29 Nisan 2012 Pazar

HABERTÜRK YAZILARI-DARBELER TARİHİ


DARBELER TARİHİ

Onun derdi çok...
Onun derdinin çaresi de yok.
Ne doktor, ne hakim, ne siyasetçi;
Ne şu ne bu...
Onun derdine derman olacak kimse de yok...

xxx
Çok şükür bir sağlık sorunu da yok;
Hani derler ya
‘Aslan gibi...'
Para pul, ekonomik sıkıntılar;
Herkes gibi...
Ama derdine derman bulamıyor.
xxx

Murat'tan söz ediyorum.
Siz tanımazsınız.
Öyle yolda karşılaşsanız dönüp bakacağınız biri de değil.
xxx

Murat bizim Ulaştırma'da görevli.
Çalışkan, işten yılmaz...
Her gün muhabir arkadaşlarla Ankara'nın altını üstüne getiriyor.
Hoş sohbet aynı zamanda.
Ama sıkıntısını pek kimseyle paylaşamıyor;
Güvenmiyor.
Başımıza bir şey gelirse diye çekiniyor içten içe...

xxx

Murat'ın sıkıntısı geçen gün sohbet ederken çıktı;
Kızının doğum günüydü;
"Neyse çekinmeden kutlayabileceğiz" diyordu...
Böylesini de ilk kez duymuştuk;
‘Hayırdır' diye sorunca hak verdik doğrusu...

xxx

Murat'ın ‘kişisel tarih'i neredeyse Türkiye'nin darbeler tarihi gibi...
Kendisi 28 Şubat doğumlu...
Babasıyla aynı gün doğmuş.
"Eskiden bir sorun yoktu da son yıllarda sıkıntı olmaya başladı' diyor:
-Keşke 29 Şubat olsaydı, hiç olmazsa 4 yılda bir kutlardık.
Yeğenlerinden biri 12 Eylül doğumlu.
O kadarla kalsa iyi...
Diğer bir yeğeni 27 Mayıs...

xxx

Duyunca şaşırmadan edemiyor insan...
İnanamıyor.
Biz de şaşırdık
-Ne o senin sülale askerle birlikte mi çalışıyor?
Murat bu soruya hazırlıklı;
Belli ki önceden düşünmüş.
-Öyle olsa kızım 3 gün sonra doğardı.
Sülaleyi kızı kurtarmış.
-Kızım 24 Nisan doğumlu. O da 3 gün beklese, sülale 12 Mart'ı atlamasa şimdi biz de Sincan cezaevinde olurduk... Neyse biz bir gün önce doğmadığı için dua ediyoruz. Şimdi bayram ama ileride ne olacağı belli olmaz...

xxx

Anlayacağınız sülale doğum günleri öyle ağız tadıyla kutlayamıyor;
Eskiden fazla sorun değilmiş.
Zamanında tebrik eden de çok oluyormuş.
Ama şimdi ne olur ne olmaz diye çekiniyorlar.
Konjonktür değişti tabi.
Rüzgar döndü.
Belli mi olur;
Onlar pasta kesip şarkılar söylerken...
Muhbir vatandaşın birinin telefonu...
Sonra anlat anlatabilirsen derdini...

xxx

Dinleyince insan hak veriyor;
"Siz gene de aile içinde kutlamaya devam edin, fazla açık vermeyin" demekle yetiniyoruz.
-‘Geleceğe sırtını dönerek geçmişle hesaplaşma olmaz. Sen çalışmaya devam et..."
Öğüt vermeye çalışıyoruz ama o isyanlarda;
-Ne yapalım, kaderimiz böyleymiş.
xxx

Murat'ın utanacağı bir şey yok.
Utanmıyor da.
Tek suçu Türkiye'de doğmuş olmak.

26 Nisan 2012 Perşembe

HABERTÜRK YAZILARI/ AŞIK OLUNASI KADIN

AŞIK OLUNASI KADIN

Türkiye'nin ilk kadın siyaset bilimcisi,
Türkiye'nin ilk kadın gazetecilerinden biri,
Türkiye'nin ilk kadın senatörlerinden biri,
Mülkiye'nin ilk kadın asistanı, ilk kadın profesörü...
İlkler uzayıp gidiyor;
Ahmet Taner Kışlalı, O'nu anlatırken "Bazen küçük bir hayat hikâyesi, binlerce kitaptan çok daha fazla şey anlatır" demiş...
Terörün aramızdan aldığı hocamız bir yerde yanılmış;
‘Küçük' değil, kocaman bir yaşam öyküsü...
Bölüp parçalasak yüzlerce öykü çıkar...

xxx

23 Nisan'ı bu kez farklı kutladık.
Dostumuz Faruk Demir sayesinde türkülerle andık Cumhuriyet insanlarını...
Eve döndüğümüzde ise ‘Hayatını Seçen Kadın'la...
Bu kez bitirecektim kitabı;
Bitirdiğimde ise ‘aşık olunası kadınlar' arasına girmişti...

xxx

Nermin Abadan Unat...
Kurtuluş savaşı yıllarında başlamış öyküsü...
Baba, genç bir Türk işadamı;
Anne Macar bir kadın...
Gizlice evlenirler; ailesinden habersiz.
Doğan kızına Nermin adını verir.
Kendisi İzmir'de, eşiyle kızı kimi zaman Viyana, kimi zaman Budapeşte'de...
Baba İzmir'de ölür.
Annesi kalan malları satar; 2-3 yıl sonra elde avuçta bir şey kalmaz...
Nermin 14 yaşında; okumak ister ama Macaristan'da paralıdır eğitim, genç Türkiye'de ise bedava...
Elinde büyükelçilikten aldığı bir mektupla tek başına gelir trenle, tek kelime Türkçe bilmeksizin...

xxx

Sedef Kabaş'ın Nermin Abadan Unat'la röportajından oluşan kitabını okurken en çok ilgimi çeken yanlarından biri de 12 Mart darbesi sırasında Başbakan Yardımcısı Sadi Koçaş'la yaptığı telefon görüşmesi oldu.
Koçaş'ın kızları da Basın-Yayın öğrencisidir.
Telefon eder bir gün okul müdürüne; yani Nermin hoca'ya...
-Öğrenciler olayları fazla protesto ediyorlar, siz bu konuda nasıl tedbir alıyorsunuz?
-Öğrencilerin düşüncelerini kontrol edecek bir mekanizmaya sahip değilim. Genç insanlar, elbette farklı görüşleri olacak. Kızlarınızın derslere daha sık gelmesini tavsiye ederim, çünkü devamsızlıkları çok..."
Ayrımcılık, ayrıcalık yoktur, Hocaların Hocası'nda...
Taa çocukluğunda görmüş en acımasızını:
"Hitler iktidardaydı. Budapeşte'de bazı öğretmenler Nazi taraftarlığı yapıyor. Coğrafya öğretmenimiz de onlardan biri. Bir gün derste değişik ırklardan bahsediyor. Önde oturan esmer, burnu biraz kemerli, kara gözlü bir öğrenciyi ayağa kaldırdı. ‘Bunlardan yetenekli kişiler çıkmaz' falan dedi. Sonra Germen ırkını övmek için mavi gözlü, iriyarı, uzun boylu bir oğlanı kaldırdı, ‘İşte Germen ırkının en güzel örneklerinden biri' dedi. Bunu der demez kahkaha koptu. İki çocuk da Yahudi idi..."

xxx
Nermin Abadan Unat'ın hayatında Ankara, 1945'te başlıyor, emekli olup "Ankara artık bana yetti" dediği 1989'a kadar sürüyor.
Başkent'in tarihi gibi.
Okudukça aşık olunacak bir öykü...

22 Nisan 2012 Pazar

HABERTÜRK YAZILARI-HASRETİM NAZLIDIR ANKARA

HASRETİM NAZLIDIR ANKARA.

Karanfil Sokak'tayım.
Tam ortasından bakmaya çalışıyorum Ankara'ya.
Bir camlı bahçeden
Çini saksı yok ama olsun...
Ahmet Arif'in doğum günü çünkü..
"Dağlarına bahar gelmiş memleketimin" dizelerinin yazarı bir bahar günü dünyaya gelmiş
Diyarbakır'da;
Dil Tarih'te Felsefe okumaya gelmiş Ankara'ya...
Cezaevleri ve sürgünler dışında ölüme kadar Ankara'da yaşamış.
Hakkını vermiş hem felsefenin hem Ankara'nın
Ya Ankara?

xxx

Yanılmıyorsam sadece adını taşıyan bir park var, Dikmen'de.
90'lı yıllarda Barış'la beraber epey vakit geçirdiğim.
Bugünlerde yenilemeyi düşünüyormuş Çankaya Belediyesi...
Ya Karanfil'de...
Ankara'yı anlatan en güzel şiirlerden biridir halbuki...
Karanfil Sokağı'ndan bakarak sadece Ankara'yı değil tüm ülkeyi tahlil eder dizelerinde;
"Ümit, öfkeli ve mahzun"dur...
Ama o sokak boylu boyunca ev sahipliği yaparken dersanelere, kebapçılara, barlara, kafelere...
Hatırlamaz, hatırlatmaz Ahmet Arif'i;
Aklına bile getirmez, Çankaya'nın ‘aydınlık insanları' bir heykelin altında ‘Karanfil Sokağı' dizelerini...
xxx
Tek bir şiir kitabı vardır Ahmet Arif'in.
Bendeki kaçıncı baskısı kimbilir;
Zamanında kendisine imzalattığımız.
Zafer Çarşısında, Toplum Kitapevi'nde...
Biraz da öğrenci ukalalığıyla, "ikinci kitap ne zaman çıkacak" diye sormamıza kızmadan gülümseyerek uzattığı...
Huyum kötüdür;
Aldığım hiçbir kitabı iade etmem.
Barış da bana çekmiş galiba.
Boşaltmış neredeyse kitaplığı;
Ara ki bulasın ‘Hasretimden Prangalar Eskittim'i...
Halbuki tam zamanı okumanın;
‘33 Kurşun'la gözlerden uzak topraklarda yaşanan acıları hatırlamanın;
En kötü anımızda morali diri tutmanın...
"İncesu Deresi, merhaba" demenin;
Yeşil soğanın...
Tam vaktidir Ahmet Arif okumanın

xxx
Hatıp Çay'ın öte yüzü ılıman
Bulvarlar çakırkeyf Yenişehir'de
Karanfil Sokağında gün açmış
Hikmetinden sual olunmaz değil
"mucip sebebin" bilirim
Ve "kafi delil" ortada...

Karanfil sokağında bir camlı bahçe
Camlı bahçe içre bir çini saksı
Bir dal süzülür mavide
Al - al bir yangın şarkısı,
Bakmayın saksıda boy verdiğine
Kökü Altındağ'da, İncesu'dadır.

