, her zaman karmaşa;
Sürekli bir bağrış çağrış.
Mide bulandıran bir manzara…
Hele o gece…
Terminal sürekli doluyor, ama hiç boşalmıyordu.
Sıkışıklık sürekli artıyordu.
Biraz şansı olanlar tahta sıralarda yer bulmuş, uyuklamayı başarıyordu.
Kimi bavulunun üzerinde, kimi yere çömelmiş.
Hele kucağındaki ağlayan çocuğu susturmaya çalışan kadınlar.
Bütün yüzler asık ve çaresiz…
Türkiye’nin dört bir yanından derdine çare aramak için akın edenler çaresizlik içinde sabahı bekliyordu, ne olacağını bilemeden.
Arada dolaşan, kimlik soran askerler…
xxx
İnsanların yüzlerini inceliyor, ağızlarından çıkan birkaç sözcükle her birinin öyküsünü kurgulamaya çalışıyordum.
Ama kafamda uçuşan sorular insanlar için öykülerini kurgulamama engel oluyordu.
Keşke yüzlerini çizebilsem diye düşünüyor, resim yeteneğimin olmayışına isyan ediyordum.
xxx
Yıllarca eski terminalin önünden her geçişte o geceyi düşündüm.
Yıkılırken hem üzüldüm hem sevindim…
Sevindim, bana o geceyi anımsatan mekan artık yok oluyordu, o rezilliğe bir daha tanık olmayacaktım.
Üzüldüm, o gecenin öyküsünü bir türlü yazamamıştım.
İşin aslı;
Yıllarca o gece yaşananları okuyup dinledikçe, yazmamanın hafifliğini hissettim.
Bu sorular yaşı 30’u geçenlere…
12 Eylül 1980 sabahı nerede, nasıl uyandınız?
O gün neler yaptınız, neler başınıza geldi?
O sabah sizin yaşamınızda neyi değiştirdi?
xxxx
Aradan 30 yıl geçtikten sonra yeniden o günleri düşünüp bu soruların yanıtını bulmaya çalışıyorum.
Aslında hafızayı tazeleme çabam yeni değil.
Duyuruyu birkaç ay önce görmüştüm.
Çıktığı gündem buyana tiryakisi olduğum ‘Roman Kahramanları’ dergisi halka açık bir kitap projesi başlatmıştı;
30 yıl sonra 12 Eylül’ün insanların hafızalarında ne tür bir iz bıraktığını ortaya koymak istiyorlardı.
Bilindik isimler dışında her düşünceden vatandaşların -12 Eylül’ü alkışlayan ve savunanlar dâhil- görüşleriyle o sabahın panoramik bir fotoğrafı çekilecekti.
Kitap bugünlerde basılmış olsa gerek, henüz görmedim.
Duyuruyu okuduğumda o sabahı gözümün önüne getirip ‘yazmam lazım’ dedim;
Ama yine Oblomov ruhum galip geldi…
xxx
12 Eylül 1980;
Üzerinde yazılıp çizilmeyen kalmadı sanıyorum.
Benim için ise Ankara ile tanıştığım, daha doğrusu tanışmayı ertelediğim tarih…
O çalkantılı dönemde liseyi bitireli bir yıl olmuş, Balıkesir’de Necatibey Eğitim Enstitüsü’ne devam ediyordum.
Ama öğretmenlik bana göre değildi.
Yeniden sınava girmiş, o günkü adıyla Gazetecilik ve Halkla İlişkiler Yüksek Okulu’nu kazanmıştım.
Sonradan adı birkaç kez değişti, en sonunda İletişim Fakültesi’nde karar kılındı.
Eski okulumdan kaydımı sildirmiş;
Yeni bir hayat için Ankara biletim hazırdı…
xxx
Otobüs Ankara’ya indiğinde sıra dışı bir hareketlilik vardı.
Şimdi yerinde Büyükşehir Belediyesi’nin gökdeleninin bulunduğu eski terminalde ortalık asker doluydu.
Değil sokağa, otobüsten adımını atmak bile mümkün değildi.
Sokağa çıkma yasağı vardı.
Kimse ne yapacağını bilemiyordu.
Çaresiz gece orada geçecekti.
Hemen yandaki otelin ücreti ise bütçemizi kat kat aşıyordu.
xxx
Tarihi değiştiren o sabah, ruhumda travmalara yol açıyordu.
‘Gelecekle’ ilgili düşüncelerden, kaygılardan beynimi kurtarabilmek için insanların yüzlerini incelemeye başlamıştım, çaktırmamaya çalışarak.
