16 Kasım 2011 Çarşamba

HABERTÜRK YAZILARI- AYTEN

AYTEN

"Ankara'da vefa diye bir semt yoktur, Ankara baştan aşağı bir vefa semtidir" derler ya;
Pek doğru değil galiba...
Ya da bu kez hatırlamak istemedi belki Ankara...
Utancının bir kez daha konuşulmasını istemedi belki de...
xxx
Orhan Veli'nin ölümünün 61'inci yıldönümüydü
61 yıl önce belediyenin kazdığı bir çukura düşmüş.
Başını çarpmış, önemsememiş.
Çekmiş gitmiş bir türlü kopamadığı kendi kentine, İstanbul'a.
4 gün sonra da, 14 Kasım'da...
Orhan Veli denince insanın aklına hep İstanbul geliyor.
Halbuki Ankara da az değil yaşamında.
İlkokulu Ankara'da okumuş; Gazi İlkokulu'nda.
Liseyi Ankara Erkek Lisesi'nde.
Felsefe okumak için ayrılmış Başkent'ten...
Yarım bırakıp geri dönmüş 1936'da.
PTT'de memurluk yapmış
Askerlikten sonra da Milli Eğitim'de tercüme bürosunda...
Bir yıldan fazla sürmüş ‘Yaprak' macerası...

xxx

Hani "Ankara bir düşler kentidir" diyor ya Ali Cengizkan;
"İnsan Ankara'da düş kurmadan yaşayamaz..."
Belki de o düşler yazdırdı Orhan Veli'ye Ankara'da en güzel şiirlerini.
Sabahattin Eyuboğlu'nun Sıhhiye'deki evinde Bella'ya bakarken...
Uzanıp yatıvermiş, sere serpe;
Entarisi sıyrılmış, hafiften;
6ı yıl sonra, şimdi kişiliğini, kimliğini yitirmiş o binada ne Orhan Veli'den iz var, ne de şiirinden...

xxx

Ankara hatırlamadı, çukurunda öldürdüğü Şair'i.
Ayten andı mı acaba?
Hatırlayıp güzel günleri, bir iç çekti mi?
Hani "Aşk Resmigeçidi"ndeki dokuzuncu...
Kızdı mı ki yıllar sonra...
Kıskandı mı anlatmadığı, geçtiği beşinciyi...
Aynı kadın mı sonuncuyla beşinci?
hiçbirine bağlanmadım
ona bağlandığım kadar.
Nurinnisa'yı tanıdı mı ki Ayten
"ah güzelim
ah esmerim
ah
canımın içi" diye iç geçirdiği Nurinnisa'yı...

xxx

"Aşk Resmigeçidi" Şair öldüğünde cebinden çıkmış, bir diş fırçasına sarılı kağıttan...
Bazı yerleri eksik...
Ali Cengizkan haklı;
"İnsan Ankara'da düş kurmadan yaşayamaz"
Orhan Veli'nin eksik bıraktığı yerleri tamamlamaya çalışmak için az mı düş kurmadık.
Az mı hayal etmedik Bella'nın sere serpe uzandığı kanepeyi...
Az mı dolaştık oturduğu evleri yerli yerinde bulabilmek için sokakları...
Ulus'taki Üç Nal Lokantası'nı 1950'deki gibi görmeyi.
Onun çukura düşmeden önce yaptığı gibi arkadaşlarla oturup sohbet etmeyi;
Ezberden okuyacağımız şiirlerini rakıya meze yapmayı az mı hayal ettik.
Ankara'nın bu vefasızlığı oldukça daha çok hayalini kuracağız, "Bu apartmanda Orhan Veli oturmuştur" gibi küçük levhalar görmenin...

xxx

Belki de artık hayal kurmayı bırakıp Ayten'le sohbeti ertelememeli...
Bu dizelerin öyküsünü bir de kendisinden dinlemeli...
Ayten'di dokuzuncunun adı.
iş başında şunun bunun esiri,
ama bardan çıktı mı,
kiminle isterse onunla yatar.

9 Kasım 2011 Çarşamba

HABERTÜRK YAZILARI- GÜRLEYİK

GÜRLEYİK

Bütün sorun anayoldan sapmakta.
Direksiyonu yan yollara çevirip kaybolma cesaretini gösterebilmekte...
İşte asıl macera o zaman başlıyor.