19 Nisan 2012 Perşembe

HABERTÜRK YAZILARI- BELEDİYE'NİN ŞEHİR TİYATROSU



BELEDİYE'NİN ŞEHİR TİYATROSU

"Muhafazakâr sanat" tartışmaları sırasında İstanbul Şehir Tiyatroları'nın yönetimi sanatçılardan alınıp belediye bürokratlarına verilince tiyatro dünyası hareketlendi.
Eylemler, protestolar, basın açıklamaları, bildiriler...
İddiaları, "Şehir Tiyatrosu bir sanat kurumu olmaktan çıktı..."
xxx
Doğrusu tartışmaları izleyince İstanbul'u kıskanmaya başladım.
Halbuki bizim de var ‘şehir' tiyatromuz...
Adı da "Başkent Tiyatroları"
Aman karıştırmayın; Devlet Tiyatroları ile ilgisi yok.
Büyükşehir Belediyesi'ne bağlı.
Gerçi çevremde sanatla, tiyatroyla haşır neşir birkaç arkadaşa sordum, çoğunun haberi yoktu.
Haberi olanların da gitmişliği...
Biz de henüz adım atmadık ama...
xxx
İstanbul'daki tartışmalar yönetmelik değişikliğinden çıkmıştı.
Genel Sanat Yönetmeni'nin görevleri tırpanlanmış;
Repertuarı oluşturma görevi elinden alınıp oluşturulan 'edebi kurul'a devredilmişti.
‘Başkent Tiyatroları'nda nasıl acaba?
Belki vardır ama ben bulamadım...
Sadece ‘Ankara Büyükşehir Belediyesi Kuruluş, Görev ve Çalışma Esaslarına Dair Yönetmelik'te geçiyor;
O da iki kelime...
Kültür ve Sosyal İşler Dairesi Başkanlığı'nda, Kültür Etkinlikleri Şube Müdürlüğü'nün görevleri sayılırken...
Repertuarı kim belirler, oyunlar nasıl seçilir, önemsiz ayrıntılar yok...

xxx
Gençlik Parkı'nda üç salonda birden hizmet veriyor.
İnternet sayfasında da epeyce bilgi var...
Tarihçesi şöyle anlatılıyor:
"1994 yılında gençlik parkımızda bulunan 250 kişilik salonunda ilk olarak geleneksel sanatlarımızdan kukla karagöz ve ortaoyunu eserleri sergilenmiştir..1996 yılından itibaren modern tiyatromuza Osmanlı da ilk eserlerini kazandıran yazar ali bey in ayyar Hamza ve necip fazıl kısaküreğin bir adam yaratmak eseriyle eserleriyle adım attık..Tiyatromuz kurulduğu ilk günden itibaren açmış olduğu eğitim ağırlıklı kurslarla kendi bünyesindeki oyuncu kadrosunu oluşturmuş ve Ülkemizde ilk defa tiyatro çatısı altında öğrencilerine tiyatro eğitiminin yanı sıra yaratıcı drama, kukla yapım oynatım, karagöz, illüzyon, tahta bacak (uzun adam) animatörlük eğitimleri vermekteyiz. Tiyatromuzda yetişen öğrencilerimiz zamanla kendi öğrencilerini yetiştirerek kadromuzun büyümesine katkı sağlamıştır..her yıl sergilediğimiz eser sayısını hızla çoğaltarak repertuar sahnesi haline dönüşen tiyatromuzda ağırlık olarak Türk yazarlarımıza öncelik vermekteyiz."
Özgün yazı olduğu için virgülüne bile dokunmadım.
Merak eden internet sitesinden daha ayrıntılı ‘engin' bilgilere ulaşabilir.
Kente sahip çıkmak için sanata sahip çıkmak şart.

16 Nisan 2012 Pazartesi

HABERTÜRK YAZILARI- SANATIN GÜNÜ



SANATIN GÜNÜ

Bütün günler paylaşılmıştı.
Sanata 15 Nisan düştü.
İşte o gün geldi çattı...
Bakalım Başkent hakkını nasıl verecek?
xxx

Fikir de Türkiye kaynaklı.
Türkiye'nin kabına sığmayan dahi çocuğundan; Ressam Bedri Baykam'dan...
Geçen yıl Meksika'da yapılan toplantıda önermiş,
İnsanlık tarihinin en iyi resimlerinden biri olarak kabul edilen Mona Lisa'nın yaratıcısı Da Vinci'nin doğum günü oybirliğiyle ‘Dünya Sanat Günü' olarak kabul edilmiş.
Bu yıl ilk kez kutlanacak.
xxx
Sevgililer Günü, Anneler Günü, Babalar Günü, Dünya Kadınlar Günü, hatta Kaynanalar Günü...
Avukatlar Günü, doktorlar, hemşireler, avukatlar, gazeteciler... günü...
Nevruz/Newroz,
Hatta NATO günü;
Dünya Sigarayı Bırakma Günü...
Günler öncesinden vitrinlerini süsleyenler...
Reklam yapanlar, kampanyalar düzenleyenler...
Tüketimde sınır tanımayıp hediye verenler, hediye alanlar...
Konferanslarda, ekranlarda nutuk atmak için hiçbir fırsatı kaçırmayanlar...
Henüz onlardan bir ses yok.
Neyse ki yok...
xxx
Ekonomimiz henüz keşfedemedi Sanat Günü'nü.
Ticaret alemi şimdilik farkında değil.
İyi ki de değil.
Yoksa şimdiden başlamıştı Paris turları...
Louvre Müzesinde Mona Lisa karşısında 2 saati geçirme garantili...
Ardından alışveriş, tüket tüketebildiğin kadar...
İnternet alemi de görmedi henüz...
Yüzlerce basmakalıp mesaj birikmişti yoksa...
Sanat üzerine özlü sözlerle dolu...

