HAYAL GİBİ
Bazı rakamlar vardır hayal gibidir.
Örneğin 740 bin nüfuslu Amsterdam yılda 4,2 milyon turiste ev sahipliği yapıyormuş.
Kişi başına 6'ya yakın turist.
Hayal olan bu rakamlar değil tabi. Onlar başarmışlar.
Ankara'nın toplam nüfusu 4 milyon 306 bin kişi.
Bu hesapla Ankara, Amsterdam olsa yılda yaklaşık 24 milyon turist ağırlayacaktı.
Hayal olan bu.
Belki Amsterdam çok abartılı bir örnek.
Bunun yarısı, hatta yarısının yarısı bile 6 milyon eder. Ne yazık ki bu bile hayal.
xxx
Ankara'nın yılda kaç turist ağırladığını biliyor muyuz?
Ankara İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü'nün internetteki sitesine bakın.
Orada hayat 2001 yılında durmuş sanki.
Tek ipucu Esenboğa Havalimanına gelen ve çıkan yabancı sayısıyla ilgili. O da fotoğrafı ne kadar yansıtıyor.
Bu bile tek başına Ankara'nın Amsterdam'ın yarısının yarısı olmasının hayal olduğunu gösteriyor.
Peki, Amsterdam'da olup Ankara'da olmayan ne var?
xxx
Amsterdam'da 50'den fazla müze var. Akla gelebilecek her şeyin müzesi.
Rembrandt, Van Gogh gibi dünyaca ünlü ressamların resimlerini çıplak gözle görebileceğiniz klasik müzelerden laleye, biradan seks müzesine kadar her şeyin müzesi var.
Belki Ankara bir Van Gogh, Rembrandt büyüklüğünde ressamlar yetiştiremedi ama resimlerini bir araya getirip adına müze kurulabilecek üç-dört ressamı bile yok mu?
Tiftik keçisini anlatan bir müzenin olmayışından yakınmak haksızlık mı?
Atatürk'ün Ankara'ya geldiğinde kaldığı, şimdiki Meteoroloji Genel Müdürlüğü binası bile mi müzeye dönüştürülemez?
AOÇ'deki tarihi bira fabrikasının müze yapılması o kadar mı zor?
xxx
Düşünün, sadece gezmek için Ankara'ya gelen bir turist olsanız nerede fotoğraf çektirirsiniz.
Öyle bir fotoğraf ki yıllar sonra Ankara olduğu anlaşılsın.
20 hatta 10 yıl önce Kızılay'da çekilmiş bir fotoğrafa bakarken kaç kişi Kızılay meydanı olduğunu bir çırpıda söyleyebilir?
Oysa bütün dünya kentleri yıllardır korunan meydanlarıyla tanınır.
xxx
Amsterdam'dan devam edelim.
Şehrin amblemi üst üste üç çarpı işareti.
Tarihte yaşadıkları üç büyük felaketi anlatan, akılda kalıcı, basit ve anlamlı bir amblem.
Belediye başkanının dünya görüşünü değil, kentin tarihini anlatıyor.
"Ankara'da müze yok mu?"
Evet var, hem de dünya çapında ama;
Anadolu Medeniyetleri'ni, Mustafa Ayaz Müzesini kaçımız ziyaret etti?
Çünkü Ankara pazarlanmıyor.
xxx
Örnek yine Amsterdam'dan...
"I Amsterdam Card" ismiyle 1-2 gün gibi periyotlarla geçerli kartlarla şehir turiste pazarlanıyor.
Sadece 38 Euroya alınan bu kartla, şehirdeki en önemli müzeler de dahil 20'ye yakın müzeyi başka bir ücret ödemeden gezip, tekneyle şehrin kanallarında tur atıp, birçok restorandan indirimli yararlanıp, tüm toplu taşım araçlarına ücret ödemeden binebiliyorsunuz.
"Ankara Kartı" diye bir kartla tüm Ankara'yı gezmek mümkün müdür?
Galiba şimdilik sadece ‘hayal'
28 Aralık 2010 Salı
25 Aralık 2010 Cumartesi
HABERTÜRK YAZILARI/ NE OLMAK İSTERDİM
NE OLMAK İSTERDİM
Başkent'te yaşıyorsanız daha sık duyarsınız bu klasik cümleyi:
"Sen benim kim olduğumu biliyor musun?"
Ya arkasında ‘devlet' gücü vardır...
Ya da o devlet gücünü kullanan birinin yakınıdır.
Çoğu zaman diyalog sürer gider...
Çünkü karşısındakinin de ‘devlet' gücünü kullanan daha üst makamda olma ihtimali diğer kentlere göre daha yüksektir;
-Peki, sen benim kim olduğumu biliyor musun?...
Otobüste, dolmuşta, herhangi bir kuyrukta, alış veriş yaparken...
Sabahın erken saatlerinden, gecenin yarısına kadar herhangi bir zamanda, herhangi bir yerde...
- Benim kim olduğumu biliyor musun?...
Bu muhabbetin taraflarından biri sıradan bir devlet memuruysa ve "Eeee, söylersen öğreneceğim" gibi şakayla karışık hafif ukalalıkla yanıt verirse sonu genellikle aynı biter:
Sürgün...
xxx
Çok şükür;
Mesleğimden de işimden de memnunum.
Bir aksilik olmazsa bırakmayı da düşünmüyorum.
Ama geçen hafta Resmi Gazete'de yayınlanan bir atama kararnamesinden bu yana zihnim allak bullak...
Adeta kimyam bozuldu.
Neredeyse her caddesinde devlet dairesinin olduğu, sosyal statünün bu kadar çok ‘ezme' aracı olarak kullanıldığı, insanların ceplerinde afili kartvizitler taşıdığı bu kentte başka bir iş yapamaz mıydım?
xxx
"Devlet Destekleri Genel Müdürlüğü'ne...."
Keşke bakmaz olsaydım o Resmi Gazete'ye...
O günden beri hayal kuruyorum.
-Ne iş yapıyorsun?
-Devlet Destekleri Genel Müdürüyüm..
O nasıl bir statüdür öyle...
İçinde hem ‘devlet' var gücü temsil eden;
Hem ‘destek'...
Daha büyük gücü, parayı temsil eden...
Kim ezilmez ki bunun karşısında?...
xxx
Bir de Kurul var...
Devlet Desteklerini İzleme ve Denetleme Kurulu.
Kurulun başkanı yine Devlet Destekleri Genel Müdürü.
Maliye, Sanayi bakanlıkları, DPT, Hazine ve Dış Ticaret müsteşarlıkları, Rekabet Kurumu'ndan birer üye...
xxx
Dedim ya, taktım kafaya...
Kanunlarını falan açıp başladım okumaya....
Kurul üyeleri müşterek kararnameyle atanacak. Kararlarında bağımsız olacak, Aldığı kararlar kesin kabul edilecek. Kurulun sekretarya hizmetleri Devlet Destekleri Genel Müdürlüğünce yürütülecek. Kurul harcamaları, Hazine Müsteşarlığı bütçesinden karşılanacak.
Ne iş mi yapacak?
AB ile anlaşmalara uygun olarak devlet desteklerinin ilke ve prensiplerini belirleyecek, bu desteklerin uygunluğunu inceleyecek, izleyecek, denetleyecek. Uygulama sonuçlarını desteği verenlerden temin ederek Avrupa Komisyonuna ve ilgili mercilere gerekli bildirimleri yapacak.
Kanuna aykırı olduğundan şüphe edilen desteğin durdurulmasına da karar verebilecek.
Adı büyük, görevi büyük...
xxx
Başka ne olabilirdim Başkent'te...
Sağı solu karıştırdım.
Beğendiğim bir görev de Büyükşehir Belediyesi'nden çıktı.
"Kent Estetiği Daire Başkanı"
Genel Müdürlük değil, bir gücü barındırmıyor ama bunun da adı kulağa güzel geliyor.
