29 Haziran 2010 Salı

HABERTÜRK YAZILARI/

NİDÂ

Uzun süre işe boğulup kitapçılarda dolaşmayı bırakınca böyle oluyor işte.
Gazetelerin kitap eklerinde çıktıysa bile atlamışım.
Rafta görünce büyük bir özlemle hemen karıştırmaya başladım.
“Adını bilmediğim dostla” yıllar sonra karşılaşmış gibi…
O kalabalıkta bir solukta büyük bölümünü okumuştum bile…
xxx
Nidâ …
Ahmet Telli’nin son şiir kitabı…
Everest yayınlarından çıkalı neredeyse 6- 7 ay olmuş.
Yine sessiz ve şiddetli, yine kızgın…
Dolaysız ve yine kendine özgü bir duruş…
“Kelimelerse tutukluk yapan bir silah kadar mahcup”

xxx

Ahmet Telli Ankaralı bir şair…
Sokaklarında resmin, tiyatronun, sinemanın, şiirin rüzgarının olmadığı kasabanın şairi…
Kültür yanını İstanbul’a ihraç eden Ankara’nın ‘sahiciliğine, samimiliğine’ ihanet edemeyen bir şair.
Kent olmaya özenen ama bir türlü kasaba olmaktan kurtulamayan, ruhu kasabalı, ‘Başkent’in şairi’…
O yüzden gergin, o yüzden kızgın…

xxx
Ahmet Telli şiiriyle galiba o karabasan günlerinde tanıştım;
Üstelik kendi sesinden…
12 Eylül döneminden kısa süre sonra…
“Su çürüdü”yü okuyordu, şimdi yerinde yeller esen Sanat Sevenler’de…
Yazarların, şairlerin, ressamların samimi buluşma adresinde…
Bizim gibi meraklı üniversite öğrencileri arka sıralarda…
“Adımdan gayrısını bilmiyorum” diyordu…
“Küstü, öldürdü kendini su...” diyordu…

xxx
Yine aceleye getirmemiş mısralar…
Yıllarca demlenmiş;
7 yıl sonra aynı tatta bir şiir;
Nidâ
Yine tarihi sorgulayan;
Yine ödünsüz mısralar…
‘Barikat günleri’nde yitip giden Erdal Eren ile Necdet Adalı’ya ithaf edilmiş…

“Alev bir nidâ idik ve arkadaşlık günleriydi
Hayatın bir hikâyesi varsa bizimki biraz da bu idi işte
Ölüm en gencimizden yakaladı, on yedisindeydi
Şimdi uzun uzun susuyor belleğini yitiren kim varsa
Çağ nedir, unutuş ne; zaman bir iğne deliğinden geçip
Darası oluyor birikmiş anıların ve ölümlerin
Kekeme bir tarih yazıcısının bize ayırdığı sayfada
Kanlı bir nidâ işaretiyiz, tarihin imlâsını bozan
! Yaralı bir nidâyız yaşadığımız bu dünyada

xxx
Şiire konu olabilecek her ne varsa hepsi var Nidâ’da…
O sınırsız sözcük dünyasının hepsi emek ürünü…
Düşünce dünyası ilmek ilmek işlenmiş satırlarda
İyi ki bu kenti terk etmemiş Ahmet Telli.
İyi ki kaptırmamış İstanbul’un büyüsüne kendisini
Bürokrasinin kuşatmasına, Ankara’nın kent olmaktan uzaklaşmasına inat itirazını haykırmış…
Aynen mısralarındaki gibi;
“Gidersen yıkılır bu kent kuşlar da ölür”

15 Haziran 2010 Salı

HABERTURK YAZILARI- BEHZAT'IN ANISINA

"ÇİFT CAMLARDAN SES GELMİYOR"

Aşıkların harman olduğu yerde doğmuştu.
Sivas'a, memleketinin aşıklarına, yaşadığı kente Ankara'ya, Ankaralı'ya aşıktı.
Çevresine duyarsız kalanlara sinirlenir, hesap sorardı...
Bazen çektiği fotoğrafları da gönderirdi;
"Yakışıyor mu Başkent'e, Ankara bunlara mı layık, baksana şuna..."