xxx

Devlet adamlarımız da farkında değil daha...
Tek mesaj Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay'dan düştü ajanslara:
"Estetik bir zevk, ruhsal bir haz olmasının yanı sıra sanat, dünyayı kuşatan anlayışsızlıklara, savaş çığırtkanlıklarına, anlaşmazlıklara karşı bir başkaldırı ve güçlü bir dayanışma yoludur..."
Yeni entelektüellerimiz nasıl yaklaşırdı böyle bir günde ‘muhafazakar sanat, muhafazakar estetik yaratmalıyız' tartışmasına...

xxx
Bir zamanlar sanatın da başkenti olan Ankara sanatla sınavından epeydir başarısız çıkıyor.
Sanatın Başkent'i terk etmişliğine inat bugünkü sınavı da Çankaya Belediyesi üstlenmiş.
Etkinliklerin adresi Karanfil- Konur Sokak ile Yüksel Caddesi...
Organizasyonlar gün boyu sürecek.
İnsan Hakları Anıtı çevresinde heykel ve resim çalışmaları yapılacak.
Atık malzemelerden kukla ve mask atölyesi, heykel, ebru, resim ve seramik yapımı öğretilecek...
Resim sergileri açılacak.
Çocuklar Charlie Chaplin Performansı sergileyecek...
1000 Çocuk Korosu, Nefesli Show Bend, Grup Cin ve Four Fun grupları konserler verecek...
Bakalım kaç kişi izleyecek.

12 Nisan 2012 Perşembe

HABERTÜRK YAZILARI- SANSÜR



SANSÜR

Madem 12 Eylül revaçta; biz de devam edelim.
Bu kez komik yanından;
O karabasan günlerinin bile nasıl eğlenceli hale dönüşebildiğinden...

xxx
Dün Habertürk'te arkadaşımız Sibel Hürtaş'ın haberi vardı;
"Bayrak Harekat Planı..."
Her şey aylar öncesinden en ince ayrıntısına kadar düşünülmüş;
Hiçbir şey şansa bırakılmamış.
Sadece ‘G günü, S saati' belirsiz.
Neler yok ki;
-Sokağa çıkma yasağı halinde dahi fırınların devamlı çalışması, ekmek süt yoğurt dağıtımı ve bir kısım bakkalların açık bulundurulması
-Hastane, eczane ve diğer sağlık tesislerinin tüm kadro ile hizmetlerini aksamadan sürdürmeleri sağlanacak.
-Banka işlemleri ikinci bir emre kadar durdurulacak, mevduat bloke edilecek, banka personeli bankalara sokulmayacaktır.
- Bütün Hava, deniz demiryolu liman, terminal ve istasyonlar kontrol altına alınacak ikinci bir emre kadar yurt dışına çıkış yasaklanacaktır...