xxx
Aslına bakarsanız kaybolma şansımız da yoktu zaten...
Ankara'nın öbür ucunda, Çayırhan'ı geçip Nallıhan'a varmadan direksiyonu köy yoluna çevirdiğimizde gideceğimiz yeri biliyorduk.
Bizim için ‘yan yol' değil, ‘baba yurdu'ydu.
Bilmediğimiz o dağların arkasıydı.
Çayırhan'ın yeşil, Sarıyar'ın kırmızı toprağına alışkındık ama bu kadarını beklemiyorduk doğrusu...
Bodur ağaçların arasından dağa doğru tırmandıkça sonbaharın bütün renklerini tadını çıkarmıştık.
Ama turkuvazın en saf, en yalın, en duru halini hiç hayal etmemiştik.
xxx
Burası Ankara'nın en uç noktası...
Bir taraf Eskişehir, öbür taraf Bolu...
Gürleyik köyü...
Birkaç ay önce hızla geçtiğimizde acelemiz vardı.
Gezme, tadını çıkarma şansımız yoktu.
Yemyeşil ağaçların dallarındaki son kirazlar, yol kenarındaki dutlar, bahçelerdeki domatesler, biberler...
Aklımız orada kalmıştı.
Yazını ıskalasak da sonbaharını kaçırmamaya söz vermiştim Gürleyik'in.
xxx
Bu kez Mihalıççık tarafından değil Sarıyar'dan girdik...
Tipik bir İç Anadolu mimarisi.
En güzeli terk edilmiş bir köy değil.
İnsanlar bayram rehaveti içinde köy meydanında.
Hayat son derece yavaş.
Doğa aynı doğa ama sonbahar renkleriyle bir başka güzel.
Ve köye adını veren dere...
Dağların arasından gürleye gürleye akıyor;
Çoğu zaman delice, yer yer sakin...
Sesinden başka hiçbir sesin duyulmasına izin vermiyor.
Dağın içlerine doğru yürüdükçe içinde yüzen balıkları seyredebileceğiniz yer yer küçük gölcükler.
Gözlerinizi kapattığınızda içinizde bir arınmışlık duygusu...
Gözünü açtığınızda ise yanınızda doğanın armağanı küçük bir ceviz...
xxx
İnsanoğlu hiç rahat bırakır mı böyle bir cennet parçasını;
Dereler özgür kalır mı?
Bırakmamışlar da zaten.
Derenin suyu satılmış;
HES kurulması kararı alınmış.
Doğrusu burnumuzun dibinde haber atlamışız.
"Gürleyikli Avatarlar Doğasına Sahip Çıkıyor..."
Bir ara köyün her tarafını bu pankartlarla donatmışlar.
Kazanmışlar şimdilik.
Bölge doğal SİT alanı ilan edilmiş.
Öyle ya...
331 çeşit bitki bulunmuş Gürleyik'te.
Bunun 31'i endemik.
Yani sadece bu bölgede yetişiyor.
xxx
Biz cesaret edip giremedik ama yaz kış neredeyse aynıymış suyun sıcaklığı.
Gelecek bahara, olmadı yaza kesin buradayız.
Yazılanlara bakılırsa sadece ruhunu dinlendirmiyor insan burada.
Bedeni de yormak gerekiyor.
Yazın Su Festivali yapıyor köylüler.
Derenin içinde yarışmalar düzenleniyor.
Bırakmak gerek vücudu, jakuzi etkisi yapan basınçlı sulara, doğanın masaj yapan ellerine...
Belki dönüşte Kuş Cennetine de uğrarız.
Hiçbir yerde göremeyeceğiz sarı, kahve ve kırmızımsı tabakaların üst üste tekrarlandığı doğal fonda belki turnaların fotoğraflarını çekeriz.
Şansımız varsa kartalları da görürüz.
Ankara'nın ‘cennet'leri var.
Üstelik çok uzak da değil.
Bazen kaçmak gerek.

7 Kasım 2011 Pazartesi

HABERTÜRK YAZILARI- KÜRESEL BAYRAM

KÜRESEL BAYRAM

Kulakları çınlasın, kavramı ilk kez Korkmaz Alemdar'dan duymuştuk;
"Küresel Köy..."
Daha 80'li yılların karabasan günlerinde bize McLuhan'ı öğretiyordu.
İletişim teknolojilerindeki gelişme, dünyayı küresel bir köye çeviriyordu.
O zaman gençliğimizin iyimser bakış açısıyla sevindik mi bilmem...
McLuhan'dan buyana iletişim teknolojileri hayallerin ötesine taşındı.
Ama Dünya o küçük köyümüz gibi güzel değil...

xxx
Gazetede temsilcimiz Muharrem Sarıkaya küçük bir anket yapıp, "En son ne zaman çocuğunuza bayramlık elbise aldınız" diye sorunca takıldım küreselleşmeye...
Derdim ‘nerde bizim çocukluğumuzdaki bayramlar" değil elbet...
Ankara, geçen Ramazan'da olduğu gibi, sanki ‘paydos' düdüğü çalınmış fabrika gibi boşalıyordu.
AŞTİ yine tıklım tıklımdı.
Yolculuk tatile mi, memleketine mi...

xxx

Dün Barış'a, "Bayramda ne yapıyorsun" diye telefon açtığımda oflayıp pufluyordu;
"Zaten ödevim var... Sen benim Paris'te olduğumu unuttun herhalde..."
Bugün bayram...
Ben Sarıyar'da olacağım...
Annem babam Simav'da beni bekliyor.
Yarın ise gazetede işbaşı...
Küçük bir küreselleşme öyküsü...
McLuhan haklı...
"Kıyıya vurmadıkları sürece balıklar suyun farkında değil..."