xxxx

Dün sabah işe geldiğinde aklımda Mina Urgan vardı...
‘Dinazor' yaşama veda edeli 10 yıl olmuştu.
Ama ‘erken ölüm' haberi bu kez çok erken geldi;
"Radikal'den Behzat Miser kalp krizi sonucu..."
Böyle bir cümlenin sonu yakışmıyordu Behzat'a...
Böyle bir cümle kurulmamalıydı.

xxx

Oysa yaşanacak çok şey vardı...
Şair'in dediği gibi "Her ölüm erken ölümdür"
Ama, Cemal Süreya bu kez yanılıyordu;
Behzat için "Üstü kalsın tanrım" demek haksızlıktı.
Helin ile, Mustafa ile kurulan hayallere, yaşanacak günlere yazık olmuştu.
Gidilecek çok yer vardı Helin'le...
Mustafa daha lunaparkın tadını alamamıştı.
Daha evde yeni doğum yapan ‘Beyaz'ın yavruları bile sevgisine doyamamıştı.

xxx

Daha Yaşar Kemal'i anlatacaktı;
10 yaşındaki Heliniyle birlikte 23 Nisan'da yaptığı röportajın perde arkasını...
"Gazetecilik ve babalık heyecanımı bin kat daha artırdı" dediği,
"Kızıma, çocuk bayramında en güzel hediyeyi verdim" dediği Yaşar Kemal röportajını konuşamamıştık daha...
Daha okuyacağı, tanıtacağı, önereceği, eleştireceği çok kitap vardı.
Radikal Kitap ekini aldığımızda ‘bu hafta ne yazdı' diye merak edeceğimiz çok yazısı vardı..

xxx

Behzat'ın sevgi dolu yüreği neye isyan etmişti de dayanamamıştı daha fazla atmaya...
15-16 Haziran direnişinin 40'ıncı yılında Behzat'ın yazacaklarını merak ederken o kalp neden durmuştu?
Yaz gelmişti;
Başkent'e hiç yakışmayan, Ankara'yı görgüsüz Arap kentlerine benzeten fıskiyelere isyanını...
Hiç kullanılmayan, nerdeyse evlerin içinden geçen üst geçitleri yazacaktı daha.
Her yağmurda köstebek yuvasına dönen Ankara sokaklarından çekeceği çok fotoğraf vardı daha...
Batıkent metrosunun kızılacak çok yönü vardı...
1999'da yazdığı "Ankara'ya Ne Oldu"ya eklenecek o kadar çok şey vardı ki...
Uğruna işsiz kaldığı ‘Onurlu Kalem' neden durdu?

xxx
Sivaslıydı Behzat...
Dünyanın, Türkiye'nin kaderinin değiştiği 1968'de doğmuştu.
Belki toprağından;
Belki doğduğu yıldan...
Sevgi doluydu;
Çocuklarının etrafa 'sevgi, güzellik ve bereket' saçmasını istiyordu.
İsyankardı...
İsyanından, onurlu duruşundan ödün vermedi,
Haksızlığa göz yummadı.
Ama gözlerini yumması haksızlıktı.
Ne denir ki ölüm hakkında...
Daha şimdiden özlemekten başka elden ne gelir ki.

xxx

Sivaslıydı Behzat;
Kendi deyimiyle ‘Aşıkların harman olduğu' yerden...
Ama Behzat olmadı.
O çok sevdiğin türküdeki gibi
"Çift camlardan ses gelmiyor oy"

