31 Ağustos 2011 Çarşamba

HABERTÜRK YAZILARI- TUZAK

TUZAK

Bayram tatili 9 güne çıktı ya;
Yurdun hemen her tarafından trafik kazası haberleri yağmaya başladı.
İlk üç günde 62 ölü, yaralı sayısı 338...
Sadece arife günü 26 ölü, 140 yaralı vardı.
Trafik canavarı ‘bayram bile' dinlemiyordu;
Eskişehir, Karacabey, Gelibolu'dan peş peşe kaza haberleri geliyordu.

xxx

Dün radyoda kaza haberlerini dinleyip büroya gelirken, yolda trafik kontrolü vardı.
AŞTİ Bulvarı olarak da bilinen Sakıp Sabancı Bulvarı'nda trafik ekipleri hız kontrolü yapıyordu.
Öyle ya;
Başkent'in belli başlı bulvarlarına yerleştirilen radarlı kameralara yaklaşınca bütün sürücüler frene asılıyor;
Hepsi birden 70 kilometreye düşüyor.
Kameraları geçer geçmez de gaza basıyorlar.
Polis yine uyanıklık yapmış, MOBESE kameralarını 500 metre kadar geçince bu kez yola başka bir radar koymuş;
İstisnasız bütün sürücüleri avlıyordu.
xxx

Devlet trafik canavarına çözüm bulabilmek için yıllardır sürücülere deyim yerindeyse ‘tuzak' kuruyor.
Henüz duble yollar bu kadar yaygın değilken hemen her tepe üstünde trafik kontrolü yapılır;
Kamyonun peşinde kaldığı için dakikalarca dayanamayıp sollayan sürücüler mutlaka yakalanırdı.
Yıllarca bu çeşit ‘terbiye' yöntemi bir işe yaramadı.
Kazalarda rekor üstüne rekor kırıldı.
Şimdi henüz tam olarak bitmese de duble yollarla karayollarındaki ‘kör nokta'lar giderek kayboluyor.

xxx
Galiba henüz tam bilincine ulaşamadığımız nokta, yol yapımının bir mühendislik;
Trafiğin de 'bilim' konusu olduğu.
Şehirlerarası yollarda ‘kör noktaların kaldırılması için yeni yollar yapılırken, Ankara içinde yeni yapılan yollarla kör noktalar yaratılıyor.
Örnek yine AŞTİ Bulvarı'ndan...
Tıkanan Eskişehir yoluna alternatif olarak inşa edilirken yolun iki kıyısında yapılaşmaya izin verilmeyeceği, bağlantı yolları olmayacağı söylenmişti.
Ama şimdi hemen Mustafa Kemal Mahallesi'ni geçer geçmez yeni bir bağlantı yolu bağlanıyor.
Hem de tam virajın orta noktasında.
Her iki taraftan gelen araçların birbirini görmesi mümkün değil...
Kaza olduğunda ise söylenecekler belli;
"Kader..."

xxx
Trafikte de polis ‘tuzak' kurmaktan; sürücüler ‘kader' deyip kuralları hiçe sayarak gaza basmaktan vazgeçmediği, yol yapımının mühendislik olduğunu kabul etmediğimiz sürece anlaşılan daha çok rekor kırılacak.

28 Ağustos 2011 Pazar

HABERTÜRK YAZILARI- BU KENT FABRİKA MIDIR?


BU KENT FABRİKA MIDIR?

Meğer herkesin gözü kulağı Bakanlar Kurulu'ndan çıkacak karardaymış.
Zaten Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç kararı "Kamuoyunun en çok merak ettiği" cümlesiyle açıkladı.
Televizyonlar da ‘müjde' diye verdi.
xxx

