27 Nisan 2010 Salı

HABERTÜRK YAZILARI- ELGİN'DEN ÖZÜR...

ELGİN'DEN ÖZÜR...

"Ya Devlet Başa Ya Kuzgun Leşe"

‘Taht ve Baht Dörtlemesi'nin üçüncü oyunu...

Orhan Asena'nın Kanuni'nin oğulları Bayezid ile Selim arasındaki taht kavgasını anlattığı ölümsüz eseri...

xxx

Ankara'daki 23 Nisan kutlamalarını "İster asar, ister kesersin" polemiği gölgede bırakınca Başkent'te de sahnelenen, yıllar önce izlediğim bu oyunu hatırladım nedense.

Hürrem Sultan'ın oyunlarını;

İki kardeşin taht savaşını,

Beyazid'in trajedisini...

xxx

23 Nisan seremonisinde geçen kısa diyalog ‘devlet' geleneğinde nereden nereye gelindiğinin de güzel bir özetiydi aslında.

Başbakan'ın koltuğuna oturan çocuğa, "Yetki artık senin. İster asarsın ister kesersin" sözleri çok tartışıldı.

Üzerinde polemikler yapıldı.

Belki de asıl tartışılması, alkışlanması gereken İlköğretim 4. sınıf öğrencisi Elgin Koçubaba'nın sözleriydi:

"Ben üzülerek söylüyorum ki Sayın Başbakanıma katılmıyorum"

"O sizin fikrinizdi"

xxx

Orhan Asena, "Kanuni Sultan Dörtlemesi" adı verilen bu oyunlarında Türk devlet geleneğinin anahtar sözcüklerini veriyordu.

Devlet olmazsa olmazdır.

Devletin yerini hiçbir şey tutmaz.

Devlet düzen yaratıcıdır, yasa koyucudur.

Uğruna kuzgunlara leş olmak bile yeğlenir.

Aynı mantıkla devlet ‘talih'tir...

Kimi zaman ‘talih kuşu' başa konar;

Mutluluk getirir.

Kimi zaman baş götürür...

xxx

Türkler bu mantıkla tarih boyunca sürekli devlet kurarken Batı'da da durum çok farklı değildir.

Özellikle ortaçağda irade ve meşruiyet tanrısaldır.

İktidarın kaynağının tanrısal olmaktan çıkıp halka geçmesi yüz yıllar süren bir mücadele gerektirmiştir.

Meclis'in duvarında yazılı olan "Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir" sözü de Atatürk'ün önderliğindeki Kurtuluş Savaşı'nın eseridir.

İktidarın kaynağının tanrısal değil halk olduğu mücadelesinin Anadolu'daki örneği...

xxx

Binlerce yıllık devlet geleneğinin toplumların belleklerine işlenen kodlarının hemen değişmesini beklemek insanlığın doğasına da aykırı...

Yüzlerce yıldan süzülüp gelen bazı kültürel genlerin değiştirilmesi kolay değil elbette.

Ama küçük Elgin'in sembolik olarak oturduğu koltuğun hakkını veren sözleri, insanlığın ortak değişiminin bizdeki yansımasının, geleceğimizin aydınlık olduğunun da ipuçlarını veriyordu.

xxx

23 Nisan öncesi, gittiğimiz Orhan Cemal Fersoy İlköğretim Okulu'ndaki öğretmenleri, Elgin için ‘radikal' tanımlaması yapıp, "Her ortamda kendini belli eder" diyordu.

Elgin, öğretmenlerinin dediği gibi ne kadar ‘radikal' olduğunu kameralar önünde de gösterdi.

23 Nisan'da "millet egemenliği"nin hakkını verir şekilde cümle kurmaktan çekinmedi:

"Sayın Başbakanım'a katılmıyorum"

Günlük siyasi polemiklere takılıp, Elgin'e hakkını teslim edemediğimiz için özür diliyoruz.

Sanıyoruz öğretmenleri ve ailesi de övgüyü, teşekkürü hak ediyor.

24 Nisan 2010 Cumartesi

HABERTÜRK YAZILARI- HİKMET ŞİMŞEK ANISINA

HİKMET ŞİMŞEK ANISINA...