Kimin ne yaşadığını, ne hissettiğini tahmin ederek hikayelerini yazmaya çalışıyordum.
xxx
Bilmem hatırlayan var mıdır Ankara’nın eski otobüs terminalini…
Her zaman pis, her zaman karmaşa;
Sürekli bir bağrış çağrış.
Mide bulandıran bir manzara…
Hele o gece…
Terminal sürekli doluyor, ama hiç boşalmıyordu.
Sıkışıklık sürekli artıyordu.
Biraz şansı olanlar tahta sıralarda yer bulmuş, uyuklamayı başarıyordu.
Kimi bavulunun üzerinde, kimi yere çömelmiş.
Hele kucağındaki ağlayan çocuğu susturmaya çalışan kadınlar.
Bütün yüzler asık ve çaresiz…
Türkiye’nin dört bir yanından derdine çare aramak için akın edenler çaresizlik içinde sabahı bekliyordu, ne olacağını bilemeden.
Arada dolaşan, kimlik soran askerler…
xxx
İnsanların yüzlerini inceliyor, ağızlarından çıkan birkaç sözcükle her birinin öyküsünü kurgulamaya çalışıyordum.
Ama kafamda uçuşan sorular insanlar için öykülerini kurgulamama engel oluyordu.
Keşke yüzlerini çizebilsem diye düşünüyor, resim yeteneğimin olmayışına isyan ediyordum.
xxx
Yıllarca eski terminalin önünden her geçişte o geceyi düşündüm.
Yıkılırken hem üzüldüm hem sevindim…
Sevindim, bana o geceyi anımsatan mekan artık yok oluyordu, o rezilliğe bir daha tanık olmayacaktım.
Üzüldüm, o gecenin öyküsünü bir türlü yazamamıştım.
İşin aslı;
Yıllarca o gece yaşananları okuyup dinledikçe, yazmamanın hafifliğini hissettim.
7 Eylül 2010 Salı
HABERTÜRK YAZILARI/ LİVANELİ
LİVANELİ…
Nihayet geldi;
Yıllardır insan hakları ihlallerini protesto için gelmedikleri Türkiye’de, İstanbul Olimpiyat Stadında ‘360 derece’ konser vermekle kalmayıp, iki kıtayı birbirine bağlayan köprüyü yaya olarak geçme ayrıcalığına da kavuştu.
Onca yolu eziyeti göze alanlar dışında biz Ankaralılara da ‘haberlerden’ izlemek kaldı.
Kimine göre, “Küresel Müzik Tarikatı”;
Kimine göre popüler kültür pazarlayıcısı…
Dünyaca ünlü rock grubu U-2 ve gittiği her ülkenin liderleriyle görüştüğü için şimşekleri üzerine çeken Bono, televizyon haberlerinin değişmez klişesi ile İstanbul’u sallamıştı.
Bono, bir parçasını 15 yıl önce kaybolan Diyarbakırlı Fehmi Tosun’a armağan ederek, ‘protest’ tavrını sürdürmüş, ardından ‘sürpriz’ yaparak sahneye Zülfü Livaneli’yi davet etmişti.
“Yiğidim Aslanım Burada Yatıyor”a, stadyumdaki 40 bin kişiyle birlikte eşlik etmişti…
xxxx
Geçen hafta Başkent’teydi Livaneli…
Yıllar sonra Çankaya Belediyesi’nin organizasyonunda sahneye çıkmıştı.
Livaneli konseri, referandum öncesinde adeta bir eyleme dönüşmüştü.
Daha sahneye çıkmadan binlerce kişi ellerinde bayraklarla şarkılarını okumaya başlamıştı.
Sahneye çıkmasının hiçbir anlamı yok gibiydi.
Binlerce insanın gönlündeki ya da kulaklarındaki Livaneli tınıları yetiyordu sanki.
Sahneye çıktığında ise kalabalıktaki coşku bir alev topuna dönüşmüştü.
Bu nedenle uzun bir süre şarkıya başlamadı.
Yılların özlemiyle kavuşmak uzun sürdü…
xxxx
1980’lerin sonu, 90’ların başında Başkent’te çok güzel bir gelenek yerleşmeye başlamıştı.
O zamanki adıyla hipodromda, yaz aylarında açık hava konserleri olurdu, Büyükşehir’in öncülüğünde.
Şimdi ‘Festival’ düzenlenen, İbrahim Tatlıses’in konser verdiği, iftar rekorlarının kırıldığı Atatürk Kültür Merkezi’nde.
Kimleri ağırlamadı ki?