9 günlük bayram tatilinden bahsediyorum.
Kamu çalışanları, 29 Ağustos Pazartesi yarım gün, 2 Eylül Cuma günü tam gün idari izinli sayılınca otomatikman 9 güne çıkan bayram tatilinden...
Sanki Arınç fabrikanın ‘paydos' zilini çaldı;
Başkent boşalıyor.
AŞTİ ana baba günü gibi...
Otobüsler boş geliyor, dolu gidiyor.
Şehirlerarası yollar, ‘gidiş' yönüne doğru tıklım tıklım.
xxx
Burası bir başkent;
Nüfusu 4.5 milyonu çoktan geçti.
Siyaseti, ekonomisi ile bütün ülkenin gözü bu kentin üzerinde.
Sanatı, kültürü, sineması, tiyatrosu eskiye göre zayıflasa da diğer şehirlere göre hala gözde.
Bu kent bütün ülkenin gündemine damga vuruyor.
Burada ülkenin geleceğini belirleyen kararlar alınıyor.
Ama ‘bayram'lar yaklaşmayagörsün...
Hesaplar yapılıyor, aradaki günler hafta sonu ile birleştiriyor;
9 gün mü olacak, 10 gün mü?..
Herkesin gözü kulağı buraya çevriliyor.
Bakanlar Kurulu'ndan ‘müjde' çıkınca sevinç çığlıkları atılıyor.
İnsanlar kendisini akın akın Ankara dışına atıyor.
Galiba bu kent, çalışmak için gelinen bir fabrika...
Galiba insanlar tatil için çalışıp para kazanmak amacıyla bu kentte yaşıyor.

xxx
Ankara boşaldı yine.
Sokaklar sessiz;
Caddeler boş, trafik rahat...
Belki Bayramın ilk günleri tatile gidemeyenler çıkacak sokağa;
Kimi nasıl olsa ücretsiz diye tıklım tıklım dolduracaklar otobüsleri, akraba ziyaretine gidecek.
Kimi alışveriş merkezlerinin serin koridorlarında dolaşacak.
Belki Kızılay'da, Ulus'ta bayram harçlığını alan birkaç genç volta atacak.
Ama Kale öksüz;
Eymir kenarı sessiz.
Ahlatlıbel uçurtma uçuracak çocukları bekliyor...
Boş salonlarda oynayacak sezonun en güzel filmleri

xxx
Halbuki en güzel mevsimi Ankara'nın...
Gündüzleri biraz sıcak olsa da ödülü var akşamları;
Olağanüstü bir serinlik
Ne üşüten ne ürperten...
Eksik olan sadece deniz mi?
Buralara çalışmaya gelen kimse Ankaralı olamıyor mu?
Bayramda kalanlarla Ankara'nın keyfini çıkarmak üzere;
İyi Bayramlar...

24 Ağustos 2011 Çarşamba

HABERTÜRK YAZILARI- DÜNYANIN BÜTÜN ÇİÇEKLERİ

DÜNYANIN BÜTÜN ÇİÇEKLERİ

Biri şair, gazeteci, felsefeci, siyasetçi milletvekili;
Diğeri bir köy öğretmeni ama sadece öğretmen değil, bir köy önderi...
Büyük bir tevazu ve sessizlikle aramızdan ayrıldılar...
Geride çok sayıda ‘eser' bırakarak...

xxx

Ölüm hep soğuktur. Hep başa çıkılmazdır.
"Ölüm adın kalleş olsun" isyanlarının öznesidir.
Şehitler gider yurdun dört bir yanına.
Hangisine içinin yanacağını bilmez insan.
Bir yandan haber yapmanın dayanılmaz soğukluğu, diğer yandan içinin acısı.
Ama bazen yanı başında bitiverir ölüm....

xxx
İlkokul öğretmenleri unutulmaz.
Hele birinci sınıf öğretmenleri...
Korkarak girer minik çocuklar sınıfa, ağlar.
Alışamaz bir türlü okula, evine dönmek ister.
Öğretmen yaptığı işi sadece ‘iş' olarak görüyorsa vay çocuğun haline.
Okuldan da okumaktan da nefret eder.
Ama ya öğretmen sadece ‘iş'ini yapmıyor;
Gerektiğinde çocuk olup onlarla oyunlar oynarsa
Gerektiğinde hem anne hem babalık yapıyorsa yıllarca unutulmaz.

