29 Haziran 2011 Çarşamba

HABERTÜRK YAZILARI- İKİ ANKARA SENARYOSU

İKİ ANKARA SENARYOSU

"Ankara'da senaryolar bitmez...
Hemen her olayda bir senaryo üretilir.
Siyasetçisinden gazetecisine, bürokratından akademisyenine her duruma uygun bir senaryo mutlaka hazırdır...
Adeta bir Senaryo Üretim Merkezi gibi çalışan Başkent'te sözcük anlamıyla bir film senaryosu maalesef yazılmaz..."

xxx

Bu satırları bir yıl önce yazmışız.
Ama yanılmışız...
Meğer şapka çıkartan senaryolar yazılır, film çevrilirmiş.
Hem de ‘vay be' dedirten cinsten...

xxx

Son iki gündür Başkent'te hemen herkes iki senaryoyu konuşuyor.
İkisi de ‘Ankara merkezli'...
Biri Meclis'teki ‘yemin krizi';
Şimdiye kadar örneği yok.
Diğeri ise Behzat Ç.
Bir Ankara Polisiyesi...

xxx

Televizyonda dizi oluncaya kadar ‘afili filintalar'dandı.
Dizi meşhur olunca da ‘afili' bozmadı, Emrah Serbes adı sadece ‘bilen çevrede' kaldı.
Müzikleri de yüreğimize kazındı.
Ne de olsa onlar da Ankara'nın ‘Pilli Bebek'leriydi.
Doğrusu oyuncular da hakkını verdi;
Biplenen küfürleriyle, yumruklarıyla, meyhanesiyle, pavyonuyla da içselleştirildi.
Kimi zaman kızdırdı, kimi zaman güldürdü;
Sosyal, siyasal mesajlarıyla bam teline bastı.
Ama nefret edilen karakteri olmadı.
Behzat'ı, Harun'u, Hayalet'i, Akbaba'sı, Eda'sı içimizden biri oldu.
Ne Savcı Esra, ne pavyondaki Gönül'le gönül ilişkisi yadırgandı.
Memduh Başkan ‘derin Ankara', abisi Şevket klasik Ankaralı yöneticiydi...
Şule, bütün ODTÜ'lü kızlar gibiydi.
Final bölümüyle de herkesi şaşırttı.
xxx
Yeni sezonda nasıl bir Behzat karşımıza çıkar bilinmez.
Böyle bir finalin üzerine ne yazarlar birkaç ay sonra nasıl olsa göreceğiz.
Ya Meclis'teki senaryo...
Herkesin bir fikri var;
Ama nasıl sonuçlanacak kimsenin bildiğinden emin değilim.
xxx
Dün Meclis bahçesi ‘panayır yeri' gibiydi.
Hemen her köşesinde bir canlı yayın...
Herkes sürekli akıl veriyor; bilse de bilmese de.
Her kanalda sonu gelmeyen ‘son dakika'lar...
Sürekli bir bilinmezlik hali...

xxx

Halbuki yeni dönem yeni bir umut olacaktı.
Meydanlarda verilen sözlerin tutulması bekleniyordu.
Daha ‘Bismillah' demeden birileri devreye girdi;
Anayasa, TCK, Siyasi Partiler, Seçim Yasası, Adli Sicil Yasası derken listeler alt üst oldu;
Kimilerinin oyları boşa gitti.
Oy verenler verdikleriyle kaldı.
Oy alıp seçilenler de seçildikleriyle...
Meclis kürsüsünden yemin etmeyi beklerken hücrelerinde seyirci kaldılar.
Meclis'in en ‘kutsal' gününe de gölge düştü.

xxx
Meclis maalesef yeni döneme yaralı başladı.
Bir an önce tedaviye başlanması, merhem sürülmesi gereken bir yara.
Ağızlardan ‘sağduyu, sorumluluk' çağrıları eksik olmasa da ne yazık ki düne kadar herkes yaraya bıçak saplama peşindeydi.
Meclis'te senaryo eksik olmaz; şimdiye kadar olmadı da.
Ama böylesi ne yazıldı, ne oynandı.
Kusura bakmayın ama elinize sağlık diyemeyeceğiz.

26 Haziran 2011 Pazar

HABERTÜRK YAZILARI- ÖZGÜRLÜĞÜN NOKTASI

ÖZGÜRLÜĞÜN NOKTASI

Daha dün gibi...
Kavgalı gürültülü bir dönem sona ermiş;
Genel Kurul'da vedalaşma fotoğraflarını yayınlamıştık.
Seçim kampanyası ne kadar gergin geçse de yeni Meclis yeni umut olacaktı.
Ama olmadı...

xxx
Ankara krizlere alışkındır aslında...
Krizlerin hem kriz üretim, hem de çözüm merkezidir...
Şimdi de nur topu gibi yeni krizlerimiz oldu...
Türkiye yeniden ‘maphus milletvekili' kavramı ile tanıştı.

xxx

2 Mart 1994...
O günü unutmak mümkün mü?
Kürsüde Coşkun Kırca;
"Demokrasinin çizdiği sınırlar içinde istediğinizi yapmakta, istediğinizi söylemekte özgürsünüz..."
Bir yandan da parmağıyla ‘demokrasinin sınırları'nı çiziyordu.
Ama ne sınır...
Çizdiği dairenin çapı noktadan büyük değildi...
O tarihten buyana defalarca seçim, referandum yapıldı;
Anayasadaki, yasalardaki her değişiklik ‘reform' diye adlandırıldı.
Ama geldiğimiz nokta yine cezaevi...

xxx

O gün dışarıya çıkanlar Meclis kapısı önünden gözaltına alınıyordu.
Yaka paça hem de...
İçeride kalan milletvekilleri ise ‘boykot'u tartışıyordu.
Meclis çalışmaları bitmiş, ama dokunulmazlığı kaldırılanlar eyleme başlamıştı. Genel Kurul salonunu terk etmiyordu.
O gün Meclis'i yöneten Fehmi Işıklar da kürsüden inip eyleme destek vermişti.
Bir süre sonra O'nun da kaderi aynı oldu; milletvekilliği düştü.
O ‘boykot' bir gece sürdü.
Sabah ilk işleri Meclis berberine gitmek oldu.
Polisin, savcının karşısına hırpani bir yüzle çıkmak istemiyorlardı.
Sabaha kadar gergin ve uykusuz bekleyiş yormuştu.

xxx

Bu ülkenin siyasi tarihinde bazıları o günü ‘2 Mart Darbesi' olarak yazdı.
Herkes olaya kendi penceresinden yaklaştı.
Çok şey yazılıp söylendi.
Mahkemelerde hesaplaşıldı.
Ama o gecenin öyküsü sanıyorum yazılmadı.
İnsanların umutları, hedefleri, pişmanlıkları o gecenin sohbet konusuydu.
Kendilerini neyin beklediğini biliyorlardı.
Zaten nezarethaneye, polis, savcı sorgusuna alışkındılar.
Espri yapmaktan geri kalmıyorlardı.
Evlerden gönderilen yemekler, demli çaylar eşliğinde sabaha kadar süren sohbetler...

xxx
O gecenin notlarını yıllar sonra çok aradım.
Ne yazık ki iyi saklamamışım.
Saklanmayan notları, hafızalar da saklamıyordu.
Ahmet Türk ile o geceyi Kasr-ı Kanço'da konuşacaktık.
Beş yıl kadar önce randevulaştık da.
Ama o gecenin bir başka kahramanı, Orhan Doğan aynı tarihlerde yaşama veda edince o plan da yattı.
Mardin'deki buluşma ise sadece röportaja yetti.

xxx

Aradan 17 yıl geçtikten sonra yine boykotu tartışıyoruz;
Yine cezaevindeki milletvekillerini konuşuyoruz.
O dönem sadece bir kesimdeki milletvekilleri cezaevine gönderiliyordu.
Şimdi her kesimden...
Sorunların çözümü için yapılan seçim Türkiye'yi yeni sorunlara gebe bıraktı.
17 yıl önce Coşkun Kırca'nın Meclis kürsüsünden çizdiği ‘demokrasinin sınırları' galiba aynı...