Joan Baez, Zülfü Livaneli, Arif Sağ…
Bugün rakam abartılı geliyor ama 500 bin kişilik dinleyici toplanırdı…
Ankara, açık hava konserlerini çok sevmişti.
xxx
Asıl ‘rekor’ o zaman kırılırdı.
Yanında ‘promosyon’ verilmeden ‘gönüllü’ birliktelikle…
Müziğin, “yalnızlaşmış, umutsuzlaşmış” insanlara “beklenti” olarak pazarlandığı günler değildi.
Sahnedekilerde, Afrika’daki açlığa, insan hakları ihlallerine karşı “yapmacık bir politik tavır” yoktu.
Yüz binlerle buluşmadan önce liderlerle poz verip hediye alış verişi yapmıyordu.
Konser de gerçekti, izleyenler de.
O geceler Başkent’in ‘aydınlık’ yüzüydü.
Konser salonunun yerini bilmeyenlerin,
İzlemeye parası olmayanların yüzü.
Müzik, dans, fanuslardan çıkmış, insanların arasına girmişti.
Ayrımcılık yapmadan herkes aynı gökyüzünün altında aynı müzikten kendince sesler üretiyordu.
İnsanların “öteki yüzü” geceye karışıyordu.
xxx
Bono’nun yanındaki Livaneli ile geçen hafta Ankara’daki Livaneli arasında fark vardı sanki…
İstanbul’da ‘sürpriz promosyon’…
Başkent’te ise beklenen bir umut ışığı gibiydi…
Herkes bir Livaneli modundaydı.
Nihayet geldi;
Yıllardır insan hakları ihlallerini protesto için gelmedikleri Türkiye’de, İstanbul Olimpiyat Stadında ‘360 derece’ konser vermekle kalmayıp, iki kıtayı birbirine bağlayan köprüyü yaya olarak geçme ayrıcalığına da kavuştu.
Onca yolu eziyeti göze alanlar dışında biz Ankaralılara da ‘haberlerden’ izlemek kaldı.
Kimine göre, “Küresel Müzik Tarikatı”;
Kimine göre popüler kültür pazarlayıcısı…
Dünyaca ünlü rock grubu U-2 ve gittiği her ülkenin liderleriyle görüştüğü için şimşekleri üzerine çeken Bono, televizyon haberlerinin değişmez klişesi ile İstanbul’u sallamıştı.
Bono, bir parçasını 15 yıl önce kaybolan Diyarbakırlı Fehmi Tosun’a armağan ederek, ‘protest’ tavrını sürdürmüş, ardından ‘sürpriz’ yaparak sahneye Zülfü Livaneli’yi davet etmişti.
“Yiğidim Aslanım Burada Yatıyor”a, stadyumdaki 40 bin kişiyle birlikte eşlik etmişti…
xxxx
Geçen hafta Başkent’teydi Livaneli…
Yıllar sonra Çankaya Belediyesi’nin organizasyonunda sahneye çıkmıştı.
Livaneli konseri, referandum öncesinde adeta bir eyleme dönüşmüştü.
Daha sahneye çıkmadan binlerce kişi ellerinde bayraklarla şarkılarını okumaya başlamıştı.
Sahneye çıkmasının hiçbir anlamı yok gibiydi.
Binlerce insanın gönlündeki ya da kulaklarındaki Livaneli tınıları yetiyordu sanki.
Sahneye çıktığında ise kalabalıktaki coşku bir alev topuna dönüşmüştü.
Bu nedenle uzun bir süre şarkıya başlamadı.
Yılların özlemiyle kavuşmak uzun sürdü…
xxxx
1980’lerin sonu, 90’ların başında Başkent’te çok güzel bir gelenek yerleşmeye başlamıştı.
O zamanki adıyla hipodromda, yaz aylarında açık hava konserleri olurdu, Büyükşehir’in öncülüğünde.
Şimdi ‘Festival’ düzenlenen, İbrahim Tatlıses’in konser verdiği, iftar rekorlarının kırıldığı Atatürk Kültür Merkezi’nde.
Kimleri ağırlamadı ki?
Joan Baez, Zülfü Livaneli, Arif Sağ…
Bugün rakam abartılı geliyor ama 500 bin kişilik dinleyici toplanırdı…
Ankara, açık hava konserlerini çok sevmişti.
xxx
Asıl ‘rekor’ o zaman kırılırdı.
Yanında ‘promosyon’ verilmeden ‘gönüllü’ birliktelikle…
Müziğin, “yalnızlaşmış, umutsuzlaşmış” insanlara “beklenti” olarak pazarlandığı günler değildi.