"23 Nisan kutlu olsun
Övünün büyükler, sevinin küçükler"
Sanıyorum hafızalarımıza kazınan bu marşı anımsamayan yoktur.
Hani zaman zaman 23 Nisan konulu skeçlere de espri malzemesi olan marş.
Bu yıl 23 Nisan törenlerini ekrandan izlemeye çalışırken yine aklıma düştü.
Yine aynı soru:
Biz mi şanslıyız? Şimdiki kuşak mı?

xxxx

40'lı yaşlardaki jenerasyonun bu marşı hemen hatırlamasının galiba iki nedeni var.
Birincisi okullarda sık sık marş öğretilmesi.
Diğeri ise sanırım daha önemli.
Televizyonun tek kanallı olduğu dönemlerdeki, aralarda zaman zaman Cumhuriyet temalı marşların da olduğu kaliteli müzik programları.

xxxx

Kanal sayısı ve iletişim olanaklarının artmasına karşın o programı hazırlayan ve sunan kişiyi hatırlayan var mı acaba?
Cumhuriyet'in ortaya çıkardığı dehalardan biri...
Hikmek Şimşek...
Hani ‘kardelenler' projesi var ya bugün.
Aslında tarihimize ve etrafımıza baktığımızda nice kardelenlerin gelip geçtiğini görürüz.

xxx

İşte Hikmet Şimşek de bunlardan birisiydi.
1924 yılında doğmuş, Siirt Pervari'de.
Hani bugün, devlet niye oralara gitmiyor, hizmet götürmüyor denen yerde.
1946'da Kara Harp Okulundan ayrılıp konservatuara başlamış.
CSO'da şeflik yapmış. Başarıları dikkat çekince yurt dışına gönderilmiş.
1959'da dönmüş tekrar Türkiye'ye.
Bugün gidip de gelmeyenlerimiz var ya. Onlardan değil yani.
Türk müziğine katkısı 25 yıllık CSO şefliği ve öğretmenliği ile sınırlı değil.
Yıllarca silah beyaz tek kanallı televizyonda, "Pazar Konserleri" ile ne renkler canlandırdı.
Bıkmadan, usanmadan, "Bu millet anlamaz, izleyen yok" demeden, çalınacak parçalarla ilgili uzun uzun bilgileri aktarırdı.
13 Ekimde 2001'de yaşama veda etti.
O zaman bugün niye Hikmet Şimşek yazısı?
Televizyonda "23 Nisan kutlu olsun!" marşı çalınıyor.
Birden yokluğunu ve yokluğunun yarattığı etkileri çok ağır şekilde hissettirdi de ondan.

20 Nisan 2010 Salı

HABERTÜRK YAZILARI/ MAHUR BESTE

MAHUR BESTE


Ece Ayhan...
‘Karşı tarih'in yazarı...
Unutulanların, unutturulmak istenenlerin şiire dökülmüş hali...
"Atlasları getirin! Tarih atlaslarını!
En geniş zamanlı bir şiir yazacağız"

xxx

Dün yine bir cenaze vardı Kocatepe avlusunda

Askerler taşıdı kara tabutu...

Komutanlar selamladı top arabasını...

Ölenin arkasından konuşmak töremizde yoktur.

Zaten kendisi de unutmuştu yaşadıklarını, yaşattıklarını.

Belki de unutturmak istemişti.

Uzun yıllardır Alzheimer hastasıydı.

"İnzivai bir hayat sürüyordu..."

Çoğu kişi yaşadığının yaşadığının bile farkında değildi.



xxx

Kaderin cilvesi...

Yediği yemek nefes borusuna kaçmış, solunum yetmezliği sonu olmuştu.

16 gün sonra 38'inci ölüm yıldönümünde anılacak olan ‘Üç Fidan'ın ölüm raporundaki gibi;

‘Boğulma'

Tıpkı, 12 Eylül'den sonra yaşı büyütülerek darağacına çıkarılan Erdal'ın raporundaki gibi;

‘Havasızlık'

xxx



6 Mayıs'ta buluşmanın adresi yine Karşıyaka olacak.

Şiirler okunacak, sloganlar atılacak.

Hiç yüzünü bile görmeyenler kitaplardan, anlatılanlardan tanıdıkları fidanları anacak.

Cebeci sırtlarında ise sessizlik, ağır bir hüzün...



xxxx



6 Mayıs'ta yine, "O Mahur Beste" çalacak...

O kahır günleri aklımıza gelecek;

Deniz'lere ağlayacağız...

Tıpkı Attila İlhan'ın radyodan ‘ağır' haberi duyduktan sonra İzmir Karşıkaya'dan bindiği vapurda, bulanık Deniz'e, simsiyah gökyüzüne bakıp kirpiklerine bulaşan gözyaşlarıyla kaleme aldığı dizelerdeki gibi;

"O Mahur Beste Çalar Müjgan'la Ben Ağlaşırız
Bir Yangın Ormanından Püskürmüş Genç Fidanlardı
Güneşten Işık Yontarlardı Sert Adamlardı
Hoyrattı Gülüşleri Aydınlığı Çalkalardı
Gittiler Akşam Olmadan Ortalık Karardı"

"Simsiyah Bir Teselli" olmadı kalanlara....

xxx

Can Yücel'i anacağız...