22 Haziran 2011 Çarşamba

HABERTÜRK YAZILARI/ YARALI COĞRAFYA




‘Derme çatma' tabiri bile yetersiz...
Rüzgara bile gerek yok;
Sanki üflesen yıkılacak.
Çadır desen değil;
Kulübe hiç değil.
Yere saplanan birkaç sırık, ne bulunursa etrafı çevrilmiş.
Sığınmaya yetmez ama...
xxx
‘Sığınmacı' kavramı uluslararası hukukta, yasalarda nasıl tarif edilirse edilsin, nasıl cümle kurulursa kurulsun herhalde hiçbir yazı, bu fotoğraftaki kadar sığınmacıların dramını iyi anlatmıyor.
Bu fotoğraf karesi arkadaşımız Ateş Tümer'e ait.
Suriye sınırında çekti.
Ülkeleri, insanları farklılaştıran; iyi günde ayıran zor günde buluşturan o çizgide.
Çekerken yüreği nasıl dayandı bilemiyorum.
Ölüm korkusu da var, yaşam sevinci de, umut da...
Fotoğrafta inanılmaz bir ayrıntı;
O ‘çadırımsı'ya kapı niyetine ters asılmış bir battaniye.
Ve üzerinde dünyanın en güzel sözü;
"Seni seviyorum..."
Onlar okuyabilse de okuyamasa da...
xxx
Yıllarca Diyarbakır'da görev yapan gazeteci arkadaşım Mürsel Acay'ın kitabı da masamın üzerinde günlerdir...
"Yaşamın Renkleri..."
Irak Savaşı sırasında vizöründen gördüğü acıyı yüreğinde hissederek çektiği fotoğraflardan oluşan bir albüm.
O acımasız kan kokusu ortasında yürek çırpınışlarının tanıklığı...
Türkçe-Kürtçe-İngilizce...
xxx
Sığınmacılarla ilk karşılaşmam 1991'deki meşhur Kürt göçü sırasındaydı.
O zaman da Saddam'ın zulmünden kaçan çoluk çocuk, genç yaşlı yüz binlerce Kürt Irak sınırına dayanmıştı.
Bölgeye helikopterle ulaşabilmiş, onların bulunduğu dağa tırmanırken yaşadığımız her an yüreğimize işlemişti.
Yol kenarında, şimdi benzerini sadece antikacılarda görebileceğimiz rengarenk boş beşik günlerce rüyalarıma girmişti.
İnsanı insanlığından utandıran anlar...
xxx
Umarım bu yaralı coğrafyada bir daha Mürsel de Ateş de böyle fotoğraflar çekmek zorunda kalmaz.

19 Haziran 2011 Pazar

HABERTÜRK YAZILARI- ALLAH KORUSUN

"ALLAH KORUSUN"

BAŞKENT, seçim sonrası siyaset değil, ‘sel'leri konuşuyor.
Meteorolojinin uyarılarına rağmen korkulan yine oldu.
Bildik ‘göl' manzaraları bu kez 70 Gün Alt Geçidinde yaşandı.
Doğa intikamını yine aldı.

xxx

Bu manzaralara alıştık alışmasına da;
Beterin beteri var.
Malum; seçim öncesi ‘çılgın' projeler vardı.
Ankara'nın payına da uzay üssü, uydu kent, müze, hayvanat bahçesi, hastane köyleri düştü...
‘Seçimler toplumsal sözleşmedir' diye öğretmişlerdi okulda.
Siyasetçiler söz verir...
Seçimlerden sonra tutar ya da tutmaz, onun hesabı bir sonraki seçimde görülür.
Ankara'ya verilen sözler tutulur mu bilinmez ama bu projelerden biri var ki, insana ‘İnşallah olmaz' dedirtiyor.
70 Gün Alt Geçidindeki manzaradan sonra ‘Allah korusun' demekten başka çare kalmıyor.
Düşünsenize, 14 kilometrelik tünel sözünün yerine getirildiğini. ..
"Tepebaşı'ndan girilip Keçiören'i İstanbul Yolu'na atacak. Arzu edersen Eskişehir Yolu'na devam edeceksin. Bu araya yeni bir yol daha yapılacak. Tünelin o yola ve Sabancı Bulvarı'na da çıkışları olacak. Eskişehir Yolu'ndan sonra da Ahlatlıbel'de bitecek. Tamamı yerin altında. Bineceksin arabaya Keçiören'den girip Ahlatlıbel'den çıkacaksın."