İnsanın içinin yağı eriyor duyunca, bir hoş oluyor
‘Kent Estetiği"...
Ankara ve estetik
Neler yapılmaz ki...
xxx
Bu makamdakileri tanımıyorum.
Kesinlikle hak ederek, zor yollardan geçerek gelmişlerdir.
En iyisi otur oturduğun yerde...
Başkent'te yaşıyorsanız daha sık duyarsınız bu klasik cümleyi:
"Sen benim kim olduğumu biliyor musun?"
Ya arkasında ‘devlet' gücü vardır...
Ya da o devlet gücünü kullanan birinin yakınıdır.
Çoğu zaman diyalog sürer gider...
Çünkü karşısındakinin de ‘devlet' gücünü kullanan daha üst makamda olma ihtimali diğer kentlere göre daha yüksektir;
-Peki, sen benim kim olduğumu biliyor musun?...
Otobüste, dolmuşta, herhangi bir kuyrukta, alış veriş yaparken...
Sabahın erken saatlerinden, gecenin yarısına kadar herhangi bir zamanda, herhangi bir yerde...
- Benim kim olduğumu biliyor musun?...
Bu muhabbetin taraflarından biri sıradan bir devlet memuruysa ve "Eeee, söylersen öğreneceğim" gibi şakayla karışık hafif ukalalıkla yanıt verirse sonu genellikle aynı biter:
Sürgün...
xxx
Çok şükür;
Mesleğimden de işimden de memnunum.
Bir aksilik olmazsa bırakmayı da düşünmüyorum.
Ama geçen hafta Resmi Gazete'de yayınlanan bir atama kararnamesinden bu yana zihnim allak bullak...
Adeta kimyam bozuldu.
Neredeyse her caddesinde devlet dairesinin olduğu, sosyal statünün bu kadar çok ‘ezme' aracı olarak kullanıldığı, insanların ceplerinde afili kartvizitler taşıdığı bu kentte başka bir iş yapamaz mıydım?
xxx
"Devlet Destekleri Genel Müdürlüğü'ne...."
Keşke bakmaz olsaydım o Resmi Gazete'ye...
O günden beri hayal kuruyorum.
-Ne iş yapıyorsun?
-Devlet Destekleri Genel Müdürüyüm..
O nasıl bir statüdür öyle...
İçinde hem ‘devlet' var gücü temsil eden;
Hem ‘destek'...
Daha büyük gücü, parayı temsil eden...
Kim ezilmez ki bunun karşısında?...
xxx
Bir de Kurul var...
Devlet Desteklerini İzleme ve Denetleme Kurulu.
Kurulun başkanı yine Devlet Destekleri Genel Müdürü.
Maliye, Sanayi bakanlıkları, DPT, Hazine ve Dış Ticaret müsteşarlıkları, Rekabet Kurumu'ndan birer üye...
xxx
Dedim ya, taktım kafaya...
Kanunlarını falan açıp başladım okumaya....
Kurul üyeleri müşterek kararnameyle atanacak. Kararlarında bağımsız olacak, Aldığı kararlar kesin kabul edilecek. Kurulun sekretarya hizmetleri Devlet Destekleri Genel Müdürlüğünce yürütülecek. Kurul harcamaları, Hazine Müsteşarlığı bütçesinden karşılanacak.
Ne iş mi yapacak?
AB ile anlaşmalara uygun olarak devlet desteklerinin ilke ve prensiplerini belirleyecek, bu desteklerin uygunluğunu inceleyecek, izleyecek, denetleyecek. Uygulama sonuçlarını desteği verenlerden temin ederek Avrupa Komisyonuna ve ilgili mercilere gerekli bildirimleri yapacak.
Kanuna aykırı olduğundan şüphe edilen desteğin durdurulmasına da karar verebilecek.
Adı büyük, görevi büyük...
xxx
Başka ne olabilirdim Başkent'te...
Sağı solu karıştırdım.
Beğendiğim bir görev de Büyükşehir Belediyesi'nden çıktı.
"Kent Estetiği Daire Başkanı"
Genel Müdürlük değil, bir gücü barındırmıyor ama bunun da adı kulağa güzel geliyor.
İnsanın içinin yağı eriyor duyunca, bir hoş oluyor
‘Kent Estetiği"...
Ankara ve estetik
Neler yapılmaz ki...
xxx
Bu makamdakileri tanımıyorum.
Kesinlikle hak ederek, zor yollardan geçerek gelmişlerdir.
En iyisi otur oturduğun yerde...
22 Aralık 2010 Çarşamba
HABERTÜRK YAZILARI/ ODUNCULAR SOKAĞI
ODUNCULAR SOKAK
Eski adı Oduncular Sokak'mış...
Sonraları gelişmişliğe ayak uydurmuş, ‘Yakıtçılar Sokak' olmuş.
Hacettepe tren köprüsü ile İncesu deresi arasında sıkışmış kalmış.
Bir tarafında Refik Saydam Hıfzıssıhha Enstitüsü.
Adını bir zamanlar dere üzerindeki köprünün yanındaki odun ve kömür dükkanlarından alan bu sokak artık kimse için bir şey ifade etmiyor.
xxx
Bu daracık sokak herhangi bir Avrupa ülkesinde olsa hemen koruma altına alınırdı.
Ankara'da ise çoktan unutulmuş gitmiş.
Halbuki o dar sokaktan iki unutulmaz isim çıkmış.
Bugün ‘duayen' sıfatıyla anılan iki isim.
Hem de aynı apartmandan.
‘Şerefli Apartmanı'ndan...
xxx
Yakıtçılar Sokak 53 Numara.
Bu adres, 60 yıl kadar önce Türkiye Cumhuriyeti'nin tarihine damgasını vuracak iki kişiye ev sahipliği yapmış.
Süleyman Demirel ve Altan Öymen...
‘Öfkeli Yıllar' adlı kitabında anlatmıştı öyküsünü.
Meslekte 60'ıncı yılını kutlayan ‘Altan Abi' ile önceki akşam, Trilye'de dost sohbetinde bir araya gelme fırsatı bulduk.
Yakıtçılar Sokağı'nı dün gibi hatırlıyordu.
Hatta kitabı yazarken gitmiş, aynı apartmanın önünde yeniden fotoğraf çektirmiş.
Demirel'in kendisiyle özdeşleşen Güniz Sokak'taki evinde de hala kullandığı 427'li telefonun öyküsünü anlatırken, aramızdan erken ayrılan kardeşi Örsan Öymen'i de anmış olduk.
Her gördüğünde sorarmış Demirel;
-"Örsan sizin Sıhhiye'deki evin numarası neydi?"
Örsan Öymen, o yıllarda küçük olduğu için hatırlamıyor, ama Demirel her seferinde söylermiş.
İşin sırrını Altan Abi anlattı:
"Demirel o yıllarda DSİ'de mühendisti. Eve telefon almak çok zordu. Biz taşınırken babama rica etmiş. Babam da telefonu Demirel'e devretmiş. Hafızası çok güçlüdür ama aynı zamanda kendi numarası olduğu için unutmuyor. Örsan da bunu bilmediği için, ‘ya müthiş bir hafızası var, bizim evin numarasını bile biliyor' diye düşünürdü."
xxx
Mesleğimizi yıllarca Altan Öymen'in kurduğu Ajans'ta sürdürdük.
Bizim için işyerinden öte ‘okul' olan ANKA'da...
Siyasete atılınca, üstelik basından sorumlu Devlet Bakanı da olunca ‘ikisi bir arada olmaz' deyip devretmiş çalışanlara.
Tabii ücretsiz.
Devrederken de ‘herkese eşit hisse olursa yönetilemez, birinin sahip çıkması lazım' diyerek hisselerin yüzde 51'ini Müşerref Hekimoğlu'na vermiş.
