Ankara’da senaryolar bitmez…
Hemen her olayda bir senaryo üretilir.
Siyasetçisinden gazetecisine, bürokratından akademisyene her duruma uygun bir senaryo mutlaka hazırdır…
xxx
Adeta bir Senaryo Üretim Merkezi gibi çalışan Başkent’te sözcük anlamıyla bir film senaryosu maalesef yazılmaz.
Hele Ankara’da çekilen film sayısı ise parmakla gösterilecek kadar az.
Belki bunda Türk sinema sektörünün merkezinin İstanbul kaynaklı olmasının da payı var…
Ama sonuç değişmiyor.
Dün internette kısa bir araştırma yaptık.
Ankara’da çekilen bir iki filme ancak rastladık.
“Uçurtmayı Vurmasınlar”
Onda da büyük bölümü Ulucanlar cezaevi ve cezaevi aracının penceresinden görünebildiği kadar…
“Cumhurbaşkanı Öteki Türkiye’de” ve “Silah Beyaz” filmlerine Ankara ev sahipliği yapmış.
‘Vizontele Tuba’nın bir bölümü Ankara’da geçiyor.
Yabancı yapım olarak sadece “Büyük Yolculuk’a rastladık.
Bir Fransız filmi;
Bazı sahneleri Ankara’da…
xxx
Son dönemde de izleyicileri ekran başına bağlayan televizyon dizilerinde de durum farklı değil.
Ankara’nın ev sahipliği yaptığı az sayıdaki dizinin büyük bölümünün altında TRT imzası var.
Belki de TRT Genel Müdürlüğü’nün merkezinin Ankara olmasının faydası…
xxx
Devlet Bakanı Zafer Çağlayan’la birlikte önceki hafta gittiğimiz Şikago, bir film nedeniyle şimdiden ilgi odağı olmuştu.
Transformers 3 filmi için Şikago sokakları adeta bir film setine dönüştürülmüştü.
Gece gündüz trafik aksamasına, insanlar yolları sürekli değişmesine rağmen şikayetçi değildi.
Çekimlerin yapıldığı cadde adeta bir harabe görüntüsü altında,
Sürekli patlamalar, yüzlerce set işçisi…
Çevrede ise bizim gibi çekimleri izleyen yüzlerce yerli yabancı meraklı…
Film daha çekim aşamasında ilgi odağı olmuştu.
İlk iki film için milyonlarca izleyici sinema salonlarına akın etmişti.
Kaç kez gösterilirse gösterilsin televizyonlar için hala reyting kaynağıydı.
Dünyanın en çok tanınan kentlerinin başında gelen Şikago, bu fırsatı kaçırmamıştı.
Belediye, filmin Şikago’da çekilmesi için yapımcı firmaya 6 milyon dolar gibi ciddi bir destek vermiş;
Gelecek yıl gösterime girecek filmi izleyenleri Şikago’ya çekmek için iyi bir fırsat olarak görmüştü…
xxx
Film setinin yanında fotoğraf çektirirken hayıflananların başında Bakan Çağlayan vardı:
''Göreceksiniz bu filmin ürünleri de burada satışa çıkacak. Büyük gelir elde edilecek. Gelseler de keşke İstanbul'da, Ankara'da çekseler. Türk filmlerini tanıtabilirsek, Türkiye'yi tanıtabiliriz. Kanaatlerini değiştiririz. Hala bizi Ortadoğu ülkesi sanıyorlar.”
xxxx
Belki ülkeyi yönetenlerin kısır çekişmeleri, ‘evet- hayır’ kampanyalarını bitirip bunlara kafa yorması;
Kenti yönetenlerin panayır gibi festivaller düzenlemekten, alt- üst geçitlerle övünmeyi bırakıp kent estetiğine daha fazla önem vermesi, insanları çeken meydanlar yapmasının vakti çoktan geçiyor.
En önemlisi, bunların bir sorun olarak görülmesi gerekiyor.
31 Temmuz 2010 Cumartesi
27 Temmuz 2010 Salı
HABERTÜRK YAZILARI/ İNSANLA YAŞAMAK
İNSANLA YAŞAMAK
Dünyanın en ünlü caddesi...
Yıllarca izlediğimiz filmler sayesinde çok tanıdık;
Vitrinlerde en hit markalar...
Yerler tertemiz, tek bir çöp bile yok
xx
Devlet Bakanı Zafer Çağlayan ile birlikte ABD'deyiz.
Dünyaya sinemayı armağan eden şehirde; Los Angeles caddelerini turluyoruz.
Şan, şöhret, birbirinden güzel, geniş bahçeli villalar, dünya çapında alışveriş....
Hemen hemen bütün sinema yıldızların yaşadığı bu şehri tanımaya çalışıyoruz dar zamanda.
‘Turist' değil, ‘gezgin' olmak derdindeyiz.
Bir film platosu sanki;
Ya da bilgisayar oyunu...
Her şey yerli yerinde ve düzenli...
Satışa sunulmuş, vitrinde sergilenen bir ‘ürün' gibi.
Ama bir eksik var.
Caddeler, sokaklar bomboş...
Alabildiğine uzanan kaldırımda yürüyen sadece biz varız...
Dostum Mehmet Çetingüleç ile birbirimize bakıyoruz, biraz şaşkın.
İnsansız bir kent sanki...
Caddeler ise lüks otomobil galerileri gibi...
xxx
Ne zaman yabancı bir kente gitsem sokaklarda insanların yüzüne bakarım.
Mutlu mu, gülümsüyor mu, gergin mi?
Sakin sakin mi yürüyor, koşturuyor mu, telaşlı mı?
İnsanların yüz hatlarından o ülkenin sosyolojisini anlamaya çalışırım kendimce.
Ama Los Angeles sokakları böyle bir fikir vermekten çok uzak...
Kendini korumaya almış bir kent...