xxx

Hani bir ara çok tartışılmıştı o söz;
"Altgeçit projelerini ben çiziyorum, mühendisler detayları çözüyor"
O alt geçitlerin hali ortada.
Maazallah o rekor tünel de aynı mantıkla yapılırsa...
Böyle bir tünelin Türkiye'de örneği yok.
En uzun tünel Karadeniz'de;
3085 metrelik ‘Nefise Akçelik Tüneli' Fatsa-Ordu arasında.
Diğeri İzmir -Aydın Otoyolunda 3043 metre.
Meşhur Bolu Dağı Tünelimiz ise 2954 metre...
Şehirlerarasında bile 14 kilometreyi bulamadık.

xxx

İki yıl önce susuzluktan kavruluyorduk.
Ankara'da su tasarrufu için duş modelleri geliştirilirken bilim adamları uyarıyorlardı.
Meteoroloji uzmanları iklim değişikliği olduğunu, çok kuvvetli yağışlar geleceğini sık sık söylüyorlardı...
Galiba bilime kulak tıkadığımız sürece ‘göl' manzaralarına alışmamız gerekecek.
100 metrelik alt geçitlerdeki su baskınlarına ‘afet' denilirse 14 kilometrelik tüneldeki benzer tehlikeye ne mazeret bulacağız?
Ben ‘Allah korusun' diyorum; ama yeni sözcüğü bulmak için Türk Dil Kurumu'nun şimdiden çalışmaya başlaması lazım.

15 Haziran 2011 Çarşamba

HABERTÜRK YAZILARI- ESKİ MERKEZLERİN ÇÖKÜŞÜ

ESKİ MERKEZLERİN ÇÖKÜŞÜ

SEÇİMLERİN tamamlanmasıyla birlikte Ankara yeniden siyasetin merkezi haline geldi.
Propaganda için Anadolu'ya dağılan siyasetçiler yavaş yavaş dönmeye başladı.
Genel merkezlerde hareketlilik yine arttı.
Hepsinde değil tabii...
xxx
Siyasetin başkenti Ankara aslında ‘genel merkez mezarlığı'dır.
Bakmayın sahnedeki 3-4 partiye...
Başkent'te tam 61 siyasi parti var.
Büyük çoğunluğunun yeri yurdu belli değil.
Bazılarının tabelası bile yok.
Çoğunun adını bile bilmiyoruz.
xxx
Çünkü parti kurmak zor değil; 30 kişi bulup İçişleri Bakanlığı'na başvurdun mu tamam...
Bundandır var olan sayının sürekli değişim göstermesi.
Çünkü yenileri kurulurken bazıları da siyasetten çekilir gider.
Bakalım 12 Haziran sonuçları sayıyı değiştirecek mi?
Aslında fiilen değişmiş durumda.
Seçime 27 parti katılma hakkı elde etmişti.
Ama sadece 15'i katıldı.
Katıldı katılmasına da yarış sanki 3, bağımsızları da sayarsak 4 parti arasında yaşandı.
44 milyona yakın oyu 3 partiyle bağımsızlar paylaştı.
Kalan 12 partinin hepsinin oyu ise 2 milyonu bile bulmadı.
Hemen hepsi yüzde 1'in altında kaldı.
12 Haziran seçimleri adeta 3 parti arasında yaşandı. 43 buçuk milyon oyun 41 milyonunu AK Parti, CHP, MHP ve bağımsızlar arasında bölündü.
Kalanı ise 12 parti paylaştı, Meclis dışı kaldı.
xxx
Bir zamanlar şenliklerin yapıldığı genel merkezlerin kapısına kilidi seçmen vuruyor.
Aradan birkaç yıl geçtikten sonra kimse yerini bile hatırlamıyor.
Demirel'in hem 12 Eylül öncesi hem sonrası partilerini yönettiği iki binası örneğin.
Selanik Caddesi'ndeki genel merkez çoktan yıkıldı.
Yerinde şimdi bir inşaat yükseliyor.
Kim bilir; belki otel belki iş merkezi olur.
Ya Akay Caddesi'ndeki o meşhur bina.
Mimarlar Odası aldı da kurtuldu.
Ama olan kapısının önündeki Kırat heykeline oldu.
Ortada kalınca işçiler kırıp demirlerini hurdacıya sattı.
Zaten birisi almaya kalksa nerede saklayacaktı?
Siyasetin başkenti Ankara'nın demokrasi müzesi mi var ki?
Belki Güniz Sokak'a yakışırdı ama...
Ya ANAP'ın genel merkezleri...
Özal'ın partisini kurup yönettiği Kennedy Caddesi'ndeki o binaya ne oldu?
Hadi o bina kiralıktı;
Ya Balgat'taki?
Önüne çınar dikilen, içinde Özal Müzesi bulunan bina?
Peki SHP'nin genel merkezleri...
Konur Sokak'tan geçenlerden bırakın SHP'yi, kaçı Erdal İnönü'yü biliyor acaba.
Ulus'taki Taşhan, Çevre Sokak 38 numara sadece CHP'nin mi tarihi...
Yakın siyasi tarih sadece anılarda mı kalacak?