Çok değil aradan 3-4 yıl geçtikten sonra 12 Eylül darbesi ile milletvekilliği sona erince geri dönmek istemiş.
Ama ‘Müşerref Abla' olmaz demiş.
"Doğrusunu yaptı Müşerref" diyordu:
-"Ben de olsaydım çalışanların kafası karışacaktı, kime patron diye bakacaklardı. Ajans zarar görürdü."
Var mı bugün böyle bir siyasetçi, gazeteci?
xxx
Altan Öymen o yıllardan sonra İstanbullu oldu...
Cumhurbaşkanlığı basın danışmanı Ahmet Sever, Habertürk'ten Muharrem Sarıkaya, Ünsal Ünlü, Vatan'dan Bilal-Semra Çetin'le beraber Altan Abi'yi dinlerken ‘Ankaralı gazeteciler olarak ne çok şey kaybetmişiz İstanbul'a kaptırmakla" diye düşünüyordum.
Ama asıl üzülmemiz gereken Başkent'in hafızasını, kimliğini giderek yitirmesi galiba...
Bir Cumhurbaşkanı, bir genel başkan çıkaran Şerefli Apartmanı da yıkıldıktan sonra...
Eski adı Oduncular Sokak'mış...
Sonraları gelişmişliğe ayak uydurmuş, ‘Yakıtçılar Sokak' olmuş.
Hacettepe tren köprüsü ile İncesu deresi arasında sıkışmış kalmış.
Bir tarafında Refik Saydam Hıfzıssıhha Enstitüsü.
Adını bir zamanlar dere üzerindeki köprünün yanındaki odun ve kömür dükkanlarından alan bu sokak artık kimse için bir şey ifade etmiyor.
xxx
Bu daracık sokak herhangi bir Avrupa ülkesinde olsa hemen koruma altına alınırdı.
Ankara'da ise çoktan unutulmuş gitmiş.
Halbuki o dar sokaktan iki unutulmaz isim çıkmış.
Bugün ‘duayen' sıfatıyla anılan iki isim.
Hem de aynı apartmandan.
‘Şerefli Apartmanı'ndan...
xxx
Yakıtçılar Sokak 53 Numara.
Bu adres, 60 yıl kadar önce Türkiye Cumhuriyeti'nin tarihine damgasını vuracak iki kişiye ev sahipliği yapmış.
Süleyman Demirel ve Altan Öymen...
‘Öfkeli Yıllar' adlı kitabında anlatmıştı öyküsünü.
Meslekte 60'ıncı yılını kutlayan ‘Altan Abi' ile önceki akşam, Trilye'de dost sohbetinde bir araya gelme fırsatı bulduk.
Yakıtçılar Sokağı'nı dün gibi hatırlıyordu.
Hatta kitabı yazarken gitmiş, aynı apartmanın önünde yeniden fotoğraf çektirmiş.
Demirel'in kendisiyle özdeşleşen Güniz Sokak'taki evinde de hala kullandığı 427'li telefonun öyküsünü anlatırken, aramızdan erken ayrılan kardeşi Örsan Öymen'i de anmış olduk.
Her gördüğünde sorarmış Demirel;
-"Örsan sizin Sıhhiye'deki evin numarası neydi?"
Örsan Öymen, o yıllarda küçük olduğu için hatırlamıyor, ama Demirel her seferinde söylermiş.
İşin sırrını Altan Abi anlattı:
"Demirel o yıllarda DSİ'de mühendisti. Eve telefon almak çok zordu. Biz taşınırken babama rica etmiş. Babam da telefonu Demirel'e devretmiş. Hafızası çok güçlüdür ama aynı zamanda kendi numarası olduğu için unutmuyor. Örsan da bunu bilmediği için, ‘ya müthiş bir hafızası var, bizim evin numarasını bile biliyor' diye düşünürdü."
xxx
Mesleğimizi yıllarca Altan Öymen'in kurduğu Ajans'ta sürdürdük.
Bizim için işyerinden öte ‘okul' olan ANKA'da...
Siyasete atılınca, üstelik basından sorumlu Devlet Bakanı da olunca ‘ikisi bir arada olmaz' deyip devretmiş çalışanlara.
Tabii ücretsiz.
Devrederken de ‘herkese eşit hisse olursa yönetilemez, birinin sahip çıkması lazım' diyerek hisselerin yüzde 51'ini Müşerref Hekimoğlu'na vermiş.
Çok değil aradan 3-4 yıl geçtikten sonra 12 Eylül darbesi ile milletvekilliği sona erince geri dönmek istemiş.
Ama ‘Müşerref Abla' olmaz demiş.
"Doğrusunu yaptı Müşerref" diyordu:
-"Ben de olsaydım çalışanların kafası karışacaktı, kime patron diye bakacaklardı. Ajans zarar görürdü."
Var mı bugün böyle bir siyasetçi, gazeteci?
xxx
Altan Öymen o yıllardan sonra İstanbullu oldu...
Cumhurbaşkanlığı basın danışmanı Ahmet Sever, Habertürk'ten Muharrem Sarıkaya, Ünsal Ünlü, Vatan'dan Bilal-Semra Çetin'le beraber Altan Abi'yi dinlerken ‘Ankaralı gazeteciler olarak ne çok şey kaybetmişiz İstanbul'a kaptırmakla" diye düşünüyordum.
Ama asıl üzülmemiz gereken Başkent'in hafızasını, kimliğini giderek yitirmesi galiba...
Bir Cumhurbaşkanı, bir genel başkan çıkaran Şerefli Apartmanı da yıkıldıktan sonra...
18 Aralık 2010 Cumartesi
HABERTÜRK YAZILARI/ KURULTAYLAR KENTİ
KURULTAYLAR KENTİ
Günlerdir kurultay haberleriyle yatıp kalkıyoruz.
Çarşaf mı, blok liste mi?
Kimler aday, kimler liste dışı...
xxx
Nihayet bir kurultay daha bitti.
Soruların büyük bölümü yanıtını buldu;
Sırada yeni yeni sorular:
Bu kadroyla bir şey yapılabilir mi?...
Ankara siyasetin başkenti olunca kurultaylar sık sık gündemimize geliyor.
Dün 15'inci olağanüstü kurultayını yapan CHP'nin kurultay tarihi Ankara dışında bir kongre ile başlıyor.
CHP, Sivas Kongresi'ni birinci kurultay olarak kabul ediyor.
4 Eylül 1919'da, Kurtuluş mücadelesinin, Türkiye Cumhuriyeti'nin temellerinin atıldığı Sivas Kongresi, CHP'nin kuruluşun miladı olarak benimseniyor.
Kuruluş tarihi de Cumhuriyetinin ilanının öncesine rastlıyor.
Kurtuluş Savaşını örgütleyen ve yürüten "Anadolu ve Rumeli Müdafa-i Hukuk Cemiyeti" 9 Eylül 1923'te kurulan ‘Halk Fırkası'na katılıyor, kuruluş dilekçesi 11 Eylül 1923'te İçişleri Bakanlığı'na veriliyor.
İkincisi ise 15 Ekim 1927'de Atatürk'ün 'Nutuk'u okuduğu Kurultay .
xxx
Kimileri için parti kongreleri, Başkent'ın ‘sıkıcılığının" göstergesi olsa da kurultaylar tarihi Türkiye'nin siyasi tarihidir aynı zamanda...
Ülkenin fotoğrafı çekilir;
Özeleştiri yapılır, hedefler konur...
Bazıları için ‘liste yarışı', ‘yönetime girme fırsatı' olsa da
Ülkenin geleceği belirlenir...
Kimileri için salonlar şov arenası, kavga mekanı, curcuna, demeç fırsatı olsa da kongreler, asıl büyük yarışa hazırlıktır, seçim provasıdır.
xxx
Dün CHP Kurultayını izlerken geçmişteki kongreleri hatırlamaya çalıştım.
Kesin sayı çıkarmak mümkün değil.