O uzun koşunun en güzel yüz metresini koşanlarla birlikte...

"Aşk olsun sana çocuk. AŞK olsun" şarkısı eşliğinde...

Devletsiz, duasız gidenleri...

xxx



Daha nice nice şiirler yazılacak

Karşı tarihi dizelerine dökecek hiç adını duymadığımız şairler.

Kara vicdanlara karşı, ağzında sigara ile son nefesleri izleyenlere karşı vicdanlarının tarihini yazacaklar.

Tarihtir ki yeniden yeniden yazılacak;
"Perşömen kağıtlar okunduğunda, kıvrıktırlar; şiirin ve
kadavranın içi açılmamıştır, insan insanın hiç...." diyerek...

xxx



Aradan bir 38 yıl geçtikten sonra kimse tanımayacak ‘kara tabut'ta gidenleri...

İki kelimeden oluşan aramalara

Belki google hafızası bile yeterli olmayacak.

Unutulmak istenenleri hatırlatmaya....



xxx

Son söz yine "Aşk örgütlenmektir, bir düşünün abiler" diyerek yıllar önce ölümsüzlüğü hak eden Ece Ayhan'dan...

"Nerede kalmıştık? Tarihe ağarken üç ağır yıldız
sürünerek geçiyor bir hükümet kuşu kanatları yoluk"

13 Nisan 2010 Salı

HABERTURK YAZILARI

TABELA KİRLİLİĞİ

Malum, devir ‘Cilalı Taş Devri'
Teknoloji ne kadar gelişirse gelişsin ‘görüntü' hala önemli.
Önemli olan içerik ya da kalite değil;
Nasıl göründüğü, nasıl algılandığı...
İnsanlık asırlar sonra yeniden ‘cila' dönemine geri döndü;
‘Cilalı Taş Devri" gibi ‘İmaj Çağı'

xxx

Herkes ‘satış' için imajını düzeltmeye çalışıyor.
Ortalık imaj' kirliliğine dönüştü.
Örnek mi?
Çıkın dışarıda etrafınıza alıcı gözle bakın.
Her yer tabela...
xxx

Tabela kirliliği sadece Ankara'nın değil, bütün kentlerin sorunu.
Bütün işyerleri sanki daha büyük tabela asarlarsa daha çok iş yapabileceklermiş gibi bir mantık içinde.
"Büyük, en büyük" derken sonuç cadde, bulvar ve sokaklardaki binalar neredeyse tabelalarla donatılmış durumda.
Aslında kimsenin tabelaya bakarak karar verdiği de yok.
Sadece yer tarifi için kullanılıyor.
Adresle bir yeri bulma alışkanlığı neredeyse kalmadı.

xxx

Dün yine Büyükşehir Belediyesi'nden açıklama geldi:
"Tabela vergisinin ilk taksit ödemeleri 30 Nisan Cuma günü sona eriyor."
Aslında ‘tabela vergisi' diye bir kavram da yok
İlan ve reklam vergisinin adı da değişmiş durumda.
Uçan kuştan vergi alma mantığı da olunca belediyeler de tabela kirliliğini önlemek yerine vergi almayı tercih ediyor.
Tabela ne kadar büyükse o kadar çok vergi.
Esnafın diğer vergiler gibi tabela vergisini de zamanında ödeme alışkanlığı var mı bilmem.
Ama Belediye'nin uyarısı sert.
"Ankara genelinde tabela kontrol denetimlerinin artırılarak cadde, bulvar ve meydanlar üzerinde iş yeri olup ta belediyemize müracaat etmemiş esnaf kalmayacaktır..."

xxx
Tabela vergisi sadece tabelalarla sınırlı değil.
Tabelaların yanı sıra cam üzerlerine yapılan yazı, çizgi, resim gibi çıkartma ve giydirmelerin de Belediye Gelirleri Yasası'na göre vergisi ödenmek zorunda.
Araçların üzerindeki reklamlar da vergiye dahil.
Eee, tabelasını asan vergisini öder...
Büyük tabelanın vergisi de büyük olur.