12 Haziran 2011 Pazar

HABERTÜRK YAZILARI- KİRAZ MEVSİMİ

KİRAZ MEVSİMİ

Sabah evden çıkarken yine o şarkı.
Nedense son günlerde dilime dolandı;
Peşimi bırakmıyor.
"Bi daha gelmez geri bu genç baharlar
kimbilir önümüzde kaç kiraz mevsimi var"
Bir kiraz mevsimini daha seçim kampanyasına heba ettik ya.
Ne zaman mitinglerden canlı yayın başlasa;
Ne zaman seçim otobüsleri geçse bangır bangır...
Aklımda hep o şarkılar;
Ya Sezen Aksu ya da Ezginin Günlüğü...
xxx
Ne zaman başlar, ne zaman biter ‘Kiraz Mevsimi'?
Japonya'daki gibi doğanın ve insanlığın yeniden doğuşunun kutlandığı sakura günleri mi?
Kiraz ağaçlarının pembe çiçekleriyle bahara merhaba dediği dönem yani...
Ya da Sait Faik'in o muhteşem şiirindeki gibi kirazın küfelerle dolduğu günler mi...
xxx
‘Bir dikili ağacım' olsun diyerek evin yanına kiraz ağacı dikmiştim halbuki.
Yanına da bir ıhlamur.
Hiç kaçırmayacaktım kiraz mevsimini.
Bahar aylarında sabah pencereden baktığımda o pembe çiçekleri görecek;
Haziran'da elimi uzattığımda dallarından kırmızı kirazları toplayabilecektim, ıhlamur kokuları arasında.
Ne çok kızmıştım Ali'nin tezene yapmak için gövdesine bıçağını acımasızca saplamasına...
xxx
Kiraz mevsimi rüzgarlıdır ve yağmurludur.
Belki yağmurlardan kaçma adına;
Belki de ‘seçim kampanyası'nın yoğunluğundan o günler çoktan heba olmuştu.
Dün sabah evden çıkarken uzaktan baktım, biraz da utanarak.
O her zamanki gibi yerindeydi.
Çiçek mevsiminden dimdik çıkmış;
Yağmura inat kirazlarını kızartamaya hazırlanıyordu yine.
Ben ise baharın en bahar olduğu günlerde yağmurdan kaçıyordum yine.
xxx

Kiraz mevsiminin en sevdalı yazarı Sait Faik'tir kanımca.
O öykü tadındaki şiiri de sevgiliye değil on kuruş için manifaturacının kokmuş ayakkabısını boyayan çocuğa yazmıştır.
"Seni satmam çocuğum
Dörtyüzbin tekliğe.
Ne güzel kaşların var
Ne güzel bileklerin
Hele ne ellerin var, ne ellerin..."
xxx