Milyonlarca dolara malolan evler yüksek duvarlarla tamamen güvenlik çemberleri altında...
Herkes kendi gettolarını oluşturmuş, steril bir yaşam...
İnsanlar kendi yarattıkları, yabancıları almadıkları küçük dünyalarında...
xxx
Sinema teknolojisi sayesinde rüyaları süsleyen bu kentte dolaşırken Kızılay'ı özlüyorum bir anda...
Sürekli bir kalabalık, sürekli bir keşmekeş.
Birine çarpmadan yürümenin mümkün olmadığı bir hengame.
Çığlık çığlığa seyyar satıcılar.
Güvenpark'ın önünden hiç ayrılmayan çevik kuvvet polisleri;
Çıldırtan bir trafik,
Ve korna sesleri.
xxx
Los Angeles gecelerini görme şansımız olmadı.
Belki geceyi iyi yaşayan bir kent...
Ama sokaklarında gezenin olmadığı, herşeyin bir saat gibi tıkır tıkır işlediği, hiçbir riskin bulunmadığı, insan sesinin duyulmadığı bir kentte yaşamak galiba çok zor.
Dünyanın en ünlü caddesi...
Yıllarca izlediğimiz filmler sayesinde çok tanıdık;
Vitrinlerde en hit markalar...
Yerler tertemiz, tek bir çöp bile yok
xx
Devlet Bakanı Zafer Çağlayan ile birlikte ABD'deyiz.
Dünyaya sinemayı armağan eden şehirde; Los Angeles caddelerini turluyoruz.
Şan, şöhret, birbirinden güzel, geniş bahçeli villalar, dünya çapında alışveriş....
Hemen hemen bütün sinema yıldızların yaşadığı bu şehri tanımaya çalışıyoruz dar zamanda.
‘Turist' değil, ‘gezgin' olmak derdindeyiz.
Bir film platosu sanki;
Ya da bilgisayar oyunu...
Her şey yerli yerinde ve düzenli...
Satışa sunulmuş, vitrinde sergilenen bir ‘ürün' gibi.
Ama bir eksik var.
Caddeler, sokaklar bomboş...
Alabildiğine uzanan kaldırımda yürüyen sadece biz varız...
Dostum Mehmet Çetingüleç ile birbirimize bakıyoruz, biraz şaşkın.
İnsansız bir kent sanki...
Caddeler ise lüks otomobil galerileri gibi...
xxx
Ne zaman yabancı bir kente gitsem sokaklarda insanların yüzüne bakarım.
Mutlu mu, gülümsüyor mu, gergin mi?
Sakin sakin mi yürüyor, koşturuyor mu, telaşlı mı?
İnsanların yüz hatlarından o ülkenin sosyolojisini anlamaya çalışırım kendimce.
Ama Los Angeles sokakları böyle bir fikir vermekten çok uzak...
Kendini korumaya almış bir kent...
Milyonlarca dolara malolan evler yüksek duvarlarla tamamen güvenlik çemberleri altında...
Herkes kendi gettolarını oluşturmuş, steril bir yaşam...
İnsanlar kendi yarattıkları, yabancıları almadıkları küçük dünyalarında...
xxx
Sinema teknolojisi sayesinde rüyaları süsleyen bu kentte dolaşırken Kızılay'ı özlüyorum bir anda...
Sürekli bir kalabalık, sürekli bir keşmekeş.
Birine çarpmadan yürümenin mümkün olmadığı bir hengame.
Çığlık çığlığa seyyar satıcılar.
Güvenpark'ın önünden hiç ayrılmayan çevik kuvvet polisleri;
Çıldırtan bir trafik,
Ve korna sesleri.
xxx
Los Angeles gecelerini görme şansımız olmadı.
Belki geceyi iyi yaşayan bir kent...
Ama sokaklarında gezenin olmadığı, herşeyin bir saat gibi tıkır tıkır işlediği, hiçbir riskin bulunmadığı, insan sesinin duyulmadığı bir kentte yaşamak galiba çok zor.
HABERTÜRK YAZILARI/GÖKDELENİN 10 KATI
GÖKDELENİN 10 KATI
Bir hafta zorunlu bir ayrılık oldu...
Zorunlu, ama verimli bir ayrılık;
Bir o kadar da keyifli.
xxx
Devlet Bakanı Zafer Çağlayan ile birlikte hızlı bir ABD turu yaptık.
Toplam 40 saatlik bir uçak yolculuğu; beş günde dört eyalet...
Bakan Çağlayan, ABD ile ‘stratejik ortaklık' ilişkisinin ticarete de yansıması, Türkiye'nin ABD'nin ithalatından hiç olmazsa yüzde bir pay alması için geçen hafta boyunca kimi bulduysa konuştu...
Beraberinde giden işadamları ABD'deki muhatapları ile görüşmeler yaptı...
Biz ise gezdiğimiz kentlere bir başka gözle bakıp hayıflandık.
xxx
Şikago, Los Angeles, Houston, Atlanta...
New York'ta ise sadece havaalanı.
Her biri sadece kent değil...
Dünya çapında bir marka.
xxx
Hızlı bir tur olsa da farkı fark etmemek, hayran kalmamak, hayıflanmamak mümkün değil.
Bazısında hava çok sıcak, bazısında ise çok nemli;
Ama hepsi tertemiz, planlı, gelişmiş ve yeşil...
En önemlisi, 72 milletten milyonlarca insanın yaşadığı, neredeyse dünyadaki dillerin tümünün konuşulduğu kentlerde yaşam 24 saat durmaksızın sürüyor.
xxx
ABD'nin ‘marka' şehirlerinin gelenleri hayran bırakan farkını sadece ülkenin zenginliğe bağlamamak gerekmiyor.
Nedenini anlatmak için de Şikago'da yeni yapılan bir gökdelenin ilk 10 katının otopark olarak ayrıldığını söylememiz sanırım yeterli.