12 Haziran 2010 Cumartesi

HABERTÜRK YAZILARI/

KIRKİKİNDİLER
Siz bu satırları okuduğunuzda hava nasıl olacak bilemiyorum.
Yaklaşık on gündür çalkantılı ülke gündeminin içersine kendini zorla yerleştirmeyi başardı yağmurlar.
Meteorolojiden, haber bültenlerinden sürekli uyarı;
“Yağmur geliyor, Dikkat!”
Bazı TV kanalları işi daha ileri götürüp ‘felaket’ tanımlaması bile yapılıyor.
Bizim ‘felaket’ diye tanımladığımız yağmurlar kırsal kesimde toprağın yoldaşı, besleyeni, çatlamış dudaklarını iyileştireni.
xxx
Anadolu’da iklim tanımlamaları günlük yaşamda doğrudan ilgilidir.
Tıpkı biraz önce yağan yağmurun adı gibi;
Kırkikindiler…
Aslında konvansiyonel bir yağış.
Yani, öğleden önce sıcak havanın etkisi ile artan nemin, öğleden sonra yaşanan bir derece ısı kaybı ile yoğunlaşarak yağmura dönüşmesi. Ekvator kuşağında yılın her günü var olan bu yağmurlar bizim coğrafyamızda bu dönemlerde görülüyor.
Genellikle Nisan’da yağardı…
Ama galiba mevsimler de kaydı, bu yıl Haziran’a kaldı…
xxx
Biraz da bize benzer kırkikindiler.
Sabah günlük güneşliktir ortalık. Öğlen bir kasvet bastırır, hava kararır, bedeniniz ruhunuza hapis gibi gelir.
Beklemeye başlarsınız içinizdeki yağışı.
Sizin kırkikindinizdir bu.
Hava sıcaklığı hangi ara düştü de kafamda bulutlar toplandı diye sorgularsınız kendinizi.
Bazen bulursunuz nedenini, bazen rüzgarın yönüne bırakırsınız.
Bir bakmışsınız aniden yağmur bastırmış.
Aklınıza Can Yücel gelir;
Diyelim yağmura tutuldun bir gün
Bardaktan boşanırcasına yağıyor mübarek
Öbür yanda güneş kendi keyfinde
Ne de olsa yaz yağmuru
Pırıl pırıl düşüyor damlalar
Eteklerin uça uça bir koşudur kopardın
Dar attın kendini karşı evin sundurmasına
İşte o evin kapısında bulacaksın beni

İşte o evin kapısını, sundurmasını ararsınız.
Görmeye hazır değilseniz göremezsiniz ve alabildiğine ıslanırsınız.
xxx
İster doğanın kırkikindisi olsun, ister sizin kırkikindiniz.
Zaman aynıdır; ille de ilkbahar.
Doğanınki de kırk gün sürer, sizinki de.
Doğa, yaz gelip de nem dengesini oturttuğunda sona erdirir;
Siz o evin kapısını, sundurmasını bulduğunuzda.
Ya toplumsal kırkikindilere
İşte onun telafisi zor...

9 Haziran 2010 Çarşamba

HABERTÜRK YAZILARI/ DOLU BOMBARDIMANI

DOLU BOMBARDIMANI

Ankara hafta sonunda dolu bombardımanına teslim oldu.
Şiddetli yağmurla birlikte ceviz büyüklüğündeki dolu, yaşamı resmen durdurdu.
Meteoroloji uyarmıştı ama galiba bizim gibi kurumlar da dikkate almadı.
Belki de bu kadarını beklemiyorduk….
Meteoroloji yine uyarıyor;
Şiddetli yağışlar birkaç gün daha sürecek.
Umarız İstanbul’daki kadar etkili olmaz;
Hayatı felç etmez.
xxx

Ben Pazar günü dolu bombardımanına Ümitköy’de yakalandım.
Sığındığım markette metrekareye düşen insan sayısı herhalde matematik ve fizik kurallarını zorlayacak cinstendi.
Şanslıydık.
Dışarıda kalanlar ise çaresizdi.
Cadde adeta bir dere gibi akıyor;
Dolu, Ebabil kuşlarının düşman ordusunun üzerine taş yağdırması gibi yağıyordu.
İnsanlar, sığınacak bir çatı altı bulmak için koşturuyor, araçlar selin ortasında bekliyordu.
Yarım saat sonra kentteki manzaralar korkunçtu…
Alt geçitler su dolmuş, rögar kapakları patlamış, ağaçlar devrilmiş, çok sayıda ev ve işyerini su basmış, araçlar yolda mahsur kalmış, camları kırılmış, kaportaları hasar görmüştü.
Doğa adeta intikam alıyordu;
İnsanoğlu ise çaresiz….
xxx
Ankara aslında bir dereler kentidir.
Kavaklıdere, Hoşdere, Dikmen Deresi, Bentderesi, İncesu Deresi, Bülbülderesi, Bademlik Deresi, Kıbrısköyü Deresi, Hacı Kadın Deresi, İncesu Deresi, Çubuk Çayı, Hatip Çayı, Dikmen Deresi, Bayındır Deresi, Kutlugün, Kepir, İğdeli, Macun, Ergazi, Söğütlü, İmrahor, Çayyolu...
Ve çoğumuzun adını geçen yılın son haftalarında skandallarla duyduğu Cevizlidere, Kirazlıdere...
Dünyanın belli başlı kentlerinin içinden nehirler geçerken, ülkeler kentlerini, içinde geçen nehirlerle pazarlarken Ankara'da yer altından akar dereler…
Bütün dünyada çevresine yaşam getiren, canlılık katan dereler, Ankara'da gizliden gizliye süzülür.
Ne taşıdığı, hangi pisliği nereye götürdüğü bilinmez.
xxx