Sahnedekilerde, Afrika’daki açlığa, insan hakları ihlallerine karşı “yapmacık bir politik tavır” yoktu.
Yüz binlerle buluşmadan önce liderlerle poz verip hediye alış verişi yapmıyordu.
Konser de gerçekti, izleyenler de.
O geceler Başkent’in ‘aydınlık’ yüzüydü.
Konser salonunun yerini bilmeyenlerin,
İzlemeye parası olmayanların yüzü.
Müzik, dans, fanuslardan çıkmış, insanların arasına girmişti.
Ayrımcılık yapmadan herkes aynı gökyüzünün altında aynı müzikten kendince sesler üretiyordu.
İnsanların “öteki yüzü” geceye karışıyordu.
xxx
Bono’nun yanındaki Livaneli ile geçen hafta Ankara’daki Livaneli arasında fark vardı sanki…
İstanbul’da ‘sürpriz promosyon’…
Başkent’te ise beklenen bir umut ışığı gibiydi…
Herkes bir Livaneli modundaydı.
4 Eylül 2010 Cumartesi
HABERTÜRK YAZILARI/ RESMİ DEĞNEKÇİLİK-3
RESMİ DEĞNEKÇİLİK-3
“Göç yolda düzelir” mantığı genlerimize işlemiş;
Bir işi baştan tüm ayrıntılarıyla planlayıp uygulamak yerine, apar topar işe başlayıp, yürümediğini, aksadığını görünce değiştirme geleneği maalesef değişmiyor.
“Hele bir başlasın, nasıl olsa düzeltiriz” mantığıyla hareket ediliyor.
xxx
Ankara’daki otopark işinde de maalesef öyle oldu.
Bir sabah kalkanlar evlerinin, dükkanlarının önünde otopark parası isteyen görevlilerle karşılaştı.
Belediye, belli başlı cadde ve sokakları birilerine ihale etmişti.
Gazetemiz HT Ankara olayın peşini bırakmadı,
Biraz derine inince ihaleyi alanların da başkalarına devrettiği anlaşıldı.
Oturduğun yerde ‘aslan payını al’ misali…
Sokakların ‘mafya’dan alınmasıyla hem vatandaş rahat edecek, hem belediye hem devlet karlı çıkacaktı.
Şirketlerin yollara yerleştirdiği ‘değnekçi’lerin elindeki fişlerin ‘kağıt parçası’ olduğu ortaya çıktı.
Ankara Vergi Dairesi uyarınca ‘makbuz’ verilmeye başlandı.
İleride teknolojinin de yardımıyla mini yazarkasa uygulamasına geçilecek inşallah.
xxx
Yıllar yıllar önce belli başlı binaların, bankaların önüne demir parmaklıklar konurdu, soygun önlemi olarak.
‘Sokaklar babanızın malı değil’ sözü belki de buna tepki olarak gelişti.
Serbest piyasa ekonomisine geçildi;
Sonra herkesin, daha doğrusu gücü yetenin babasının malı oldu…
Manav tezgahını, kahvehaneler sandalyelerini, barlar masalarını taşıdı.
İşgaller, ‘işgaliye’ parasıyla yasal hale getirildi…
Yurt dışında, çoğu şehirde yol kenarları, trafiği aksatmamak koşuluyla, kısa süreli park için serbesttir;
Amaç işinin görülmesidir.
Süreyi aşınca ciddi paralar ödenmek zorunda kalırsınız.
Yol kenarlarındaki parkmatiklerde kredi kartınızla paranızı ödeyebilirsiniz.
Bizde babasının malı gibi, sabah park eden akşama kadar kaldı.
İşin ‘para’ ettiği anlaşılınca değnekçiler boy gösterdi.
Şimdi sokaklar ihale ediliyor…
xxx
Çözüm için İstanbul farklı bir model uyguladı.
Belediye, işe kendisi el attı.
İSPARK, ‘değnekçi’ yerine, eğitimli, sertifikalı otoparkçılar görevlendirdi.
Ellerinde cihazlar;
Paranızı peşin ya da kartla ödeyebiliyorsunuz.
Ödemeden kaçanlar ise otomatik olarak görülüyor.
Herhangi bir aracın plakasına bakıldığında hangi gün, hangi otoparkta, ne kadar kaldığı, kaç para ödediği belli.