xxx

Biz şanslıydık belki de.
Öğretmenimiz Köy Enstitülüydü.
Köyde çoluğu, çocuğu, genci yaşlısı hepsinin üzerinde bir ağırlığı vardı.
Yoldan geçerken herkes saygıyla ayağa kalkardı.
Şanslıydık, oğlu Recep Nuri de aynı sınıftaydı.
Az mı dayak yedi bizim yüzümüzden;
Babasından değil, öğretmeninden.
Oğluna farklı davranmadığını göstermek için en çok ona yüklenirdi.
Bizim yaptığımız yaramazlıkların faturasını da o öderdi.
Artık ‘büyüdüğümüzde' de bırakmazdı peşimizi.
Sadece ‘okuma yazma' öğretmekle kalmadı.
İnsanları sevmeyi de, ağaç dikmeyi de, dünyaya bakmayı da zeybek oynamayı da öğretmişti.
Kısacası korkmamayı...
Tek öğretemediği hep beraber türkü söylemekti.

xxx
Gazi Üniversitesi'nde ‘gazetecilik' okurken tanıdık O'nu.
Şairdi; tek kanallı TRT'de şiir programları yapardı.
Eskiden milletvekiliymiş diyorlardı.
12 Eylül günleriydi.
Henüz YÖK düzeni tam gelmediği için derslere devam zorunluluğumuz yoktu.
Adalet Partisi'nde siyaset yaptığını öğrenince belki biraz mesafeli yaklaşmıştık.
Ama o ne olursa olsun nezaketinden bir şey kaybetmiyor;
Bizi eleştirirken bile ders vermeyi ihmal etmiyordu;
"Hep birlikte hareket ettiğinizi söylüyorsunuz ama 10 kişi bir araya gelip bir türkü söyleyemiyorsunuz..."
Haklıydı.
Daha çocukken ilkokul öğretmenimiz bile başaramamıştı.

xxx
Önce ilkokul öğretmenim Ali Haydar Hacıoğlu'nun acı haberi geldi.
Ardından üniversitedeki hocamız Gökhan Evliyaoğlu'nun...
"Dünyanın bütün çiçekleri"nin özlemini bırakmışlardı bize miras olarak.
Gökhan Hocanın yakınları var mı bilemiyorum.
Ama bizim yüzümüzden babasından çok dayak yiyen Recep Nuri'yi arayıp Ceyhun Atıf Kansu'nun dizeleri ile başsağlığı dilemek istedim.
"Dünyanın bütün çiçeklerini diyorum
Bütün çiçeklerini getirin buraya,
Öğrencilerimi getirin, getirin buraya,
Kaya diplerinde açmış çiğdemlere benzer
Bütün köy çocuklarını getirin buraya,
Son bir ders vereceğim onlara,
Son şarkımı söyleyeceğim,
Getirin, getirin...ve sonra öleceğim."

21 Ağustos 2011 Pazar

HABERTÜRK YAZILARI- CAN TAŞI


CAN TAŞI
CAN Yücel'in mezarının parçalandığı haberini okuyunca Kazdağları gözümün önüne geldi nedense;
Tahtacı Türkmen köylülerinin gelenekleri...
Düğünlerini, bayramlarını mezarlıkta yapıyorlar, ebediyete uğurladıkları sevdikleriyle paylaşıyorlar sevinçlerini.
Onlar için mezarlık korkulacak yer değil, bayram yeri, düğün evi sanki...