xxx

Bu arada Büyüşehir Belediyesi'nde ‘para' toplayan Mali Hizmetler Daire Başkanlığı Gelir Şube Müdürlüğü'nün yanı sıra başka daireler de var.
"Kent Estetiği Dairesi Başkanlığı gibi..."
Görevi de Belediyenin internet sayfasında şöyle tanımlanıyor:
"Kent içerisinde görüntü kirliliği oluşturan unsurların temizlenmesi bakım ve onarımının yapılması veya ilgili Kurum ve Kuruluşlarla yasa ve yönetmelikler çerçevesinde işbirliği yapılarak görsel kent estetiği oluşturmak..."
Bilmem tabelaların yarattığı görüntü bu dairenin görev alınına giriyor mu?
xxxx

Bu arada farkında mısınız? Başkent'in hala bir amblemi yok.
Eski amblem uzun yıllar süren yargı süreci sonucunda iptal edildi.
Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek de yerel seçimlerin hemen ardından, "15 Haziran'a kadar ünlü sanatçılara yeni amblem hazırlatarak belediye meclisine sunacağını" açıklamıştı.
Eğer Sayın Gökçek, bu açıklamayı yaptığında 2009 Haziran'ını değil, bu yılın Haziran ayını kastettiyse henüz zamanı var demektir.
Ankara kamuoyu gibi biz de merakla bekliyoruz.

6 Nisan 2010 Salı

HABERTÜRK YAZILARI

''DAİRESEL YAŞAM''


Etimolojik sözcüklerde ‘konış'tan türediği yazılıyor.

Uygurcaya kadar dayanıyor.

‘Konşı'

Yani karşılıklı konaklamak...

Bugün büyük kentlerde neredeyse tarihe karışan bir kavram;

‘Komşu'

xxx

Yenimahalle'de yeni bir kampanya başlatıldı
''Komşunu Tanı, Komşunla Tatlı Geçin, Komşunu Terk Etme''
Kısaca ‘3 T'
Üç sihirli sözcük...
Adına ‘daire' denilen apartman katlarına terfi edip;
‘Dairesel yaşam'a geçilmesinden buyana unutulan ilişkiler...
Sizi 30 santimlik bir duvarın ayırdığı;
Kimi zaman seslerini duyup duvarları yumrukladığınız ;
Üst katınızda ise çocukların tepindiği;
Alt katınızdaysa ne bulursa tavana vuran kişi.
Bazen başınız sıkıştığında yardıma koşan,
Kimine göre ise başbelaları...
Ama, ‘daire'nizin sadece 30-40 santim uzağında ...

xxx

İnsanların birbirini sevdiği, hoşgörülü davrandığı, nefret etmediği günler de gördü bu ülke.
Renkli televizyonlarla hayatın ‘renklenmediği' siyah beyaz günlerde herkesin birbirine rahatlıtkla misafir olabildiği,
‘Müsaitseniz annemler size gelecek' dönemleri...
Sokakta ‘yaramazlık' yaparken gördüğü çocuğa ‘bana ne' deyip geçmeden, kendi çocuğu gibi uyaran babacanları...
Aralarından sizi ‘evsahibi yapan kötüsü' çıksa da
Ne zaman derdiniz olsa ilk koşan kişiydi komşular.

xxx

Ne zamanki ‘sıcak' kaloriferli dairelerimize kapandık

İlişkiler de soğumaya başladı.

Camlar pimapen, ‘ses geçirmez'

Balkonlar derseniz cam balkon, rüzgarı keser...

Anne baba işte, oğlan dersanede, kız bilgisayarın başında.

I pot da çıktı, artık müzik setinin sesi de yüksek çıkmıyor.

Herkes kendi dairesinde...

Sohbetler MSN'de...

xxxx

Yeniden komşuluk günlerine dönmek için iş imamlara düştü.

Yeminamalle'de 12 merkezi camide vaaz verilmiş, 178 camide hutbe okutulmuş.

''Ey cemaati müslümin, komşunuzu sevin''

Zaten Hz. Muhammed de komşuyu evin dört tarafındaki 40 ev olarak tanımlamış.

Şaka değil...

''Komşu Güvenliği Projesi'' başladıktan sonra Ümitköy, Çayyolu ve civarında hırsızlık suçları azalmaya başlamış.

Çalışmalar sonucu Yenimahalle'de dilencilik azalmış.

xxx



Bir yandan dairesel yaşamımızda kendimizi izole ederken bir yandan eski komşuluk günlerini özlüyoruz.

Ama asonsör kapısında, merdivenlerde karşılaştığımızda bir merhabayı bile esirgiyoruz.

Yüzler asık, başımız öne eğik.



xxx

Artık unutulsa da en güzel platonik aşkların baş rolundeki kişiydi.
Üzerine şiirler yazılırdı.
Bilmem hatırlayan var mıdır hala ‘Fahriye Abla'yı...
"Ne güzel komşumuzdun sen Fahriye abla"...