Özellikle de Çağlayan'ın heyetinde bulunan bir işadamının "10 katı otopark" cümlesini duyunca verdiği şu tepki de herşeyi anlatmaya yetiyor:
"Bu gökdeleni bizim belediye başkanlarımız yapsaydı, herhalde en değerli bu katları otopark yapmazdı..."
Yetmedi, bir başkası, daha 5 yıllık geçmişi olan Söğütözü'ndeki yeni binaları, yolları, plansızlığı hatırlatıp hayıflanarak sözü tamamladı:
"Bizim başkanlar buraları görmüyor değiller. Onlar da biliyor. Ama mantık değişmiyor..."
xxx
Yine de tüm planlamaya, tüm zenginliğe karşın trafik sıkışıklığı galiba insanlığın kendi yarattığı ve çözemeyeceği sorun olarak bütün dünyada kendini göstermeye devam edecek.
Bir hafta zorunlu bir ayrılık oldu...
Zorunlu, ama verimli bir ayrılık;
Bir o kadar da keyifli.
xxx
Devlet Bakanı Zafer Çağlayan ile birlikte hızlı bir ABD turu yaptık.
Toplam 40 saatlik bir uçak yolculuğu; beş günde dört eyalet...
Bakan Çağlayan, ABD ile ‘stratejik ortaklık' ilişkisinin ticarete de yansıması, Türkiye'nin ABD'nin ithalatından hiç olmazsa yüzde bir pay alması için geçen hafta boyunca kimi bulduysa konuştu...
Beraberinde giden işadamları ABD'deki muhatapları ile görüşmeler yaptı...
Biz ise gezdiğimiz kentlere bir başka gözle bakıp hayıflandık.
xxx
Şikago, Los Angeles, Houston, Atlanta...
New York'ta ise sadece havaalanı.
Her biri sadece kent değil...
Dünya çapında bir marka.
xxx
Hızlı bir tur olsa da farkı fark etmemek, hayran kalmamak, hayıflanmamak mümkün değil.
Bazısında hava çok sıcak, bazısında ise çok nemli;
Ama hepsi tertemiz, planlı, gelişmiş ve yeşil...
En önemlisi, 72 milletten milyonlarca insanın yaşadığı, neredeyse dünyadaki dillerin tümünün konuşulduğu kentlerde yaşam 24 saat durmaksızın sürüyor.
xxx
ABD'nin ‘marka' şehirlerinin gelenleri hayran bırakan farkını sadece ülkenin zenginliğe bağlamamak gerekmiyor.
Nedenini anlatmak için de Şikago'da yeni yapılan bir gökdelenin ilk 10 katının otopark olarak ayrıldığını söylememiz sanırım yeterli.
Özellikle de Çağlayan'ın heyetinde bulunan bir işadamının "10 katı otopark" cümlesini duyunca verdiği şu tepki de herşeyi anlatmaya yetiyor:
"Bu gökdeleni bizim belediye başkanlarımız yapsaydı, herhalde en değerli bu katları otopark yapmazdı..."
Yetmedi, bir başkası, daha 5 yıllık geçmişi olan Söğütözü'ndeki yeni binaları, yolları, plansızlığı hatırlatıp hayıflanarak sözü tamamladı:
"Bizim başkanlar buraları görmüyor değiller. Onlar da biliyor. Ama mantık değişmiyor..."
xxx
Yine de tüm planlamaya, tüm zenginliğe karşın trafik sıkışıklığı galiba insanlığın kendi yarattığı ve çözemeyeceği sorun olarak bütün dünyada kendini göstermeye devam edecek.
13 Temmuz 2010 Salı
HABERTÜRK YAZILARI/ GECENİN ÖTEKİ YÜZÜ
İnsan bir konseri kaçırdığına bu kadar mı pişman olur?
Hele hele 20 küsur yıl önceki, yüz binlerce insanının arasında olduğu Hipodrom konserleri hala kulaklarında ise…
O coşkuyu hala rüyalarında görüyorsa…
Siyasetçilerin günlük demeçleri arasında, günün hay huyu yüzünden, dostların arasında Türkü ziyafetini kaçırmışsa…
xxx
Aslında Ali uyarmıştı…
Ali Taş…
Benim için ‘Erken uyarı sistemi’
Nerede kaçırılmaması gereken bir konser var, izlenmesi gereken bir oyun, bir film var; mutlaka günler öncesinden haberi olur
Bir paratoner gibi bilgileri kendisine çeker;
Mutlaka da uyarır; “Aman kaçırma…”
Bu kez de öyle oldu.
Ama insanı günlük yaşatan işimiz yine ıska geçmemize yol açtı.
xxxx
1980’lerin sonu, 90’ların başında Başkent’te çok güzel bir gelenek yerleşmeye başlamıştı.
O zamanki adıyla hipodromda, bugünkü Atatürk Kültür Merkezinde yaz aylarında açık hava konserleri olurdu, Büyükşehir’in öncülüğünde.
Şimdi ‘Festival’ düzenlenen, İbrahim Tatlıses’in konser verdiği yerde.
Kimler gelmedi ki?
Joan Baez, Zülfü Livaneli, Arif Sağ…
Şimdi rakam abartılı geliyor ama 500 bin kişilik dinleyici toplanırdı…
Taa İstanbul’daki üniversitelerden arkadaşlarla buluşulurdu…
Sonradan CSO da dahil oldu; birkaç yıl yeni sezonun ilk konserlerini bu alanında verdi.
Kısacası Ankara, bu açıkhava etkinliğini çok sevmişti.
xxx
Sonra, ne olduysa, bu tür konserlere rastlanmaz oldu.
Artık açıkhava konserleri, açılış şenliklerinin parçası haline geldi, fon müziğine dönüştü.
Oysa o konserler “gecenin öteki yüzü”ydü;
CSO konser salonunun yerini bilmeyenlerin,
Joan Baez’i konser salonlarında izlemeye parası olmayanların yüzü.