xxx

Mezar ve mezarlık anlayışı dini inanca, kültüre, ülkelere göre değişiyor ama mezarlıktan korkmak evrensel bir duygu.
"Mezarlıktan geçerken ıslık çalmak" deyimi de sanırın bize özgü...
Kimi kentlerde bir müze gezmek, parkta dolaşmak gibidir mezarlık ziyaretleri;
Ankara'da Anıtkabir'i, Paris'te Panteheon'da dünyanın önemli isimlerinin veya Père-Lachaise'de Ahmet Kaya ve Yılmaz Güney'in; Moskova'da Novo-Deviçye'de Nazım Hikmet'in mezarlığını ziyaret ederken kimsenin aklına bile gelmiyor ıslık çalmak.
Hani, Kars'ta yıkılan ‘ucube'si ile tanıdığımız heykeltıraş Mehmet Aksoy da Can Yücel'in öldüğünü duyunca insanların ıslık çalmayacağı böyle bir mezar yapmak istemiş.
Şair'in şiirinde de "Şu deniz gören mezarlığın orda" dediği tepede haftalarca güneşi, bulutları, ışığı, gün doğuşunu, gün batışını izlemiş.
Sonunda ortaya bir ‘mezar' değil, yeni bir ‘ucube' çıkmış;
Denize bakan tepede, tam da Can Baba'nın istediği yerde.
Ana karnında bir çocuk görünümünde...
Akşam güneşi vurduğunda Afyon mermerinden yontulmuş taşın içinde, ana rahminde kıvrılmış bir bebek beliriyor. Bebeği anaya bağlayan kordon, bir su yoluna açılıyor ve oradan incecik, bir su akıyor...
Can Yücel şiiri gibi;
Dünyayı, doğurganlığı, yeniden yaşamı anlatıyor.
Korkudan ıslık çalınacak değil, hayat bulunacak bir mekan;
Mezar değil ‘Can Taşı'...

xxx

Aslında mezarında da rahat bırakmayacaklarını çok önceden görmüş.
Yazdığı şiirde uyarmış;
"Beni kuzum Datça'ya gömün
Geçin Ankara'yı İstanbul'u!
Oralar ağzına kadar dolu
Alabildiğine de pahalı,
Örneğin Zincirlikuyu'da
Bir mezar 750 milyona
Burası nispeten ucuzluk
Ortada kalma tehlikesi de yok
Hayır dua da istemez,
Dediğim gibi beni Datça'ya gömün
Şu deniz gören mezarlığın orda,
Gömü sanıp deşerlerse karışmam ama!"

xxx

Can Baba'nın mezarlığından geçerken korkmaya da ıslık çalmaya da gerek yok ama belli ki çok korkmuş birileri...
Can Yücel'in ölümsüz şiirlerinden mi, yoksa Aksoy'un ucubesinden mi belli değil.
Gece yarısı gelmiş, balyozları vurmuş birileri...
Can Yücel balyoz yemeye alışmıştı belki...
Aksoy da ‘İnsanlık Anıtı' ile hissetmişti balyozdan daha ağır acının tadını...
Acı olan, bir şairin mezarına, sanata, sanatçıya, sanat eserine saldırıya alışmak...
Daha da acı olan "Ankara'nın sessizliği"...

17 Ağustos 2011 Çarşamba

HABERTÜRK YAZILARI- SESSİZ YEŞİL YOLLAR

SESSİZ YEŞİL YOLLAR

O kadar ‘önemli' gündem maddesi arasında kimsenin dikkatini çekmedi;
Gazetelerde haber olmadı, televizyonlarda ‘uzmanlar' tartışmadı.
Aslında o kadar hayati bir konu ki...

xxx

Orman ve Su İşleri Bakanlığı ‘Sessiz Yeşil Yollar' projesi başlattı.
Amaç şehirlerde gürültü kirliliğinin önüne geçmek.
Bakan Veysel Eroğlu'na göre, ‘basit bir yol kenarı ağaçlandırması değil'...
"Yol kenarına dikilen ağaçlar ve diğer bitkiler, yoldan çevreye yayılabilecek gürültü ve toz kirliliğinin, hatta hava kirlenmesinin önlenmesi görevini üstlenir. Yol ağaçlandırması bir yandan ülkenin güzelleşmesine katkıda bulunurken bir yandan da seyahat edenleri sıcaklık, fırtına, rüzgâr, kar gibi klimatolojik tesirlerden korumakta ve daha ferah bir sürüş temin etmektedir..."
Projeye göre yol kenarlarına sert ve geniş yapraklı ağaçlar dikilecek.
Yüksek boylu, yere kadar sık dal ve yaprak dokusuna sahip ağaçlar tercih edilecek.
Ağaçların yaprakları ses yönüne dik gelecek şekilde ve birbirini örtecek biçimde dikilecek.
Böylece yolun şekline, yol şevine, bitki örtüsünün çeşidine, yeşil kuşağın genişliğine bağlı olarak gürültü seviyesi önemli ölçüde azalacak.