Özal'a suikast düzenlenen tarihi kongre, İnönü-Baykal yarışlarına sahne olan SHP kongreleri, ANAP'ta Akbulut sürprizi, Hasan Celal Güzel'in tek başına savaşı, kürsüde rahmetli Mustafa Taşar ile Namık Kemal Zeybek'in yumruklaşması, CHP-SHP birleşme kurultayları, Baykal'ın Ricky Martin'in şarkısı eşliğinde sahneye inişi, Özal'ın Cem Karaca ile sahne şovu, Alpaslan Türkeş'in Nazım'dan şiir okumaları, Necmettin Erbakan'ın saatler süren konuşmaları, Fazilet'teki gelenekçi-yenilikçi kavgaları, Kürt partilerinden birinde Türk Bayrağının yere atılması, MHP'di "illegaliteye çekiliyoruz" restleşmeleri...
Kiminin evsahibi Atatürk Kapalı Spor Salonu, kimisi Selim Sırrı Tarcan, son yıllarda ASKİ Kapalı Spor Salonu...
Son 25 yılın fotoğrafı...
xxx
Hele ilk kongre...
Ankara'da izlediğim kongre sayısını unutsam da ilkini unutmam mümkün değil.
Özallı yıllar...
1983'te tek başına iktidara gelmiş;
Fırtına gibi esiyordu.
Alınan kararlardan ülkenin başı dönmüştü.
Dört eğilimi bir araya getirmişti.
Ama ilk kongresi dört eğilimin kıyasıya yarışına sahne oluyordu.
Mehmet Keçeciler, Mustafa Taşar, Halil Şıvgın kongrenin baş aktörleriydi.
Salon ekipler savaşına sahne olurken kavga bambaşka bir nedenle çıktı.
Korumalar gazetecilere saldırmaya başladı.
Kimimizin fotoğraf makinesi kırıldı, kimimizin burnu kanadı.
Sonunda gazeteciler birlik olup salonu terk etti.
Özal gelip özür dileyip gönül alıncaya kadar da girmediler.
xxx
Her ne kadar kurultaylar kenti olsa da modern bir kongre merkezi bulunmayan Başkent'te Ankara Arena da ilk sınavından başarıyla çıktı.
Kimisi ‘Bunun için de Ankara'ya gidilmez ki" dese de Başkent'te kongre izlemek bir ayrıcalıktır.
Günlerdir kurultay haberleriyle yatıp kalkıyoruz.
Çarşaf mı, blok liste mi?
Kimler aday, kimler liste dışı...
xxx
Nihayet bir kurultay daha bitti.
Soruların büyük bölümü yanıtını buldu;
Sırada yeni yeni sorular:
Bu kadroyla bir şey yapılabilir mi?...
Ankara siyasetin başkenti olunca kurultaylar sık sık gündemimize geliyor.
Dün 15'inci olağanüstü kurultayını yapan CHP'nin kurultay tarihi Ankara dışında bir kongre ile başlıyor.
CHP, Sivas Kongresi'ni birinci kurultay olarak kabul ediyor.
4 Eylül 1919'da, Kurtuluş mücadelesinin, Türkiye Cumhuriyeti'nin temellerinin atıldığı Sivas Kongresi, CHP'nin kuruluşun miladı olarak benimseniyor.
Kuruluş tarihi de Cumhuriyetinin ilanının öncesine rastlıyor.
Kurtuluş Savaşını örgütleyen ve yürüten "Anadolu ve Rumeli Müdafa-i Hukuk Cemiyeti" 9 Eylül 1923'te kurulan ‘Halk Fırkası'na katılıyor, kuruluş dilekçesi 11 Eylül 1923'te İçişleri Bakanlığı'na veriliyor.
İkincisi ise 15 Ekim 1927'de Atatürk'ün 'Nutuk'u okuduğu Kurultay .
xxx
Kimileri için parti kongreleri, Başkent'ın ‘sıkıcılığının" göstergesi olsa da kurultaylar tarihi Türkiye'nin siyasi tarihidir aynı zamanda...
Ülkenin fotoğrafı çekilir;
Özeleştiri yapılır, hedefler konur...
Bazıları için ‘liste yarışı', ‘yönetime girme fırsatı' olsa da
Ülkenin geleceği belirlenir...
Kimileri için salonlar şov arenası, kavga mekanı, curcuna, demeç fırsatı olsa da kongreler, asıl büyük yarışa hazırlıktır, seçim provasıdır.
xxx
Dün CHP Kurultayını izlerken geçmişteki kongreleri hatırlamaya çalıştım.
Kesin sayı çıkarmak mümkün değil.
Özal'a suikast düzenlenen tarihi kongre, İnönü-Baykal yarışlarına sahne olan SHP kongreleri, ANAP'ta Akbulut sürprizi, Hasan Celal Güzel'in tek başına savaşı, kürsüde rahmetli Mustafa Taşar ile Namık Kemal Zeybek'in yumruklaşması, CHP-SHP birleşme kurultayları, Baykal'ın Ricky Martin'in şarkısı eşliğinde sahneye inişi, Özal'ın Cem Karaca ile sahne şovu, Alpaslan Türkeş'in Nazım'dan şiir okumaları, Necmettin Erbakan'ın saatler süren konuşmaları, Fazilet'teki gelenekçi-yenilikçi kavgaları, Kürt partilerinden birinde Türk Bayrağının yere atılması, MHP'di "illegaliteye çekiliyoruz" restleşmeleri...
Kiminin evsahibi Atatürk Kapalı Spor Salonu, kimisi Selim Sırrı Tarcan, son yıllarda ASKİ Kapalı Spor Salonu...
Son 25 yılın fotoğrafı...
xxx
Hele ilk kongre...
Ankara'da izlediğim kongre sayısını unutsam da ilkini unutmam mümkün değil.
Özallı yıllar...
1983'te tek başına iktidara gelmiş;
Fırtına gibi esiyordu.
Alınan kararlardan ülkenin başı dönmüştü.
Dört eğilimi bir araya getirmişti.
Ama ilk kongresi dört eğilimin kıyasıya yarışına sahne oluyordu.
Mehmet Keçeciler, Mustafa Taşar, Halil Şıvgın kongrenin baş aktörleriydi.
Salon ekipler savaşına sahne olurken kavga bambaşka bir nedenle çıktı.
Korumalar gazetecilere saldırmaya başladı.
Kimimizin fotoğraf makinesi kırıldı, kimimizin burnu kanadı.
Sonunda gazeteciler birlik olup salonu terk etti.
Özal gelip özür dileyip gönül alıncaya kadar da girmediler.
xxx
Her ne kadar kurultaylar kenti olsa da modern bir kongre merkezi bulunmayan Başkent'te Ankara Arena da ilk sınavından başarıyla çıktı.
Kimisi ‘Bunun için de Ankara'ya gidilmez ki" dese de Başkent'te kongre izlemek bir ayrıcalıktır.
15 Aralık 2010 Çarşamba
HABERTÜRK YAZILARI/ CİNNET VAKTİ
CİNNET VAKTİ
Bazen insan gördüklerine, duyduklarına, okuduklarına inanamıyor.
Son üç beş gündür, yaşananlara, tartışmalara bakın;
Sanki ‘Ankara için cinnet vakti'...
xxx
İlk haber kimilerine göre Başkent'in ‘zengin gettosu Çayyolu'ndan;
Polis lüks bir lokantaya girmiş.
Aileleriyle birlikte yemek yiyen çocukların kimliklerini toplamış, sonra ‘tutanak' karşılığı anne babalarına teslim etmiş.
Gerekçe; içkili yerlere 18 yaşından küçükler, yanlarında aileleri de olsa giremezmiş.
Yasalarda, yönetmeliklerde varmış...