Meydanlarda bağırmak ister Sait Faik;
Sokak başlarında sazını çalmak...
Anlatmak ister;
"Para kazanmak mevsimi değil
Sevişme vakti olduğunu..."
Bu kiraz mevsiminde meydanlarda bağıran çok oldu yine.
Ama kimse anlatmadı Sait Faik gibi.
Resimler seyrettirmedi, şiirler okutturmadı.
Ben ise Sezen Aksu'nun şarkısına takılıp kaldım yine.
"Bilmiyorum nasıl gecer geri kalan
aslında kafidir bana müthiş hatıralar"

8 Haziran 2011 Çarşamba

HABERTÜRK YAZILARI/ GERGİNLİKTEN KAÇIŞ

GERGİNLİKTEN KAÇIŞ

SEÇİM için geriye sayma başladı ya.
Hava oldukça gergin...
Liderlerin stresi insanın üstüne üstüne geliyor.
Haberlerle boğuşurken gerildiğimi farkedince kendimi sokağa zor attım.

XXX

Kızılay, Bakanlıklar, Çankaya deyince nedense insanın aklından ‘seçim' çıkmıyor.
Sıhhiye'den aşağısı ise tarih...
En iyisi ver elini Ulus...
Ortalıkta ne seçim, ne gerginlik...
Hacıbayram yavaş yavaş tarihi kimliğine bürünüyor.
Hal her zamanki gibi hareketli.
Suluhan deseniz cıvıl cıvıl;
Her dükkan ayrı bir renk cümbüşü.
Rengarenk taşlar, firuzeler, mercanlar, sedefler, boncuklar dizi dizi...
Her vitrinde ayrı bir sanat eseri...
Alt kat ise bir başka macera;
Ardından Köşk Mescid'in yanı başında bir çay molası...
xxx

Ulus gezisi bir ‘han'la biter mi?
İnsanın gözü yemiyor yokuşu tırmanmaya.
Ama sonunda Pirinç Han var...
Yolda bakırcıların çekiç tıkırtıları cabası...
xxx

Bir de Ankara için ‘çok gezecek bir yeri yok' denir...
Meğerse keşfedilecek ne çok yer varmış.
Önünden defalarca geçmişim halbuki...
Küçük bir tabela;
Ahiler El Sanatları ve Antikacılar Çarşısı.
Neyse ki yetişmem gereken bir yer yok.
Zaten siyasetin gerginliğinden kaçmadım mı?
Tezhip örneklerinden, tablolara kadar şaşırtıcı bir koridor.
Ve ilginç bir yazı:
"Burada sadece yalnız ve güzel ülkemin sanatçıları ve zanaatkârları tarafından üretilmiş el sanatı ürünler bulunur."
Taşlar, gümüşler çağırıyor içeriye.
Meğerse bedensel engellilerin elinden çıkmış o yüzükler, kolyeler...
Bedensel Engelliler Güçlendirme Vakfı'nın atölyesiymiş aynı zamanda.
Eğitmen Hasan Aydıngün'den öykülerini dinleyince daha bir sıkı sarılma gereği hissediyor insan yaşama...

xxx

Pirinç Han'ı es geçiyorum yeni yerler keşfetme adına.
Zaten akşam da olmak üzere;
Dükkanlar yavaş yavaş toparlanmaya başlamış bile.
Ama bir gramofon sesi çağırıyor; cızırtılı;
Fonda Zeki Müren'in şarkısı;
‘Aklımda sen, fikrimde sen..."
Adı da Gramofon Kafe imiş zaten...
Akşam çayı da oradan...

xxx

Kaçamağa son verip ‘siyasetin gerginliği'ne dönünce siyasetin gülen yüzü Erdal İnönü'nün doğum günü nedeniyle gelen ilginç bir mesaj...
Elazığ Milletvekili Feyzi İşbaşaran'dan;
Özal'ın başbakanlığı döneminde bir anı:
"Rahmetli Özal'ın Özel Kalem Müdürüydüm. Özal, Erdal Bey'e ‘Boyu uzun aklı kısa' dedi. Tüm gazeteler manşetten. Çok üzgündü. ‘İnşallah Erdal Bey ‘Boyu kısa... ' dese de kurtulsam dedi. İki gün bekledik Erdal Bey'den cevap yok. Özal ‘Erdal Bey'i arar mısın' dedi. Aradım, görüştüler.
-Erdal özür diliyorum söylememem gereken bir şey ağzımdan kaçtı
-Başbakan özür dilemez.
-Malatyalı Turgut, Malatyalı Erdal'dan özür diliyor' Gülüştüler."
Peşinden bir başka haber;
"Türkiye espri yoksunu ülkeler liginde üçüncü sırada..."
Siyasetteki gerginlikten de belli değil mi?

5 Haziran 2011 Pazar

HABERTÜRK YAZILARI- NAZIM YENİMAHALLE'DE

NAZIM YENİMAHALLE'DE


BÜYÜK Şair Nazım Hikmet, önceki gün 48. ölüm yıldönümünde anılırken biz Yenimahalle'de idik.
Bu kez nutuk yoktu; şiirlerini okuyan da yoktu.
Ama önümüzde koskoca bir Nazım vardı...

xxx

Belediye Başkanı Fethi Yaşar ile Yenimahalle'yi dolaştık boydan boya.
Çayyolu'ndan girip Demetevler'den çıktık.
Başkan icraatlarını anlattı saatlerce;
Benim aklım ise Nazım'da kaldı...

xxx

Sanıyorum 5 yıl kadar oldu...
Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, o dönem Meclis Başkanı idi.
Moskova'ya resmi bir ziyaret için gitmişti.
Novodeviçye'de bulduk kendimizi...
Mezarın başında Nazım'ın ‘Vasiyet' şiirini gözleri dolarak okudu.
Sonrasındaki sohbetimizde vasiyetinin yerine getirilerek mezarının Türkiye'ye taşınması isteklerine destek verdi.
"Anadolu'da bir köy mezarlığına gömün beni
ve de uyarına gelirse,
tepemde bir de çınar olursa
taş maş da istemez hani" dizesini okuyup adres de gösterdi:
"Manisa'nın Gördes ilçesinin Kaşıkçı köyü bu tarife çok uyan bir yer. İstediği çınar ağacı da bulunabilir. Yeter ki cenazesi Türkiye'ye getirilebilsin."
Hatta bir fırsat yaratıp o köye beraber gidecektik ama olmadı...

xxx
Ölüm yıldönümünde yine ‘vasiyet'i hatırlattı kimileri.
Ama Ankara için Nazım, "vatan hainliğine devam ediyor hâlâ..."
Şimdilerde biraz küllendi ama sık sık gündeme geliyor tartışma...
Yıllardır bir caddeye Nazım Hikmet'in adının verilmesi isteniyor.
Önerge veriliyor, reddediliyor.
Çankaya'da zaten "Şair Nazım Sokağı" bulunduğu söyleniyor.
Seçim meydanlarında şiirleri okunmaktan korkulmayan şairin adının bir caddeye verilmesi kavga nedeni oluyor.

xxx
Yenimahalle Belediye Başkanı Fethi Yaşar ise tartışmalara kulağını tıkayıp yapmış bile.
Koskoca bir "Nazım Hikmet Kültür Merkezi" Batıkent yolu üzerinde dikilivermiş.
İçinde Ankara'nın en iyi tiyatro salonu var; 650 kişilik.
Sergi salonları, 2 bin kişilik konferans salonu, oyuncak müzesi, kafeteryası, hatta nikah salonu ile tam bir kültür merkezi.
Umarız adına layık bir kültür merkezi olur.