xxx

Bakanlık bu projeyi ne kadar sürede tamamlar bilmiyoruz.
Üç yılda 820 milyon fidan dikildiyse, başlamak bile büyük iş.
Bakan Eroğlu'nun göreve geldiğinde ilk işi, belediyelerin ağaç ithal etmesini yasaklamak olmuştu.
Yasak kararını HT Ankara'ya açıklarken, "Belediyeler yığınla dövizi yurtdışına akıtıp ağaç getiriyor. İthal ağaç için o kadar para döküyorlar, sonra büyümüyor, yol ortasında kazık gibi duruyor" sözlerinin adresi uzun süre konuşulmuştu.
Anlaşılan o ki, ağaçlandırmanın da bir ‘bilim' işi olduğu geç de olsa bir devlet politikası haline geliyor.
Umarız bu politika kalıcı süreli olur ve belediyeleri de kapsar.
Kentlerde ticari bir ürün olan ‘kavak' yetiştiriciliğinden vazgeçilir.
xxx

Aslında yol kenarı ve orta refüj ağaçlandırmasının ‘bilim' işi olduğunu Ankara'ya ilk gösteren Prof. Dr. İhsan Doğramacı olmuştu.
Ama kimse görmedi; yıllar heba oldu.
Bilkent ilk kurulduğunda yolda peş peşe kazalar olup gencecik öğrenciler yaşamını yitirince ‘Hocabey' yolun hemen kenarındaki bazı ağaçları kestirmişti.
‘Bilkent'te Ağaç katliamı' haberlerini yapan gazetecilere de ‘tatlı sert' şekilde ders vermişti;
"Biz o ağaçları bilerek kestik. Yoldan çıkan araba ağaçlara çarpıyor, can kaybına yol açıyor, hasar daha büyük oluyor. Onun yerine sık çalılıklar dikiyoruz. Araba çarptığı zaman çarpışmanın şiddeti azalırsa can kaybı ihtimali de düşer..."

xxx
Umarız bu proje rafta kalmaz;
Ağaçlar dikilir;
"Bir güzel orman olur yazılarda
iklim değişir, Akdeniz olur..."

14 Ağustos 2011 Pazar

HABERTÜRK YAZILARI- CAN YÜCEL

CAN YÜCEL

"Şiir bir terlemedir. Güneş güneş sözlerle... ve böyle böyle eriyip gider. Dünya gibi tıpkı; döndükçe terleye terleye..."
Bu sözler Can Yücel'e ait;
12 yıl önce yitirdiğimiz Şair'e...
Can Yücel için, ‘Şairin mekanı' Datça'da, Can Şenliği yapılıyor;
Ama çocukluk yıllarını geçirdiği Ankara'dan ses yok...
Sanki Başkent'ten hiç Can Yücel geçmemiş.
Halbuki O, "Karım hariç iki şey sevdim" demişti;
"Şiir ve politika..."
Gerçi şiir Ankara'dan uzaklaşalı çok olmuştu;
Başkent'in politikası da Can Yücel'den zaten çok uzaktı.

xxx

Can Baba, Başkent'te önce ‘Taş Mektep'te, ardından Ankara Erkek Lisesi'nde okumuş.
Şimdilerin Atatürk Lisesi...
O günleri şöyle anlatıyor;
"Ankara'da Taşmektep. Ahır gibi. Boktan bir yer. Futbol da yok. Üstelik vekil oğlusun. Hiç sevmedim... Ortaokul bitti. Atatürk Lisesi. Aynı numara, orayı da sevmedim.
Lise dönemi tarih gibi;
Öğretmenleri arasında Nurullah Ataç, Cevdet Kudret var...
Nâzım okuyup dünya edebiyatını tanıyorlar, Latince öğreniyorlar...
Sınıf arkadaşlarından biri ünlü beyin cerrahı Gazi Yaşargil;
"Gazi çok çalışkan, bize karışmaz. Orda komün kurduk. Harçlıklarımızı komüne verip para biriktiriyoruz. Dışarı gitmek için. Sonra tüm topladığımızı Gaziciğimize verdik, onu dışarı yolladık" diye anlatıyor.
Gerisi apayrı bir öykü...