Aydınlık yüzü…
Konser de gerçekti, izleyenler de.
Müzik, dans, konser salonu adı altındaki fanuslardan çıkmış, bizim aramıza girmişti.
Ekonomik, sosyal ayrımcılık yapmadan herkes aynı gökyüzünün altında aynı müzikten kendince sesler üretiyordu.
Dileyen kenarlara çekilip çimenlere oturup sadece müziğin tadını çıkarıyor; İsteyen sahnenin önüne kadar gidip, sanatçılarla tek vücut olup sanki konseri kendisi veriyordu.
İnsanların “öteki yüzü” geceye karışıyordu.
xxx
Ben kaçırdım ama geçen hafta benzer tadı veren bir konser daha oldu Ankara’da.
Ali’nin bana gönderdiği mesaj daha hayıflandırdı:
“Sınırlı sayıda kişi de olsak, AKM’ye göre daha küçük bir alanda CERMODERN’de yaşadık böylesi bir geceyi. Devlet Halk Dansları Topluluğu, ‘Türkler’ adlı dans gösterisini CERMODERN’de açıkhavada sahneledi. Kurulan sahnenin üzerinden muhteşem bir ışık ve kostüm ile bezene danslarda ‘zamandan münezzeh’ hale geldik. Ankara’nın en önemli kazanımıdır CERMODERN. Bu projeyi yaşama geçirenlere, her etkinlikte teşekkür etmek en azından vefa borcudur.”
Ben yaşayamadım ama sanıyorum bir kez daha başlıyor Ankara’da “gecenin öteki yüzü” konserleri.
Dilerim, bu da küçük politik hesaplara kurban gitmez.
Hele hele 20 küsur yıl önceki, yüz binlerce insanının arasında olduğu Hipodrom konserleri hala kulaklarında ise…
O coşkuyu hala rüyalarında görüyorsa…
Siyasetçilerin günlük demeçleri arasında, günün hay huyu yüzünden, dostların arasında Türkü ziyafetini kaçırmışsa…
xxx
Aslında Ali uyarmıştı…
Ali Taş…
Benim için ‘Erken uyarı sistemi’
Nerede kaçırılmaması gereken bir konser var, izlenmesi gereken bir oyun, bir film var; mutlaka günler öncesinden haberi olur
Bir paratoner gibi bilgileri kendisine çeker;
Mutlaka da uyarır; “Aman kaçırma…”
Bu kez de öyle oldu.
Ama insanı günlük yaşatan işimiz yine ıska geçmemize yol açtı.
xxxx
1980’lerin sonu, 90’ların başında Başkent’te çok güzel bir gelenek yerleşmeye başlamıştı.
O zamanki adıyla hipodromda, bugünkü Atatürk Kültür Merkezinde yaz aylarında açık hava konserleri olurdu, Büyükşehir’in öncülüğünde.
Şimdi ‘Festival’ düzenlenen, İbrahim Tatlıses’in konser verdiği yerde.
Kimler gelmedi ki?
Joan Baez, Zülfü Livaneli, Arif Sağ…
Şimdi rakam abartılı geliyor ama 500 bin kişilik dinleyici toplanırdı…
Taa İstanbul’daki üniversitelerden arkadaşlarla buluşulurdu…
Sonradan CSO da dahil oldu; birkaç yıl yeni sezonun ilk konserlerini bu alanında verdi.
Kısacası Ankara, bu açıkhava etkinliğini çok sevmişti.
xxx
Sonra, ne olduysa, bu tür konserlere rastlanmaz oldu.
Artık açıkhava konserleri, açılış şenliklerinin parçası haline geldi, fon müziğine dönüştü.
Oysa o konserler “gecenin öteki yüzü”ydü;
CSO konser salonunun yerini bilmeyenlerin,
Joan Baez’i konser salonlarında izlemeye parası olmayanların yüzü.
Aydınlık yüzü…
Konser de gerçekti, izleyenler de.
Müzik, dans, konser salonu adı altındaki fanuslardan çıkmış, bizim aramıza girmişti.
Ekonomik, sosyal ayrımcılık yapmadan herkes aynı gökyüzünün altında aynı müzikten kendince sesler üretiyordu.
Dileyen kenarlara çekilip çimenlere oturup sadece müziğin tadını çıkarıyor; İsteyen sahnenin önüne kadar gidip, sanatçılarla tek vücut olup sanki konseri kendisi veriyordu.
İnsanların “öteki yüzü” geceye karışıyordu.
xxx
Ben kaçırdım ama geçen hafta benzer tadı veren bir konser daha oldu Ankara’da.
Ali’nin bana gönderdiği mesaj daha hayıflandırdı:
“Sınırlı sayıda kişi de olsak, AKM’ye göre daha küçük bir alanda CERMODERN’de yaşadık böylesi bir geceyi. Devlet Halk Dansları Topluluğu, ‘Türkler’ adlı dans gösterisini CERMODERN’de açıkhavada sahneledi. Kurulan sahnenin üzerinden muhteşem bir ışık ve kostüm ile bezene danslarda ‘zamandan münezzeh’ hale geldik. Ankara’nın en önemli kazanımıdır CERMODERN. Bu projeyi yaşama geçirenlere, her etkinlikte teşekkür etmek en azından vefa borcudur.”
Ben yaşayamadım ama sanıyorum bir kez daha başlıyor Ankara’da “gecenin öteki yüzü” konserleri.
Dilerim, bu da küçük politik hesaplara kurban gitmez.
10 Temmuz 2010 Cumartesi
HABERTÜRK YAZILARI/ TEK AT MIZRAK
“Haziranda ölmek zor!” diye yazmıştı Şair.
Ama bir kış günü, 26 Şubat 1984'te yaşama veda etti.