xxx

Biz, hayatımızı başkalarının planladığı o günlerin bir bölümünü öğrenci olarak geçirdik.
Gazeteciliğe başladığımızda ise seçimler yapılmış;
‘Demokrasi'ye geçilmişti.
Ama sıkıyönetimli, sansürlü bir demokrasi...
‘Bayrak Harekat Planı'nda "Gazete, dergi ve diğer yayın vasıtaları Sıkıyönetim tarafından sansüre tabi tutulacaktır" yazıyor.
Plan hala uygulanıyordu;
Hemen her gün "Sıkıyönetim Komutanlığı Basın Yayın Halkla İlişkiler Şube Müdürlüğü'nden bir yasaklama kararı...
Sansür yani...
Genellikle teleksle, çoğu zaman da telefonla...
Hepimiz alışkınız;
Hemen ahizeyi omzumuza koyup daktiloyu çekiyoruz, başlıyoruz yazmaya...

xxx

Yine bir gün telefon çaldı;
Bir arkadaşımız açtı ve yazmaya başladı...
Hadi adını vermeyeyim- şimdi bir basın kuruluşunda yönetici-
Meraktan başında topladık;
"Genelkurmay Basın Halkla İlişkiler Sıkıyönetim Koordinasyon Kurulu'ndan bildirilmiştir.
1- Tunceli'de meydana gelen olaylar nedeniyle iki gün sokağa çıkma yasağı ilan edilmiştir.
2- Bu süre içinde halkımızın mağdur olmaması için kendilerine ekmek, süt, yoğurt, peynir, kavun...
Yiyecekler giderek çeşitleniyor; arkadaşımız ciddiyetle yazmaya devam ediyordu ki daktilonun tuşlarından ‘35'lik rakı' da çıkınca o dönemki şefimiz Ahmet Kadıbeşegil aldı hışımla ahizeyi;
"O rakıyı alır senin ağzından susuz boşaltırım..."
10 dakika sonra elinde bir 35'lik rakı şişesi, Fevzi Argun bürodaydı.
Namı diğer ‘Çivi'...
-Abi emrettiğin üzere getirdim rakıyı...
xxx
Çok şükür, artık böyle yasaklardan kurtulduk.
Ama ya kafalardaki yasaklar?
Esprilerden bile...

8 Nisan 2012 Pazar

HABERTÜRK YAZILARI- KORKUDAN PARANOYAYA





12 Eylül davası başladı ya...
İçimiz dışımız ‘darbe' oldu.
Her ne kadar Adliye önündeki ‘heyecan' bir günlük olsa da televizyonlardaki yayınlar sürdü gitti;
Herkes 12 Eylül günlerini hatırladı;
Kişisel hesaplaşmaya girildi...

xxx
Biraz da nostaljisi yapıldı...
Davanın görüldüğü 4 Nisan akşamı Mülkiyeliler tıklım tıklımdı.
Neredeyse her masada o günün muhasebesi masaya yatırılıyor, geçmiş günler yad ediliyordu.
Ana tema o günlerin kahramanlıkları olsa da korkular ön plana çıkıyordu.
Nasıl korkulmasın ki...

xxx

O masalardan birinde söz dolaştı geldi bugünlere...
Gazetecisi, dernek başkanı, her eylemin değişmez eylemcisi, yazarı, devlet memuru...
İki kadehten sonra ‘korku'ları anlatmak için korkulacak bir şey kalmamıştı.
İlk sözü kadınlardan biri aldı.
Sosyal bir arkadaş...
Kızılay civarında oturuyor;
Yalnız yaşıyor, ama evinin kapısı dostlarına açık...
Evine gizli kamera yerleştirildiğinden şüphe ediyor.
Kontrol ettirilmiş, bir şey çıkmamış.
Ama ne fayda;
Bonyaya giremediğini, neredeyse dolapta giyindiğini anlatıyor.