xxx
Can Baba'yı anınca Mülkiyeliler'den bahsetmemek olur mu?
SBF'nin efsanevi dekanlarından Cevat Geray ile Mülkiyeliler'in bahçede rakıyı açmışlar.
Sohbet uzayınca vakit gece yarısını çoktan geçmiş.
Başgarson ‘Devlet' son otobüsü çoktan kaçırmış.
Can baba, rakıya doyamamış ama Cevat Hoca ‘Devlet artık rakı vermiyor' diye itiraz ediyor.
Can Baba'nın o meşhur sunturlu küfürlerinden sonra verdiği cevap hala efsane gibi anlatılır:
‘Ulan Devlet içeceğim rakıya da mı karışmaya başladı..."

10 Ağustos 2011 Çarşamba

HABERTÜRK YAZILARI- TABUR


TABUR

"Hiçbir mazeret başarının yerini tutmaz"
Çankaya Kapısı'ndan Meclis'e girip sağa döndüğünüzde karşılaşırsınız bu yazıyla.
İrkilirsiniz...
Otoriter, emredici, affı yok bir psikoloji yaratır.
Meclis'le, milletvekilleriyle ne ilişkisi var diye düşünebilirsiniz;
Yok zaten...
O yazının hedefi askerlerdir...

xxx

Kimilerinin Atatürk'e ait olduğunu söylediği bu sözün yazılı olduğu yer TBMM Muhafız ve Tören Taburu;
Meclis'teki ve siyasi literatüre geçen adıyla Tabur...
Ankara için en eski kriz merkezlerinden biri;
Hemen her görüşteki siyasetçiler için sivilleşmenin sembolü;
Yılların bitmeyen tartışma konusu...
xxx
Dün sabah Parlamento Büro şefimiz Saliha Çolak, yeni dönemde askerlerin Meclis'ten taşınmasının gündeme geleceğini söyleyince hepimiz ‘yine mi' dedik...
Belki 25 yıldır aynı konuyu tartışıyorduk, bıkmadan usanmadan;
Her seferinde yeni anlamlar yükleyerek.

xxx
Haber masasında tartışma başlayınca aklıma Mustafa Taşar geldi nedense;
4 yıl önce trafik kazasına kurban verdiğimiz nüktedan siyasetçiyi...
En ciddi siyasi konulara bile mizahla yaklaşır;
İçine kendisini de kattığı fıkralarla önce güldürür, sonra çözüm önerisini getirirdi.
Galiba, ANAP'ın muhalefete düştüğü 1991'li yıllardı.
Taşar da bakanlık ‘makam'ından Meclis Halkla İlişkiler Binasındaki mütevazı milletvekili odalarından birine taşınmıştı.
Odası zemin katta ve arka tarafa bakıyordu.
Bir gün kulisteki sohbette söz taburdan açıldığında o sazı eline aldı:
"Geçen gün odamda çalışıyorum, baktım askerler bir tabutla geçiyor; kalktım Fatiha okudum. 15 dakika sonra yeniden bir tabut geçti. Yine dua ettim. Birazdan bir daha tabut geçmez mi?.. Ya ne çok insan ölmüş diye düşünürken baktım ki meğer askerler cenaze töreni eğitimi yapıyormuş. Öyle ciddi yapıyorlar ki gerçek cenaze töreninden hiçbir farkı yok. Bu tabur Meclis'te durdukça, benim odam arka tarafta oldukça ben daha çok dua ederim. O odaya gelen milletvekilleri de çok dua eder..."
"Asker Meclis'ten çıkarılsın" demenin zor olduğu, bu öneriyi gündeme getirenlere ‘Asker düşmanı' gözüyle bakıldığı günler...
Taşar'ın bu fırka gibi anısından bir süre sonra çözüm de bulundu;
Cenaze törenlerinde asker yerine polis görev yapmaya başladı.

