23 Eylül 2014 Salı

Hepimiz ‘aynen’ miyiz?


Bugünlerde ben mi fazla takıntılı oldum, yoksa hemen herkes mi aynı sözcüğü kullanıyor bilmiyorum.
Kendimi, belirli kelimeleri kodlayıp telefonları dinlemeye, mailleri izlemeye alan koca kulaklar gibi hissetmeye başladım.
Birisi ‘aynen’ dediği an ister istemez başımı çevirip bakıyorum.
Galiba tedaviye ihtiyacım var.
Televizyonlarda anlı şanlı profesörler sözde tartışıyor;
En çok kullandıkları kelime ‘aynen’...
Her şeyin uzmanı ‘düşünce’ kuruluşlarının, her şeye maydanoz elemanları çıkmış ekranlara bir yerlere mektup yazıyor;
En çok kullandıkları kelime ‘aynen’…
İki genç oturmuş –kadın erkek fark etmez- arkadaşlarını çekiştiriyor, yine ‘aynen’…
Otobüste, dolmuşta, parkta, cafelerde sohbetlerin ortak noktası ‘aynen’...
Herkes mi aynı düşünür oldu, hiç kimsenin farklı bir görüşü mü yok ya da farklı görüşünü seslendirmeye cesareti mi bilinmez ama  ‘aynen’ler havada uçuşuyor.
Hiç kimse karşısındakine “pardon”, deyip “ama” deyip itiraz etmiyor, “aynen” deyip bitiriyor.
Kim bilir, belki de “yeter artık, sus”un gizli anlamı olsa da ‘aynen’nden sonra devam ediyor sohbetler…
Sadece muhabbetlerde kalsa iyi;
Yazı dilimize girdi sonunda.
Zaten bozuk Türkçeli,yanlış imlâlı iki üç satırdan ibaret facebook, 140 karakterden ibaret twitter yazılarımıza yorum gecikmiyor:
Aynen…”
Türk Dil Kurumu’na soruyorum, “Aynen ne demek” diye…
Arapça kökenliymiş, “a'ynen yazılırmış,Olduğu gibi, hiçbir değişiklik olmadan, aynıyla” demekmiş,
Altına da Elif Şafak’tan alıntı yapmışlar:
“Benimki de ne yapsın, ne gördüyse aynen sürdürüyor."
Dayanamayıp, her şeyi bilen Google hazretlerine soruyorum:
Hepimiz aynen miyiz?”
Yanıtını sevgili arkadaşım Elif Key veriyor.
O da zamanında yazmış, diken.com.tr’de…
Aynen’in askerleriyiz” diye, fazla söze gerek bırakmamış:
Aynen beş harflik bir çukur ve biz artık kendimizi ifade etmek için hiç zahmet etmiyoruz. Nasılsa aynen var. Bir de aynen’in kardeşleri: Dev, net, aşırı, kesin
Başka söze gerek var mı?

Aynen yani

15 Eylül 2014 Pazartesi

DEVLETİN KAYIP ŞİFRELERİ


Yazıyı baştan sona okumaya zamanı olmayanlar ya da sıkılacaklar için baştan söyleyelim.
Kayıp olan devletin kasasının şifreleri…
Üstelik bu kadar da değil, anahtarı da kayıp…

Öyküyü baştan alırsak;
Ulus’ta, Ankara Valiliği’nin hemen yanında, Cumhuriyetin sembol yapılarından bir bina var.
Taş bir yapı.
Cumhuriyetin kurulmasından hemen sonra, 1925 yılında yapılmış ve yıllarca Başbakanlık olarak kullanılmış.
İsmet, İnönü, Adnan Menderes dahil çok sayıda Başbakana ev sahipliği yapmış.
Kızılay’daki Başbakanlık binası yapılınca da Maliye’ye devredilmiş.
Bizim gazeteciliğe başladığımız 80’li yıllarda Maliye Bakanlığı olarak kullanılıyordu, mesleğimiz elden alındığında ise dönemde ise Gümrük ve Ticaret Bakanlığı’na ev sahipliği yapıyordu.
Bugün görevden alındığı için “üzüldüğü”nü söyleyen Hayati Yazıcı (ki üzülmekte halkı, çünkü Recep Tayyip Erdoğan’ın yıllarca avukatlığını yaptı, kendisini ceza almaktan kurtardı, yasağının kaldırılması için uğraştı. Yıllar sonra kabine dışında kalmayı içine sindiremedi tabii…) ise Bakanlığın başında bulunuyor ve merhum Başbakan Adnan Menderes’ten kalma telefonu kullanmakla övünüyordu.
Hayati Yazıcı, o günlerde çalıştığımız gazetede ziyarete gelince o tarihi binayı hatırlatıp, “Devletin kasasının üzerinde oturuyorsunuz, biliyor musunuz” diye sorduğumda çok şaşırmıştı.
Tarihi binanın bodrumunda Türkiye Cumhuriyeti’nin devasa boyutlardaki ilk kasasının bulunduğundan haberi yoktu.
Hemen bürokratlarını aradı;
Doğruydu, evet, binanın bodrumunda devletin kasası vardı.
Benim derdim ise kasayı görmekti.
Kendisinden söz aldık, kasayı beraber açacak, içini beraber dolaşacaktık
Aradan bir süre geçti, ses soluk çıkmayınca Basın Müşavirini aradık, yanıtı şaşırtıcıydı:
-Abi, Bakan bey söz verdi, sözünde duracak ama ciddi bir engel var.
-Hayırdır, ne engeli?
-Abi, ne olur yazma ama kasanın anahtarını bulamıyorlar, anahtarı bulsalar bile kasanın şifresini bilen yok. Bakan bey talimat verdi, araştırılıyor. Bulunur bulunmaz sana haber vereceğiz.
Basın müşaviri arkadaşla bu muhabbetten kısa süre sonra ben gazeteden atılma onuruna eriştim.
Zaten bakanlık da bir süre sonra Eskişehir Yolu üzerindeki yeni binasına taşındı.
Yeni binayı önünden geçerken görüyorum. İçi nasıldır bilmiyorum ama son teknoloji ürünü diyorlar.
Son teknoloji ürünü bina nasıl oluyor, benim kafam almıyor ama mimarisinin Ulus’taki tarihi bina ile yan yana konursa iç açıcı olmadığı kesin.
O tarihi eski bina ise yabancı devlet adamlarının ziyaretinde kullanılmak üzere ‘gösterişli’ bir konukevine dönüştürülecekmiş.
“Tadilat başladı” diye yazmıştı bir ara matbuat…
Kasa ne oldu, anahtarı bulundu mu, şifresi öğrenildi mi?
Bilemiyorum ama bizim öykünün meşhur fıkraya dönüştüğü kesin.
-Ağaç nerede?
-Balta kesti -Balta nerede?
-Suya düştü
-Su nerede?
-İnek içti
-İnek nerede?
-Dağa kaçtı
-Dağ nerede?
–Yandı, bitti kül oldu.