Yasa, yönetmelik, nizammane 1930'lardan kalmış;
"Bar, kafeşantan ve meyhanelere yanlarında veli ve vasileri olsa bile 18 yaşından aşağı küçüklerin girmelerini polis meneder..."
Dili bile 1930 kafası...
8 yıl önce AB'ye uyum için değiştirilmiş, ama galiba kimsenin aklına bile gelmemiş;
Kafaların, mantığın değişmediği, polisin gidip ailelerin yanlarından çocuklarını toplayabileceği...
Bazılarının savunması daha vahim;
"Ankara'da sık sık böyle kontrol yapılıyor, zengin semtinde yapılınca herkes ayağa kalktı..."
Demek ki Metin Feyzioğlu Ankara Baro başkanlığına seçilmese; tesadüfen o gün o lokantada olmasa sürüp gidecek;
Kimse de yadırgamayacak, itiraz etmeyecek.
xxx
Neyse ki siyasetçilerimiz olaya el koydu;
Her gün bir demeç, bir açıklama.
Belki yakında yasaya el atılır, AB'ye uygun hale getirilir.
Tıpkı 8-9 yıl önce Tunceli'de sırf bir birahanede çalışıyor diye üniversiteli kızların gözaltına alınması gibi.
Belki de bu kez ‘AB'ye uygun hale getiriliyor' görüntüsüyle yine geriye gidilmez.
xxx
Bir başka haber Tunalı Hilmi'den;
Hani bir zamanlar Ankara'nın Champs Elysées'i olacak hayali kurulan caddesinden...
Bırakın Şanzelize olmayı, eski günlerini mumla arayan caddeden...
Birileri, "Biz belediyeden geliyoruz, süsleri kaldırın" demiş.
Üç gün süre vermişler, kaldırmayanı ceza ile tehdit etmişler.
Yılbaşı heyecanına kapılıp dükkanlarının önlerindeki ağaçları süslemeye kalkanların hevesleri kursağında kalmış.
Araştırınca gelen ‘densiz'lerin Büyükşehir Belediyesi'nden olmadığı anlaşıldı.
Ama kim oldukları meçhul...
Referandum öncesi Ankara sokaklarına slogan yazanları MOBESE kameralarından bulup ceza kesenler, herhalde Belediye adına sahte denetim yapanları bulup kamuoyu önünde rezil ederler...
xxx
Yılbaşı turizmi belli başlı bütün dünya kentleri için büyük bir gelir kapısı haline geldi.
Londra Trafalgar, Paris Champs Elysées ve Zafer Takı, Moskova Kızıl Meydan, Berlin Branderburg Meydanı...
Günler öncesinden ışıl ışıl hale getirildi.
Fotoğraflar, her görene ‘gel gel' dedirtiyor...
Ankara'yı ise gece çıkıp dolaşın isterseniz.
Yılbaşına sayılı günler kaldı ama büyük alış veriş merkezleri, Tunalı'da birkaç mağaza, Çayyolu'nda bazı mekanlar dışında neredeyse her yer karanlık;
İnsanları birazcık olsa neşelendiren, yaşama sevinci katan, günlük sıkıntılarını unutturan görüntü var mı?
‘Gri kent' imajının yerleşmesi için her şey yapılıyor.
Üzerine de kısır tartışmalar...
Sanki "Ankara için cinnet vakti..."
Bazen insan gördüklerine, duyduklarına, okuduklarına inanamıyor.
Son üç beş gündür, yaşananlara, tartışmalara bakın;
Sanki ‘Ankara için cinnet vakti'...
xxx
İlk haber kimilerine göre Başkent'in ‘zengin gettosu Çayyolu'ndan;
Polis lüks bir lokantaya girmiş.
Aileleriyle birlikte yemek yiyen çocukların kimliklerini toplamış, sonra ‘tutanak' karşılığı anne babalarına teslim etmiş.
Gerekçe; içkili yerlere 18 yaşından küçükler, yanlarında aileleri de olsa giremezmiş.
Yasalarda, yönetmeliklerde varmış...
Yasa, yönetmelik, nizammane 1930'lardan kalmış;
"Bar, kafeşantan ve meyhanelere yanlarında veli ve vasileri olsa bile 18 yaşından aşağı küçüklerin girmelerini polis meneder..."
Dili bile 1930 kafası...
8 yıl önce AB'ye uyum için değiştirilmiş, ama galiba kimsenin aklına bile gelmemiş;
Kafaların, mantığın değişmediği, polisin gidip ailelerin yanlarından çocuklarını toplayabileceği...
Bazılarının savunması daha vahim;
"Ankara'da sık sık böyle kontrol yapılıyor, zengin semtinde yapılınca herkes ayağa kalktı..."
Demek ki Metin Feyzioğlu Ankara Baro başkanlığına seçilmese; tesadüfen o gün o lokantada olmasa sürüp gidecek;
Kimse de yadırgamayacak, itiraz etmeyecek.
xxx
Neyse ki siyasetçilerimiz olaya el koydu;
Her gün bir demeç, bir açıklama.
Belki yakında yasaya el atılır, AB'ye uygun hale getirilir.
Tıpkı 8-9 yıl önce Tunceli'de sırf bir birahanede çalışıyor diye üniversiteli kızların gözaltına alınması gibi.
Belki de bu kez ‘AB'ye uygun hale getiriliyor' görüntüsüyle yine geriye gidilmez.
xxx
Bir başka haber Tunalı Hilmi'den;
Hani bir zamanlar Ankara'nın Champs Elysées'i olacak hayali kurulan caddesinden...
Bırakın Şanzelize olmayı, eski günlerini mumla arayan caddeden...
Birileri, "Biz belediyeden geliyoruz, süsleri kaldırın" demiş.
Üç gün süre vermişler, kaldırmayanı ceza ile tehdit etmişler.
Yılbaşı heyecanına kapılıp dükkanlarının önlerindeki ağaçları süslemeye kalkanların hevesleri kursağında kalmış.
Araştırınca gelen ‘densiz'lerin Büyükşehir Belediyesi'nden olmadığı anlaşıldı.
Ama kim oldukları meçhul...
Referandum öncesi Ankara sokaklarına slogan yazanları MOBESE kameralarından bulup ceza kesenler, herhalde Belediye adına sahte denetim yapanları bulup kamuoyu önünde rezil ederler...
xxx
Yılbaşı turizmi belli başlı bütün dünya kentleri için büyük bir gelir kapısı haline geldi.
Londra Trafalgar, Paris Champs Elysées ve Zafer Takı, Moskova Kızıl Meydan, Berlin Branderburg Meydanı...
Günler öncesinden ışıl ışıl hale getirildi.
Fotoğraflar, her görene ‘gel gel' dedirtiyor...
Ankara'yı ise gece çıkıp dolaşın isterseniz.
Yılbaşına sayılı günler kaldı ama büyük alış veriş merkezleri, Tunalı'da birkaç mağaza, Çayyolu'nda bazı mekanlar dışında neredeyse her yer karanlık;
İnsanları birazcık olsa neşelendiren, yaşama sevinci katan, günlük sıkıntılarını unutturan görüntü var mı?
‘Gri kent' imajının yerleşmesi için her şey yapılıyor.
Üzerine de kısır tartışmalar...
Sanki "Ankara için cinnet vakti..."
12 Aralık 2010 Pazar
HABERTÜRK YAZILARI/ MEMLEKETİMDEN İNSAN MANZARALARI
MEMLEKETİMDEN İNSAN MANZARALARI
Sahnenin ortasında bir masa.
Masada bir adam...
Bir buçuk saat boyunca alıp götürüyor sizi, yıllar öncesine.
Haydarpaşa'ya, Hereke'ye, İzmit'e, Ankara'ya, Çankırı'ya...
Ve çokça cezaevine...
Oysa sahnenin ortasında tek başına...
xxx
‘Memleketimden İnsan Manzaraları' bitmez tükenmez bir mecra...
Kim bilir kaç sanatçıya ilham verdi...