xxx
Mustafa Taşar, internette kendi adına site açan ilk siyasetçiydi;
Site aynen duruyor, adını yaşatıyor.
‘Siyasi Nükteler' adlı kitabına yazdığı önsöz de siyasetçilere ders niteliğinde;
"Siyasetle ciddiyetin özleştirildiği, ciddiyetin ise surat asmak ve somurtmak olarak anlaşıldığı bir toplumda yaşıyoruz. Böyle bir anlayışın yaygın olduğu bir toplumda siyasetin ve siyasetçinin kendinden ürkülen ve korkulan unsurlar haline dönüşmesi kaçınılmazdır. Siyasetten ve siyasetçiden ürkülen bir toplumda ise demokrasinin yerleşmesi ve yaşaması mümkün değildir. Mizahı ‘hürriyetin çocuğu' olarak nitelendiren batı toplumlarında, siyaset; güler yüzle, nükteyle yapılan bir sanat mahiyetini almıştır."
Neyse ki Meclis Başkanlık koltuğunda rahmetli Taşar gibi aynı ekolden gelen, fıkralara önem veren Cemil Çiçek var.
Siyasetin ‘tabur' sorunu bu kez krize yol açmadan çözülecek gibi görünüyor.

7 Ağustos 2011 Pazar

HABERTÜRK YAZILARI- TURNALAR UÇUN

TURNALAR UÇUN

DÜN yüz binlerce turna havalandı gökyüzüne...
Uzun ömür, barış, mutluluk adına kanatlandı çocukların ellerinde...
Nazım'ın ölümsüz dizelerindeki gibi "Bulutlar adam öldürmesin" diye...

xxx
Bundan 66 yıl önce, 6 Ağustos 1945'de güzel bir yaz gününe uyanmış Hiroşima halkı.
Aynı dünkü gibi...
Ama saat tam 8.15'de patlamış atom...
Ardından bizim o fotoğraflarda gördüğümüz ölüm bulutu.
Geride 140 bin cansız beden ve yıllarca sürecek acı...

xxx

Hiroşima'ya atılan o bomba 12 yaşındaki Sadako Sasaki'yi de yaralamış.
Efsaneden güç almış Sasaki.
Kağıttan bin adet turna kuşu katlarsa tanrıların dileğini yerine getireceğine, iyileşeceğine inanmış.
Ama ömrü yetmemiş, 664 turnada kalmış...
Dün, bütün dünya çocukları gibi Türkiye'nin dört bir yanında kağıttan turna yapıyordu çocuklar.
Barış umuduyla boyadılar barışın simgesi kuşları.
Sadako Sasaki'nin tamamlayamadığı kuşları katladılar;
"Çocuklar öldürülmesin, şeker de yiyebilsinler" diye...

xxx

Çok erken yaşlarda tanıştım turnalarla ...
Doğup büyüdüğüm Simav'da göl kurutulalı daha çok olmamıştı.
Baharın gelmesiyle birlikte yüzlercesi gibi turnalar da kanat çırpmaya başlardı üzerimizde.
Alıcı kuşlar dans ederdi gökyüzünde.
Giderek sayıları azaldı sonra.
Hiç su kalmamış; o göl, tarım arazisi olmuştu.
Herkes gözünü oraya dikmiş, kavga başlamıştı.
Turnaların yerini, yıllarca süren travmalar almıştı.

xxx

Yıllar sonra yeniden rastladım turnalara;
Bu kez Ankara yakınlarında...
Bir yanım Sarıyarlı olmuştu.
Sık sık, balık tutmaya kaçardık Ankara'dan.
Yolu, Nallıhan'dan, Kuş Cennetinin yanından geçiyordu.
Keklik, çulluk, bıldırcın, kaz, su tavuğu, bildiğim bilmediğim çeşit çeşit kuş.
Gözlerim turnaları aramıştı;
Nazlı nazlı dolanıyorlardı, gökyüzünde, göl kenarında.
‘Barış' gelmişti...
Uzun ömür, şans, mutluluk dilemiştim, Japon efsanesinden habersiz...