Geçen yüzyılın başındaki mesire yeri Bentderesi artık sadece genelev semtidir.
Kavaklıdere'de ne kavaktan eser var ne de dereden...
Hoşdere'de ne hoşluk var ne dere…
Ya Bülbülderesi…
Var mı, Bademlik deresi, Hacı Kadın Deresi'nin yerini bilen?
İncesu hala ince ince mi akıyor?
"Bir zamanlar köprüler vardı, derelerin üzerinde" diye rivayet ediliyor;
Kolej köprüsü, Tuna Köprüsü, Harbiye köprüsü...
Bırakın üzerinden geçeni, bilen, duyan bir Ankaralı var mı?
xxx
İnsanlık tarihinin temelidir.
Su hayattır; geçtiği yere can katar.
Kurutulunca yaşam da kurur...
Beton binalara kurban edilen, kentleşme adına yok edilen, yer altına itilen dereler Ankara'da gizliden gizliye akar.
Neleri yok ettiği, hangi pisliği taşıdığı bilinmez,
İlk yağmurda da intikamını alır…
xxx

Yıllar önce bir maden ocağının girişinde görmüştüm;
“Önce tedbir, sonra tevekkül”
Yanında da başka bir tabela:
“Baretini tak”
Artık önce önlem mi alacağız…
Yoksa “Allah’ın takdiri” deyip, “35 günde alt geçidi bitirdik” diye övünmeye devam mı edeceğiz…
Belki de en iyisi “Bu işin fıtratında var” demek…

5 Haziran 2010 Cumartesi

HABERTÜRK YAZILARI -ANKARA'NIN ÇINARLARI

ANKARA'NIN ÇINARLARI


Anadolu'da bir köy mezarlığına gömün beni/
Tepemde bir çınar olursa...
Nazım, Barviha Sanatoryumu'nda bu dizeleri yazdığında tarihler 27 Nisan 1953'ü gösteriyordu.
10 yıl sonra da 3 Haziran 1963 yaşama gözlerini yumdu...
Ölümünün üzerinden 47 yıl geçmiş.
Hafta içinde, Moskova'daki ünlü Novodeviçye Mezarlığındaki, kabri başında anıldı.
Çınar ağacının altında "rüzgâra karşı yürüyen adam"a şiirler okundu.
xxx
İyi ki Nazım'ın vasiyeti yerine getirilmedi.
İyi ki 47 yıl içinde Anadolu'da bir çınar bulunamadı.
İyi ki ''Ankara'ya gömün beni" diye yazmadı.
Ne garip tecelli ki ekranda "bir orman gibi" Novodeviçye Mezarlığı görüntüleri yayınlanırken Ankara'da çınarlar kesiliyordu.
xxx
Çınar, hep iz bırakanlar için dikilir
Görkemlidir.
Yıllara meydan okur.
Ama Ankara'da olursa kesilir...
Kızılay, Bakanlıklar, Atatürk Bulvarı bir gecede çırıl çıplak kalmıştı.
Bu hafta içinde de İnönü Bulvarı'ndaki çınarlar gitti.
Nedense hava kirliliğine dayanıklı çınarlar, Başkent'te kuruyordu.
Galiba sadece Kumrular Sokak'ta kaldı...
Hani, Güvenpark'tan Necatibey'e kadar giden, üzerinde Çankaya Kaymakamlığı, Namık Kemal İlköğretim Okulu, Adnan Öküten Halk Kütüphanesi, Saraçoğlu Mahallesi gibi özgün mimarisiyle sizlere küçük bir yakın tarih yolculuğu yaptıran sokak...
Trafiği rahatlatmak adına, dolmuş güzergahı olmasıyla artık kumru yerine korna seslerinin duyulduğu sokak.
O sokakta da bir sabah asırlık çınarları görmezseniz şaşırmayın.
XXXX
Ne demişti Nazım bir başka şiirinde...
Çınarı yıkmak için
baltayı köküne vururlar.
Onlar köküdür memleketin,
dallara yürüyen su
bu kökte saklıdır.