Kaç tablo, kaç heykel yapıldı;
Kaç şarkı bestelendi üstüne...
Daha bestelenecek?
xxx
Rüştü Asyalı.
Çocukluğumuzun "Keloğlan, keleş oğlanı"
Gençliğimizin ‘Nazım sesi'...
Sahnenin ortasında tek başına...
Boynunda kırmızı kaşkolu
Yerinden bile kalkmadan, kostüm bile değiştirmeden kılıktan kılığa giriyor
Bir buçuk saat boyunca şiiri oynuyor, piyano eşliğinde.
Kimi zaman Haydarpaşa Garında bir gazeteci, kimi zaman trende bir mahkum ve jandarma veya yemekli vagondaki yeni zengin ...
Kimi zaman Memetçik memet...
Sadece ses tonu ve mimikleri değişiyor.
Yeri geliyor, Moskova yakınlarında asılan Partizan;
Yeri geliyor Moskova Radyosundan yükselen senfoni...
xxx
Nihat Asyalı zor bir işi başarmış...
Nazım'ın 5 kitaplık başyapıtından, 20 bin dizesi arasından 11 ‘öykü' çıkarmış.
Cem İdiz, Nazım'ın müziğini yorumlamış; yetmemiş piyanonun başına geçip sahnede yerini almış.
xxx
Önceki akşam galası vardı "Memleketimden İnsan Manzaraları'ndan 11 tablo"nun...
Bir türlü tiyatro sahnesi olmasına alışamadığımız;
Bizim yaştakilerin nostaljik Akün Sinemasında.
Bir buçuk saat boyunca ışıklar 11 ayrı tabloyu aydınlattı;
Cem İdiz piyanosuyla bir Nazım resitali verdi.
Artık sesi Nazım'la özdeşleşen Rüştü Asyalı, okudu, oynadı, şarkılar söyledi Nazım'dan.
xxx
Bir şiir dinletisi değil '11 tablo.'
Bir resital hiç değil.
Nazım'ın gözünden bir Anadolu yolculuğu...
Sadece müzikle, sadece ışıkla, bir dil ustasının, Rüştü Asyalı'nın sesiyle 1940'ların dünyasına bir yolculuk...
İki bölümlük oyun bittiğinde darmadağın olmuştuk.
Ankara'ya düştüğünde yolları kapatan ilk karı;
Etrafı kaplayan sisi düşünecek hal kalmamıştı.
Meclis'teki kavgalı HSYK görüşmelerini;
CHP'deki ‘çarşaf mı blok mu' tartışmalarını çoktan unutmuş;
Çankırı Cezaevindeki ‘peder' vardı aklımızda;
Halil Ustanın karşısındaki, parmağını prese ezdiren 13 yaşındaki işçi Kerim.
Ve Dümelli Memet;
Harmanını, iki bebesini komşuya koyup, sürekli yarma çorbası içmekten bağırsağı düğümlenen karısını hastaneye getiren, doktora "bir sarı hap" için yalvaran; ameliyattan sonra da iyileşmeyeceğini anlayarak hastanede bırakıp, ağlaya ağlaya köyüne dönen Dümelli Memet...
Bir kez daha fark ediyorduk
70 yıl geçse de değişmiyordu insan manzaraları...
Sahnenin ortasında bir masa.
Masada bir adam...
Bir buçuk saat boyunca alıp götürüyor sizi, yıllar öncesine.
Haydarpaşa'ya, Hereke'ye, İzmit'e, Ankara'ya, Çankırı'ya...
Ve çokça cezaevine...
Oysa sahnenin ortasında tek başına...
xxx
‘Memleketimden İnsan Manzaraları' bitmez tükenmez bir mecra...
Kim bilir kaç sanatçıya ilham verdi...
Kaç tablo, kaç heykel yapıldı;
Kaç şarkı bestelendi üstüne...
Daha bestelenecek?
xxx
Rüştü Asyalı.
Çocukluğumuzun "Keloğlan, keleş oğlanı"
Gençliğimizin ‘Nazım sesi'...
Sahnenin ortasında tek başına...
Boynunda kırmızı kaşkolu
Yerinden bile kalkmadan, kostüm bile değiştirmeden kılıktan kılığa giriyor
Bir buçuk saat boyunca şiiri oynuyor, piyano eşliğinde.
Kimi zaman Haydarpaşa Garında bir gazeteci, kimi zaman trende bir mahkum ve jandarma veya yemekli vagondaki yeni zengin ...
Kimi zaman Memetçik memet...
Sadece ses tonu ve mimikleri değişiyor.
Yeri geliyor, Moskova yakınlarında asılan Partizan;
Yeri geliyor Moskova Radyosundan yükselen senfoni...
xxx
Nihat Asyalı zor bir işi başarmış...
Nazım'ın 5 kitaplık başyapıtından, 20 bin dizesi arasından 11 ‘öykü' çıkarmış.
Cem İdiz, Nazım'ın müziğini yorumlamış; yetmemiş piyanonun başına geçip sahnede yerini almış.
xxx
Önceki akşam galası vardı "Memleketimden İnsan Manzaraları'ndan 11 tablo"nun...
Bir türlü tiyatro sahnesi olmasına alışamadığımız;
Bizim yaştakilerin nostaljik Akün Sinemasında.
Bir buçuk saat boyunca ışıklar 11 ayrı tabloyu aydınlattı;
Cem İdiz piyanosuyla bir Nazım resitali verdi.
Artık sesi Nazım'la özdeşleşen Rüştü Asyalı, okudu, oynadı, şarkılar söyledi Nazım'dan.
xxx
Bir şiir dinletisi değil '11 tablo.'
Bir resital hiç değil.
Nazım'ın gözünden bir Anadolu yolculuğu...
Sadece müzikle, sadece ışıkla, bir dil ustasının, Rüştü Asyalı'nın sesiyle 1940'ların dünyasına bir yolculuk...
İki bölümlük oyun bittiğinde darmadağın olmuştuk.
Ankara'ya düştüğünde yolları kapatan ilk karı;
Etrafı kaplayan sisi düşünecek hal kalmamıştı.
Meclis'teki kavgalı HSYK görüşmelerini;
CHP'deki ‘çarşaf mı blok mu' tartışmalarını çoktan unutmuş;
Çankırı Cezaevindeki ‘peder' vardı aklımızda;
Halil Ustanın karşısındaki, parmağını prese ezdiren 13 yaşındaki işçi Kerim.
Ve Dümelli Memet;
Harmanını, iki bebesini komşuya koyup, sürekli yarma çorbası içmekten bağırsağı düğümlenen karısını hastaneye getiren, doktora "bir sarı hap" için yalvaran; ameliyattan sonra da iyileşmeyeceğini anlayarak hastanede bırakıp, ağlaya ağlaya köyüne dönen Dümelli Memet...
Bir kez daha fark ediyorduk
70 yıl geçse de değişmiyordu insan manzaraları...
8 Aralık 2010 Çarşamba
HABERTÜRK YAZILARI/ KÜF KOKULU KİTAPLAR
KÜF KOKULU KİTAPLAR
O kadar güzel oyunlar sahnelendi ki;
Kanlı Nigar, Bir Delinin Hatıra Defteri...
Hangi birini sayayım.
Hiç birine gitmedim, gidemedim.
O kokudan korktum.
Yıllardır peşimi bırakmayan küf kokusundan...
xxx
İrfan Şahinbaş sahnesinden söz ediyorum.
Macunköy'de, toptancıların arasında kalan, yolunu bilenlerin bulabildiği tiyatrodan...
Hani Devlet Tiyatrolarının servis kaldırdığı sahneden...
Yıllardır gitmeye korktuğum, ‘ölüm kokusu'ndan çekindiğim tiyatrodan...
xxx
1991-92'li yıllar...
12 Eylül darbesinin üzerinden 10 yıldan fazla geçmiş;
O dönemin ağır havası bir nebze olsun dağılmıştı.