2 Kasım 2011 Çarşamba

HABERTÜRK YAZILARI- GUBETTEN BAKINCA

GURBETTEN BAKINCA

ARADAN tam yarım asır geçmiş.
Münih Garında hiçbir şey eskisi gibi değil.
Tek bir şey dışında;
Tren yolcularına yine içinde elma, muz ve armut olan kumanya ikram ediliyor.
Bir de alkışlar...
xxx
Aslında tüm seyahat boyunca birlikte olacaktık...
Ama deprem her şeyi olduğu gibi bizim seyahat programımızı da alt üst etti.
Son gün Salzburg'ta kendilerine katılabildik.
TRT Türk, Türk işçilerinin Almanya'ya gidişinin 50'inci yıl dönümü nedeniyle tarihi yeniden yaşatan bir organizasyon yapmıştı.
50 yıl önce Almanya'ya giden Türk işçileri yine trendeydi.
Bu kez yalnız değildiler.
Göç Treninde Meclis Başkanı, milletvekilleri, bakanlar, bürokratlar, gazeteciler, bazılarının da torunları vardı.
Bu kez korkulu değil, heyecanlıydılar.
Çoğu yol boyunca öykülerini anlatmıştı, ama yine de anlatmaktan gocunmuyordu.
50 yılın muhasebesini yapıyor, nelere katlandıklarını sanki yeniden yaşıyorlardı.
Her birinin yaşamı ayrı bir öykü.
Umarız yakın bir gelecekte Ayla Kutlu ve Nazlı Eray'ın tadına doyulmaz kaleminden okuma şansı buluruz.

xxx

Yıllar önce dilini bile bilmedikleri, ‘gurbet eller'e gelenler bu kez bize mihmandarlık bile yapıyorlardı.
Birkaç saatlik fırsat bulduğumuzda Salzburg'a tepeden bakmak için otobüsümüz dağa tırmanırken, Latif Çelik, Mozart'ın kentinin;
Trenimiz son durağa yaklaştıkça da Münih'in tarihini anlatıyordu.
O ilk kuşak işçilerin aksine, 12 Eylül'den 2 gün önce Türkiye'den ayrılmıştı.
Türkiye'yi terk ederken Ülkü Ocakları Başkanı iken, şimdi Almanya'da bulunduğu kentte sosyal demokrat bir partide yöneticilik yapıyordu.
Zaman çok şeyi değiştirmişti.
Değişmeyen tek şey ‘hasretlik'ti.
Hemen hemen tümü başka gerekçelerle kendilerine ‘gurbetçi' denmesinden hoşlanmıyordu.
Münih Garının önünde Uşaklı biri itirazını daha derin temellere dayandırıyordu;
"Ne demek gurbetçi, sınıfsal bir temeli bile yok. İşçisi, işvereni, öğrencisi, esnafı, yöneticisi hepimize toptan gurbetçi derken sanki acınacak bir grupmuşuz gibi bir potaya dolduruyorsunuz..."

xxx

Almanya'daki Türklerin derdi, anlatacakları çok...
Bizim de gözümüz yollarda, parklarda...
Trene Sirkeci'den binen arkadaşlar, geçtikleri ülkeleri "Her adımda kültür farkı kendini hissettiriyor" diye anlatıyorlardı.
Fark kendisini Mozart'ın kentinde daha çok gösteriyordu.
Yollarda sanki arabadan çok bisikletli vardı.
Dağ yolu bisikletlilerle doluydu.
Sanki çoluğunu çocuğunu, köpeğini alan herkes tırmanmaya, yürüyüşe çıkmıştı.
Sanki İlyas Salman'ın ‘Sarı Mercedes' filminden fırlamış ilk kuşak yaşlı bir işçi trende, "Almanya'ya Mercedes sevdası yüzünden geldim. Şimdi dört Mercedes'im var" diye anlatırken, Münih sokaklarında arabadan çok bisiklet vardı.
Üstelik yolları genişletmek için asırlık çınarları yıkmamışlar, kentlerin içinden geçen nehirleri yok etmek için değil yaşatmaya, yaşamaya çalışıyorlardı.
Biz ise sohbetlerimizde Ankara'nın derelerinin nerelerden geçtiğini hatırlamaya çalışıyorduk.
Keşke Göç Treni'nde yerel yöneticiler de olsaydı...