Ne zaman bir şair, edebiyatçı, sanatçı aramızdan ayrılsa Hasan Hüseyin gelir aklıma…
‘Gazeteci’ sıfatıyla tanışamadım Hasan Hüseyin ile…
Yaşım yetmedi.
Ben mesleğe adım atarken o
Ama ‘Şair’ sıfatıyla geldiği Basın Yayın Yüksek Okulu’nda, o gür sesiyle okuduğu şiirler hala kulaklarımda….
“İşten çıktım
sokaktayım
elim yüzüm üstümbaşım gazete”
xxx
Füsun Akatlı’nın ölüm haberi gelince yine aklıma düştü Hasan Hüseyin…
“Haziran’da ölmek zor” diyordu;
Ama nedense Temmuz’da gidiyordu şairler, yazarlar…
Temmuz’un sabıkası kabarık…
Asım, Bezirci, Metin Altıok, Tomris Uyar, Aziz Nesin, Rıfat Ilgaz, Orhan Hançerlioğlu, Cevdet Kudret, Mehmet Ali Aybar, Ece Ayhan, Bilge Karasu, Fethi Naci, Duygu Asena, Nimet Arzık…
Her yaştan , her ekolden …
Liste uzayıp gidiyor
Yabancıları da katmak mümkün…
xxx
Ama nedense sıra Nimet Arzık’a geldiğinde duruyorum her seferinde;
‘Ustam’ demeye dilim varmıyor…
O’nun ustalığına söz söylemek haddimize değil.
Çıraklarının haytalık günleriydi besbelli.
Ne çok şey öğrenebilirmişiz meğerse kendisinden…
Nimet Hanım da bir Temmuz günü ayrılıp gitti aramızdan; 21 yıl önce….
xxx
“Kuzum; sen bir şeyler yazıyor musun?”
Belki bir basın toplantısından, belki bir olayı izlemekten dönmüş;
Alelacele haberi yazmaya çalışıyordum…
Arkamda beni izlediğinin bile farkında değildim.
“Senin daktilonun sesi heyecanlı çıkıyor”
Ertesi gün Washington restoranda öğle yemeğine davet etmişti…
Etraftaki bütün masalarda siyasetçiler, bürokratlar, diplomatlar;
Hepsi Ankara’nın havasına uygun laciler içinde…
Ben belki gençlikten, belki acemilikten, ama mutlaka parasızlıktan hırpani bir kot ve gömlek;
O ise kendine özgü Bodrum basması elbisesi; bembeyaz saçları ve her zamanki umursamazlık havasında…
Elinde benim yazmaya çalıştığım ‘deneme’ denemeleri; kıyasıya, acımasızca eleştiriyor…
xxx
Yasaklı günlerinden siyasete yeniden hazırlanan Demirel’le ilk röportajı başlamıştı: “Nerde galmıştık…”
Portreler kaleme alıyordu ‘2000’e Doğru’ dergisinde;
Acımasız, keskin bir kalem…
O acımasızlıktan biz de nasibimizi almıştık biraz tatlı sert de olsa
İnsanı vazgeçiren değil, cesaretlendiren bir üslupla.
xxx
Füsun Akatlı, ölümünden önce ‘Roman Kahramanları' dergisinin “Sizin Roman Kahramanınız Kim?” sorusunu yanıtlamış…
Saymakla bitmez… Dr. Rieux Veba, Karamazov Kardeşler’in en küçüğü Alyoşa; Budala; Prens Mişkin. Useppe (Elsa Morante – Tarih Devam Ediyor) Attila İlhan’ın Kaptan’ı; Petit Chose…
xxx
Akatlı’nın kahramanlarına bakınca “benim roman kahramanım kim olabilir” acaba diyerek “Tek at tek mızrak”ları yeniden açtım.
Hiç birinde ‘roman kahramanı’ yoktu; Nimet Arzık’ın ailesini, yaşamını, gözlemlerini anlattığı üç kitaplık anıları serisinde…
Her biri yakın tarihin kahramanları…
Trablus’ta kalan dedeler…
Kurtuluş savaşı kahramanı amcalar
İkinci dünya savaşında Polonya’da geçen ilk gençlik yılları…
Menderes’in en yakını iken Londra’daki uçak kazasında ölen eş…
Ermeni terörüne kurban giden büyükelçi kardeş…
Hepsinden geriye kalan ‘Tek At Tek Mızrak’…
Ama bir kış günü, 26 Şubat 1984'te yaşama veda etti.
Ne zaman bir şair, edebiyatçı, sanatçı aramızdan ayrılsa Hasan Hüseyin gelir aklıma…
‘Gazeteci’ sıfatıyla tanışamadım Hasan Hüseyin ile…
Yaşım yetmedi.
Ben mesleğe adım atarken o
Ama ‘Şair’ sıfatıyla geldiği Basın Yayın Yüksek Okulu’nda, o gür sesiyle okuduğu şiirler hala kulaklarımda….
“İşten çıktım
sokaktayım
elim yüzüm üstümbaşım gazete”
xxx
Füsun Akatlı’nın ölüm haberi gelince yine aklıma düştü Hasan Hüseyin…
“Haziran’da ölmek zor” diyordu;
Ama nedense Temmuz’da gidiyordu şairler, yazarlar…
Temmuz’un sabıkası kabarık…
Asım, Bezirci, Metin Altıok, Tomris Uyar, Aziz Nesin, Rıfat Ilgaz, Orhan Hançerlioğlu, Cevdet Kudret, Mehmet Ali Aybar, Ece Ayhan, Bilge Karasu, Fethi Naci, Duygu Asena, Nimet Arzık…
Her yaştan , her ekolden …
Liste uzayıp gidiyor
Yabancıları da katmak mümkün…
xxx
Ama nedense sıra Nimet Arzık’a geldiğinde duruyorum her seferinde;
‘Ustam’ demeye dilim varmıyor…
O’nun ustalığına söz söylemek haddimize değil.