xxx

Turnalar göç ederken üçgen şeklinde grup oluşturmuş.
Üçgenin tepesinde, yani en önünde lider.
Liderin kanat çırpmaları; arkadakilerin özellikle de en sondaki turnanın hiç kanat çırpmadan havada kalmalarını sağlarmış.
Kanatlarını sürekli ve hızlı çırpmak zorunda kalan en öndeki lider çabuk yorulmuş.
Yorulunca da en arkaya geçerek yerini bir başka lidere bırakırmış.
Böylece hep birlikte hedefe ulaşırlarmış.

xxx

Bizim kuşak Atom bombasını, Hiroşima'yı o korkunç buluttan tanıdı.
Bir de Nazım'ın ölümsüz dizelerinden...
Dün belki de o fotoğrafı hiç görmeyen, o dizeleri hiç okumayan çocukların katladığı turnalar Hiroşima'ya uçtu.
Umarız hiç yorulmazlar;
Allı turnalar bizim ele de varır...

3 Ağustos 2011 Çarşamba

HABERTÜRK YAZILARI- ADAM OLMAK

ADAM OLMAK

"Ben düzen kurdum, O büyük adam oldu"
Gazetecilik refleksiyle gördüğüm bir cenaze ilanının kime ait olduğunu araştırırken karşılaştım bu cümleyle...
İki kardeşin öyküsü;
Anne baba aynı imkanları, daha doğrusu aynı imkansızlıkları tanımışlar;
İkisi birlikte yola çıkmış.
Yıllar sonra küçük kardeş, ağabeyi için böyle söylüyor.

xxx

Gazetedeki cenaze ilanında Türkiye Barolar Birliği kurucuların Avukat Cengiz İlhan'ın ölümü duyuruluyordu.
Attila İlhan'ı şiirlerinden, Çolpan İlhan'ı filmlerinden tanıyorduk.
Meğer bir başka kardeş; Cengiz İlhan da varmış.
Ailenin en az tanınanı; kendi tercihiyle...
Halbuki birlikte yola koyulmuşlar gençlik hayalleriyle.
İkisi de edebiyata meraklı.
Biri şiir yazıyor;
"Cebbaroğlu Mehemmed" şiiri ikincilik ödülü alıyor daha lise öğrencisi iken.
Birinci Cahit Sıtkı Tarancı, üçüncü Fazıl Hüsnü Dağlarca...
Diğeri öykü...
Orhan Veli'nin ‘Yaprak' dergisinde yayınlanıyor.
İstanbul Hukuk'ta birleşiyor yolları...
Ama hayallerin peşinden koşmak var...
Rotayı Paris'e çeviriyorlar birlikte.
"Ama oraya gidince anladım ki bu büyük bir macera diyor" ve ekliyor;
"Birader kaldı, ben döndüm. Okulu bitirip avukatlığa başladım. Para kazanmaya başladım..."
Aile kurup çoluk çocuğa karışmış.
Ama boş durmamış.
İzmir Barosu'nu kurmuş, Barolar Birliği'nin kurucuları arasında yer almış.
Edebiyatla da bağını kesmemiş; öykülere devam etmiş.
Mesleğini bir edebiyatçı gözüyle tanımlamış, "Adliye Koridorlarından İzlenimler" kitabında;
"Avukatlıktan başka hiçbir iş hiçbir meslek bir şey isteme ve isteğinin reddedilmesi üzerine kurulu değildir. Reddedilmek avukatın yaşam biçimidir. Hem de kabaca, açıkça ve yüzüne karşı..."

xxx

Son yıllarda kardeşiyle ilgili anılarını yazmaya başlamış; yayınlandı mı bilmiyorum.
Attila İlhan'ın, "Erken dönerek kendine yazık ettin birader" dediğini anlatıyor.
"Belki de haklıdır bilmiyorum. Ben döndüm düzen kurdum, o büyük adam oldu" diyor.
Bu cümleyi okuyunca yeniden hatırladım, Şair'in yıllarca dilimizden düşürmediğimiz mısralarını;
"Ulan Ankara ben senin oğlun değil miyim..."
Ankara'nın ‘düzen'ini hatırlayınca, "iyi ki de değilmiş" diyesi geliyor insanın.