Trafiğin yoğun olduğu merkezlerde farklı fiyatlar uygulanarak insanlar toplu taşım araçlarına yönlendirilmeye başlandı.
xxx
İSPARK, “bisiklet park, park et devam et” gibi uygulamaların yanı sıra ‘zihni sinir’ denilebilecek projeler üzerinde de duruyor.
Dar alanlarda daha fazla aracın park edilmesine imkan sağlamak için tasarlanmış.
Türk mühendislerinin geliştirdiği proje ile 2 araçlık park alanına 8, 4 araçlık park alanına 24 araç park edebilecekmiş.
Bir nevi dönme dolap…
Sistem yaygınlaşır mı bilmem;
Önemli olan ‘park’ı bir sorun olarak görüp çözüm için bilim ve teknolojiden yararlanmak.
“Göç yolda düzelir” mantığı genlerimize işlemiş;
Bir işi baştan tüm ayrıntılarıyla planlayıp uygulamak yerine, apar topar işe başlayıp, yürümediğini, aksadığını görünce değiştirme geleneği maalesef değişmiyor.
“Hele bir başlasın, nasıl olsa düzeltiriz” mantığıyla hareket ediliyor.
xxx
Ankara’daki otopark işinde de maalesef öyle oldu.
Bir sabah kalkanlar evlerinin, dükkanlarının önünde otopark parası isteyen görevlilerle karşılaştı.
Belediye, belli başlı cadde ve sokakları birilerine ihale etmişti.
Gazetemiz HT Ankara olayın peşini bırakmadı,
Biraz derine inince ihaleyi alanların da başkalarına devrettiği anlaşıldı.
Oturduğun yerde ‘aslan payını al’ misali…
Sokakların ‘mafya’dan alınmasıyla hem vatandaş rahat edecek, hem belediye hem devlet karlı çıkacaktı.
Şirketlerin yollara yerleştirdiği ‘değnekçi’lerin elindeki fişlerin ‘kağıt parçası’ olduğu ortaya çıktı.
Ankara Vergi Dairesi uyarınca ‘makbuz’ verilmeye başlandı.
İleride teknolojinin de yardımıyla mini yazarkasa uygulamasına geçilecek inşallah.
xxx
Yıllar yıllar önce belli başlı binaların, bankaların önüne demir parmaklıklar konurdu, soygun önlemi olarak.
‘Sokaklar babanızın malı değil’ sözü belki de buna tepki olarak gelişti.
Serbest piyasa ekonomisine geçildi;
Sonra herkesin, daha doğrusu gücü yetenin babasının malı oldu…
Manav tezgahını, kahvehaneler sandalyelerini, barlar masalarını taşıdı.
İşgaller, ‘işgaliye’ parasıyla yasal hale getirildi…
Yurt dışında, çoğu şehirde yol kenarları, trafiği aksatmamak koşuluyla, kısa süreli park için serbesttir;
Amaç işinin görülmesidir.
Süreyi aşınca ciddi paralar ödenmek zorunda kalırsınız.
Yol kenarlarındaki parkmatiklerde kredi kartınızla paranızı ödeyebilirsiniz.
Bizde babasının malı gibi, sabah park eden akşama kadar kaldı.
İşin ‘para’ ettiği anlaşılınca değnekçiler boy gösterdi.
Şimdi sokaklar ihale ediliyor…
xxx
Çözüm için İstanbul farklı bir model uyguladı.
Belediye, işe kendisi el attı.
İSPARK, ‘değnekçi’ yerine, eğitimli, sertifikalı otoparkçılar görevlendirdi.
Ellerinde cihazlar;
Paranızı peşin ya da kartla ödeyebiliyorsunuz.
Ödemeden kaçanlar ise otomatik olarak görülüyor.
Herhangi bir aracın plakasına bakıldığında hangi gün, hangi otoparkta, ne kadar kaldığı, kaç para ödediği belli.
Trafiğin yoğun olduğu merkezlerde farklı fiyatlar uygulanarak insanlar toplu taşım araçlarına yönlendirilmeye başlandı.
xxx
İSPARK, “bisiklet park, park et devam et” gibi uygulamaların yanı sıra ‘zihni sinir’ denilebilecek projeler üzerinde de duruyor.
Dar alanlarda daha fazla aracın park edilmesine imkan sağlamak için tasarlanmış.
Türk mühendislerinin geliştirdiği proje ile 2 araçlık park alanına 8, 4 araçlık park alanına 24 araç park edebilecekmiş.
Bir nevi dönme dolap…
Sistem yaygınlaşır mı bilmem;
Önemli olan ‘park’ı bir sorun olarak görüp çözüm için bilim ve teknolojiden yararlanmak.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)