Çıraklarının haytalık günleriydi besbelli.
Ne çok şey öğrenebilirmişiz meğerse kendisinden…
Nimet Hanım da bir Temmuz günü ayrılıp gitti aramızdan; 21 yıl önce….
xxx
“Kuzum; sen bir şeyler yazıyor musun?”
Belki bir basın toplantısından, belki bir olayı izlemekten dönmüş;
Alelacele haberi yazmaya çalışıyordum…
Arkamda beni izlediğinin bile farkında değildim.
“Senin daktilonun sesi heyecanlı çıkıyor”
Ertesi gün Washington restoranda öğle yemeğine davet etmişti…
Etraftaki bütün masalarda siyasetçiler, bürokratlar, diplomatlar;
Hepsi Ankara’nın havasına uygun laciler içinde…
Ben belki gençlikten, belki acemilikten, ama mutlaka parasızlıktan hırpani bir kot ve gömlek;
O ise kendine özgü Bodrum basması elbisesi; bembeyaz saçları ve her zamanki umursamazlık havasında…
Elinde benim yazmaya çalıştığım ‘deneme’ denemeleri; kıyasıya, acımasızca eleştiriyor…
xxx
Yasaklı günlerinden siyasete yeniden hazırlanan Demirel’le ilk röportajı başlamıştı: “Nerde galmıştık…”
Portreler kaleme alıyordu ‘2000’e Doğru’ dergisinde;
Acımasız, keskin bir kalem…
O acımasızlıktan biz de nasibimizi almıştık biraz tatlı sert de olsa
İnsanı vazgeçiren değil, cesaretlendiren bir üslupla.
xxx
Füsun Akatlı, ölümünden önce ‘Roman Kahramanları' dergisinin “Sizin Roman Kahramanınız Kim?” sorusunu yanıtlamış…
Saymakla bitmez… Dr. Rieux Veba, Karamazov Kardeşler’in en küçüğü Alyoşa; Budala; Prens Mişkin. Useppe (Elsa Morante – Tarih Devam Ediyor) Attila İlhan’ın Kaptan’ı; Petit Chose…
xxx
Akatlı’nın kahramanlarına bakınca “benim roman kahramanım kim olabilir” acaba diyerek “Tek at tek mızrak”ları yeniden açtım.
Hiç birinde ‘roman kahramanı’ yoktu; Nimet Arzık’ın ailesini, yaşamını, gözlemlerini anlattığı üç kitaplık anıları serisinde…
Her biri yakın tarihin kahramanları…
Trablus’ta kalan dedeler…
Kurtuluş savaşı kahramanı amcalar
İkinci dünya savaşında Polonya’da geçen ilk gençlik yılları…
Menderes’in en yakını iken Londra’daki uçak kazasında ölen eş…
Ermeni terörüne kurban giden büyükelçi kardeş…
Hepsinden geriye kalan ‘Tek At Tek Mızrak’…
7 Temmuz 2010 Çarşamba
HABERTÜRK YAZILARI/ KÜLTÜR BAŞKENTİ
KÜLTÜR BAŞKENTİ
"Opera şehre iniyor"
Sloganı ilk duyduğumda irkildim doğrusu...
Opera bir kent sanatı değil midir zaten...
Niye şehre insin ki?
Hadi, Doğu ve Güneydoğu; hatta birçok batı illeri kastedilse tamam;
Ama söz konusu olan İstanbul...
Üstelik "İstanbul 2010 Kültür Başkenti" projesinin bir etkinliği...
xxx
Bugünlerde Türkiye'nin iki büyük kenti iki büyük festivale ev sahipliği yapıyor.
İstanbul'daki, "1. Uluslararası İstanbul Opera Festivali"...
Ankara'daki ise "Büyük Ankara Festivali"...
İki kent yarış içinde sanki...
İstanbul'da 3 hafta boyunca 18 temsil gerçekleştirilecek.
Aralarında 2. Mehmet, Zaide ve Saraydan Kız Kaçırma gibi özellikle Türk tarihini, kültürünü ve yaşantısını konu edinen operalar da var; dünyanın en önemli ve prestijli sanat kurumlarının sahneleyeceği eserler de...
Ankara Devlet Opera ve Balesi de İstanbul'da...
xxx
Başkent'te ise Belediyenin düzenlediği festival 9 gün sürecek...
Açılış ‘muhteşem' bir İbrahim Tatlıses konseri ile başladı...
"Eğlenceden, Etkinliklere, Ucuz ve Hesaplı Alışverişten, Sürpriz Gösterilere Kadar Her Şey" var...
Çocuklar da unutulmadı tabii ki...
Ve her akşam bir konser...
xxx
Her ne kadar "Opera şehre iniyor" sloganı ilk anda çelişkili gelse de opera İstanbul'a yakışıyor doğrusu...
Türk opera tarihi de İstanbul'a, Saray'a dayanıyor.
İstanbul'da halka açık ilk opera 18 Kasım 1841'de sergilenmiş.
Belki bu festival sayesinde opera gerçekten ‘şehre iner'; aradan çok uzun yıllar geçtikten sonra şimdi, şehirde yaşadığının farkında olmayan binlerce insan da operayı keşfeder.
xxx
Ankara'da ise operanın tarihi Cumhuriyet tarihi ile birlikte başlıyor...
Bu ülkenin temellerini atan kadro, opera ve tiyatroyu, toplumu çağdaş uygarlık seviyesine çıkarmak için yaptığı kültür devriminin birbirini besleyen dört temel dayanağından birisi olarak görmüş;
Halkevleri, Köy Enstitüleri, Ankara Radyosu ve Devlet Tiyatroları...
1930'da Ankara'da bir opera derneği kurulmuş, 1934'te Traviata temsil edilmiş.
Yine 1934'te Atatürk'ün davetiyle Türkiye'ye gelen İran Şahı Rıza Pehlevi için Adnan Saygun, Özsoy operasını bestelemiş.