xxx

Devlet memuru olan telefonlarının dinlendiğinden emin;
"Sık sık iktidar partisinden tanıdıklarımı arıyorum, onlarla havadan sudan sohbet ediyorum" diyor.
Bir başkası posta kutusunu sık sık kontrol ettiğini, bomba ya da mermi konmasından endişeli olduğunu söylüyor.
Kıdemli gazetecinin anlattıkları ise masayı kahkaha boğuyor:
"Evde pencereden baktım. Kapının önünde bir araba bekliyor. Aradan bir süre geçtikten sonra yeniden baktım araba hala orada. O gün evden çıkmadım. Gece de ayrılmadı.
Ertesi gün biraz daha dikkatle baktım, ekipteki polisleri de tanıyorum. Öğleye doğru dayanamadım indim aşağıya... Arabaya doğru yürüyorum. Beni görünce indi telaşla;
-Abi sen ne arıyorsun burada...
-Eeee benim evim burada.
Şaşkınlığından benimle ilgili olmadığı belli.
-Yaa sen yabancı değilsin, şu yandaki apartmanda ... var, onu takip ediyoruz.
Ben de iyice rahatlamıştım. Ne diyeceğimi bilemedim. Sadece ‘hadi gelin size kebap ısmarlayayım..." diyebildim.

xxx

Dün büroda sohbet ederken adliye muhabirimiz Cemal Doğan anlattı;
Savcılar bile bıkmış suç duyurularından, şikayetlerden...
Neler yok ki;
-Komşum beni dinleyip ihbar ediyor
-Ben ne zaman tuvalete girip sifonu çeksem üst kattaki komşum da sifonu çekip bana mobing uyguluyor
-Kablolu yayın bozulmuştu. Ekip çağırdım, bir alet takıp gittiler. Kamera olmasından şüpheleniyorum.
Bıraksam Cemal daha anlatmaya devam edecekti.
-Yeter, bunaldım.
Doğrusu korktum...

4 Nisan 2012 Çarşamba

HABERTÜRK YAZILARI- TARİHİ GÜN




TARİHİ GÜN

Bugün 4 Nisan...
Tarihi bir gün;
Ankara Adliyesinde ‘tarihi' bir dava görülecek...

xxx
Ankara'da her şey tarihidir nedense...
Meclis'ten bir yasa görüşülür;
Televizyonlardan anonslar başlar:
"Tarihi oturum..."
Yabancı bir konuk gelir:
"Tarihi ziyaret..."
Bir devlet adamı konuşur:
"Tarihi açıklama..."
Türkçe mi fakirdir, bizim yaratıcılığımız mı yoksa abartma alışkanlığından bilinmez;
Çoğu zaman anlamını yitirir nitelemeler;
Gerçekten ‘tarihi' olayla karşılaşıldığında yeni sözcük aranır, bulunamaz.
Çoktan tüketilmiştir.

xxx

Başka sözcük bulmak zor;
Bugün başlayacak 12 Eylül davası gerçekten tarihi...
Ama...
Başka tarihi davalar da görmedi değil Ankara.
Hasan Bıyıklı hocamızdı, Basın Yayın'da...
Aynı zamanda avukatlık yapıyordu.
Okul çıkışı durakta görünce bizi de alırdı eski Ford arabasına.
Kızılay'a kadar da sohbet ederdik.
Acı çekerek anlatırdı;
Bir dönem meydanlarda milyonları toplayan Bülent Ecevit için Sıkıyönetim Mahkemesi'nin kocaman salonunda nasıl tek başına kaldığını;
Şimdi adı Üsküp Caddesi olarak değiştirilen Çevre Sokak'taki CHP Genel Merkezi'nin Devlet Güvenlik Mahkemesi yapıldığını;
Parti çalışması girdiği binaya şimdi avukat olarak girmek zorunda kaldığını...

xxx

O binada biz de dava izlemek zorunda kaldık mesleğimizin ilk yıllarında...
Kimler ‘sanık' damgasını yememişti ki...
CHP milletvekilleri sanık olarak giriyordu, bir dönem yönetici olarak oturdukları salonlara.
Aynı binada görülen ‘Kutlu-Sargın' davası da ‘tarihi' idi bir dönem.
Şimdi emekli milletvekili olarak bir köşesine çekilen Şanlıurfa Belediye Başkanı İbrahim Halil Çelik, "Ben laik değilim" dediği için oturduğu sanık sandalyesinden, davanın tarihe geçeceğini söylüyordu.
Aynı binada hazırlamıştı, dönemin anlı şanlı DGM savcısı Ülkü Coşkun Meclis hakkındaki ‘tarihi' iddianamesini;
"Behice Boran'ın Meclis'teki cenaze töreninde tabutuna Türk Bayrağının örtülmesi suç" diye...

xxx

Çevre Sokak, 12 Eylül'ün darbe vurduğu sokak olarak geçti tarihe...
Caddeliğe terfi ettirilse de bir daha eski canlı günlerine kavuşamadı.
Adı 12 Eylül ile birlikte anılan Ankara Radyosu da teknolojiye yenik düştü.
Sanki unutuldu.
Ama eski canlılığına kavuşacak bugün.
32 yıl önce sabaha karşı bildirinin okunduğu Ankara Radyosu önünde örgütler basın açıklama yapacak.
32 yıl önce polisin, askerin ‘yasak kitap' topladığı Zafer Çarşısı protesto için buluşmanın adresi olacak.
32 yıl önce sadece tank sesi duyulan Atatürk Bulvarında bugün binlerce insan yürüyecek.

xxx
Başkent Ankara'da yaşanan çok olay tarihe geçti gerçekten...
O gün ‘tarihi' bir şey yaptıklarını zannedenler, insanlık tarihinde ya virgül kadar bile değer bulmadı.
Ya da kara leke...

1 Nisan 2012 Pazar

HABERTÜRK YAZILARI- 40 YIL SONRA



40 YIL SONRA

"30 Mart 1972'de Tokat'ın Niksar ilçesine bağlı Kızıldere köyünde olmayı ben seçmemiştim. Bir seçme şansım olsa..."
xxx

Bu satırların yazarı Dursun Eroğlu...
Basın Yayın'dan sınıf arkadaşımız.
Şimdi emekli gazeteci;
Ama boş durmuyor.
10 yaşında iken yaşadıklarını yazmış.
xxx
Hırçındı, delidoluydu okuldayken Dursun...
Durduğu yerde duramazdı.
Doğup büyüdüğü Kızıldere köyünün coğrafyasından kaynaklanırmış meğerse...
Kimi zaman hüzünlenir, dalar giderdi;
Daha 10 yaşında iken tanık olduğu Türk tarihinin en utanç verici olayını hatırlarmış meğerse...
Öğrencilik döneminde hiç anlatmadı nedense.
Belki 12 Eylül'ün karabasan havasından, belki de o travmayı hatırlamak istememesinden.
40 yıl sonra o günleri yazmış çocuk gözüyle;
"Günlerden galiba Perşembeydi. Kapıdan çıkıp ahıra doğru, uyanmak için gözlerimi ovuştura ovuştura gidiyordum ki, buna gerek kalmadı. Bir gariplik vardı. Köpekler havlıyordu mahallenin dışında. Bir sessizlik, bazı komşuların hızla bir yerden çıkıp bir yerlere girdiğini fark ettim. Meraklı gözler. Güneş doğmamış, ama hava aydınlanmaya başlamıştı..."
Olup biteni görebilmek için hemen kendisini toprak damlı evlerinin çatısına atmış kendisini. Yukarı Mahalle askerlerce sarılmış.
Derken bir ses duyulmuş o güne kadar hiç tanık olmadıkları.
Sonra barajın üzerinden köye doğru yükselen helikopterler görünmüş, daha adını bile bilmedikleri...
Güneş doğarken "Bizim köyde anarşiler yakalanmış, Emür'ün evinde adamlar varmış, askerler onları arıyormuş" türünden sözler duyulmaya başlanmış;
- Yav, bu çocuklar kaç kişiyi öldürdüler de koca devlet bütün askerini buraya yığdı acaba?
Kurşun ve bomba yağmurunu saatler boyu bir ağacın altından izlemiş.
Siperdeki askerlerle birlikte girmiş muhtarın evine...
En ince ayrıntısına kadar hatırlıyor:
"Sergenlik insan cesetleriyle doluydu..."
xxx
"Kızıldere'ye adeta kötü bir "Nisan 1 şakası" yapılmıştı" diyor Dursun 40 yıl sonra.
Kötü değil, kötünün kötüsü...