Başkent'te biraz olsun demokrasi rüzgârları esiyordu.
Kültür Bakanlığı'ndan aradılar;
"OSTİM'de bir depoyu görmeye" çağırıyorlardı.
Dönemin Kültür Bakanı Fikri Sağlar ile birlikte.
Depoda ne vardı bilmiyorduk; ama garanti veriyorlardı.
"Gelin pişman olmazsınız, böylesini görmediniz"
xxx
Gerçekten de öylesini görmemiş, duymamıştık.
Kapılar açıldığında gözlerimize de burnumuza da inanamıyorduk.
Bir hangar dolusu kitap...
Üst üste yığılmış; binlerce...
Damgalanmış, kilit altında.
Sanki kitap cezaevi gibi...
xxx
12 Eylül döneminde bir kısmı kütüphanelerden toplanan, bir kısmı polisin ‘suç' diye el koyduğu binlerce kitap depoya hapsedilmişti.
Yıllarca havasızlıktan, rutubetten, çatıdan akan yağmurdan küflenmiş;
Bazıları çürümüş...
Elimize aldıkça sayfaları dağılıyor, karıştırdıkça küf kokusu artıyordu
Sanki ölümün kokusu geliyordu burnumuza.
Dayanmak mümkün değildi.
xxx
Depoyu bulan Sağlar, kızgınlığını gizleyemiyor;
Kitapları hapseden zihniyeti lanetliyordu.
Geleceğe yönelik umutlardan, özgürlükten bahsediyordu kameralara;
"Yasakların yasaklandığını" söylüyordu,
Kitap yığınına elimi daldırdım;
İlk çıkan geçmişin izlerini taşıyordu.
‘Asker postalı'
Hangi asker neden bulduysa, nasıl yakaladıysa üzerine basmış, kocaman bir ayak izi çıkmıştı kapağına.
Adına bile bakamadım, içini karıştıramadım.
‘Yerine' bırakamadım, öylece kaldı elimde...
Şaşkınlığımı, dalgınlığımı Fikri Bey dağıttı;
Elimden alıp, birkaç satır yazıp imzalayarak geri uzattı.
xxx
O günden sonra yıllarca kitaplara hapishane olan o hangarlar yeniden düzenlendi.
İrfan Şahinbaş, Orhan Asena sahnesi oldu...
Ama gidemedim, korktum;
O kitapların ölüm kokusu yüzünden güzelim oyunları kaçırdım.
Küflenmiş hayata isyan edercesine...
xxx
O kitap hala kütüphanemde en değerli kitaplar arasında duruyor.
Ama bu günlerde gelen bir haberden sonra o küf kokusu dağıldı sanki.
Yıllar önce bir Kültür Bakanı tarafından ‘cezaevinden kurtarılan', üzerinde ‘yasak' damgası bulunan Mem û Zîn, 20 yıl kadar sonra bir başka Kültür Bakanı, Ertuğrul Günay tarafından yeniden bastırıldı.
Kütüphanemdeki küf kokulu Mem û Zîn, yeni mürekkep kokulu Mem û Zîn'i bekliyor.
O kadar güzel oyunlar sahnelendi ki;
Kanlı Nigar, Bir Delinin Hatıra Defteri...
Hangi birini sayayım.
Hiç birine gitmedim, gidemedim.
O kokudan korktum.
Yıllardır peşimi bırakmayan küf kokusundan...
xxx
İrfan Şahinbaş sahnesinden söz ediyorum.
Macunköy'de, toptancıların arasında kalan, yolunu bilenlerin bulabildiği tiyatrodan...
Hani Devlet Tiyatrolarının servis kaldırdığı sahneden...
Yıllardır gitmeye korktuğum, ‘ölüm kokusu'ndan çekindiğim tiyatrodan...
xxx
1991-92'li yıllar...
12 Eylül darbesinin üzerinden 10 yıldan fazla geçmiş;
O dönemin ağır havası bir nebze olsun dağılmıştı.
Başkent'te biraz olsun demokrasi rüzgârları esiyordu.
Kültür Bakanlığı'ndan aradılar;
"OSTİM'de bir depoyu görmeye" çağırıyorlardı.
Dönemin Kültür Bakanı Fikri Sağlar ile birlikte.
Depoda ne vardı bilmiyorduk; ama garanti veriyorlardı.
"Gelin pişman olmazsınız, böylesini görmediniz"
xxx
Gerçekten de öylesini görmemiş, duymamıştık.
Kapılar açıldığında gözlerimize de burnumuza da inanamıyorduk.
Bir hangar dolusu kitap...
Üst üste yığılmış; binlerce...
Damgalanmış, kilit altında.
Sanki kitap cezaevi gibi...
xxx
12 Eylül döneminde bir kısmı kütüphanelerden toplanan, bir kısmı polisin ‘suç' diye el koyduğu binlerce kitap depoya hapsedilmişti.
Yıllarca havasızlıktan, rutubetten, çatıdan akan yağmurdan küflenmiş;
Bazıları çürümüş...
Elimize aldıkça sayfaları dağılıyor, karıştırdıkça küf kokusu artıyordu
Sanki ölümün kokusu geliyordu burnumuza.
Dayanmak mümkün değildi.
xxx
Depoyu bulan Sağlar, kızgınlığını gizleyemiyor;
Kitapları hapseden zihniyeti lanetliyordu.
Geleceğe yönelik umutlardan, özgürlükten bahsediyordu kameralara;
"Yasakların yasaklandığını" söylüyordu,
Kitap yığınına elimi daldırdım;
İlk çıkan geçmişin izlerini taşıyordu.
‘Asker postalı'
Hangi asker neden bulduysa, nasıl yakaladıysa üzerine basmış, kocaman bir ayak izi çıkmıştı kapağına.
Adına bile bakamadım, içini karıştıramadım.
‘Yerine' bırakamadım, öylece kaldı elimde...
Şaşkınlığımı, dalgınlığımı Fikri Bey dağıttı;
Elimden alıp, birkaç satır yazıp imzalayarak geri uzattı.
xxx
O günden sonra yıllarca kitaplara hapishane olan o hangarlar yeniden düzenlendi.
İrfan Şahinbaş, Orhan Asena sahnesi oldu...
Ama gidemedim, korktum;
O kitapların ölüm kokusu yüzünden güzelim oyunları kaçırdım.
Küflenmiş hayata isyan edercesine...
xxx
O kitap hala kütüphanemde en değerli kitaplar arasında duruyor.
Ama bu günlerde gelen bir haberden sonra o küf kokusu dağıldı sanki.
Yıllar önce bir Kültür Bakanı tarafından ‘cezaevinden kurtarılan', üzerinde ‘yasak' damgası bulunan Mem û Zîn, 20 yıl kadar sonra bir başka Kültür Bakanı, Ertuğrul Günay tarafından yeniden bastırıldı.
Kütüphanemdeki küf kokulu Mem û Zîn, yeni mürekkep kokulu Mem û Zîn'i bekliyor.
4 Aralık 2010 Cumartesi
HABERTÜRK YAZILARI/ KARANFİL SOKAK
KARANFİL SOKAK
Bir filmin tanıtımında şöyle deniyormuş;
"İstanbul'a gidip, Ankara'ya döneni gördün mü hiç?"
Filmi izlemedim, hangisi bilmiyorum.
İzlemeyi de düşünmüyorum.
Nedense günlerdir bu sorunun yanıtını aramaktan adını bile bilmediğim filmden soğudum.
xxx
İstanbul, İzmir, Çanakkale, Antalya, Zonguldak ....
Deniz insanlarını tutamayan sadece denizin olmayışı mı?