Yani ilk Türk operasını...
Cumhuriyetin taa ilk günlerinde 1924'de kurulan Musiki Muallim Mektebi 1936'da konservatuara dönüştürülmüş.
Ünlü Alman mimar Bonatz tarafından, tiyatro ve opera binasına dönüştürülen Büyük Tiyatro, 2 Nisan 1948 Cuma gecesi törenle hizmete girerken "Türk Beşlileri"nin eserleri çalınmış; Adnan Saygun'un ‘Kerem' operası da ilk kez o gün seslendirilmiş.
xxx
Büyük Tiyatro o günden buyana hizmette...
Devlet Opera ve Balesi'nin temsillerinde çoğu zaman yer bulmak mümkün değil.
Ama İstanbul'da opera festivali,
Ankara'da ise ‘büyük festival'
Türkiye'nin ‘Kültür Başkenti' neresi?
"Opera şehre iniyor"
Sloganı ilk duyduğumda irkildim doğrusu...
Opera bir kent sanatı değil midir zaten...
Niye şehre insin ki?
Hadi, Doğu ve Güneydoğu; hatta birçok batı illeri kastedilse tamam;
Ama söz konusu olan İstanbul...
Üstelik "İstanbul 2010 Kültür Başkenti" projesinin bir etkinliği...
xxx
Bugünlerde Türkiye'nin iki büyük kenti iki büyük festivale ev sahipliği yapıyor.
İstanbul'daki, "1. Uluslararası İstanbul Opera Festivali"...
Ankara'daki ise "Büyük Ankara Festivali"...
İki kent yarış içinde sanki...
İstanbul'da 3 hafta boyunca 18 temsil gerçekleştirilecek.
Aralarında 2. Mehmet, Zaide ve Saraydan Kız Kaçırma gibi özellikle Türk tarihini, kültürünü ve yaşantısını konu edinen operalar da var; dünyanın en önemli ve prestijli sanat kurumlarının sahneleyeceği eserler de...
Ankara Devlet Opera ve Balesi de İstanbul'da...
xxx
Başkent'te ise Belediyenin düzenlediği festival 9 gün sürecek...
Açılış ‘muhteşem' bir İbrahim Tatlıses konseri ile başladı...
"Eğlenceden, Etkinliklere, Ucuz ve Hesaplı Alışverişten, Sürpriz Gösterilere Kadar Her Şey" var...
Çocuklar da unutulmadı tabii ki...
Ve her akşam bir konser...
xxx
Her ne kadar "Opera şehre iniyor" sloganı ilk anda çelişkili gelse de opera İstanbul'a yakışıyor doğrusu...
Türk opera tarihi de İstanbul'a, Saray'a dayanıyor.
İstanbul'da halka açık ilk opera 18 Kasım 1841'de sergilenmiş.
Belki bu festival sayesinde opera gerçekten ‘şehre iner'; aradan çok uzun yıllar geçtikten sonra şimdi, şehirde yaşadığının farkında olmayan binlerce insan da operayı keşfeder.
xxx
Ankara'da ise operanın tarihi Cumhuriyet tarihi ile birlikte başlıyor...
Bu ülkenin temellerini atan kadro, opera ve tiyatroyu, toplumu çağdaş uygarlık seviyesine çıkarmak için yaptığı kültür devriminin birbirini besleyen dört temel dayanağından birisi olarak görmüş;
Halkevleri, Köy Enstitüleri, Ankara Radyosu ve Devlet Tiyatroları...
1930'da Ankara'da bir opera derneği kurulmuş, 1934'te Traviata temsil edilmiş.
Yine 1934'te Atatürk'ün davetiyle Türkiye'ye gelen İran Şahı Rıza Pehlevi için Adnan Saygun, Özsoy operasını bestelemiş.
Yani ilk Türk operasını...
Cumhuriyetin taa ilk günlerinde 1924'de kurulan Musiki Muallim Mektebi 1936'da konservatuara dönüştürülmüş.
Ünlü Alman mimar Bonatz tarafından, tiyatro ve opera binasına dönüştürülen Büyük Tiyatro, 2 Nisan 1948 Cuma gecesi törenle hizmete girerken "Türk Beşlileri"nin eserleri çalınmış; Adnan Saygun'un ‘Kerem' operası da ilk kez o gün seslendirilmiş.
xxx
Büyük Tiyatro o günden buyana hizmette...
Devlet Opera ve Balesi'nin temsillerinde çoğu zaman yer bulmak mümkün değil.
Ama İstanbul'da opera festivali,
Ankara'da ise ‘büyük festival'
Türkiye'nin ‘Kültür Başkenti' neresi?
HABERTÜRK YAZILARI/ İKİNCİ BAHAR
İKİNCİ BAHAR
Gazi Üniversitesi hastanesinin bahçesi.
40'lı yaşlarda bir kadın.
Belki de ömrünün en güzel demleri.
Deneyimlerini biriktirmiş, yaşamla muhasebesini tamamlamış.
Bundan sonra bütün birikimlerini, deneyimlerini aktaracak.
Gözleri ışıl ışıl...
Belli ki yaşamında bir şeyler fazlası ile yolunda.
Yanındaki kadın annesi.
Belki annesinin, belki bir yakınının rahatsızlığı için hastanede...
Ama hastane bahçesinde olması bile yüzünün ışıltısına gölge konduramıyor.
Besbelli, ikinci bahar yaşıyor.
xxx
"İkinci bahar"
İnsan kendi ile ilgili durumları aktarmak için kendi kavramları yetmediğinde doğaya başvuruyor.
İkinci bahar, aslında ‘sonbahar'
Yaşamın belli bir eşiğinin aşılmasından sonra yaşanan güzellikler.
İçinin yeniden çiçek açması.