1 Haziran 2011 Çarşamba

HABERTÜRK YAZILARI/ BİR KENT BİR ADAM

BİR KENT, BİR ADAM
"Herkesin bir kenti vardır; herkesin bir adı gibi bir kenti vardır" diyor Yılmaz Odabaşı...
"Bir kent bir sevda"da...
Ardından ekliyor:
"Fakat öğrendin ki kentler yenik düşmezmiş insanlara. Geç anladın; önce vuruştun ve yenildin sonra..."
xxx
Hafta sonu foto muhabiri ağabeyimiz Ümit Turpçu ile Eskişehir sokaklarında dolaşırken Yılmaz Odabaşı'nın bu cümleleri vardı aklımda...
"Önce vuruştun ve yenildin sonra..."
Belli ki Yılmaz Büyükerşen hoca yenilmemiş Eskişehir'e;
Vuruşmamış o eski kent ile
Kenti yanına almış, yenmiş yenilemiş...
xxx
Eskişehir'de Başbakan'ın mitingini izlerken sağanak vardı.
Miting bittikten sonra da durmadı.
Koşup tramvaya attık kendimizi...
Ardından Porsuk kıyısında bir cafeye.
Öğle saatlerinde tıklım tıklımdı.
Genci yaşlısı, mini eteklisi, şortlusu, başörtülüsü...
Herkes dışarıda; sokaklar cıvıl cıvıldı.
Günün tadını çıkarıyordu Eskişehirliler...
Akşam da bir şey değişmemiş gibiydi.
Bu kez yağmuru seyrediyorlardı Porsuk'a bakıp...

xxx
"Ender görülebilecek, inanılmaz müthiş bir yağış" Eskişehir'de de vardı.
Belki biz Eskişehir'in sadece ‘vitrin'ini gördük.
O vitrinde ne sel vardı, ne de tıkanan yollar...
Tek telaş günübirlik Eskişehir'e giden Ankaralıların trene yetişme koşuşturması...
xxx

Hemen hemen aynı saatlerde Başkent'in halini gösteren fotoğraflar ertesi gün HT Ankara'daydı.
Peşinden artık alıştığımız açıklama geldi:
"Elbette böylesine kısa sürede bu kadar çok yağışa hiçbir altyapının cevap vermesi mümkün olmaz. Dünyanın hiçbir ülkesinde de böyle bir yağışa göre altyapı yapılmaz..."
xxx
Önceki gün Ankara Valisi Alaaddin Yüksel ile Emniyet Müdürü Zeki Çatalkaya konuğumuzdu.
Dün de Çankaya Belediye Başkanı Bülent Tanık...
‘En kötü haber'i verip, aramızdan çok genç yaşta aramızdan ayrılan Beyhan için başsağlığına gelmişlerdi.
Beyhan'ımızı aramızdan alan ‘trafik kazaları' sohbetimizin ana konusu.
Ve yaşanan aksaklıklar...
Vali Yüksel görev yaptığı bütün illerde sorunların üstüne üstüne giden bir isim.
Önceliği de trafik...
Trafik için de eğitim...
Trafik kazalarının ‘taksirli suç' kapsamında değerlendirilmesinden şikayetçi...
Ankara'daki en önemli sorunlardan birinin ‘taksili suçlar' olduğunu anımsatınca da MOBESE kayıtlarına göre bir günde en fazla suç işleyen taksi şoförüne ‘ödül' vereceğini" söylüyor.
Başkent'teki ‘geçiş üstünlüğü'nün trafiği aksattığından yakınıyoruz.
Emniyet Müdürü Çatalkaya, "sadece korunan ve koruyan araçlarla geçiş üstünlüğü olan" araçların tepe lambası kullanması gerektiğini, diğerlerini sürekli toplattıklarını anlatıyor.
Vali ise gülüyor; ‘Yanar çakar' diyerek başından geçen bir olayı anlatıyor:
"Geçen gün İstanbul'a gidiyorum. Yol tıkanmış, yan yoldan gelen bir kamyonet ana yola çıkmaya çalışıyor. Baktı ki olmuyor, tepe lambasını çıkardı, kolayda yola çıktı. Ne işi var kamyonette...."
"Belki gizli görevlidir" diye takılıyoruz.
-Doğru gizli görev .... fabrikasının çıktı kamyonet. Malzeme taşıyor."

xxx

Vali Yüksel'i dinlerken aklımızda Eskişehir ve o zor soru vardı;
"Bir kentin kaderini tek bir kişi değiştirebilir mi?"
Son söz yine Yılmaz Odabaşı'nın;
"Herkesin bir kenti vardır. Bir insanı sevmek gibidir bir kenti sevmek; tanınmayan insan, gidilmeyen kent sevilebilir mi?