Şairler, ressamlar, yazarlar;
Öğretim üyeleri, gazeteciler, bankacılar
Sadece deniz olmadığı için mi kaçar Ankara'dan
Denizi olan illerden sadece siyaset için mi gelinir Başkent'e...
xxx
Geçen gün sabah toplantısında Konur'un Karanfil'in yeni halini konuşurken bir şiir okudu Muharrem Sarıkaya;
Can Yücel'den...
Çoğumuzun ilk kez duyduğu;
"Buket diye bahçeli bir meyhane vardı,
Yenişehir'de
Yıkıldı çoktan GİMA var şimdi yerinde
Kenarı küpelerle çevrili o küçücük havuzun
Yamacında bir masa
Cahit Ağabey'le otururduk yaz gecelerinde
Fıskiyenin serpintisiyle sırılsıklamdı muşamba
Zaten Cahit'in gözleri daim yaşlı
"Şunu siliver" derse garsona
Ne Cahit kaldı, ne Buket, ne fıskiye
Yine bu bahar öğlesinde
Fıskiyenin üstündeki o kırmızı top gibi –ister kalpten olsun, isterse-
Hop hop ediyor ya yüreğim bidüziye"
xxx
Karanfil'in yeni halini gördünüz mü bilmiyorum.
Çankaya Belediyesi aylar süren çabayla yeniledi.
Doğrusu çok da güzel oldu.
Yakında heykelleri de gelince daha da güzel olacak
Herhalde en çok da sevinen görme özürlülerdir.
Yollara rahat yürüyebilmeleri için kabartmalar döşendi.
Döşendi döşenmesine de bırakın görme engellilerin o kabartmaları bulmasını, görenlerin bile görmesi, hatta yürümesi bile mümkün değil.
Çoktan işportacı terörüne yenildi o güzelim sokak.
Tenteler yıkıldı;
Eski ‘cafekondu'lar yerlerine çekildi.
Ama ne mümkün bir cafede oturup sohbet etmek.
xxx
Can Yücel'in yüreğini hop hop ettiren ‘Buket Meyhanesi' ile tanışamadım.
Neyse ki, ‘Devlet benim rakıma ne karışıyor' dediği Mülkiyeliler kurtuldu.
Kim istemezdi Can Yücel'in Cahit Sıtkı Tarancı ile oturduğu masada öğle rakılarını yudumlamayı...
Kim hayal etmez Set Kafe'de Attila İlhan'ı; Göksu'da Cemal Süreyya'yı...
Orhan Veli, ‘Olmaz ki böyle de yatılmaz ki' dediği dizeleri hangi evde yazdı?
Barış Manço, o meşhur ‘bir çift kol düğmesi'ni Tunalı Hilmi'de hangi Ankaralı genç kızdan hediye aldı...
Karpiç, eski Ankara Palas, Kürdün Meyhanesi, Üç Nal çoktan sararmış fotoğraflarda kayboldu.
Ya Sanatsevenler?
Nerede öğleden başlayan rakı sohbetleri, paneller, şiir geceleri, konferanslar...
‘Yakındır' demeye korkuyoruz Çalıkuşu'ndan, Kumsal'dan, Tavukçu'dan bahsederken...
xxx
İşte Meclis'teki yasa;
Merkez Bankası, SPK'sı, BDDK'sı...
Hepsi bir torbaya dolduruldu İstanbul'a taşınıyor.
Farkında olan, sesi çıkan, itiraz eden var mı?
xxx
Heykellerine ‘tüküren', ‘su perileri'ni, tablolarını ‘muzır' bulup depoya kaldıran;
Sanatına, sanatçısına sahip çıkamayan;
Kurumlarının torbaya doldurulmasına ses çıkmayan bu ‘boşvermişlik' oldukça daha çok misafir barındırır bu kent.
Giden dönmez...
Bir filmin tanıtımında şöyle deniyormuş;
"İstanbul'a gidip, Ankara'ya döneni gördün mü hiç?"
Filmi izlemedim, hangisi bilmiyorum.
İzlemeyi de düşünmüyorum.
Nedense günlerdir bu sorunun yanıtını aramaktan adını bile bilmediğim filmden soğudum.
xxx
İstanbul, İzmir, Çanakkale, Antalya, Zonguldak ....
Deniz insanlarını tutamayan sadece denizin olmayışı mı?
Şairler, ressamlar, yazarlar;
Öğretim üyeleri, gazeteciler, bankacılar
Sadece deniz olmadığı için mi kaçar Ankara'dan
Denizi olan illerden sadece siyaset için mi gelinir Başkent'e...
xxx
Geçen gün sabah toplantısında Konur'un Karanfil'in yeni halini konuşurken bir şiir okudu Muharrem Sarıkaya;
Can Yücel'den...
Çoğumuzun ilk kez duyduğu;
"Buket diye bahçeli bir meyhane vardı,
Yenişehir'de
Yıkıldı çoktan GİMA var şimdi yerinde
Kenarı küpelerle çevrili o küçücük havuzun
Yamacında bir masa
Cahit Ağabey'le otururduk yaz gecelerinde
Fıskiyenin serpintisiyle sırılsıklamdı muşamba
Zaten Cahit'in gözleri daim yaşlı
"Şunu siliver" derse garsona
Ne Cahit kaldı, ne Buket, ne fıskiye
Yine bu bahar öğlesinde
Fıskiyenin üstündeki o kırmızı top gibi –ister kalpten olsun, isterse-
Hop hop ediyor ya yüreğim bidüziye"
xxx
Karanfil'in yeni halini gördünüz mü bilmiyorum.
Çankaya Belediyesi aylar süren çabayla yeniledi.
Doğrusu çok da güzel oldu.
Yakında heykelleri de gelince daha da güzel olacak
Herhalde en çok da sevinen görme özürlülerdir.
Yollara rahat yürüyebilmeleri için kabartmalar döşendi.
Döşendi döşenmesine de bırakın görme engellilerin o kabartmaları bulmasını, görenlerin bile görmesi, hatta yürümesi bile mümkün değil.
Çoktan işportacı terörüne yenildi o güzelim sokak.
Tenteler yıkıldı;
Eski ‘cafekondu'lar yerlerine çekildi.
Ama ne mümkün bir cafede oturup sohbet etmek.
xxx
Can Yücel'in yüreğini hop hop ettiren ‘Buket Meyhanesi' ile tanışamadım.
Neyse ki, ‘Devlet benim rakıma ne karışıyor' dediği Mülkiyeliler kurtuldu.
Kim istemezdi Can Yücel'in Cahit Sıtkı Tarancı ile oturduğu masada öğle rakılarını yudumlamayı...
Kim hayal etmez Set Kafe'de Attila İlhan'ı; Göksu'da Cemal Süreyya'yı...
Orhan Veli, ‘Olmaz ki böyle de yatılmaz ki' dediği dizeleri hangi evde yazdı?
Barış Manço, o meşhur ‘bir çift kol düğmesi'ni Tunalı Hilmi'de hangi Ankaralı genç kızdan hediye aldı...
Karpiç, eski Ankara Palas, Kürdün Meyhanesi, Üç Nal çoktan sararmış fotoğraflarda kayboldu.
Ya Sanatsevenler?
Nerede öğleden başlayan rakı sohbetleri, paneller, şiir geceleri, konferanslar...
‘Yakındır' demeye korkuyoruz Çalıkuşu'ndan, Kumsal'dan, Tavukçu'dan bahsederken...
xxx
İşte Meclis'teki yasa;
Merkez Bankası, SPK'sı, BDDK'sı...
Hepsi bir torbaya dolduruldu İstanbul'a taşınıyor.
Farkında olan, sesi çıkan, itiraz eden var mı?
xxx
Heykellerine ‘tüküren', ‘su perileri'ni, tablolarını ‘muzır' bulup depoya kaldıran;
Sanatına, sanatçısına sahip çıkamayan;
Kurumlarının torbaya doldurulmasına ses çıkmayan bu ‘boşvermişlik' oldukça daha çok misafir barındırır bu kent.
Giden dönmez...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)