Gelinciklerin dört bir yanı sarması, hanımeli kokularından başının dönmesi. Vücudunun kimyasının bozulması, sarhoş gibi olmalar.
xxx
İkinci bahar en çok da kadına yakışıyor.
Bir kadının en güzel aksesuarı, mücevheri, yaşamda biriktirdikleridir.
Önce saçlardan başlar.
"Saçlara dolunca aklar..." diye şarkılar mırıldanmalar...
Sonra ten, yaşananlarının izini gösterir.
Hafif kırışıklılar...
En son, gözlere gelip yerleşir mücevherlerin en can alıcı parçası; gözlerdeki yaşanmışlar.
Özdemir Asaf'ın dizelerinin tanıklığı gereklidir artık.
Geçse de umudun baharı yazı
Gözlerde kalıyor yaşanmış izi
Kimseler kınamaz burada bizi
Ne varsa hesabı öder gideriz
xxx
Artık kadın, ikinci baharına herşeyi ile hazırdır.
Sadece bir kıvılcım gerekir baharın ilk şimşeklerinin çakmasına.
O nazlı değildir zaten.
Ardından, gelen yağmurlar.
Ama kadın bilir bu yağmurların ne olduğunu.
Hangisi ahmak ıslatandır, hangisi fırtınadır?
Sakınması gereken yerde gizler kendini.
Yalancı bir zemheri getirir yaşamına.
Bilir çünkü, nerede güvendedir, nerede kendisini sakınmalıdır.
Adı üstünde ikinci bahar.
Birincisini geçmiştir.
Ama bir de fırsatını bulmaya görsün, koyverir kendisini kaygısız, hesapsız... Artık her yer gelincik tarlasıdır.
Kendini koyvermesinin de koşulu bellidir aslında.
O en güzel mücevherinin, gözlerine yerleşen yaşanmışlıkların anlaşılmasını ister.
Hatta, anlaşılması kolaylaşsın diye, sesine bir parça yaşanmışlık katar.
İkinci bahar dediğimiz gelmiştir.
Sonbahar bütün güzellikleri ile sereserpe kendini koyvermiştir.
Sadece yaşamak ve yaşatmak kalır geriye.
Gazellerin içinde gezinerek yaşamın merkezine yolculuk vaktidir.
xxx
Hastane bahçesinde 40'lı yaşlarında bir kadın.
İkinci baharını yaşıyor besbelli.
Yüzü gözü ışılıyor.
Yaşamın merkezine yolculuk başlamış...
Gazi Üniversitesi hastanesinin bahçesi.
40'lı yaşlarda bir kadın.
Belki de ömrünün en güzel demleri.
Deneyimlerini biriktirmiş, yaşamla muhasebesini tamamlamış.
Bundan sonra bütün birikimlerini, deneyimlerini aktaracak.
Gözleri ışıl ışıl...
Belli ki yaşamında bir şeyler fazlası ile yolunda.
Yanındaki kadın annesi.
Belki annesinin, belki bir yakınının rahatsızlığı için hastanede...
Ama hastane bahçesinde olması bile yüzünün ışıltısına gölge konduramıyor.
Besbelli, ikinci bahar yaşıyor.
xxx
"İkinci bahar"
İnsan kendi ile ilgili durumları aktarmak için kendi kavramları yetmediğinde doğaya başvuruyor.
İkinci bahar, aslında ‘sonbahar'
Yaşamın belli bir eşiğinin aşılmasından sonra yaşanan güzellikler.
İçinin yeniden çiçek açması.
Gelinciklerin dört bir yanı sarması, hanımeli kokularından başının dönmesi. Vücudunun kimyasının bozulması, sarhoş gibi olmalar.
xxx
İkinci bahar en çok da kadına yakışıyor.
Bir kadının en güzel aksesuarı, mücevheri, yaşamda biriktirdikleridir.
Önce saçlardan başlar.
"Saçlara dolunca aklar..." diye şarkılar mırıldanmalar...
Sonra ten, yaşananlarının izini gösterir.
Hafif kırışıklılar...
En son, gözlere gelip yerleşir mücevherlerin en can alıcı parçası; gözlerdeki yaşanmışlar.
Özdemir Asaf'ın dizelerinin tanıklığı gereklidir artık.
Geçse de umudun baharı yazı
Gözlerde kalıyor yaşanmış izi
Kimseler kınamaz burada bizi
Ne varsa hesabı öder gideriz
xxx
Artık kadın, ikinci baharına herşeyi ile hazırdır.
Sadece bir kıvılcım gerekir baharın ilk şimşeklerinin çakmasına.
O nazlı değildir zaten.
Ardından, gelen yağmurlar.
Ama kadın bilir bu yağmurların ne olduğunu.
Hangisi ahmak ıslatandır, hangisi fırtınadır?
Sakınması gereken yerde gizler kendini.
Yalancı bir zemheri getirir yaşamına.
Bilir çünkü, nerede güvendedir, nerede kendisini sakınmalıdır.
Adı üstünde ikinci bahar.
Birincisini geçmiştir.
Ama bir de fırsatını bulmaya görsün, koyverir kendisini kaygısız, hesapsız... Artık her yer gelincik tarlasıdır.
Kendini koyvermesinin de koşulu bellidir aslında.
O en güzel mücevherinin, gözlerine yerleşen yaşanmışlıkların anlaşılmasını ister.
Hatta, anlaşılması kolaylaşsın diye, sesine bir parça yaşanmışlık katar.
İkinci bahar dediğimiz gelmiştir.
Sonbahar bütün güzellikleri ile sereserpe kendini koyvermiştir.
Sadece yaşamak ve yaşatmak kalır geriye.
Gazellerin içinde gezinerek yaşamın merkezine yolculuk vaktidir.
xxx
Hastane bahçesinde 40'lı yaşlarında bir kadın.
İkinci baharını yaşıyor besbelli.
Yüzü gözü ışılıyor.
Yaşamın merkezine yolculuk başlamış...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)