1 Haziran 2010 Salı

HABERTÜRK YAZILARI/ BU TOPRAKLAR

BU TOPRAKLAR

“Ankara Ankara olalı…”
Bu şekilde başlayan cümle herhalde çok şehre yakıştırıldı.
Ama Ankara için sanıyorum hiç kullanılmadı.
Son dönemde yaşadığımız gündem konularını gözümüzün önüne getirirsek galiba böyle bir cümle kurmak gerekecek.
Cümlenin sonu nasıl olur; o kişiye göre değişebilir…
xxx
Neredeyse 20 yıldan fazla süredir Başkent’te gazetecilik yapan birisi olarak galiba son dönemdeki gibi bir gündemle karşılaşmadım.
Anayasa, kaset skandalı, istifalar, kurultay…
Üzerine sayısız komplo derken…
Bir tartışma konusunu bitirmeden yeni bir gündem…
Hiç birisi yeterince irdelenmiyor, yeterince anlaşılmıyor.
İnsanın başının dönmemesi, kafasının karışmaması mümkün değil.

xxx

Böyle dönemlerde, boş zamanlarımda kendimi kitaba vururum.
Ya şiir, ya tarih veya roman…
Ama mutlaka gündem dışı…
Şimdilerde de elimde farklı bir kitap;
Usta romancı Amin Maalouf’…
Bu kez roman değil, roman tadında bir tarih kitabı.
“Arapların Gözüyle Haçlı Seferleri”
Çeviren de uzman bir isim;
Mehmet Ali Kılıçbay…
700-800 yıllık bir geçmişe, geçmişin gerçeklerine, günümüzün saplantılarına ışık tutan bir belgesel…

xxx

Şansızlığa bakın ki, daha kitabı yarılamadan patlak veren İsrail krizi.
Gazze’ye yardım götürenlere canice saldırı;
Ocaklara düşen ateş…
Çocukların gözyaşları…
Telefonda hala kulakları tırmalayan, yürekleri yakan ses;
“Babam şehit oldu…”
Sokaklarda yeşil bayraklı gösteriler…
Kürsülerde nutuklar, ekranlarda yorumlar…
Ve uluslararası bir kriz…
xxx

Amin Maalouf’un bu kitabı, Haçlı Seferlerine faklı bir bakış açısı arayanlar için bir başucu kitabı...
Ankara’nın hiç serinlemeyen havasına düşen yeni sıcak gündem maddesini anlamaya çalışanlara farklı bir mercek…
Bir yanda Arap – İsrail sorunu konusunda kafa patlatırken diğer yandan bu olayın hangi komplonun parçası olduğuna ilişkin komplolardan yorgun düşen beyinlere bir jimnastik aracı…
xxx

Genel tarih anlayışı Haclı Seferlerini hep dini temellere dayandırıyor.
Bölge tek tanrılı dinlerin çıkış noktası olması nedeniyle her dönem olduğu gibi o günlerde de ilgi odağıdır.
Avrupa doyuramadığı yoksul halkını Doğu’ya “ulvi” amaçlarla gönderirken, bölge halkı paramparçadır.
Kişisel eğilimler, zaaflar ve kültürel farklılıklar nedeniyle aynı kökten gelen insanlar bile bir araya gelmeyi, ‘ulusal çıkar’ gözüyle bakmayı başaramaz.
Haçlı Orduları saldırıya geçtiğinde yanlarında “Müslüman” destekçiler bulur.
Bir kısım ‘kabilelerin’ işine gelmiştir Haçlılar…
Kudüs’ü Haçlılardan kurtaran efsane komutan Selahaddin Eyyubi, ulusal ya da dinsel birliği ayağa kaldırdığı için değil bölgedeki en güçlü komutan olduğu için başarılı olmuştur.
xxx

Haçlı Seferlerinden sonra Müslüman dünyası içine kapanmış, hoşgörüsünü yitirmiş, marjinalleşmiş, belki de gelişme yörüngesinden uzaklaştırmıştır.
O günlere takılıp kalmıştır…
Avrupalılara ise modern çağın kapısını aralamıştır.
Amin Maalouf’un “Arapların Gözüyle Haçlı Seferleri”nden bugüne bakınca insan düşünmeden edemiyor;
“Hiç de değişen bir şey yok…”