Günlerdir “Geldi, gelecek, Trakya’dan girdi” diye dört gözle yolunu bekliyorduk.
Nihayet sınırları aştı;
Ankara’ya da uğradı.
Hem de lapa lapa.
xxx
Haber bültenleri ülkenin dört bir yanından kar haberleri ile dolu;
Nerede yollar kapandı, kar kalınlığı kaç santim oldu, İstanbullu, Ankaralı ne çile çekti…
Giderek magazinleşen kar haberleriyle geçirdik son birkaç günümüzü.
İçimizden “İnşallah buraya fazla yağmaz” diyerek.
xxx
Öyle ya, şehirde yaşıyoruz… (kentte değil)
Yapılması gereken işler var; kar da buna engel olacak.
Bu yüzden de doğa gibi doğanın en güzel ürünü karı da kendi eksenimizde ele alıp mahkum ediyoruz.
Yolların kapanmasını, araçların kaymasını, hatta içine biraz da evsizleri katıp, meşruiyet sağlıyoruz.
“Keşke buraya yağmasa”…
xxxx
Oysa yağan karı görmek için pencereye nasıl koştuğumuzu bilemezdik.
Ardından da sokağa atardık kendimizi…
Sadece biz çocuklar değil…
Kimisi büyüklerle el ele verip kardan adam yapar.
Kimisi kartopu oynar çığlık çığlığa.
Hiç kimse şikayet etmez, ‘keşke’ sözünü duymazdık.
Çocuklarla büyüklerin eşitlendiği, aynı oyunların oynandığı nadir anlardandı kar yağışı.
xxxx
Zaman geçti, artık çocuk değildik.
Oyun arkadaşımız olmaktan çıktı.
İlk gençliğimizin aşklarının, ayrılıklarının en sessiz tanığı oldu.
En mahrem anlarımızda, üstümüzde lapa lapa yağdı, bize yoldaşlık etti.
“Alıcı kuşlar gibi başımın üstünde dönüp durmayın/
kolkola girip yalnızlığım vurmayın yüzüme kar taneleri”
dizeleri döküldü dillerden.
xxx
Kar denildiğinde Ankara ayrı bir paragrafı hak ediyor elbette. Kar yağarken ya da bütün ağırlığı ile kentin üzerini kapladığında artık Seymenler Parkı mı dersiniz, Kurtuluş Parkı mı ya da bütün ihtişamı ile Ankara Kalesi mi? Her bir yer kendine göre karı yaşar ve yaşatır(dı) alabildiğine. Ama ille de Güvenpark. Hele bir de geceyse, bir gece lambasının altında kar yağışını yaşamak…
Hemen on metre ilerinizde akıp giden bir şehir, yaşamlar. Oysa siz bunların hepsinin dışına çıkmış, kendi dünyanızda, kendi gerçeğinizi yaratmışsınız bile. İşte sırf bu nedenle bile Yılmaz Erdoğan haklıdır. “Ankara’ya öyle yakışırdı ki kar.”
İşte şimdi gelmesinden endişe duyduğumuz, “işe nasıl gideceğim” diye dert ettiğimiz, aslında bu eski dostumuzdan başkası değil. Ama, neylersin ki, bir zamanlar yağdığını duyar duymaz camlara koştuğumuz karı, kaygılı, korkulu, biraz da öfkeli gözlerle beklemeye başladık. “Şehirlileşiyor muyuz”, “kentlileşiyor muyuz?”
13 Şubat 2010 Cumartesi
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder